CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
KAYASU -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 64119/00 ve 76292//01)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
13 Kasım 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (64119/00 ve 76292/01) no’lu davanın nedeni  
T.C. vatandaı Sacit Kayasu’yun (bavuran), Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 21 Eylül  
2000 ve 23 Eylül 2001 tarihinde Temel Đnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan  
Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu  
bavurudur.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOULLARI  
Bavuran, 1952 doğumludur. Olayların meydana geldiği dönemde bavuran savcıydı.  
5 Ağustos 1999 tarihli bir mektup ile bavuran, vatandasıfatıyla, 1961 Anayasası ile kurulan  
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karı ihtilal yaptıkları gerekçesiyle 12 Eylül 1980 askeri  
darbesini gerçekletiren eski generaller Kenan Evren, Sedat Celasun, Nurettin Ersin, Nejat  
Tümer ve Tahsin ahinkaya hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına  
ikayette bulunmutur. ikayet dilekçesinde bavuran, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147.  
maddelerini temel almıtır.  
ikâyet dilekçesi takipsizlik kararı ile sonuçlanmıve dava basına yansımıtır.  
A. Bavuranın dilekçesini sunmasının ardından balatılan disiplin süreci  
Adalet Bakanlığı Ceza Đꢀleri Genel Müdürlüğü tarafından bavuran hakkında idari soruturma  
balatılmı, 9 ubat 2000 tarihinde dosya HSYK’na gönderilmitir.  
6 Ocak 2000 tarihli fezlekesinde, ÖdemiCumhuriyet BaSavcısı, bavuran hakkında  
kovuturma balatılması yönünde görübildirmitir. Savcı olmasına rağmen, Kayasu,  
Anayasa’nın açık hükmüne aykırı olarak, devletin bekası için çalıan devlet adamları  
hakkında uygunsuz ifadeler kullanmıve basını bizzat haberdar ederek sözkonusu dilekçeyi  
aleni hale getirmitir. Basavcıya göre, sözkonusu davranılar, disiplin cezasını  
gerektirmekteydi, cezai müeyyideye gerek bulunmamaktaydı.  
HSYK, bavuranın savunmasını almıtır. 8 Mart 2000 tarihli layihasında, bavuran,  
sözkonusu ikayet dilekçesini görevleri çerçevesinde değil de vatandasıfatıyla sunduğunu  
beyan etmitir. Bavurana göre, sözkonusu dilekçenin içeriği itibariyle bavurana disiplin  
cezası uygulanmasına gerek yoktu. Bavuran ayrıca amacının kimseye zarar vermek değil  
hukukun üstünlüğünün sağlanmasına katkıda bulunmak olduğunu ileri sürmütür. Bavuran,  
ilgililer kendilerini hakarete uğramıhissederlerse kendisi hakkında ikayette  
bulunabileceklerini de sözlerine eklemitir.  
HSYK 30 Mart 2000 tarihinde, Hakimler ve Savcılar hakkındaki 2802 sayılı kanunun 65/a  
maddesi uyarınca bavurana kınama cezası vermitir. HSYK’na göre, ikayet dilekçesinde  
bavuran tarafından kullanılan ifadeler devletin istikrarı ve bekası için çalıan bazı devlet  
adamlarına karı hakaret niteliği taımaktaydı.  
17 Nisan 2000’de bavuran yazılı olarak, HSYK kararının düzeltilmesini talep etmitir.  
Bavuran yazısında, kararın kendisine gerektiği gibi tebliğ edilmediğini ve yeterince  
2
gerekçelendirilmediğini ileri sürmütür. Aynı yazıda bavuran, sadece dilekçe hakkını  
kullanması nedeniyle cezalandırılmasının kendisini aynı sonuca ulamak için baka bir yolu  
kullanmaya, savcı olarak iddianame düzenlemeye ittiğini belirtmitir.  
Bavuran hakkındaki kararda düzeltme yapılmamıtır.  
24 Mayıs 2000 tarihinde, bavuran karara itiraz etmitir. Bavuran, savunmasında belirttiği  
hususları yinelemive itirazının reddedilmesi durumunda, Avrupa Đnsan Hakları  
Mahkemesi’ne bavurarak haklarını savunmak zorunda kalacağını belirtmitir.  
3 Temmuz 2000 tarihinde, yine eksiksiz toplanan Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Đtirazları  
Đnceleme Kurulu tarafından “30 Mart 2000 tarihli kararın yerinde” olduğu gerekçesiyle  
bavuranın itirazı reddedilmitir. Đtirazları inceleme komitesi on bir üyesinin oy çokluğu ile  
karara varmıve karar nihai hale gelmitir.  
B. Bavuranın dilekçesini sunmasının ardından balatılan cezai süreç  
25 ubat 2000 tarihinde, Salihli Savcısı, aynı olaya dayanarak, Türk Ceza Kanunu’nun 240.  
maddesi uyarınca görevi kötüye kullanmaktan bavuran hakkında bir iddianame  
düzenlemitir.  
28 Nisan 2000 tarihinde, bavuranın görevleri çerçevesinde değil de sivil kimliği ile hareket  
ettiğine kanaat getiren Alaehir Ağır Ceza Mahkemesi, bavurana isnat edilen suçları Silahlı  
Kuvvetlere hakaret suçu olarak yeniden tanımlamıve bavuran hakkında son soruturma  
açılmasına karar vermitir. Alaehir Ağır Ceza Mahkemesi, dosyayı, ÖdemiAğır Ceza  
Mahkemesi’ne göndermitir.  
23 Aralık 2000 tarihinde alınan bir kararla, ÖdemiAğır Ceza Mahkemesi, bavuranın  
söylemlerinde ağır eletiri bulunduğu ancak hakaret içermediği gerekçesi ile beraatına karar  
vermitir.  
C. Bavuran tarafından düzenlenen iddianamenin ardından balatılan ceza ve disiplin  
kovuturmaları  
28 Mart 2000 tarihinde, bavuran, Adana Cumhuriyet Savcısı sıfatı ile Eski Genelkurmay  
Bakanı, Cumhurbakanı ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin basorumlusu Kenan Evren  
hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddeleri uyarınca iddianame düzenlemitir.  
Đddianamesinde, bavuran, 12 Eylül 2000 tarihinde olayların zamanaımına uğrayacağını ve  
bir hukuk devletinin emrinde çalıan bir kanun adamı olarak sanığın yasadıı eylemleri  
nedeniyle yargılanmasından sorumlu olduğu kanaatinde olduğunu belirtmitir. Bavuran,  
Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddeleri hakkında doktrindeki farklı yorumlardan  
alıntılar yapmıtır. Anayasa’nın geçici 15. maddesi uyarınca Milli Güvenlik Konseyi  
üyelerinin cezai dokunulmazlığına ilikin olarak ise, bavuran, MGK’nın 12 Aralık 1980  
tarihinde kurulmuolması muvacehesinde sözkonusu Anayasa hükmünün 12 Aralık 1980  
tarihinden önceki eylemlere uygulanamayacağını ileri sürmütür. Bavurana göre, 12 Eylül  
1980’den önceki döneme ilikin olarak, Genelkurmay Bakanı Kenan Evren’in MGK’nın  
değil de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin baı olduğu düünülmelidir. Bavuran, Genelkurmay  
Bakanı Evren’in muhtırasının yer aldığı 30 Ağustos 1980 tarihinde yayımlanan bir kitabı da  
3
ek olarak sunmu, yazılı ve görsel basının arivlerinde çok sayıda delil bulunduğunu  
belirtmitir.  
Đddianamesinin sonuç kısmında bavuran, Genelkurmay Bakanı Kenan Evren’i, Türk Silahlı  
Kuvvetlerini kanuna aykırı kullanmakla suçlamıtır. Bavuran, 30 Ağustos 1980 tarihli  
beyanları nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 146/1 ve 146/2 maddeleri uyarınca ve 12 Eylül  
1980 askeri darbesi nedeniyle de Türk Ceza Kanunu’nun 147. maddesi uyarınca Genelkurmay  
Bakanı Evren’in mahkumiyetini talep etmitir.  
29 Mart 2000 tarihinde, Adalet Bakanlığı, iddianamenin nüshalarını basına verdiği ve evinde  
gazetecilere beyanlarda bulunduğu gerekçesi ile görevi kötüye kullanmaktan bavuran  
hakkında soruturma balatılması için izin vermitir. Adalet Bakanlığı tarafından  
görevlendirilen bir müfetti, aralarında, savcıların, Adalet Sarayında çalıan bazı memurların  
ve gazetecilerin bulunduğu kiilerin ifadelerini almıtır. Müfettisoruturma dosyasına gazete  
kupürlerini ve davaya ilikin diğer video kayıtlarını da eklemitir.  
Adana Cumhuriyet Savcısı 1 Nisan 2000 tarihinde bavuranın istemini bir ihbar dilekçesi  
olarak değerlendirmive bu istemle ilgili olarak Anayasa’nın geçici 15. maddesi uyarınca  
takipsizlik kararı vermitir. Bu dilekçe hiçbir zaman iddianame olarak ileme konmamıtır.  
Bavuranın bu eylemi basında yankı bulmu, kendisiyle röportajlar yapılmıve Evren’in  
yargılanabilmesine dair tanınmıhukukçuların görüve yorumları yayınlanmıtır.  
Adalet Bakanlığı Ceza Đꢀleri Genel Müdürlüğü tarafından tanzim edilerek yine bu bakanlığa  
bağlı iki idari hakimin imzaladığı 16 Mayıs 2000 tarihli mucipnameye göre bavuranla ilgili  
olayın iki soruturma maddesi yönünden aratırılması gerekmekteydi. Đlk olarak, Kayasu  
tarafından hazırlanan iddianame soruturma dosyası hazırlanmasına ilikin yürürlükte olan  
usul kurallarından hiçbirine uymamaktaydı. Ayrıca Devletin güvenlik güçlerini aağılayıcı  
ifadeler ihtiva etmekteydi. Kayasu, kiisel görülerine bir iddianamede yer vererek siyasi bir  
polemik yaratmak kastıyla hareket etmiti.  
Đkinci olarak ise Kayasu iddianamenin bir kopyasını basına vermi, ayrıca erken emekliye  
ayrılacağını beyan etmiti. Bavuran kameramanları ve gazetecileri davet ederek çekim  
yapılmasına izin vermiti. Böylelikle kamuoyunda suni bir tartıma yaratmıtı.  
Raporda bavuranın bu iki eyleminin cezai yönden ve disiplin yönünden takibatı gerektirdiği  
sonucuna varılmıtır.  
Ceza ve disiplin süreçleri aağıda belirtildiği ekilde iç içe geçmitir.  
Tarsus Cumhuriyet Savcısı 23 Mayıs 2000 tarihli bir iddianameyle bavuranı TCK’nın 240.  
ve 159. maddeleri uyarınca görevi suiistimal ve silahlı kuvvetleri tahkir ve tezyifle  
suçlatır. Savcı bavuranı bilhassa, aleyhte delillerin aratırılması ve sanıkların  
sorgulanması gibi usul kurallarından hiçbirine uymamakla, 1980 darbesinin failleri için cezai  
muafiyet öngören Anayasa’nın geçici 15. maddesini dikkate almamakla, sözkonusu  
iddianamenin ileme konması için ısrar etmek ve iddianamenin muhtevasını basına  
açıklamakla ve incelediği bir dava hakkında birtakım beyanatlar vermekle suçlamıtır. Tarsus  
Cumhuriyet Savcısı bavuran tarafından hazırlanan iddianameden bazı bölümlere atıfta  
bulunmutur.  
4
Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi 20 Haziran 2000 tarihinde bavuran hakkında son soruturma  
açılmasına karar vermitir.  
Bavuran Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği bilatarih bir mektupta, iddianamesinin usulen  
meru temeli olmadan ‘ihbar’ olarak tanımlanmasına itiraz etmitir. Bavuran askeri  
darbelerle ilgili olayların tüm dünyada bilindiğini ve iddianame tanzim etmek için bir ihbara  
ya da hususi delillere ihtiyaç olmadığını ileri sürmütür. Sanığın savunmasını almamasına  
ilikin olarak ise, zamanaımı süresinin dolmasına az bir süre kaldığı durumlarda usul  
kurallarına göre sanığın savunmasının alınmasının zorunlu olmadığına; zaten aleyhinde  
tanzim edilen iddianamede de kendisinin savunmasının bulunmadığına dikkat çekmitir.  
Savcı sıfatıyla tanzim ederek kendi adıyla imzaladığı iddianamenin ileme konması için ısrar  
ettiğini kabul etmive bunun basavcının imzasını gerektiren bir iddianame tasarısı  
olmadığını belirtmitir.  
Hakaret iddiasına ilikin olarak ise iddianamesinin hakaret içeren ifadeler içermediğini, ancak  
ülkenin tarihi boyunca meydana gelmisilahlı müdahalelerin Türk toplumunda yarattığı  
korkuyu anlattığını ve bu konuda tespitlerde bulunduğunu belirtmitir. Bavuran kendisini  
harekete geçiren tek etkenin ‘adalet akı’ olduğunu savunmutur.  
Adana Ağır Ceza Mahkemesi bavuran gibi ‘birinci sınıf’ hakim ve savcılara ilikin son  
soruturmaların Yargıtay’a bağlı bir ceza dairesi tarafından yürütülmesi gerektiği cihetle 5  
Temmuz 2000 tarihinde ratione personae yetkisizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay 4. Ceza  
Dairesi’ne havale etmitir.  
Sözü edilen daire, suçlama gerekçeleri temelinde 19 Ekim 2000 tarihinde ratione materiae  
görevsizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne havale etmitir.  
Bavuran Yargıtay’daki savunmasında suçsuz olduğunu beyan etmitir. Bavuran kendisine  
göre usule uygun olan iddianamenin hazırlanmasının savcılık yetkisi dahilinde olduğunu ve  
silahlı kuvvetlere hakaret etme niyeti taımadığını belirtmitir. Bavuran, Anayasa’nın geçici  
15. maddesinin 12 Aralık 1980’den önce ilenen suçlar için uygulanamayacağı yönündeki  
görüünü yinelemitir. Bavuran ayrıca, ihtilaf konusu iddianamenin Adana Cumhuriyet  
Basavcısı tarafından reddedilmesinin yürürlükteki usule uygun olmadığını ve savcı sıfatıyla  
hazırlağı iddianamenin ileme konması gerektiğini ileri sürmütür.  
Bavuran 28 Mart 2001 tarihinde ihtilaf konusu iddianame metninin bilirkii tarafından  
incelenmesini talep etmitir. Bavuranın bu talebi Yargıtay tarafından kabul edilmemitir.  
Yargıtay, 4 Nisan 2001 tarihli kararıyla askeri darbe sorumlularının yargılanabilmelerine dair  
üncelerini ifade ettiği ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef almadığı cihetle bavuranın  
tahkir ve tezyif (TCK’nın 159. maddesi) suçundan beraat ettirmitir. Ancak Yargıtay görevi  
suiistimal iddiasını yerinde bularak TCK’nın 240. maddesi uyarınca bavuranı bir yıl hapse  
mahkum etmitir. Sözkonusu hapis cezası 988.650.000 TL para cezasına çevrilerek cezanın  
infazının ertelenmesine karar verilmitir. Mahkeme ayrıca bavuranın iki ay on begün  
süreyle kamu hizmetinden men edilmesine karar vermitir. Karar gerekçesinde Yargıtay,  
bavuranın Anayasa’nın geçici 15. maddesinin amir hükmüne ve Adana Cumhuriyet  
Basavcılığı tarafından aynı gerekçelerle sunduğu dilekçesiyle ilgili olarak evvelce verilen  
takipsizlik kararına rağmen Kenan Evren hakkında iddianame hazırlamakta ısrar etmesinin  
TCK’nın 240. maddesinde yasaklanan görevi suiistimal tekil ettiği kanaatine varmıtır.  
5
Bavuran bu karara Yargıtay Ceza Genel Kurulu önünde itiraz etmitir. Hakkında takibat  
yapılması için verilen iznin görevini icrası çerçevesinde ilemediği fiillere dayandırıldığını  
ileri süren bavuran bu fiillerin görevi kötüye kullanma iddiasıyla cezalandırılamayacağına,  
daha önce takipsizlik kararı verilen olaylar temelinde iddianame düzenlemesinin hiçbir  
ekilde görevi kötüye kullanma olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat çekerek bunun kamu  
vicdanını ilgilendiren bir konu olduğunu savunmutur.  
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 15 Mayıs 2001 tarihinde oyçokluğuyla ceza dairesinin  
bavuranın görevini kötüye kullandığı yönündeki kararını onayarak hakaret iddiası yönünden  
verdiği beraat kararını bozmutur. Ceza Genel Kurulu ‘bavuran tarafından kaleme alınan ve  
28 Mart 2000 tarihini taıyan belgenin’ eletiri boyutunu ağını ve silahlı kuvvetlerin  
tamamını yetkisini kötüye kullanan ve silahını kendi vatandalarına doğrultmakta ve hukuk  
devletini yıkmakta tereddüt etmeyen bir kurum olmakla suçlamak suretiyle hedef aldığı  
kanaatine varmıtır.  
Ceza Genel Kurulu, istinabe yoluyla alınan ve iddianamesinin ileme konmamasının  
akabindeki eylemlerine ilikin tanık ifadelerini de dikkate almıtır. Büyük çoğunluğu gazeteci  
olan tanıklar bavuran tarafından çağrılmıve sözü edilen iddianamenin bir sureti kendilerine  
verilmitir. Bavuran tanıklara, iddianamenin (adli makamlar) yok edilmesini istemediği için  
kendilerine bir örneğini verdiğini, ayrıca, erken emekliliğini isteyeceğini söylemitir.  
Yargıtay 26 Eylül 2001 tarihinde eski kararında ısrar etmitir. Bu karar usul hatası nedeniyle  
Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından 23 Ekim 2001 tarihinde bozulmutur. Usul  
bakımından eksikliklerin giderilmesinin ardından Yargıtay 13 Mart 2002 tarihinde daha önce  
verdiği kararı tekrarlamıtır.  
Ceza Genel Kurulu 16 Nisan 2002 tarihinde kararın görevi kötüye kullanmaya (TCK 240.  
madde) ilikin kısmını onamıve karar nihai hale gelmitir. Öte yandan, bavuranın tahkir ve  
tezyif suçundan beraat etmesine ilikin kararı bir kez daha bozmutur (TCK’nın 159.  
maddesi).  
Yargıtay’ın 13 Haziran 2002 tarihli duruması sırasında bavuran sözkonusu iddianameyi  
hazırlarken amacının Türk hukuk tarihiyle ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak olduğunu dile  
getirmitir.  
Yargıtay 9. Ceza Dairesi 11 Aralık 2002 tarihli nihai kararı ile Ceza Genel Kurulu’nun 16  
Nisan 2002 tarihli kararına uymuve bavuranı TCK’nın 159. maddesi gereğince tahkir ve  
tezyif suçundan on ay hapis cezasına çarptırmı, sözkonusu ceza para cezasına çevrilmitir. 9.  
Ceza Dairesi, bavuranın mezkur iddianameyi basın mensuplarına dağıtmakla iddianamenin  
daha genibir kitleye ulamaya çalığını, böylece Devletin Silahlı Kuvvetlerini karalama ve  
bu kuruma hakaret etme niyetini ortaya koyduğunun altını çizmitir.  
Bavuran 20 Nisan 2000 tarihinden itibaren 2802 sayılı Kanun’un 77. maddesi uyarınca  
savcılık görevinden uzaklatırılmıtır.  
27 ubat 2003 tarihinde HSYK yedi üyesinin oyçokluğuyla 2802 sayılı Kanun’un 69.  
maddesine uygun olarak bavuranın savcılık görevinden azledilmesine karar vermitir.  
Sözkonusu kararda, bavuranın Adalet Bakanlığı Müfettii’nin taraflı tutumuna kanaat  
getirdiğini bu nedenle savunma sunmayacağını belirttiğine yer verilmitir.  
6
HSYK, bavuranın TCK’nın 240. ve 159. maddeleri uyarınca cezalandırılmasını yorumlamıꢀ  
ve bavuranın görevden alınması gerektiğine kanaat getirmitir.  
HSYK’nun yedi üyesinden biri karı oy görüü yazısında, çoğunluğun ceza hükmü yorumuna  
ve 2802 sayılı Kanun’un 70. maddesinin uygulanmasına karı çıkmıtır. Üyeye göre savcının  
tek bir eylemi iki suçtan mahkum olmasına neden olmutur, bu durumda görevden  
uzaklatırmak yerine tayin kararı uygulanmalıydı.  
Bavuranın kararı düzeltme bavurusunu HSYK 1 Mayıs 2003 tarihli kararı ile reddetmitir.  
Bavuran sözkonusu bu karardan, ekinde kararın örneği bulunmayan 27 Mayıs 2003 tarihli bir  
mektup ile haberdar olmutur. Bavuran 29 Mayıs 2003 tarihinde bu son karara karı HSYK  
Đtirazları Đnceleme Kurulu’nda itiraz ederek Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun  
kararının gerekçesinin kendisine tebliğ edilmediğini, bu durumda savunma hakkından yoksun  
kaldığını ifade etmitir.  
Yapılan bu son itiraz, dokuz üyeli Đtirazları Đnceleme Kurulu tarafından 3 Kasım 2003  
tarihinde reddedilmitir. Đtirazları Đnceleme Kurulu’nun dokuz üyesinden dördü bavuran ile  
ilgili itiraz konusu kararı alan HSYK’nda da bulunmaktaydı.  
Avukatlık Kanunu’nun 5 b) fıkrası uyarınca bavuran savcılık görevinden uzaklatırılması  
nedeniyle avukatlık görevini artık icra edememektedir.  
HUKUK  
I. BAVURULARIN BĐRLETĐRĐLMESĐ  
AĐHM, bavuruların dayandığı olayların ve esasa ilikin ortaya çıkardığı sorunların  
benzerliğini göz önüne alarak Đç Tüzüğü’nün 42/1 maddesi uyarınca davaların  
birletirilmesine karar vermitir.  
II. ĐHTĐLAF KONUSU  
Bavuran, ikayet dilekçesi nedeniyle kendisine verilen kınama cezasının ve 12 Eylül 1980  
askeri darbesinin sorumluları hakkında düzenlediği ve savcılık mesleğinden çıkarılmasına ve  
sonunda da avukatlık mesleğini icra etmesinin yasaklanmasına neden olan iddianame  
nedeniyle mahkum edilmesinin ifade özgürlüğüne haksız müdahale oluturmasından  
ikayetçidir. Bu bağlamda bavuran, AĐHS’nin 17. maddesi ile birlikte AĐHS’nin 10.  
maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Bavuran ayrıca HSYK tarafından verilen disiplin cezalarına itiraz etmek için iç hukukta  
yeterli ve etkili bir bavuru yollunun bulunmayıından ikayetçi olmak için AĐHS’nin 10  
maddesi ile birlikte AĐHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır. Bavuran Anayasaya göre,  
HSYK kararlarının hukuki denetim dıında bırakıldığını belirtmektedir.  
Bavuran, bu bağlamda AĐHS’nin 6. maddesinin 13. maddesi ile birlikte ihlal edildiğini ileri  
sürmektedir.  
AĐHS’nin 7. maddesine atıfta bulunarak bavuran, vatandaolarak Anayasal bir hak olan  
dilekçe hakkını kullandığını ve bu hakkını kullanması nedeniyle cezalandırılmasının  
sözkonusu hükmü ihlal ettiğini belirtmektedir. Bavuran, ayrıca, savcı olarak, ihtilaflı  
7
iddianameyi hazırlamaya yetkisi olduğunu ve savcılık yetkilerine dayanarak gerçekletirdiği  
bir eylemden dolayı cezai mahkumiyet almasının da AĐHS’nin 7. maddesinin gereklilikleri ile  
bağdamadığını ifade etmektedir.  
AĐHM, bavurana verilen cezaların her birinin temel özelliğinin bavuranın 1980 darbesinin  
sorumluları olan generaller hakkında “kovuturma balatılması hususundaki ısrarı” olmasını  
gözden uzak tutmadan, ikayetlerin kaynağı olan olayların tamamını bir bütün olarak  
AĐHS’nin 10. maddesi kapsamında incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.  
Ayrıca AĐHM, AĐHS’nin 13. maddesi ile birlikte AĐHS’nin 6. maddesi kapsamında  
düzenlenen ikayetlerin AĐHS’nin 13. maddesi ile birlikte AĐHS’nin 10. maddesi kapsamında  
incelenmesine hükmetmektedir.  
AĐHS’nin 7. maddesi kapsamında yapılan ikayete ilikin olarak, AĐHM, ikayetin içeriğinin  
daha çok AĐHS’nin 10. maddesi uyarınca müdahalenin öngörülebilirliği sorunu çerçevesinde  
bir inceleme gerektirdiği kanaatindedir.  
III. AĐHS’NĐN 10. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, hakkında verilen disiplin cezalarının ve cezai mahkumiyetlerin, AĐHS’nin 10.  
maddesinin ihlalini oluturduğunu ileri sürmektedir.  
A.Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmektedir. Hükümet, ne disiplin sürecinde  
ne ceza yargılaması sürecinde bavuranın ikayetini iç hukukta dile getirmediğini  
savunmaktadır.  
Bavuran, bu konuda görübildirmemitir.  
AĐHM, AĐHS’nin 35/1 maddesi ile öngörülen “iç hukuk yollarının tüketilmesi” kuralının  
amacı uyarınca, ilgilinin AĐHM’ye yaptığı ikayetlerini, “iç hukuk tarafından belirlenen koul  
ve sürelerde en azından esas bakımından” ulusal merciler önünde dile getirmesinin yeterli  
olacağını hatırlatmaktadır (Bkz, Fressoz ve Roire-Fransa, bavuru no: 29183/95).  
AĐHM, mevcut davada, disiplin süreci sırasında, bavuranın, amacının hukukun üstünlüğünün  
sağlanmasına katkıda bulunmak olduğunu belirttiğini ve dilekçe hakkına atıfta bulunduğunu  
gözlemlemektedir. Bavuran, AĐHS uyarınca bavuruda bulunma niyetinde olduğunu da  
belirtmitir. Bu hususlar, bavuranın ifade özgürlüğü hakkını esas bakımından dile  
getirdiğine kanaat getirmek için AĐHM açısından yeterlidir.  
Ceza yargılamasına ilikin olarak, AĐHM, ulusal mahkemelerin bizzat kendilerinin esas  
bakımından ifade özgürlüğü hakkını dile getirdiklerini not etmektedir. AĐHM özellikle, 4  
Nisan 2001 tarihli kararında Yargıtay’ın, bavuranın, sadece askeri darbenin sorumlularının  
kararına ilikin görülerini ifade ettiğini, TSK’yı hedef almadığını belirttiğini not etmektedir.  
Böylece AĐHM, yargılamanın her safhasında, ulusal mahkemelerin, AĐHS’nin 10. maddesi  
kapsamında ileri sürülen ihlalleri, inceleme, önleme veya telafi etme imkanlarının  
bulunduğunu kanaatindedir (Fressoz ve Roire). Bu durumda AĐHM, iç hukuk yollarının  
tüketilmediği kapsamında yapılan itirazı reddetmektedir.  
8
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bavurunun dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca, baka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle bavuru kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
1. Tarafların iddiaları  
a) Bavuran  
Bavuran, ilk olarak, kendisine yönelik disiplin ve ceza yaptırımlarının, AĐHM içtihadının  
“yasayla öngörülme” kavramına verdiği anlam çerçevesinde yasa ile öngörülmediğini ileri  
sürmektedir.  
Kınama cezasına ilikin olarak, bavuran, Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını  
kullanmasından dolayı kendisinin böyle bir disiplin cezasına çarptırılacağını kimsenin  
öngöremeyeceğini savunmaktadır.  
Görevi kötüye kullanmaktan Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca verilen  
mahkumiyete ilikin olarak ise bavuran, iddianamesinin sansürlendiğini ve hiçbir zaman  
görevleri çerçevesinde tamamlanmıbir fiil olarak kabul edilmediğini hatırlatmaktadır.  
Bavurana göre, sözkonusu koullarda, görevi kötüye kullanmaya dayanarak yapılan  
müdahale öngörülemez nitelikteydi.  
Đkinci olarak ise bavuran, her ne olursa olsun sözkonusu cezaların demokratik bir toplumda  
gerekli olmadığı kanaatindedir. Bavuran, özellikle izleyen hususların altını çizmektedir.  
Kınama cezasına ilikin olarak, bavuran, sıradan vatandasıfatı ile hareket ettiğini ve  
Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını kullandığını ileri sürmektedir. Bavuran, Türk  
hukukunda dilekçe sunmanın hiçbir ekilde suç olarak nitelendirilmediğini hatırlatmaktadır.  
Bavurana göre, sözkonusu hakkı kullanmanın öngörülebilir sonucu, dilekçenin sunulduğu  
savcının iddiaları ciddi bulması halinde dilekçede hedef alınan kiiler hakkında kovuturma  
balatılması olabilirdi.  
Bavuran, ifadelerinin askerlere karı belli bir eletiri içerdiğini kabul etmektedir ancak  
sözkonusu ifadelerinin hiçbir ekilde hakaret içermediğini belirtmektedir. Bavuran, bu  
durumun ÖdemiAğır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararı ile de desteklendiği kanaatindedir.  
Bavuran, ayrıca dilekçesi hakkında basın mensuplarını, kiisel olarak bilgilendirmediğini  
basın mensuplarının kendi yolları ile haberdar olduklarını belirtmektedir.  
Bavuran, disiplin cezası kararının 30 Mart 2000 tarihinde yani olaylardan bir yıl,  
iddianameyi kaleme almasından iki gün sonra verildiği hususunda AĐHM’nin dikkatini  
çekmektedir. Bavuran, disiplin cezasının ağır olmamasının, sözkonusu cezanın haksız  
niteliğini ortadan kaldırmadığı, üstelik yetkililerin her halukarda kendisine ağır bir ceza  
yaptırımı uygulanacağını bilmelerinin alınan kararın haksızlığını artırdığı kanaatindedir.  
Ulusal merciler tarafından ikayet olarak değerlendirilen ihtilaflı iddianamenin ileme  
konmamasından dolayı, bavuran, hiçbir ekilde savcı olarak görevlerini icra ettiği sırasında  
gerçekletirilmibir eylemden söz edilemeyeceğini ve bu durumda da görevi kötüye  
9
kullanmaktan bahsedilemeyeceğini ileri sürmektedir. Böylece bu suçtan bavuranın  
mahkumiyeti keyfi idi.  
b) Hükümet  
Hükümet, bavuranın çarptırıldığı cezaların ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir  
müdahale oluturduğuna itiraz etmemektedir ancak sözkonusu cezaların “yasa ile  
öngörüldüğünü” “meru bir amaç” izlediğini ve bu konuda Devletlere tanınan takdir payı göz  
önüne alındığında, AĐHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafı uyarınca bu meru amaçlara  
ulamak için “demokratik bir toplumda gerekli olduğunu” savunmaktadır.  
Hükümet, ihtilaflı müdahalelerin birden fazla meru amaç güttüğünü belirtmektedir: kamu  
güvenliğinin sürdürülmesi, düzenin korunması, suçun engellenmesi ve bakalarının hak ve  
özgürlüklerinin korunması.  
Disiplin cezasına ilikin olarak, Hükümet, öncelikle bavuranın savcı ve devlet görevlisi  
olarak önemli bir sorumluluk taıdığını dile getirmektedir. Savcılık mesleğini seçerek,  
bavuran, savcılar ve hakimlerle ilgili disiplin sistemine kendi isteğiyle tabi olmutur.  
Hükümet göre, sözkonusu disiplin sistemi, özü itibariyle, bazı hak ve özgürlüklere sıradan  
vatandaa uygulanmayacak kısıtlamalar getirme imkânı taımaktadır.  
Hükümet, bir savcının “hukukun, kamu düzeninin, suçun engellenmesinin ve bakalarının hak  
ve yükümlülüklerinin korunmasının sembolü” olduğu cihetle, üstüne düen ödev ve  
sorumlulukların görevi dıındaki eylemler için de geçerli olduğunu sözlerine eklemektedir.  
Hükümet, HSYK’na göre, bavuranın ikayetinin içeriğini basının bilgisine sunmasının,  
mesleğinin getirdiği saygınlık ve sorumluluk duygusu ile bağdamayacak bir davranıꢀ  
olduğunu hatırlatmaktadır. Hükümet, bavuranın çarptırıldığı cezanın zorlayıcı bir sosyal  
gerekliliği karıladığı kanaatindedir.  
Tedbirin ağırlığına ilikin olarak ise Hükümet, en hafif yaptırımlardan birinin uygulanmıꢀ  
olduğunu belirtmektedir. HSYK kararının ardından, bavuran mesleğini icra etmeye devam  
edebilmitir. Hükümet, 2802 sayılı yasanın 75. maddesi uyarınca kınama cezası alan kiinin,  
karar tarihinden itibaren dört yıl içinde sözkonusu cezanın silinmesini talep edebileceğini  
belirtmektedir. Bu durumda Hükümet, bavuranın çarptırıldığı disiplin cezasının izlenen yasal  
amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.  
Cezai müeyyideye ilikin olarak ise, Hükümet, yukarıda belirttiği görülerini yinelemektedir.  
Ayrıca Hükümet, Yargıtay’ın gerekçelerini benimsemekte ve sözkonusu müdahalenin  
zorlayıcı bir sosyal gerekliliğe cevap verdiği kanısındadır. Hükümet, bavuranın çarptırıldığı  
ancak ertelenen para cezasının izlenen yasal amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.  
2. AĐHM’nin takdiri  
a) AĐHS’nin 10. maddesinin uygulanabilirliği ve müdahalenin varlığı  
AĐHM, AĐHS’nin 10. maddesinin sağladığı korumanın genel olarak mesleki alanı özel olarak  
da devlet memurlarını kapsadığını hatırlatmaktadır (Vogt-Almanya, 26 Eylül 1995 tarihli  
karar; Wille-Lihtentayn, bavuru no: 28396/95, Fuentes Bobo-Đspanya, bavuru no:  
10  
39293/98, 29 ubat 2000, Guja-Moldova, bavuru no: 14227/04, bkz, diğerleri arasından  
hakim ile ilgili, Harabin-Slovakya, bavuru no: 62584/00).  
AĐHM, bavurana yönelik cezai ve disiplin yaptırımlarının, ilgilinin hakkına “kamu erkinin  
müdahalesi” olduğu hususuna Hükümetin itiraz etmediğini not etmektedir.  
AĐHM ayrıca, bir kiinin devlet memuru olmasının reddedilmesinin AĐHS açısından, kendi  
baına bir ikayet konusu olamayacağını, ancak, görevinden azledilen bir memurun, kendisine  
yönelik eylemin AĐHS’nin güvenceye aldığı hakları ihlal ettiğini düünüyorsa AĐHM’ye  
bavurabileceğini hatırlatır.  
AĐHM mevcut bavuruda, disiplin ve ceza yaptırımlarına yol açan eylemlerin bir yandan  
bavuran tarafından kaleme alınan metinlerin içeriği ve ekli, diğer yandan bu metinlerin  
basına dağıtılması nedeniyle ortaya çıktığını tespit etmektedir. Her ne kadar, bilgi ve görüꢀ  
iletme özgürlüğünü de içeren ifade özgürlüğü hakkının kullanılması ulusal yargı makamları  
tarafından savcı görevinin gerekleri ile bağdamaz olarak nitelendirildiyse de, AĐHM, hem  
görevi kötüye kullanma hem tahkir ve tezyif suçlarının dayanağını oluturan ana unsurların bu  
hakkın kullanılması ile bağlantısı olduğunu düünmektedir.  
AĐHM bavuranın AĐHS’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan hakkına yönelik  
müdahalelere maruz kaldığı görüündedir (Bkz. a contrario, sözü edilen Harabin kararı).  
Benzer bir müdahale AĐHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafında yer alan zorunlulukları  
karılamadığı sürece AĐHS’nin ihlali anlamına gelir. Amaçlanan bu hedeflere ulamak için  
mezkur müdahalenin «yasa ile öngörülüp öngörülmediğinin», sözkonusu paragrafta yer alan  
bir veya birçok “meru amacın hedeflenip hedeflenmediğinin” ve bu amaçlara ulamanın  
“demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının” aratırılması gerekmektedir  
b) Müdahalenin yasallığı  
i) «Yasa ile öngörme»  
AĐHM, AĐHS’nin 10/2 maddesine uygun olarak bir «yasanın» yasa olarak nitelendirilebilmesi  
için vatandaın davranıını ona göre düzenleyebileceği kadar kesinlik içermesi, kiinin  
gerektiği takdirde aydınlatıcı görüalmak suretiyle, bu yasanın düzenlediği alanda belli bir  
eylem nedeniyle ortaya çıkacak sonuçları makul bir düzeyde öngörebilmesi gerektiğini  
hatırlatır. Bunların mutlak bir kesinlikte öngörülebilir olmaları gerekmemektedir. Kanunun  
açıklığı arzu edilir bir durum olmakla birlikte bazen aırı bir katılığı da beraberinde getirebilir:  
oysaki hukunun durumda meydana gelen değiikliklere adapte olabilmesi gerekmektedir.  
Nitekim birçok yasada artlar gereği muğlâk formüller kullanıldığı, bunların yorumunun ve  
kullanılmasının uygulamaya bağlı olduğu görülmektedir. (Bkz. örneğin, Cantoni-Fransa kararı  
15 Kasım 1996, Chauvy vd.-Fransa kararı, 29 Haziran 2004 no: 64915/01).  
Bu bavuruda, bavuranın ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin yasal dayanağı eriilebilir  
ve açık kanun maddelerinde yer almaktadır: bavurana uygulanan disiplin müeyyideleri 2802  
sayılı Hakimler ve Savcılar Hakkındaki Kanun’un 65/a fıkrası, 69. ve 70. maddelerine, cezai  
müeyyideler ise TCK’nın 159. ve 240. maddelerine dayanmaktadır.  
AĐHM ayrıca öngörülebilirlik kavramının eriminin büyük ölçüde ilgili kanunun içeriğine,  
düzenlediği alana ve hedef aldığı kitlenin niteliğine ve kalabalıklığına bağlı olduğunu  
11  
hatırlatmaktadır. Kanunun öngörülebilirliği ilgili kiinin bu yasanın düzenlediği alanda belli  
bir eylem nedeniyle ortaya çıkacak sonuçları makul bir düzeyde değerlendirebilmesi için  
aydınlatıcı öğütlere bavurmasına engel tekil etmez. Aynı durum mesleklerini icra ederken  
büyük bir dikkat sarf etmesi gereken profesyoneller için de geçerlidir. Bu çerçevede  
kendilerinden eylemlerinin taıdığı riskleri ölçerken özel bir özen göstermeleri  
beklenmektedir.  
AĐHM, bavuranın Cumhuriyet savcısı olarak sözü edilen iki metnin kendisi açısından  
disiplin ve cezai alanda neden olabileceği sonuçları «makul düzeyde» kestiremeyeceğini  
savunamayacağı görüündedir. AĐHM sözkonusu bu müdahalelerin AĐHS’nin 10. maddesinin  
ikinci paragrafına uygun olarak «yasa ile öngörüldüğü» kanaatindedir.  
ii) Meru amaç  
AĐHM bahse konu müdahalelerin her birinin 10. maddenin ikinci paragrafında yer alan meru  
amaçlardan en azından birini hedeflediği kanaatindedir: görevi suistimal etmekle ilgili olarak  
yargı erkinin tarafsızlığını ve otoritesinin sağlanması, tahkir ve tezyif ile ilgili olarak  
bakalarının öhretinin korunması.  
iii) «Demokratik bir toplum için gereklilik»  
a) Genel ilkeler  
AĐHM Vogt kararında 10. maddeye değin içtihadından kaynaklanan temel ilkeleri aağıdaki  
ekilde ifade etmitir:  
«i. Đfade özgürlüğü demokratik bir toplumun temelini oluturan ana unsurlardan biri olarak  
demokratik toplumun ilerlemesi ve bireyin gelimesi için vazgeçilmez artlardan birini tekil  
etmektedir. 10. maddenin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğü sadece toplum  
tarafından genel kabul gören veya zararsız veya ilgi çekmeyen «bilgi» ve «fikirler» için değil,  
toplumun duygularını inciten, ok eden veya huzursuz kılan fikir ve bilgiler için de geçerlidir.  
Bu çoğulculuğun, hogörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir ki bunların yokluğu halinde  
“demokratik bir toplum”dan söz etmek mümkün değildir. 10. maddede güvence altına alınan  
bu hak, bazı istisnalara tabi ise de, bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın ikna edici  
gerekçelerle sınırlandırılması gerekmektedir.  
ii. AĐHS’nin 10 / 2 maddesindeki anlamıyla “zorunlu” ifadesi, “zorlayıcı bir toplumsal  
ihtiyaç” ın varlığını gerektirmektedir. Sözlemeci Devletlerin böyle bir ihtiyacın varlığını  
tespit ederken belli bir takdir hakları bulunmaktadır, ancak buna ilikin karar bağımsız bir  
mahkeme tarafından da alınmıolsa, hem yasa hem yasanın uygulanmasına ilikin karar  
AĐHM’nin kontrolüne tabidir. Dolayısıyla AĐHM, bir “kısıtlama”nın, AĐHS’nin 10.  
maddesinin güvence altına aldığı ifade özgürlüğü ile bağdaıp bağdamadığı hususuna karar  
vermede yetki sahibi olan son merciidir.  
iii. AĐHM’nin görevi hiçbir ekilde, bu denetimi yerine getirirken, yetkili iç yargı mercilerinin  
yerini almak değil, fakat sözkonusu yargı mercilerinin takdir yetkilerini kullanarak verdikleri  
kararların, AĐHS’nin 10. maddesi açısından doğruluğunu denetlemektir. Buradan çıkan sonuç,  
AĐHM’nin görevi Savunmacı Devlet’in bu yetkiyi iyi niyetle, titizlikle ve makul bir ekilde  
kullanıp kullanmadığını aratırmakla sınırlı değildir: AĐHM, anlamazlık konusu olan  
müdahalenin “gözetilen meru amaçla orantılı” olup olmadığını ve bunu haklı çıkarmak adına  
ulusal makamlar tarafından ortaya konan gerekçelerin “uygun ve yeterli” görünüp  
görünmediğini tespit edebilmek amacıyla, sözkonusu müdahaleyi, davanın bütününe bakarak  
12  
değerlendirmek zorundadır. AĐHM, ulusal makamların 10. madde ile güvence altına alınan  
haklar ile uyumlu kuralları uyguladıklarına, dahası, bu kuralları uygularken, olayla ilgili  
olguların makul değerlendirmesine dayandıklarına ikna olmalıdır.  
AĐHM yine Vogt kararında u hususu dile getirmitir: (Bkz. aynı zamanda Ahmed vd.-  
Birleik Krallık kararı 2 Eylül 1998).  
«Bu ilkeler devlet memurları için de geçerlidir. Her ne kadar, konumları gereği devletin bu  
kiilere mahremiyet zorunluluğu getirmesi meru ise de sonuç olarak bu kiiler de birey olarak  
Sözlemenin 10. maddesinin sağladığı güvencelerden yararlanırlar. Bu durumda AĐHM’nin,  
her davanın kendine özgü koullarını dikkate alarak, bireyin ifade özgürlüğüne ilikin temel  
hakkı ile demokratik bir devletin, kamu hizmetinin 10/2 maddesinde sayılan amaçları yerine  
getirmesini gözetmek eklindeki meru çıkarı arasında adil dengenin gözetilip gözetilmediğini  
denetlemesi gerekmektedir. AĐHM bu denetimi yaparken, kamu görevlilerinin ifade özgürlüğü  
sözkonusu olduğunda 10/2 maddede öngörülen «görev ve sorumlulukların» ikayet edilen  
müdahalenin yukarıda sayılan amaçlarla orantılı olup olmadığını değerlendirmek için ulusal  
makamlara tanınan belli bir takdir yetkisini haklı kılan özel bir önemi olduğunu dikkate  
almaktadır”  
b) Bu ilkelerin mevcut bavuruya uygulanması  
AĐHM ulusal merciler tarafından bavuranın fiilleri karısında alınan önlemlerin «zorlayıcı  
sosyal bir ihtiyaca» cevap verip vermediği ve «izlenen meru amaçla orantılı» olup  
olmadığını davanın bütünü ıığında incelemek durumundadır. AĐHM bu bağlamda bavuranın  
ifa ettiği göreve, sözü edilen metinlerin içeriğine, bu metinlerin gerçekletirildiği koullara ve  
yarattıkları tepkiye özel bir önem atfedecektir.  
Bavuran tarafından icra edilen görev  
Bavuranın savcı olmasından kaynaklanan özel durumunun adaletin tecellisi için adli yapı  
içinde kendisine öncelikli bir rol yüklemektedir. Bavuranın, görevi icabı, vatandaın  
korunması ve suçun önlenmesi ve bastırılması amaçlarıyla kanunu doğrudan uygulama yetkisi  
bulunmaktaydı. (mutatis mutandis, Saygılı vd.- Türkiye kararı, no: 19353/03, 8 Ocak 2008).  
Bu görev bavurana, adaletin iyi ilemesine ve böylece halkın adalete olan güveninin  
sağlanmasına katkıda bulunmak suretiyle, bireysel hakların ve hukuk devletinin koruyucusu  
olma yükümlülüğünü getirmektedir. (mutatis mutandis, Amihalachioaie- Moldova kararı, no:  
60115/00, sözü edilen Nikula-Finlandiya kararı ve Schöpfer-Đsviçre kararı).  
AĐHM, yargı erkinin tarafsızlığının ve otoritesinin sorgulanabileceği her durumda adli  
sistemin memurlarının ifade özgürlüğünü ihtiyatla kullanmalarının beklendiğinin daha önce  
de altını çizmiti. Ancak, her halükarda bavuranın durumundaki bir savcının ifade  
özgürğüne her türlü müdahalenin çok dikkatli bir inceleme gerektirdiğini de ünmektedir.  
Bavuran tarafından kaleme alınan iddianamenin içeriği, ekli ve içeriğinin basına  
taınması  
AĐHM ihtilaflı ifadelerin 12 Eylül 1980 darbesinin (Darbe) sorumlularının cezai soruturmaya  
tabi tutulup tutulamayacakları gibi özel bir tartıma bağlamında ve bilhassa Kasım 1982  
tarihli referandum ile kabul edilen ve halen yürürlükte olan Anayasa ile ilgili olduğunu  
gözlemlemektedir. Bu ifadeler darbe sorumlularına karı cezai bir kovuturma balatılmasını  
savunmakta ve bu süreci balatan enstrüman olmak istemektedir. AĐHM bu ifadelerin sadece  
bu ülkenin yakın geçmiinde meydana gelmibir olayı değil bugününü de ilgilendiren tarihi,  
13  
siyasi ve hukuki bir tartımaya ilikin olduğunu not etmektedir. Sonuç olarak burada  
sözkonusu olan bavuranın bir yanda vatandaöte yanda bir savcı olarak katılmayı uygun  
gördüğü genel menfaate ilikin bir tartıma sözkonusudur. AĐHM bu bağlamda genel menfaati  
ilgilendiren bir konunun varlığının AĐHS’nin 10. maddesi anlamındaki korumanın üst düzeyli  
olmasını gerektirdiğini hatırlatır (Bkz. diğer birçokları arasında Maronek-Slovakya kararı no:  
32686/96 ve Boldea-Romanya kararı no: 19997/02).  
Bavuran hem ulusal mahkemeler önünde hem AĐHM önünde, Darbenin sorumlularının  
zamanaımı nedeniyle imkansız hale gelmeden önce yargılanabilmeleri için bir vatandave  
kanun adamı sorumluluğuyla hareket ettiğini ifade etmitir.  
Bavurana göre ancak, böyle bir süreç vasıtasıyla genel menfaati ilgilendiren tartıma  
yapılabilecekti.  
Adli makamlara göre bavuran yapmıolduğu eylemlerle «suni gündem» yaratmaya  
çalıtır.  
AĐHM ayrıca mevcut bu bavuruda MGK üyelerinin dokunulmazlığına ilikin Anayasa’nın  
geçici 15. maddesinin yorumlanması konusunda ihtilafların bulunduğunu gözlemlemektedir.  
Bavuranın ahsi değerlendirmesine göre bu hüküm MGK’nın kurulduğu tarih olan 12 Aralık  
1980 tarihinden önce gerçekletirilmieylemlere uygulanamamaktadır.  
Ulusal yargının yorumuna göre, bavuranın ihtilaf konusu eylemlere girimeden önce,  
savcılık görevi nedeniyle, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıkça MGK üyeleri hakkında  
yargı yerlerine bavurulamayacağını öngördüğünü bilmemesine imkân bulunmamaktaydı.  
AĐHM, Anayasa’nın 15. geçici maddesinin değerlendirilmesine ilikin kendi yetki alanına  
girmeyen bir tartımaya girmeyecektir. Ayrıca, ne dava açmanın genel menfaati ilgilendiren  
bir tartımaya katkıda bulunmak için uygun bir yol olup olmadığına, ne bu olayla ilgili savcı  
olan bavuran ile ivereni olan devlet arasındaki “özel sadakat ve güven ilikisinden”  
kaynaklanan sorunlara ilikin görübeyan etmeyi de gerekli görmektedir. (Bkz. mutatis  
mutandis, Vilho Eskelinen vd.-Finlandiya kararı, no: 63235/00).  
Bavuranın davasının incelenmesinde aağıdakilerin tespiti yeterli olmaktadır.  
AĐHM öncelikle ihtilaf konusu metinlerin iç içeriğine ilikin olarak, bunların Darbe  
sorumlularını eletiren ve itham eden bir yapıda olduğunu hatırlatır. Bununla birlikte, sert bir  
tonda olduğu kadar zaman zaman alaycı da olan bu ifadeleri hakaret olarak nitelendirmek  
güçtür.  
AĐHM bu bağlamda, bu ifadelerle zımnen Darbeyi gerçekletirenlerin fiillerinin gayrımeru  
olduğunun ileri sürüldüğünü, ancak, bunların bu kiiler veya kurum olarak silahlı kuvvetlere  
yönelik hakaret olarak nitelendirilemeyeceğini değerlendirmektedir. (Bkz. mutatis mutandis,  
Skalka-Polonya kararı no: 43425/98, 27 Mayıs 2003; Perna-Đtalya kararı, no: 48898/99; sözü  
edilen Nikula kararı).  
Bu iki metnin ekline ve hitap ettikleri kitle dikkate alındığında, AĐHM, bunların her eyden  
önce ön soruturma balatmayı amaçlayan metinler olduğunu gözlemlemektedir. Takipsizlik  
kararı verilmesinden sonra, bu metinler, bavuran tarafından bilgilendirilen veya  
14  
kendiliğinden bilgi sahibi olan basının haberdar olmasıyla kamuoyuna açık beyanlar eklini  
almıtır.  
AĐHM adli makamlara büyük bir ihtiyatlılık görevi düğünü hatırlatır. Bu ihtiyatlılık  
gereğince, provokasyonlara yanıt vermek için bile olsa basını kullanmamalıdırlar. Adaletin  
yüce gerekleri ve hukuk hizmetinin büyüklüğü bunu gerektirir. (Bkz. mutatis mutandis,  
Buscemi-Đtalya kararı no: 29569/95).  
Bavuranın savcı sıfatıyla basını bilgilendirmiolmasına ilikin olarak, iveren devlete karı  
sadakat ödevini göz önünde bulunduran AĐHM ilgilinin bu davranıına kefil olmak  
durumunda değildir.  
Bununla birlikte AĐHM, burada AĐHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen meru  
menfaatlere aykırılık tekil edebilecek bir kiisel kanaat beyanını aan bir amaç bulunduğunu  
tespit etmektedir. Đhtilaf konusu beyanla esasen demokratik rejimdeki aksaklığın ortaya  
konulması amaçlanmaktaydı (bkz., mutatis mutandis, Wille, adıgeçen, Grigoriades –  
Yunanistan, 25 Kasım 1997, Vereinigung demokratischer Soldaten Österreichs ve Gubi –  
Avusturya, 19 Aralık 1994, Rekvényi – Macaristan, no: 25390/94, De Diego Nafria – Đspanya,  
no: 46833/99, 14 Mart 2002, ve Boldea – Romanya, no: 19997/02, Guja, adıgeçen). AĐHM,  
bu durumun, AĐHS bakımından birbiriyle çatıan menfaatlerin ağırlığının tespit edilmesi  
noktasında belli bir önem arz ettiği kanaatindedir.  
Müdahalelerin güdülen meru amaçlarla orantılılığı  
AĐHM, değerlendirmesinin bu aamasında, yargı erkinin otoritesinin ve tarafsızlığının  
korunmasına yönelik olarak uygulanan yaptırımlarla askeri güçlerin hakaretten korunmasını  
amaçlayan yaptırımları birbirinden ayırmak gerektiği kanaatindedir.  
Bu çerçevede memurların ifade özgürlüğü konusunda devletlere bırakılan takdir payı göz  
önünde bulundurulduğunda 30 Mart 2000 tarihli kınama cezası ile TCKnın 240. maddesi  
uyarınca görevi kötüye kullanma gerekçesiyle verilen ve 15 Mayıs 2001 tarihinde kesinleen  
ceza mahkumiyetinin zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca cevap verdiği söylenebilir.  
Buna karın AĐHM hakaret gerekçesiyle TCK’nın 159. maddesi uyarınca bavuran hakkında  
verilen mahkumiyet kararının bu kısıtlamayı haklı kılar nitelikte hiçbir zorlayıcı sosyal  
ihtiyaca cevap vermediği kanaatindedir. Đfade özgürlüğüne halel getiren generallerin birey  
olarak eref ve haysiyetlerini zedeleyici saldırılar karısında yahut herkese tanınan hukuki  
artlar çerçevesinde aleyhlerinde sarf edilen hakaretamiz ifadeler karısında yaptırım  
uygulatma hakkı değil, bizzat eski TCK’nın 159. maddesinde silahlı kuvvetler için öngörülen  
artırılkoruma rejimidir. (bkz., mutatis mutandis, Colombani ve diğerleri – Fransa, no:  
51279/99, prg. 69).  
AĐHM’ye göre, bavuran tarafından dilekçe verilen Ağustos 1999 ile bavuranın meslekten  
ihracının kesinletiği Kasım 2003 tarihleri arasında meydana gelen olayları bavuranla idare  
arasında tutumlarında ısrar ederek durumu tırmandırmak olarak değerlendirmek mümkündür.  
Bavurana uygulanan cezai alandaki ve disiplin alanındaki yaptırımlar doğrudan ve nihai bir  
etki yapmıve bavuranın savcılıktan ihracıyla ve son olarak da herhangi bir adli görev  
yapamamasıyla sonuçlanmıtır. AĐHM mevcut davanın özel koullarında yaptırımların bütün  
olarak orantılılık bakımından değerlendirilmesinin yerinde olacağı kanaatine varmaktadır.  
15  
Yargıya mensup bir memura cezai bir yaptırım uygulanması doğası gereği yalnızca ilgili  
memur üzerinde değil icra ettiği meslek üzerinde de caydırıcı bir etki yapar. Toplumun  
adaletin tecelli edeceğine güven duyması için hakim ve savcıların hukuk devleti ilkelerini  
etkili bir biçimde temsil etme kapasitesinin olduğuna inanması gerekir. Dolayısıyla bu  
caydırıcı etki bir hakim veya savcının ifade özgürlüğü hakkı ile adaletin ileyii çerçevesinde  
rekabet halinde olan baka her türlü meru menfaat arasında adil bir denge kurulması için  
dikkate alınması gereken bir etkendir.  
y) Sonuç  
Đfade özgürlüğünün kamuoyunu ilgilendiren meseleler üzerindeki öneminin ve adli yetkililer  
bata olmak üzere memurların ödev ve sorumluluklarının bilincinde olan ve bu davadaki  
muhtelif menfaatleri değerlendiren AĐHM, silahlı kuvvetlere hakaret gerekçesiyle savcılık  
görevinden alınmasına ve avukatlık mesleğini icra etmekten men edilmesine yol açan  
yaptırımın bavuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahale için güdülen meru  
amaçlardan hiçbiriyle orantılı olmadığı sonucuna varmaktadır.  
Bu itibarla AĐHS’nin 10. maddesi ihlal edilmitir.  
IV. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN 10. MADDEYLE BAĞLANTILI OLARAK ĐHLAL  
EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran kanaatlerini açıklamasından ötürü kendisine uygulanan disiplin cezalarına itiraz  
etmek için iç hukukta bavuru yolu bulunmamasından ve Anayasa uyarınca HSYK kararlarına  
karı yargı yolunun kapalı olmasından ikayetçi olmaktadır. Bu çerçevede bavuran 10.  
maddeyle bağlantılı olarak AĐHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
AĐHM, bu ikayetin AĐHS’nin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını  
ve baka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin de bulunmadığını tespit etmektedir.  
Dolayısıyla sözkonusu ikayetin kabuledilebilir ilan edilmesi yerinde olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
Bavuran HSYK’nın ifade özgürlüğü hakkını ihlal eden kararlarına karı etkili bir bavuru  
yolu bulunmadığını iddia etmektedir. Bavuran adli yetkililerin mesleki hayatları üzerinde  
ağır ve geri dönülemez sonuçlara yol açabilecek nitelikteki HSYK kararlarının Anayasa’nın  
159. maddesi uyarınca her türlü yargı denetiminin dıında tutulduğuna dikkat çekmektedir.  
Hükümet bu sava itiraz etmektedir. Hükümet öncelikle diğer tüm vatandalar gibi memurların  
da idarenin keyfi eylemlerine karı korunduğunu ve bu eylemlerin idari davalara konu  
olabildiğini savunmaktadır.  
Hükümet ayrıca, dört yıllık süreyle atanan Yargıtay ve Danıtay’a bağlı savcı ve hakimlerden  
oluan HSYK’nın bağımsız olduğuna dikkat çekmektedir. Hükümete göre, HSYK bünyesinde  
oluturulan itirazları inceleme kurulu nezdinde itiraz etme imkanı bulmuolan bavuranın  
AĐHS’nin 13. maddesi anlamında etkili bavuru yolu olmadığı gerekçesiyle mağdur olduğunu  
iddia etmesi mümkün değildir.  
16  
AĐHM, AĐHS’nin 13. maddesinin, AĐHS’de bulunan hak ve özgürlüklerden iç hukukta da  
faydalanılabilmesini güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla bu madde AĐHS’ye  
dayandırılan ‘savunulabilir bir ikayetin’ muhtevasını incelemeye ve uygun bir telafi sunmaya  
yetkili bir bavuru yolunu gerekli kılar (Kudla – Polonya, no: 30210/96, prg. 157).  
Mevcut davada AĐHM AĐHS’nin 10. maddesine dayandırılan savunulabilir bir ikayetin var  
olduğunu tespit etmitir.  
AĐHM ilk olarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 129. maddesinde memurlara ilikin bir  
disiplin cezası kategorisinin (uyarma, kınama) yargı denetimi dıında bırakıldığına dikkat  
çeker. Đkinci olarak ise AĐHM Anayasa’nın 159. maddesinin HSYK kararlarına karı yargı  
mercilerine bavurulamayacağı yönündeki hükümlerini not eder.  
AĐHM, Anayasa’nın 129. maddesinde öngörülen yargı denetimi önündeki engeli daha evvel  
Karaçay – Türkiye (no:6615/03, 27 Mart 2007) davasında incelemive uyarma ya da kınama  
gibi bir disiplin cezası karısında etkili bir bavuru yolu olmamasının memuru böylesi bir  
disiplin tedbirinin yasallığının denetlenebilmesi ve suiistimalden kaçınabilmesi açısından her  
türlü güvenceden mahrum bıraktığını tespit etmitir. Adıgeçen davada AĐHM AĐHS’nin 13.  
maddesinin ihlal edildiği hükmüne varmıtır (Karaçay, adıgeçen, prg. 44 ve 45).  
Mevcut davada ise, Anayasa’nın 159. maddesi uyarınca tamamen yargı denetimi dıında  
bırakılolan HSYK tarafından verilen kınama, görevden uzaklatırma ve meslekten ihraç  
gibi birden çok disiplin cezası sözkonusudur.  
AĐHM Hükümetin 2802 sayılı kanunun 73. maddesinde öngörülen HSYK kararlarına itiraz  
edebilme imkânına atıfta bulunduğunu kaydetmektedir. Bu imkân bavuran tarafından  
kullanılancak bir sonuç elde edilememitir.  
Mevcut davanın özel koulları ve tarafların argümanları göz önünde bulundurulduğunda  
geriye bu imkanın, bavuranın iddia ettiği ihlalin meydana gelmesini ya da devam etmesini  
engellemek açısından etkili bir bavuru yolu tekil edip etmediğinin ya da daha önce meydana  
gelmiolan herhangi bir ihlal için uygun bir telafi sunup sunmadığının belirlenmesi  
kalmaktadır (bkz., mutatis mutandis, Eskelinen, adıgeçen, prg. 30).  
AĐHM, sözlemeci devletlerin 13. maddeden kaynaklanan yükümlülüklerinin kapsamının  
ikayetin niteliğine göre değikenlik göstereceğini anımsatır. AĐHS’nin 13. maddesi  
anlamında bir “bavurunun” “etkililiği” mutlaka bavuranın lehinde bir sonucun ortaya  
çıkmasına bağlı değildir. Bu maddede sözü edilen makam bir yargı makamı olmak zorunda  
değildir, ancak bu makamın yetkileri ve sunduğu güvenceler bavurunun etkili olup  
olmadığının tespiti açısından önemlidir. Her ne kadar bu bavuru yollarından hiçbiri tek  
baına 13. maddedeki artlar için yeterli olmasa da iç hukuktaki bavuru yollarının toplamı  
13. maddenin artlarını karılayabilir (Silver ve diğerleri – Birleik Krallık, 25 Mart 1983  
tarihli karar, prg. 113, ve Chahal – Birleik Krallık, 15 Kasım 1996 tarihli karar, prg. 145).  
AĐHM mevcut davada, HSYK iç yönetmeliği uyarınca itirazları inceleme kurulunun asil ve  
yedek olmak üzere on bir HSYK üyesi ile Adalet Bakanlığı Müstearı’ndan olutuğunu ve  
kararlarını oy çokluğuyla aldığını gözlemlemektedir. AĐHM, kınama cezası verdiğinde  
HSYK’nın genel kurul eklinde teekkül ettiğini tespit etmektedir. Bir baka deyile  
bavuranın itirazını görüen Kurul üyeleri itiraz edilen kararı verenlerle aynı kiilerdi.  
Meslekten ihraç kararı ise dördü ihtilaflı kararı veren Kurul üyesi olan dokuz kiiden  
17  
müteekkil bir kurul tarafından incelenmiti. Bu koullarda, bavuranın itirazını inceleyen  
oluumu itibariyle HSYK’nın tarafsızlığı ciddi biçimde tartımaya açıktır. Üstelik HSYK iç  
yönetmeliğinde itirazları inceleme kurulunda görev yapan üyelerin tarafsızlığını güvence  
altına alacak nitelikte hiçbir tedbir öngörülmemektedir. Netice olarak Hükümet baka türlü bir  
hükme varmaya imkân tanıyacak nitelikte bilgi ve belge sunmamıtır.  
Bu unsurlar AĐHM’nin, bavuranın AĐHS’nin 10. maddesi kapsamındaki ikayetini dile  
getirmesi için 13. maddede öngörülen asgari koullara cevap veren bir bavuru yolundan  
faydalanamadığı sonucuna varması için yeterlidir.  
Bu itibarla AĐHM AĐHS’nin 13. maddesinin 10. maddeyle bağlantılı olarak ihlal edildiği  
hükmüne varmaktadır.  
V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuran evvela mevcut davanın özel koullarında maddi zararla manevi zararı birbirinden  
ayırmanın güç olduğuna dikkat çekmektedir.  
Bavuran hakkında verilen kınama cezası için 100.000 Euro talep etmektedir.  
Bavuran ayrıca aleyhinde açılan ceza davası sırasında ve sonrasında hakkında verilen ceza  
mahkumiyeti nedeniyle maruz bırakıldığı manevi zarar için ise 1.000.000 Euro talep  
etmektedir. Bavuran bu meselenin kendisinin ailesinin ruhsal dengesi üzerinde yaptığı  
olumsuz etkileri ve bu dönemde yaadığı olayları dile getirmektedir. Bavuran kırk sekiz  
yaında olduğu halde maruz bırakıldığı zorunlu isizlikten, mesleki kabiliyetlerinin  
gerilemesinden ve meslek çevresindeki ilikilerinin bozulmasından söz etmektedir.  
Bavuran son olarak, ‘toplum nezdinde itibarının iadesi’ için bavuru konusu olan ceza  
davasının yeniden görülmesini talep etmektedir.  
Maddi tazminata ilikin olarak, bavuran, görevinden uzaklatırıldığı dönemde maruz kaldığı  
maddi zarar için 150.000 Euro talep etmektedir. Bu bağlamda, bavuran, otuz yedi ay  
boyunca maaının kesilmesinden dolayı gelir kaybına uğradığını ve sözkonusu kaybın 35.000  
Euro değerinde olduğunu ifade etmektedir; bavuran, aylık miktarın 408,890 TL (yaklaık  
750 Euro’ya tekabül etmektedir) değerinde olduğunu gösteren 2000 yılının ubat ayı maaꢀ  
bordrosunun bir nüshasını ek olarak sunmaktadır. Sözkonusu miktara bavuran, aynı  
dönemdeki “gelir kayıplarını” oluturan izleyen miktarları da eklemektedir: yararlanamadığı  
banka faizi olarak 30.000 Euro, görevden uzaklatırıldığı dönemde bilirkii ileri yapamaması  
nedeniyle kazanamadığı yaklaık 30.000 Euro, beklenen terfilerinden dolayı maaartıı meru  
beklentisi olarak 15.000 ila 20.000 Euro olarak değerlendirdiği miktar.  
Bavuran, sözkonusu iddialarını desteklemek için sunduğu belgelere Hükümet tarafından el  
konulduğunu ileri sürmektedir.  
Hükümet, sözkonusu miktarların aırı olduğu kanaatindedir ve bavuranın ileri sürdüğü  
iddialarını destekleyecek nitelikte belgelerin bulunmadığını belirtmektedir.  
18  
Zararın hesaplanması amacıyla dikkate alınması gereken farklı etkenleri ve davanın niteliğini  
göz önüne alarak AĐHM, yukarıda sözü edilen farklı unsurları hesaba katarak ve hakkaniyete  
uygun olarak toplam bir miktarın belirlenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir. Sonuç  
olarak, AĐHM, tazminatların tamamı için bavurana 40.000 Euro ödenmesine  
hükmetmektedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Mevcut davada birletirilen iki bavuru için, bavuran, AĐHM önünde yapmıolduğu ve 500  
Euro’sunun çeviri masrafları gibi masraflardan oluan yargılama masraf ve giderleri için  
3.000 Euro talep etmektedir. Bavuran, AĐHM kendisini haklı bulduğu takdirde AĐHS’nin 41.  
maddesi uyarınca kendisine ödenecek miktardan %10’nun avukata vereceğini içeren bir  
avukatlık sözlemesini ek olarak sunmaktadır. Aksi takdirde sözlemede sözkonusu miktar  
bavuru baına 2.500 Euro olarak sabitlenmitir.  
Bavuran, 164 YTL’ye (yaklaık 100 Euro) tekabül eden çevirilerin faturasını da ek olarak  
sunmaktadır.  
Hükümet, miktarın aırı olduğu ve mesnetten yoksun olduğu kansındadır.  
AĐHM içtihadına göre bir bavuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini  
gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulduğu sürece elde edebilir.  
Bavuran tarafından sunulan avukatlık sözlemesine ilikin olarak AĐHM, bavuran ile  
avukatı arasındaki yükümlülüklerden doğan ve yargılama masraf ve giderleri için geri  
ödenecek miktarı yalnızca iddia edilen masrafların gerçekliğine değil aynı zaman da makul  
niteliğine göre (Iatridis-Yunanistan (adil tatmin), bavuru no: 31107/96) değerlendirmesi  
gereken AĐHM’yi bağlamayan quota litis bir anlamanın sözkonusu olduğu kanaatindedir.  
AĐHM, Sözleme’nin 41. maddesinde öngörüldüğü üzere hakkaniyete uygun olarak,  
yargılama masrafı olarak 1000 Euro ödenmesine hükmeder.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç  
puanlık bir artıeklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavuruların birletirilmesine;  
2. Bavuruların kabuledilebilir olduğuna;  
3. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AĐHS’nin 10. maddesi ile birlikte 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
19  
5. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet  
tarafından bavurana:  
i. her türlü vergiden muaf tutularak, tazminatların tamamı için 40.000 Euro (kırk bin Euro)  
ödenmesine;  
ii. her türlü vergiden muaf tutularak yargılama masraf ve giderleri için 1.000 Euro (bin  
Euro) ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve  
3. paragraflarına uygun olarak 13 Kasım 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Mevcut karar ekinde, AĐHS’nin 45. maddesinin 2. paragrafı ve Đçtüzüğün 74. maddesinin  
2. paragrafına uygun olarak Yargıç Sajó’nun mutabık oy görüü bulunmaktadır.  
20  
YARGIÇ SAJÓ’NUN MUTABIK OY GÖRÜÜ  
(Tercüme)  
AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği yönündeki hükme katılıyorum. Bununla birlikte  
unları da eklemek istiyorum.  
Kayasu savcı sıfatıyla elinde bulunan mesleki imkanları kamuoyu açısından son derece büyük  
bir önem arz eden bir konuda kullanmıtır. Bavuran, darbe failleri için af niteliği taıyan bir  
anayasa maddesiyle yaratılan dokunulmazlık zırhını delecek geçerli bir hukuki sürece  
bavurmaya gayret etmitir. Bavuran ayrıca aynı amaca matuf olmak üzere ahsi dilekçe  
hakkını da kullanmayı denemitir.  
Savunmacı Hükümet, neden sade vatandasıfatıyla savcıların dilekçe verme haklarını  
kısıtlamak gerektiğini izah edememitir. Resmi görevleri çerçevesinde dile getirdiği  
beyanlarına ilikin olarak bir savcının bir savunma avukatıyla aynı korumadan yararlanması  
gerekirdi (Nikula – Finlandiya, no: 31611/96). AĐHM her ne kadar baka bir bağlamda  
‘muhtelif sözlemeci devletlerde sanığın rakibi olan savcının göreviyle hakimin görevi  
arasında var olan ayrım’ın (Nikula, adıgeçen, prg. 50) uygunluğunu kabul etmiise de bir  
hakim ve bir savcının görevleri birbirinden farklı olduğundan savcılar konusunda farklı  
mülahazaların devreye girmesi gerekmektedir.  
Savcıların beyanlarda bulunmaları noktasında bazı sınırlar mevcuttur. Adaletin sağlanması,  
bilhassa da mahkemelerin tarafsızlığının ve dürüstlüğünün ve sanığın ya da üçüncü kiilerin  
ününün korunması gibi menfaatlerin varlığı bu yönde uygun bir unsur tekil eder. Oysa ki  
mevcut davada sözkonusu menfaatler tehlikeye girmemitir, zira Adana Cumhuriyet  
Basavcısı bavuranın istemini bir ihbar dilekçesi olarak değerlendirmive bu çerçevede  
ileme koymamıtır.  
Đddianamelerin basına iletilmesi konusunda benimsenecek davranıkurallarının belirlenmesi  
tabiatıyla ulusal makamların görevidir. Ancak mevcut davada HSYK tarafından Kayasu  
aleyhinde uygulanan yaptırımlar iddianamelerin yayımı ya da sızdırılmasına ilikin disiplin  
mülahazalarından kaynaklanmamaktaydı. Kayasu’nun meslekten ihracı TCK’nın 240. ve 159.  
maddelerinin uygulanması sonucu mahkum edilmesinden kaynaklanmıtır. Yargıtay 16 Nisan  
2002 tarihli kesin karara uyarak bavuranın ihtilaf konusu belgeyi basın mensuplarına  
dağıtmak suretiyle daha genibir kitleye ulamaya çalığını, böylelikle de Türk Silahlı  
Kuvvetleri’ni tahkir ve tezyif etme niyetini açıkça ortaya koyduğunu belirtmitir. Bu belgenin  
dağıtılmasındaki sorun silahlı kuvvetlere sözde iftira edilmesiydi.  
Đfade özgürlüğüne uygulanabilir sınırlama gerekçeleri ordu gibi bir kurumun Ayrıca  
demokrasi içindeki konumu dikkat alındığında, ordunun genel olarak hükümetlere yönelik  
uygulanan kamu kontrolünün en katısına maruz olması gerekmektedir (Bkz. diğerleri  
arasında, Castells-Đspanya kararı, 23 Nisan 1992). Orduya hizmet veren kiilerin, bağlı  
bulundukları kuruma karı yapılan bir karalama olayında çok istisnai olarak ahsi ünleri zarar  
görür. Ordu gibi kurumların üyelerinin, ahsi olarak hafif bir zarar görebilme ihtimalleri  
21  
nedeniyle kurumun ününü koruma ihtiyaçları, varlığı itibarıyla kaçınılmaz olarak bir sansür  
etkisi yaratacak global bir yasak konmasını gerektirmemektedir. Ordu gibi kurumların bir  
parçası olmak, parçası olunan kurumun iyi ya da kötü ününün üyelerine de temil olması  
riskini taımaktadır ve bu kuruma ait olmakla birey bilerek bu riski göze almaktadır.  
Bay Kayasu’nun TCK’nın 159. maddesi uyarınca mahkum edilmesinin AĐHS’nin 10.  
maddesini ihlal ettiğine hükmedildiği cihetle, HSYK’nın görevden azletme kararının  
sözkonusu maddenin gereklerine uygun olduğuna hükmedilemez. Kayasu’nun davranıının  
meslek ahlakına ne ölçüde aykırı olduğuna karar vermek HSYK’nın görevidir, ancak,  
bavuranın 159. madde uyarınca mahkum edilmesi nedeniyle, uygulanabilir kurallarda  
tanımlanan görevden azil kriterlerine uyulmamıtır.  
Bay Kayasu ağır bir ekilde cezalandırılmıtır. Nitekim, kendisine verilen ağır para  
cezasından daha ağır bir ceza var ki o da yalnızca iinden değil aynı zamanda avukatlık  
mesleğini sürdürme imkânından da yoksun kalmasıdır. Bavuranın durumunda ancak bir  
avukat olarak gelir kaybına uğramasını tamamiyle karılayan bir tazminat telafi olabilir,  
ayrıca davasının yeniden görülmesi gerekmektedir ki bu kendisine mesleğini yeniden icra  
edebilmesi için bir ans verecektir.  
22