COUNCIL  
OF EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ÜÇÜNCÜ DAĐRE  
KASA – TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no. 45902/99)  
KARAR  
STRAZBURG  
20 Mayıs 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2. maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde  
kesinleecektir. ekli düzeltmelere tâbi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 45902/99 no’lu davanın nedeni T.C. vatandaı  
Hamdi Kasa’nın (“bavuran”) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 11 Kasım 1998 tarihinde  
Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi’nin (“Sözleme”) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu  
bavurudur.  
Bavuran, AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından Behiç Açı, Metin Narin ve  
Basri Akyüz tarafından temsil edilmitir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOULLARI  
Bavuran 1950 doğumludur ve Đstanbul’da yaamaktadır. 13 Ağustos 1993 tarihinde  
polis memurları tarafından öldürülen Hakan Kasa’nın babasıdır.  
A. Giri  
Bavuran ve Hükümet tarafından sunulan dava olayları, ulusal soruturma sürecinde  
hazırlanan birtakım belgelere dayanmaktadır. Aağıdaki bilgiler tarafların ifadeleri ve  
sundukları belgelerden alınmıtır.  
B. Olaylar  
1. Olayların geçmii  
12 Temmuz 1993 tarihinde polis memuru Mehmet Bulut Đstanbul’da bir pazaryerinde  
omzundan vurulmutur. Yaralanma, hayati tehlike arzetmemitir. Failler kaçmayı baarmı,  
olay sırasında polisin tabancası kaybolmutur. Failler ve tabancanın bulunması için bir arama  
faaliyeti balatılmıtır.  
2. Operasyon  
13 Ağustos 1993 günü öğle saatlerinde polis isimsiz bir telefon almı, telefondaki ahıs  
Đstanbul’un Beyoğlu semtindeki bir alıverimerkezinin 11. katındaki bir kafede üpheli  
hareketler sergileyen silahlı birkaç kiinin bulunduğunu söylemitir.  
13 Ağustos 1993 tarihli ve Terörle Mücadele ubesi’nden 22 polisin imzasını taıyan  
olay raporuna göre bir polis timi kafede ön inceleme yapmıve ihbarın doğru olduğunu tespit  
etmitir. Daha sonra polis bölgenin güvenliğini sağlamı, kurungeçirmez yelekler giymiꢀ  
özel bir polis timi binaya girmitir.  
Polis timi 11. kattaki kafeye yaklağında kafe dıındaki bir erkek ve bir kadın polise  
ateaçmıtır. Uyarılara rağmen atee devam etmeleri nedeniyle polis karılık vermi,  
sözkonusu iki kii ölmütür.  
1
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
Kafenin içinden de polise ateaçılmı, uyarılara rağmen atedevam edince polis yine  
karılık vermitir. Atekesildiğinde polisler kafeye girmi, yerde yatan üç kii bulmulardır.  
Özel tim polisleri amirlerine ve savcıya haber vermi, kafeye bir arama ekibi gönderilmitir.  
Kafede yapılan aramada bir adet dinamit lokumu ele geçirilmive bomba imha ekibince  
etkisiz hale getirilmitir. Operasyonda bekiinin öldüğü ve her birinin sağ ellerinin yanında  
tabancaları bulunduğu görülmü, ölen ahısların kimlik tespiti ceplerinde bulunan  
kimliklerden yapılmıtır. Kafe dıında ölen kadın Selma Çıtlak (22), onun yanındaki adam  
Mehmet Salgın (21), kafe içindeki üç kii Sabri Atılmı(16), Nebi Akyürek (32) ve  
bavuranın oğlu Hakan Kasa (18) olarak tespit edilmitir. Kafenin içinde ve çevresinde bir  
sürü mermi kovanı ve ekli bozulmumermi bulunmu, yürütülen soruturmanın gerekleri  
için saklanmılardır.  
3. Ön soruturma  
Aağıdaki bilgiler polis tarafından 13.30’da haberdar edilen ve Adli Tıp Kurumu’ndan  
bir tabip ile saat 14.00’te olay yerine gelen savcı tarafından aynı gün hazırlanmırapordan  
alınmıtır.  
Yapılan incelemede Selma Çıtlak’ın vücudunda 8, Mehmet Salgın’da 10, Nebi  
Akyürek’te 18, Sabri Atılmı’ta 9 ve bavuranın oğlunda 7 mermi tespit edilmitir. Polis  
laboratuarında yapılan incelemeden sonra hazırlanan raporda kafede Mehmet Salgın’ın  
yanında bulunan tabancanın 12 Temmuz 1993 tarihinde vurulan polis memuru Mehmet  
Bulut’a ait kayıp tabanca olduğu belirtilmitir. Sabri Atılmı’ın yanında bulunan tabancanın  
ise aynı saldırıda kullanılan silah olduğu tespit edilmitir. Aynı rapora göre özel polis timi 332  
el ateetmi, maktullerin yanında bulunan betabancadan ise 35 el ateedilmitir.  
19 Ağustos 1993 tarihinde bavuranın büyük oğlu ve ÇağdaHukukçular Derneği  
üyeleri savcılığa bir dilekçe yazmılar, öldürme olayının keyfi olduğunu ve polis  
memurlarının delilleri yok ederek izlerini gizlediklerini iddia etmilerdir. Ayrıca cesetlerin  
yanında bulunan tabancalar ve dinamitin senaryonun bir parçası olduğunu öne sürmülerdir.  
20 Ağustos 1993 tarihinde polis memuru Mehmet Bulut, maktuller Mehmet Salgın ve  
Nebi Akyürek’i kendisine 12 Temmuz 1993 tarihinde saldıran ahıslar olarak tehis etmitir.  
9 Eylül 1993 tarihinde Nebi Akyürek’in ei ve babası da savcılığa bir dilekçe vererek  
keyfi öldürmeden ikâyetçi olmulardır. Akyürek’in yasadıı örgüt üyesi olmadığını,  
öldürülmese idi suçsuzluğunun kanıtlanabileceğini belirtmilerdir. Polisin iddia ettiği gibi  
örgüt üyesi olduğuna dair kanıt bulunması halinde bunları ifa etmesini savcıdan talep  
etmilerdir. Maktullerden birinin sadece 16 yaında olduğuna da dikkati çekmiler,  
maktullerin hiçbirinin silahlı olmadığını, tabancaların sonradan yanlarına konulduğunu  
savunmulardır. Nebi Akyürek solak olmamasına karın tabanca sol elinin yanında  
bulunmutur. Ayrıca tabancaların üzerinde maktullerin parmak izleri bulunmamaktadır.  
Kafenin duvarlarında, içerideki üç kiinin ateettiğini gösteren mermi deliği yoktur. Kafe ve  
çevre iyerlerinin kırılan camları operasyondan hemen sonra polis tarafından değitirilmi,  
hangi yönden ateedildiği ve hangi tür silahların kullanıldığının tespiti imkânsız hale  
gelmitir.  
Operasyonda yer alan polis memurlarının hiçbiri yaralanmamı, bu da maktullerin  
silahsız olduğunu ve kısa mesafeden vurulduklarını göstermitir. Son olarak sözkonusu beꢀ  
2
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
kiinin alternatif metotlarla sağ olarak ele geçirilebileceğini, bir alıverimerkezinin 11.  
katında bir kafede oldukları için kaçmalarının mümkün olmadığını öne sürmülerdir. Atıꢀ  
mesafesinin belirlenmesi amacıyla cesetler üzerinde otopsi yapılmasını savcıdan talep  
etmilerdir. Aynı zamanda sözkonusu silahları tutup tutmadıkları ve bunlarla ateedip  
etmediklerinin belirlenmesi için maktullerin parmaklarının da incelenmesini talep etmilerdir.  
Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ube Müdürü’nün hazırladığı 13 Eylül  
1993 tarihli raporda bemaktulun de THKP-C/Dev-Sol örgütü üyesi oldukları belirtilmitir.  
Nebi Akyürek ve Mehmet Salgın’ın yasadıı gösterilere katıldığı polis kayıtlarında  
bulunmasına karın bavuranın oğlu dahil diğer üç ahıs hakkında böyle bir kayıt  
bulunmamaktadır.  
13 Ağustos 1993 tarihinde cesetler üzerinde gerçekletirilen otopsiye dair beadet rapor  
düzenlenmi, raporlarda mermilerin ahısların vücut ve balarında meydana getirdiği yaralar  
ayrıntılı olarak belirtilmitir. Parmak izlerinin alınması amacıyla maktullerin parmaklarının  
mürekkeple kaplı olması nedeniyle barut kalıntılarını test etmek mümkün olmamıtır.  
Savcı operasyona katılan polis memurları ve patlayıcı uzmanını sorgulamı, dokuz polis  
memurunu görev baında ölüme sebebiyet vermekle suçladığı iddianameyi 14 Ekim 1994  
tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunmutur.  
Dokuz polis memuru hakkındaki yargılama 31 Ekim 1994 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesi’nde balamı, bavuran dahil maktul yakınları müdahil olmulardır.  
Durumalarda bavuran ve ei, oğulları Hakan Kasa’nın hiçbir suç olayında yer almadığını ve  
oğullarının kanun dıı olarak öldürüldüğünü iddia etmilerdir.  
Kimi sanık ve davacı tanıklarının durumalara katılmaması nedeniyle bazı durumalar  
ertelenmitir. Durumalardan birinde sanık polis memurlarından biri atealtında kaldıklarını  
ve atee karılık verdiklerini, sözkonusu operasyonda saldırganları öldürmek amacıyla ateꢀ  
açmadıklarını ifade etmitir. Operasyon sırasında polisin MP-5 otomatik tabanca kullandığı  
tanık ve sanıklarca teyit edilmitir.  
Maktul Selma Çıtlak’ın ei, einin kafede kasiyer olarak çalığını ve hiçbir yasadıı  
faaliyette yer almadığını ifade etmitir. Einin ölümünden sonra polisin evlerinin aranacağını  
duyurduğunu ancak bunun gerçeklemediğini belirtmitir.  
Mahkemede ifade veren sivil bir tanık, operasyon sırasında kaza ile vurulup  
yaralanğını, kendisini vuranı görmediğini ve polisin “teslim ol” çağrısını duyduğunu  
hatırlamadığını beyan etmitir.  
Durumalar sırasında maktul yakınlarının avukatları polis memurlarının delilleri yok  
ettiklerini iddia etmilerdir. Đddiaya göre polisler, ateedip etmediklerinin ve üzerlerinde  
barut artıklarının bulunup bulunmadığının adli tıpta belirlenememesi amacıyla maktullerin  
giysilerini almıve suya batırmılardır.  
14 Mayıs 1998 tarihinde aileleri temsil eden avukatlar mahkeme heyetinin değitirilmesi  
talebinde bulunmular, davanın üç buçuk yıldır sürmesine karın yargılamada en temel  
adımların bile atılmadığına iaret etmilerdir. Bu bağlamda kurbanların vücudunda bulunan  
mermilerle polisin kullandığı silahların balistik olarak karılatırılması talebinin mahkeme  
tarafından reddedildiğini ifade etmiledir. Benzer ekilde atımesafesinin belirlenmesi ve  
3
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
maktullerin giysilerinin incelenmesi taleplerinin de reddedildiğini belirtmilerdir. Avukatlar  
aynı zamanda operasyona katılıp maktullere ateaçan ve davada tanık olarak yer alan Adalet  
Aküzüm adlı polis memurunun da sanık olarak yargılanması, Ayhan Çarkın adlı polis  
memurunun durumada sorgulanması ve bemaktulun sağ olarak ele geçirilip  
geçirilemeyeceğine ilikin olarak kafede bir keif yapılması taleplerinin de gerekçesiz olarak  
reddedildiğini ifade etmilerdir. Aynı zamanda mahkemenin dikkatini sanıklar Ayhan Çarkın  
ve Selim Kostik aleyhinde baka ahısların öldürülmesi ve fidye ve haraç toplayan suç örgütü  
üyeliği suçlarıyla suçlandıkları ve halen devam eden ve kamuoyuna yansımıdavalar  
olduğuna dikkat çekmilerdir.  
Avukatlarca ortaya atılan hususların mahkeme heyetinin bağımsızlığına üphe  
ürecek nitelikte olmaması nedeniyle heyetin değitirilmesi talebi 22 Mayıs 1998 tarihinde  
reddedilmitir.  
3 Kasım 1998 tarihli durumada bavuranın avukatları, yargılamanın bağımsız bir  
ekilde yapılmadığı gerekçesiyle Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne bavuruda  
bulunduklarını duyurmulardır. Aynı durumada heyetteki üç hakimden biri, maktul  
yakınlarının kendisine ve diğer iki hakime güven duymadıkları gerekçesiyle heyetten  
çekilmitir.  
Bavuranın avukatları 8 Temmuz 1999 tarihinde mahkemeye yazılı görülerini  
sunmulardır. Savcının sanık polis memurlarını ilk kez olaydan dört ay sonra sorguladığını,  
savcının tüm sanıkları sorgulamasının 13 ay sürdüğünü, olayın görgü tanıklarının aranmasının  
kimsenin aklına gelmediği, cesetlerin yanında bulunan silahlar üzerinde parmak izi incelemesi  
yapılmadığı ve bu ilemlerin yapılmamasının soruturmayı AĐHS’nin 2. ve 6. maddelerine  
aykırı olarak etkisiz hale getirdiğini ve bunun polisi gelecekte benzer yargısız infazlar  
yapmaya tevik ettiğini belirtmilerdir.  
Mahkeme 21 Aralık 1999 tarihinde sanık dokuz polis memurundan beini kasten adam  
öldürmekten suçlu bulmutur. Savcının öldürmelerin polislerin görevinin ifası kapsamında  
gerçekletiği ve sözkonusu besanık polis memurunun nefsi müdafaa sınırlarında hareket  
etmeleri nedeniyle beraat ettirilmesi yönündeki talebi reddedilmitir.  
Diğer dört sanık silahlı operasyonda yer almayıp alıverimerkezinin içi ve dıında  
çevre emniyetini sağlamakla görevli olmaları nedeniyle beraat etmitir. Mahkeme, operasyona  
yukarıda anılan bepolis memuruyla birlikte katılan ve mahkemede tanık olarak dinlenen  
Adalet Aküzüm hakkında dava açılmasını savcının takdirine bırakmıtır.  
Birinci derece mahkemesi, cesetler yanında bulunan betabancadan 35 el ateꢀ  
edildiğini, polis memurlarının ise toplamda 322 el ateettiklerini dikkate almıtır.  
Mahkemeye göre bazıları terörle mücadele operasyonlarında iyi eğitim almıpolis  
memurlarının sayıları maktullerden oldukça fazladır. Polisler alıverimerkezinin çevresini  
kontrol altına almı, bu yüzden maktullerin binadan kaçmasına imkan kalmamıtır. Bu  
nedenle sözkonusu beꢀ ꢀahsı sağ olarak ele geçirmek mümkün olabilirdi. Ayrıca nefsi  
müdafaada bulunmalarına karın sanık bepolis memuru yürürlükteki kanun hükümlerine  
göre orantısız güç kullanmıtır.  
Mahkeme, AĐHS’nin 2. maddesi ile güvence altına alınan yaam hakkının tüm hak ve  
özgürlükler içinde en temel hak olduğunu teyid etmitir. Devletin temsilcisi olan polis  
memurlarının halkla temaslarında iç hukukun parçası olan uluslararası anlamalara uygun  
4
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
davranmalarının beklendiği oysa ki, bu olayda polislerin tehlikeyi ortadan kaldırmak için  
kesinlikle zorunlu olanın sınırını atıklarını ve maktullerin öldürülmesinin AĐHS’nin 2.  
maddesinin 2. paragrafı anlamında kesinlikle gerekli olmadığını tespit etmitir. Đç hukuka  
göre polislerin ahısların vücutlarına öldürücü olmayan ateetme yetkisi bulunmasına ve her  
bir ahsın ölümcül olmayan bölgelerine 1-2 el ateedebilmelerine karın her kurbana  
ortalama 7-8 kez ateetmilerdir. Mahkeme polislerin kurungeçirmez yelek giydiklerini de  
ayrıca belirtmitir.  
Mahkeme bepolis memurunu ölüm cezasına çarptırmı, ancak ceza TCK’nın 50.  
maddesi uyarınca 8 yıl hapse çevrilmitir. Ceza, baka bazı kanun hükümlerinin  
uygulanmasıyla 3 yıl 20 gün hapse çevrilmitir.  
Hükümlü polis memurları, savcı ve bavuran karara itiraz etmitir. Savcı, polis  
memurlarının görevleri kapsamında hareket ettikleri ve TCK’nın 49. maddesi uyarınca  
cezalandırılmamaları gerektiğini; polis memurları maktullerin yasadıı örgüt mensubu  
olduklarını ve ateederken nefsi müdafaa kapsamında hareket ettiklerini; bavuran ise kararın  
yürürlükteki kanun hükümleri ve usule uygun olmadığını savunmutur.  
23 Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay sözkonusu kararı bozmu, polis memurlarının  
yetkililerin emirleri ve acil zorunluluk ile, nefsi müdafaa kapsamında hareket ettiklerini  
değerlendirmitir.  
Yeniden görülen davada mahkeme, 22 Ekim 2001 tarihinde Yargıtay kararına uygun  
olarak sanıkların suçu meru zorunluluk içinde iledikleri, bu nedenle cezalandırılmalarının  
mümkün olmadığına karar vermitir.  
Bavuran ve diğer maktul yakınları karara itiraz etmiler, 21 Aralık 1999 tarihli kararla  
22 Ekim 2001 tarihli kararların bağdamadığını, önceki kararın neden terk edildiği hakkında  
birinci derece mahkemesinin açıklama yapmadığını savunmulardır.  
20 Mayıs 2002 tarihinde Yargıtay, 22 Ekim 2001 tarihli kararı onamıtır.  
HUKUK  
I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐĞE ĐLĐꢁKĐN  
Hükümet, bavuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia etmitir. Bavuranın AĐHM  
önünde dile getirdiği konuları ulusal yargı önünde dile getirmediğini ileri sürmütür. Đkinci  
olarak, bavurunun yapıldığı tarihte, yerel mahkemelerde yargılamanın devam etmekte  
olduğunu belirtmitir.  
AĐHM, Hükümet görülerinin ilk kısmına ilikin olarak, kendi önünde yapılması  
amaçlanan ikayetlerin, en azından esas açısından ve gerekli koullara uygun olarak önceden  
ulusal merciler önünde yapılmıolmasının yeterli olduğunu yinelemitir (bkz., Gökçe ve  
Demirel – Türkiye, no. 51839/99, 22 Haziran 2006; Fressoz ve Roire – Fransa [BD], no.  
29183/95). Bu davada, bavuran, yerel mahkeme önünde, hem yerel mevzuat uyarınca  
oğlunun öldürülmesinin kanuna aykırı olduğunu açıkça iddia etmi, hem de oğlunun  
öldürülmesinin, diğer hususların yanı sıra, AĐHS’nin 2. maddesine aykırı olduğu konusunda  
ikayetçi olmutur. Dolayısıyla, AĐHM, Hükümet’in bu konudaki itirazını reddeder.  
5
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
AĐHM, Hükümet görülerinin ikinci kısmına ilikin olarak, polis memurları hakkındaki  
cezai kovuturmanın 20 Mayıs 2002 tarihinde tamamlandığını gözlemlemitir. Bu çerçevede  
bavuru iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesiyle reddedilemez.  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bavurunun dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca, bavurunun baka açılardan bakıldığında da  
kabuledilemezlik unsuru taımadığını tespit etmitir. Bu nedenle bavuru kabuledilebilir  
niteliktedir.  
II. AĐHS’NĐN 2. VE 6. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuran, oğlunun AĐHS’nin 2. maddesine aykırı olarak öldürüldüğünü iddia etmitir.  
Ayrıca, AĐHS’nin 6. maddesine dayanarak, oğlunun öldürülmesine yönelik soruturmanın  
etkisiz olduğu konusunda ikayetçi olmutur.  
AĐHM, bu ikayetlerin, tek baına AĐHS’nin 2. maddesi açısından incelenmesi  
gerektiğini değerlendirmitir. Söz konusu madde öyledir:  
“1. Herkesin yaam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir  
suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dıında hiç kimse kasten  
öldürülemez.  
2. Öldürme, aağıdaki durumlardan birinde kuvvete bavurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi  
sonucunda  
meydana  
gelmise,  
bu  
maddenin  
ihlali  
suretiyle  
yapılmıꢀ  
sayılmaz:  
a) Bir kimsenin yasadıı iddete karı korunması için;  
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kiinin  
kaçmasını önlemek için;  
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”  
A. Bavuranın oğlunun öldürülmesi  
Bavuran, öldürüldüğü sırada oğlunun bir alıverimerkezinin 11. katında olduğunu,  
dolayısıyla, onu sağ olarak yakalamanın mümkün olacağını belirtmitir. Bavurana göre,  
polis, bunu yapmak için, plastik mermiler ve sis bombaları gibi öldürücü olmayan metotlara  
bavurabilirdi. Her halukarda, teslim ol emrine uyulmamasının oğlunun öldürülmesini haklı  
çıkarmağı görüündedir. Bavuranın görüüne göre, polisin, kafede bulunan kiileri  
öldürmek üzere önceden tasarlanan bir planı vardı. Ayrıca, polis, diğer hususların yanı sıra,  
kafenin ve çevre dükkanların camlarını yeniden taktırma, ölmükiilerin parmaklarını  
mürekkebe batırma ve giysilerine el koyma yoluyla delilleri yok ederek izlerini gizlemitir.  
Hükümet, AĐHM içtihadı doğrultusunda, bavuranın oğlunun ölümüne ilikin tatmin ve  
ikna edici bir açıklama sunmak eklindeki ispat yükümlülüğünün yetkilere yüklenebileceğini  
belirtmitir. Bu doğrultuda, Hükümet, ulusal yetkililer tarafından yürütülen soruturmanın,  
öldürmenin kaçınılmaz olduğunu; zira, bavuranın oğlunun ve diğer kiilerin teslim olmayı  
reddettiklerini ve teslim olmak yerine polis memurlarına ateaçtıklarını ortaya koyduğunu  
ileri sürmütür. Atealtında kalan polis memurları, kendi hayatlarını ve alıverimerkezinde  
bulunan diğer insanların hayatlarını korumak amacıyla mutlak gerekliliği amayan ölçüde ve  
titizlikle orantılı kuvvete bavurmutur.  
6
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
Yaama hakkını güvence altına alan ve bu haktan yoksun bırakmanın meru olabileceği  
durumları belirten 2. madde, AĐHS’nin istisnaya izin verilmeyen en temel hükümlerinden  
biridir (bkz. Velikova – Bulgaristan, no. 41488/98). 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni  
oluturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini güvence altına almaktadır. Bu  
nedenle yaam hakkından mahrumiyetin meru kılınabileceği artlar katı bir biçimde  
yorumlanmalıdır (bkz. Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93). Bireylerin korunması için bir  
araç olarak AĐHS’nin amaç ve hedefi, 2. maddenin, sağladığı güvenceleri, uygulanabilir ve  
etkili kılacak ekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını da gerektirir.(bkz. McCann ve  
Diğerleri – Đngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar).  
AĐHM, 2. maddenin birinci cümlesinin, devleti, kasten ve kanuna aykırı adam  
öldürmekten alıkoymasının yanında, kendi yargı yetkisi içindeki kimselerin canını koruması  
için uygun hareket etmeye mecbur kıldığını hatırlatır (bkz. Kılıç – Türkiye, no. 22492/93) Bu,  
Devletin öncelikli olarak ahsa karı suç ilenmesini önlemek amacıyla bu hükümlerin ihlalini  
önleyici, bastırıcı ve cezalandırıcı icra mekanizması ile desteklenen uygun bir kanuni ve idari  
çerçeve oluturmayı görev edinmesini gerektirir.  
2. madde metni, bir bütün olarak okunduğunda 2. fıkranın öncelikli olarak bir bireyin  
kasten öldürülmesine izin verilen durumları tanımlamadığını, ancak istenmeyen bir sonuç  
olan öldürmeyi ortaya çıkarabilecek, güç kullanmaya izin verilen durumları açıkladığını  
ortaya koymaktadır. Ne var ki güç kullanma (a), (b) ve (c) bentlerinde belirtilen amaçlara  
ulamak için “mutlak zorunluluğu” amamalıdır. Bu bağlamda 2. maddenin 2. paragrafında  
“mutlak zorunluluk” ifadesinin kullanımı, bu maddeye ilikin olarak, AĐHS’nin 8-11.  
maddelerinin 2. fıkrası kapsamında, Devlet görevlilerinin hareketinin “demokratik bir  
toplumda gerekli” olup olmadığını belirlerken, normalde uygulanan gereklilik testinden daha  
katı ve zorlayıcı bir test uygulanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Özellikle, kullanılan  
güç, maddenin bentlerinde belirtilen amaçlara ulamakla kesin olarak orantılı olmalıdır (bkz.  
yukarıda anılan McCann ve Diğerleri).  
Mahkeme, görevinin ikincil niteliklerine karı duyarlıdır ve belli bir davanın  
koullarında kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mercii rolünü üstlenmede  
dikkatli olması gerektiğini kabul eder (bkz. örneğin McKerr – Đngiltere, 28883/95, 4 Nisan  
2000). Ulusal yargılamanın yapılmıolduğu durumlarda Mahkemenin görevi kendisinin  
olaylar hakkındaki değerlendirmesini ulusal mahkemelerinkinin yerine koymak değildir ve  
genel bir kural olarak sunulan delilleri değerlendirmek o mahkemelerin görevidir. Mahkeme  
ulusal mercilerin bulgularına tâbi olmamakla birlikte normal koullarda bu mercilerin olaylara  
dayalı bulgularından sapmak için ikna edici öğelere ihtiyaç duyar (bkz. üzerinde gerekli  
değiiklikler yapıldıktan sonra, Klaas – Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar).  
Ancak 2. madde ile sağlanan güvencenin temel önemi Mahkemenin bu hükmün ihlal  
edildiği iddialarını sadece gücü fiilen yöneten Devlet görevlilerinin eylemlerini değil, aynı  
zamanda ulusal yargılama ve soruturmalar yapılmıolsa bile tetkik kapsamındaki eylemlerin  
planlaması ve kontrolü gibi olayı çevreleyen hususları da gözönünde bulundurarak en dikkatli  
incelemesini gerekli kılmasıdır. (bkz. Erdoğan Ve Diğerleri, no. 19807/92, 25 Nisan 2006).  
Bu davada, AĐHM ilk olarak, bavuranın oğlu Hakan Kasa’nın polis memurları  
tarafından vurularak öldürüldüğünün taraflar arasında ihtilaflı olmadığını kaydetmitir.  
Bununla birlikte, AĐHM, bavuranın oğlunun ölüm ekline ilikin birbirini tutmayan ifadelerle  
karılatır. Bavuran, polisin, kafeye, oğlu da dahil olmak üzere orada bulunan kiileri  
öldürmek amacıyla geldiğini iddia etmitir. Öte yandan, Hükümet, öldürme olayının önceden  
7
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
tasarlanmadığını ve bavuranın oğlunun meru müdafaa ve diğer kiileri yasadıı iddete karı  
korumak amacıyla öldürüldüğünü ileri sürmütür.  
AĐHM, dokuz polis memuru hakkında Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde balatılan  
cezai kovuturmada olaylara ilikin yargı kararına varıldığını gözlemlemitir. Bazı olaylar  
halen bulanık kalmısa da, AĐHM, kendisine sunulan tüm belgeler ıığında, dava hakkında  
değerlendirme yapmak için ulusal mahkemenin tespitlerini hareket noktası olarak alarak, olayı  
değerlendirmek için olaylara ve delillere ilikin yeterli bir temel olduğu görüündedir (bkz.  
Makaratzis – Yunanistan [BD], no. 50385/99; Perk ve Diğerleri – Türkiye, no. 50739/99, 28  
Mart 2006).  
Mahkeme, elindeki belgelere dayanarak, bavuranın oğlunun Terörle Mücadele ubesi  
polisleri tarafından yürütülen bir operasyon sırasında öldürüldüğünü kaydeder. Bu bağlamda,  
AĐHM, taraflarca sunulan belgelere dayanarak, bavuranın, oğlunun öldürülmesine yönelik  
önceden tasarlanan bir plan olduğu eklindeki iddiası hususunda böyle bir planın varlığının  
yeterli derecede ispatlanmadığı görüündedir.  
Kolluk kuvvetlerinin hangi koullar altında güç ve ateli silah kullanabileceklerini  
tanımlayan yasal çerçeve ile ilgili olarak ise Mahkeme, olayın meydana geldiği tarihte  
yürürlükte olan, 1934 yılında kabul edilmi2559 sayılı Kanunun günümüzde Avrupa’daki  
demokratik toplumlarda zorunlu olan, yaam hakkının “yasa ile” koruma düzeyini sağlamakta  
yeterli olmadığına daha önce hükmetmiolduğunu (yukarıda anılan Erdoğan ve Diğerleri);  
ancak, ilgili ulusal standart ile AĐHS’nin 2. maddesinin 2. paragrafındaki “kanunla öngörülen  
kesin zorunluluk halinde” ifadesi ile öngörülen standart arasındaki farkın 2/1 maddenin ihlal  
edildiği sonucuna varmaya yetecek kadar büyük olmadığını kaydetmitir (bkz. yukarıda  
anılan Perk ve Diğerleri; ayrıca bkz. Yüksel Erdoğan ve Diğerleri – Türkiye, no. 57049/00, 15  
ubat 2007).  
Operasyonun planlama ve kontrol safhasını AĐHS’nin 2. maddesinden hareketle  
değerlendirirken Mahkeme, hem olayın meydana geldiği koullar, hem de olayın gelime  
ekline özel dikkat göstermelidir (bkz. Andronicou ve Constantinou – Kıbrıs, 9 Ekim 1997  
tarihli karar).  
Mahkeme, bu bağlamda, polis memurlarının, 13 Ağustos 1993 günü alınan ve bazı  
silahlı kiilerin üpheli davrandıklarını ihbar eden bir telefon üzerine olay mahalline  
geldiklerini gözlemlemitir. Bu nedenle olay, güvenlik güçlerinin ivedilikle hareket etmesini  
gerektiren acil bir durumdu.  
Mahkeme, ayrıca, polisin kuvvete bavurmasının, maktullerden kaynaklanan yasadıı  
iddetin doğrudan bir sonucu olduğunu gözlemlemitir. Bu bağlamda, AĐHM, polisin,  
alıverimerkezinin çevresindeki alanı güvenlik çemberine aldığını belirtmitir. Dolayısıyla,  
söz konusu operasyonun, AĐHS’nin 2/2 maddesi kapsamında “bir kimsenin yasadıı iddete  
karı korunması” ve “usulüne uygun olarak yakalamak” amacıyla yürütülmüolduğu  
değerlendirilmelidir.  
AĐHM, dolayısıyla, bu davadaki kuvvet kullanımının mutlak gerekliliği amayan ölçüde  
ve yukarıda belirtilen amaçlara ulaılmasıyla titizlikle orantılı olup olmadığı hakkında karar  
vermelidir.  
8
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
Bu bağlamda, ilk silah atıının maktuller tarafından yapıldığı önemli bir husustur.  
Tanıkların Cumhuriyet Savcısı ve Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önündeki ifadelerinin  
ortaya koyduğu üzere binaya giren polis memurları maktullere teslim olmasını emretmi, ateꢀ  
açmadan önce gerekli uyarılarda bulunmuve ancak kendilerine ateaçılmasından sonra ateꢀ  
etmeye balamılardır.  
AĐHM, bu dava artlarında, polis memurlarının, binaya girip kafenin içinde ve dıında  
bulunan kiilerden gelen silah atııyla karılatıkları zaman karı taraf ateetmeyi kesene  
kadar ateetmeye devam etmelerinin gerekli olduğuna inandıkları görüüne varmıtır (bkz.  
yukarıda anılan Perk ve Diğerleri). Bu bağlamda, AĐHM, balistik inceleme raporuna göre,  
olay yerinde bulunan mermilerden otuz beinin maktullerin cesetlerinin yanında bulunan  
ateli silahlardan atıldığını kaydetmitir.  
Mahkeme ayrıca bavuranın oğlunun canlı yakalanması amacıyla polis memurları  
tarafından öldürücü olmayan yöntemlerin kullanılması imkânına ilikin yorum yapılmasının  
gereksiz olduğu kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, bavuranların yakınlarının güvenlik  
güçlerinin güç kullanımı sonucu öldürüldüğü Andronicou ve Constantinou ve Perk ve  
Diğerleri davalarında, olaydan kopuk bir bakıile olay hakkındaki değerlendirmesini olayın  
sıcağıyla karılık vermeye zorunlu olan memurların değerlendirmesinin yerine  
koyamayacağına hükmettiğini anımsamıtır. Mahkeme ayrıca baka türlü bir hükme varmanın  
Devletler ve görevini ifa etmekte olan kolluk kuvvetleri üzerinde gerçekçi olmayan bir yük  
getirmek, belki de kendilerinin ve diğerlerinin hayatını tehlikeye atmak anlamına geleceğini  
değerlendirmitir (bkz. yukarıda anılan Andronicou ve Constantinou; yukarıda anılan Perk ve  
Diğerleri). Mahkeme, bir kamu alanında silahlı kiilerle karı karıya gelen polis  
memurlarının ivedilikle hareket etmek zorunda kaldıkları somut davada farklı bir sonuca  
ulamak için sebep görmemitir.  
Bu nedenle Mahkeme bu koullarda ölümcül güç kullanımının, her ne kadar üzücü olsa  
da nefsi müdafaa ve yasal yakalama uygulaması açısından “kesin zorunluluğu” amadığı  
görüündedir.  
Mahkeme, Hakan Kasa’nın ölümü açısından AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine  
karar vermitir.  
B. Soruturmanın yetersizliği iddiası  
Bavuran, oğlunun ölümüne yönelik yürütülen soruturmanın etkili olmadığını iddia  
etmitir. Bu bağlamda, bavuran, ilk derece mahkemesinin de içinde bulunduğu ulusal  
soruturma makamlarına sunmuolduğu iddiaları yinelemitir.  
Hükümet, bavuranın soruturma hakkındaki ikayetlerinin dayanağı olmadığını ileri  
sürmütür. Soruturma, operasyonun bitmesinin hemen ardından balatılmıtır. Her ne kadar  
polis memurları hemen sorgulanmıolmasalar da, Cumhuriyet Savcısı’nın onları  
sorgulamasına kadar geçen sürenin makul olmadığı söylenemez.  
AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesindeki yaama hakkının koruma altına alınması  
zorunluluğunun, 1. maddedeki Devletin “… kendi yetki alanı içinde bulunan herkese  
AĐHS’de tanımı yapılan hak ve özgürlükleri tanıması” genel yükümlülüğü ile birlikte  
değerlendirildiğinde ahısların güç kullanımı sonucu öldürüldüğü durumlarda bir ekilde etkili  
resmi soruturmanın yapılmasını zımnen gerektirdiğini hatırlatmıtır (bkz., üzerinde gerekli  
9
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
değiiklikler yapıldıktan sonra, yukarıda anılan McCann ve Diğerleri; Kaya – Türkiye, 19  
ubat 1998 tarihli karar). Böyle bir soruturmanın temel amacı yaama hakkını koruyan ulusal  
kanunların etkili bir ekilde uygulanmasını güvence altına almak ve devlet görevlileri ve  
organlarının, karıtıkları bu tip olaylarda, sorumlulukları dahilinde meydana gelen ölümlerle  
ilgili hesap vermelerini sağlamaktır (bkz. Anguelova – Bulgaristan, no. 38361/97).  
Soruturma, ilk olarak, olayın gerçekletiği artları belirleyebilecek ve ikinci olarak da  
sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlayabilecek yeterlilikte olmalıdır. Bu  
sonuç elde etme yükümlülüğü değil; gerekli araçları kullanma yükümlülüğüdür (bkz. Kelly ve  
Diğerleri – Đngiltere, no. 30054/96, 4 Mayıs 2001; yukarıda anılan Anguelova). Soruturma  
aynı zamanda bu tip durumlarda kullanılan gücün o koullarda meru olup olmadığına karar  
verilmesi ve sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını sağlamak bakımından etkili  
olmalıdır (bkz. örneğin, yukarıda anılan Kaya).  
Bu bağlamda zımni olarak bir ivedilik ve makul süre zorunluluğu bulunmaktadır (Yaa –  
Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar; Çakıcı – Türkiye [BD], no 23657/94; Mahmut Kaya –  
Türkiye, no. 22535/93). Belirli bir durumda soruturmanın ilerlemesini önleyen engeller ve  
güçlükler olabileceği kabul edilmelidir. Ancak, ölümcül güç kullanımını sorutururken  
yetkililerin ivedilikle harekete geçmesi, kamuoyunun hukukun üstünlüğüne olan güveninin  
korunması ve kanunsuz fiillerin örtbas edildiği veya bunlara müsamaha edildiği izleniminin  
yaratılmaması için zaruridir (bkz. Avar - Türkiye, no. 25657/94).  
Somut davanın olaylarına ilikin olarak, AĐHM, ulusal soruturma makamlarının,  
bavuranın oğlunu 13 Ağustos 1993 tarihinde öldüren polis memurlarını, 3 Aralık 1993  
tarihine kadar, yani ölümden dört ay sonrasına kadar, sorgulamaya balamadığını  
gözlemlemitir. Ayrıca, ölümden sorumlu bazı polis memurları, ilk olarak 29 Eylül 1994  
tarihinde, yani ölümden bir yıldan uzun bir süre sonra, sorgulanmıtır.  
AĐHM, Sorumlu Hükümet’in aksine, bekiinin ölümünden sorumlu polis memurlarının  
dört ile on dört ay arası değien bir süreyle sorgulanmamasını makul olarak  
değerlendirmemitir. Hükümet söz konusu gecikmeler için bir açıklama sunmamıtır. AĐHM,  
bavuranın oğlunu öldüren polis memurlarının ölüm olayından sonra görevlerini ifa etmeye  
devam ettiklerini tespit etmektedir. Bu durumda, doğru olanın yetkili makamların zamanlıca  
onların yerlerini tespit edip sorgulamalarını yapmaları olduğunu kaydetmektedir. Olayların  
tek tanığı bu polis memurlarıdır ve onların sorgulanması öncelik tekil etmiolmalıdır.  
Ayrıca, AĐHM, polis memurlarının bu kadar uzun sürelerle sorgulanmamalarının, hem polis  
memurlarının hem de soruturma makamlarının hukukun üstünlüğüne olan bağlılıklarına  
ilikin kamuoyu güvenini sarstığını göz ardı edemez.  
AĐHM, sorgulamanın makul sürede yapılmamasını, soruturmanın, AĐHS’nin 2.  
maddesinin gereklerine aykırı olarak, bütün itibariyle etkisiz olduğu kararına varmasını  
sağlayacak kadar önemli bulmutur. Dolayısıyla, soruturmaya ilikin olarak iddia edilen  
diğer eksiklikleri incelemeyi gereksiz görmütür.  
AĐHM, dolayısıyla, usul yönünden AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği kararını  
vermitir.  
10  
KASA – TÜRKĐYE KARARI  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI  
Sözleme’nin 41. maddesine göre “Mahkeme ibu Sözleme ve protokollerinin ihlal  
edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözlemeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen  
telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören  
tarafın adil tatminine hükmeder.”  
3 Nisan 2006 tarihinde, AĐHM, bavurandan 2 Mayıs 2006 tarihine kadar adil tatmine  
ilikin taleplerini sunmasını talep etmi; ancak, bavuran herhangi bir talep sunmamıtır.  
AĐHM, bu nedenle, bavuran adına herhangi bir tazminata hükmedilmesine gerek  
olmadığını değerlendirmitir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐ ĐLE  
1. Bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. Polis memurları tarafından bavuranın oğlunun öldürülmesi açısından AĐHS’nin 2.  
maddesinin ihlal edilmediğine;  
3. Ölüm olayına yönelik etkili bir soruturma yapılmaması açısından AĐHS’nin 2. maddesinin  
ihlal edildiğine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragrafları gereğince 20 Mayıs 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Stanley Naismith  
Katip Yardımcısı  
Josep Casadevall  
Bakan  
11