CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
HATĐPOĞLU -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no:23945/05)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
15 Eylül 2009  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (23945/05) no’lu davanın nedeni (T.C.  
vatandaı) Ali Hatipoğlu’nun (bavuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 13 Haziran  
2005 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin Sözleme’nin  
(Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran, Adapazarı Barosu avukatlarından A. Acartürk tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOULLARI  
Bavuran, 1955 doğumludur ve Sakarya’da ikamet etmektedir.  
18 ubat 1998 tarihinde, Sosyal Sigorta Kurumu Sarıkaya Đlçe Müdürlüğü hastalık  
sigortasında dolandırcılık yapıldığı bilgisine ulatır. Müdürlük aynı gün, üzerinde Hendek  
Devlet Hastanesi ve Sağlık Ocağında görevli doktorlar tarafından baka ahıslar adına  
yazılreçeteler ile birçok sağlık karnesi bulunan bir kiiyi sorguya çekmitir.  
13 Kasım 1998 tarihinde, Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalıanlar Sosyal Sigorta  
Kurumu Soruturma Komisyonu, konuyla ilgili olarak Hendek Sağlık Ocağı’nda doktorluk  
yapan bavuran hakkında bir soruturma balatmıtır. Soruturma Komisyonu, özellikle  
bavuranı S.B. ve diğer aile fertleri adına muayene etmeden gerçek dıı reçete yazmakla  
suçlatır.  
Konu hakkında bilgilendirilen Sağlık Bakanlığı da kendi soruturmasını yürütmütür.  
23 Aralık 1998 tarihinde, Sağlık Bakanlığı soruturma görevlisi ilgili ahsın muayene  
etmeden gerçek dıı reçete yazdığı kanaatine varmıtır. Bu nedenle, bakanlığın soruturma  
komisyonundan ilgili ahıs hakkında cezai takibat için izin vermesini istemitir.  
25 Ocak 1999 tarihinde, Sağlık Bakanlığı soruturma görevlisi soruturma raporunun özet  
yazısında ilgili ahsın muayene ve tedavi etmediği hastalara gerçek dıı reçete yazdığını  
bildirmitir.  
18 ubat 1999 tarihinde, söz konusu reçetelerden yararlananlardan biri olan S.B.,  
Cumnhuriyet savcısı tarafından dinlenmitir. S.B., savcılığa verdiği ifadesinde ihtilaflı  
olayları inkâr etmive üçüncü bir ahsın gizlice, ailesine ait sağlık karnesini kullandığını ve  
bu olayda kendisinin mağdur edildiğini söylemitir. S.B., 23 ubat 1999 tarihinde  
suçlantır.  
24 Mart 1999 tarihinde, Hendek kaymakamlığına bağlı devlet personeli takibat komisyonu  
bavuran ile diğer üç doktoru kendilerine yöneltilen suçlardan dolayı suçlu bulmuve Türk  
Ceza Kanunu’nun 339. maddesi gereğince haklarında cezai takibat açılmasına izin vermitir.  
Bavuran, 30 Nisan 1999 tarihinde kendisine yöneltilen suçları inkâr ederek, bu karara karı  
çıkmıtır.  
2
28 Aralık 1999 tarihinde, Sarıkaya Bölge Đdare Mahkemesi bu itirazı reddetmitir.  
Bunun sonucunda, ilgili ahıs ile diğer üç doktor, Türk Ceza Kanunu’nun 339. maddesi  
gereğince resmi evrakta sahtecilik suçundan yargılanmak üzere Sarıkaya Ağır Ceza  
Mahkemesi önüne getirilmilerdir.  
Ağır ceza mahkemesi, 14 ubat 2000 ilâ 3 Nisan 2003 tarihleri arasında yirmi bir duruma  
gerçekletirmive bu durumalarda sanıklar ile avukatlarının savunmalarını dinlemitir. S.B.,  
3 Mart 2000 tarihinde istinabe yoluyla dinlenmitir. Ağır ceza mahkemesi, 10 Nisan 2000  
tarihinde görülen durumada S.B. de dahil sözkonusu reçetelerden faydalanan ahısların  
ifadelerini okutmutur. Bavuran, isnad edilen suçlamaları inkâr etmive masum olduğunu  
ileri sürmütür. 13 Eylül 2000 tarihinde, ağır ceza mahkemesi, doktorlar aleyhine yürütülen  
davayla ihtilaflı reçetelerden yararlanan kiiler hakkında yürütülen ceza davasının  
birletirilmesine karar vermitir.  
Bavuran, 1 Mayıs 2001 tarihinde listesini verdiği tanıkların dinlenmesini talep etmitir.  
Bavuranın bu talebi ağır ceza mahkemesi tarafından olumlu karılanmıve bu kiilerin  
istinabe yoluyla ifadelerinin alınması için Hendek ceza mahkemesi görevlendirilmitir.  
26 Haziran 2001 tarihli durumada bavuranın avukatı tanıkların dinlenmesi talebinde  
sorduğu soruların ilgili ahıslara yöneltilmediğini tespit etmitir. Avukat bunun üzerine,  
hazırlağı soruların istinabe yoluyla tanıklara sorulması için ceza mahkemesinin yeniden  
görevlendirilmesini talep etmitir. Ağır ceza mahkemesi, bu talebi haklı bulmuve sözkonusu  
tanıkların istinabe yoluyla ifadelerinin alınması için ceza mahkemesini yeniden  
görevlendirmitir. Ağır ceza mahkemesi ayrıca, bu ifade alımı ilemine katılması için tanıkları  
durumaya çağıran mahkeme celbinin bavuranın avukatına da gönderilmesini istemitir. 19  
Temmuz 2001 tarihinde ceza mahkemesi, bu çağrı celbinin tanıkların dinleneceği tarih  
belirtilmek suretiyle avukata gönderilmesine karar vermitir. 12 Eylül 2001 tarihinde,  
sözkonusu tanıkların istinabe yoluyla bir kez daha ifadeleri alınmıtır.  
24 Ocak 2002 tarihinde görülen durumada ağır ceza mahkemesi, S.B.’nin ailesinden iki  
ferdin istinabe yoluyla elde edilen ifadelerini okutmutur. Bu konuyla ilgili söyleyecek bir  
eyi olup olmadığı sorulan bavuranın avukatı, yorumu olmadığını beyan etmitir. Ağır ceza  
mahkemesi, 5 ubat 2002 tarihli durumada S.B.’nin ailesinden bir tanığı dinlemive ihtilaflı  
reçetelerden yararlanan sözde hastalar ile yazılan ilaçlar arasında bir bağlantı olup  
olmadığının anlaılması için bir bilirkiiye bavurulmasını istemitir. Mahkeme ayrıca,  
yazılan reçetelere yapılan geri ödemeler dolayısıyla sosyal güvenlik kurumunun uğradığı  
zararın hesaplanması için de bir bilirkii raporu istemitir. Mahkeme, 11 Nisan, 9 Temmuz ve  
17 Ekim 2002 tarihlerinde bu bilirkii raporlarını beklemek üzere davayı ertelemitir. 2 Kasım  
2002 tarihinde, S.B. vefat etmitir. Bilirkii raporu 26 Aralık 2002 tarihinde dava dosyasına  
eklenmitir. Bavuranın avukatı, 29 Ocak 2003 tarihinde bilirkii raporu sonuçlarını reddeden  
savunmasını mahkemeye sunmutur.  
18 Mart 2003 tarihinde Cumhuriyet savcısının, özellikle bavuranın resmi evrakta sahtecilik  
suçundan Türk Ceza Kanunu’nun 339. maddesi gereğince mahkûm edilmesini isteyen esasa  
dair talepnamesi dinlenmitir.  
3 Nisan 2003 tarihli duruma sonrasında ağır ceza mahkemesi, dosyada yer alan ve aralarında  
bilirkii raporlarının, sağlık karnelerinin, doktor reçetelerinin ve tanık ifadelerinin de  
bulunduğu delil unsurlarına dayanarak bavuranı isnad edilen suçlardan dolayı suçlu bulmuꢀ  
ve Türk Ceza Kanunu’nun 339. maddesinin 1. fıkrası gereğince iki yıl on bir ay hapis  
3
cezasına mahkûm etmitir. Mahkeme gerekçe metninde, özellikle bavuranın ihtilaflı  
reçetelerden yararlandıkları için yargılanan kiiler adına yirmi iki reçete yazdığını, bunlardan  
altı tanesinin sağlık ocağının kayıtlarında yer almadığını, buna karın bu reçetelere tekabül  
eden numaraların karısında baka isimlerin yazılı olduğunu kaydetmitir.  
8 Nisan 2003 tarihinde kararı temyize taıyan bavuran, 8 Mayıs ve 25 Eylül 2003 tarihlerinde  
sunduğu temyiz savunmasında, soruturmadaki eksikliklerden, ihtilaflı reçetelerden  
yararlanan bazı tanıkların dinlenmemesinden, toplanan delillerin yetersizliğinden ve dosyaya  
eklenen bilirkii raporlarının taraflı ve eksik olduğundan yakınmıtır.  
Yargıtay Cumhuriyet Basavcısı, 6 Mart 2004 tarihinde açıkladığı temyiz hakkındaki yazılı  
görüünde, dolandırılan tutarın küçüklüğünü ve kararın dayanağı olan bilirkii raporunun  
Sağlık Bakanlığı soruturma görevlisi tarafından hazırlandığını göz önüne alarak, Yargıtay’ın  
bu mahkûmiyet kararını bozmasını talep etmitir.  
Yargıtay, 26 Ocak 2005 tarihinde gerçekletirdiği bir duruma sonrasında bavuranın  
mahkûmiyet kararını onamıtır. Yargıtay, ilk derece mahkemesinin dosyadaki suçlamaları,  
itiraz yollarını ve savunmaları incelediğini, tartığını ve değerlendirdiğini gözlemlemitir.  
Bavuran, 23 ubat 2005 tarihinde karar düzeltme talebinde bulunmutur.  
Yargıtay Cumhuriyet Basavcısı, 29 Mart 2005 tarihinde bu itirazı reddetmitir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN 1 VE 3 d) PARAGRAFLARININ ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ  
ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, hakkında yürütülen ceza yargılamasının süresinden, kanıt imkanlarının sunuluꢀ  
biçiminden ve bazı tanıkların mahkemeye çağırılmayarak kendisi tarafından  
sorgulanamamasından yakınmakta ve bu nedenle yargılamanın adil olmadığını ileri  
sürmektedir. Bu konuda bavuran, çok önemli bilgiler verebilecek bazı ahısların ifadelerine  
bavurulmadığından ikâyetçi olmakta ve AĐHS’nin 6. maddesinin 1 ve 3 d) paragraflarına  
atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet, bu görüe karı çıkmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
1. Kanıt imkanlarının sunulubiçimi ve bazı tanıkların dinlenmemesi hakkında  
Hükümet, ulusal mahkemelerin tanıkları dinlediğini ve duruma sırasında istinabe yoluyla  
elde edilen ifadelerin okunduğunu, bavuranın avukatının bunlara itiraz etmediğini  
hatırlatarak, AĐHS’nin 6. maddesinin 3 d) paragrafında belirtilen gereksinimlerin yerine  
getirildiğini savunmaktadır.  
Bavuran, konuyla ilgili görübildirmemektedir.  
4
AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesinin her ne kadar adil yargılanma hakkını güvence altına alsa da,  
bu maddenin mevcut haliyle, iç hukukla ilgili olan delillerin toplanma biçimini, özellikle de  
bu delillerin kabuledilebilirlikleri ve ispat güçleri ile ilgili soruları düzenlemediğini  
hatırlatmaktadır (bakınız Đsviçre aleyhine Schenk davası, 12 Temmuz 1988, prg. 46 ve  
devamı, seri A no 140). Ayrıca AĐHM’ne verilen görev, tanık ifadelerinin delil olarak kabul  
edilip edilmediği hususunda görübildirmesinden ziyade bir bütün olarak ele alındığında  
sözkonusu yargılamanın, delil unsurlarının sunulma ekli de dahil olmak üzere, hakkaniyete  
uygun olarak görülüp görülmediği hususunda görübildirmesidir (bakınız, diğerleri  
arasından, Hollanda aleyhine Van Mechelen ve diğerleri davası, 23 Nisan 1997, prg. 50,  
Karar ve hükümlerin derlemesi 1997-III).  
Bu bakımdan delil unsurları normal koullarda halka açık olarak görülen bir duruma  
sırasında, vicahi yargılama yapılması amacıyla bavurana sunulmalıdır. Bir mahkumiyet  
kararı, yalnızca ya da kesin bir ekilde, sanığın ne soruturma sırasında ne de duruma  
sırasında sorguya çektirebildiği bir kiinin ifadelerine dayandığı hallerde savunma haklarının,  
6. maddede ifade edilen güvencelerle uygun dümeyecek bir ekilde sınırlandığı sonucu  
ortaya çıkmaktadır (özellikle bakınız, Fransa aleyhine Saïdi davası, 20 Eylül 1993, prg. 43-  
44, seri A no 261-C). AĐHM, istinabe yoluyla alınan ifadelerle ilgili olarak, « bavurana, bu  
ifadelere itiraz etme imkanı tanınmasının » bir durumanın ya da doğrudan ifade alınmasının  
yerine geçmesinin mümkün olmadığını daha önce açıklamıtır (Türkiye aleyhine Hulki Güneꢀ  
dava, no 28490/95, prg. 95, CEDH 2003-VII (alıntılar) ; Türkiye aleyhine Sadak ve diğerleri  
dava, no 29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96, prg. 63-68, CEDH 2001-VIII). Bu  
durum, bavuranın ne soruturma safhasında ne durumalar sırasında iddia tanıklarını sorguya  
çekme ya da çektirme imkanı bulduğu ve bu tanıklıkların, mahkumiyet kararının temelini  
oluturduğu değerlendirildiğinde daha da önem kazanmaktadır.  
Bununla birlikte AĐHM, mevcut dava koullarında, dosyadaki delil unsurlarına bakıldığında  
bazı tanıkların ifadeleri istinabe yoluyla alınmıolsa bile sonuçta dava dosyasına  
eklendiklerini, buna karın bavuranın avukatına görübildirmesi talep edildiği halde  
kendisinin çekimser kaldığını gözlemlemektedir. Duruma tutanaklarını inceleyen AĐHM  
ayrıca, istinabe yoluyla ifade alınması talebinde bulunan ağır ceza mahkemesinin, bu olaya  
katılması için bavuranın avukatının çağırılmasını da istediğini gözlemlemektedir. Zaten,  
dosyadaki delil unsurlarına bakıldığında, bavuranın mahkûmiyet kararının sadece veya kesin  
bir ekilde bu tanıkların ifadelerine göre değil tüm delil unsurları ve maddi deliller gözönüne  
alınarak verildiği açıkça anlaılmaktadır.  
Öte yandan AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesinin 3 d) paragrafında iddia tanıklarının hepsinin  
mahkemeye çağırılması veya sorgulanmasının zorunlu kılınmadığını ve maddede « aynı  
artlar altında » denmek suretiyle bu alanda « silahların eitliği » ilkesinin eksiksiz olarak  
sağlanmasının amaçlandığını hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, bavuranın sadece AĐHS’nin 6.  
maddesinin 3 d) paragrafının ihlâl edildiğini ileri sürmesi yeterli olmamakta, belirli bir iddia  
tanığını sorgulayamadığını ispat etmesi gerekmektedir. Ayrıca bu tanığın mahkemeye  
çağırılmasının gerçeğin anlaılması açısından gerekli olduğu ve bu tanığın sorgulanmaması  
halinde muhtemelen savunma hakkına helal geleceği açıkça ortaya konulmalıdır (Đtalya  
aleyhine Erich Priebke davası (karar), no 48799/99, 5 Nisan 2001). Bu durumda AĐHM,  
yargılama sürerken vefat eden S.B.’nin dinlenmemesinin 6. maddeye aykırı düüp  
mediğinin aratırılmasına yer olmadığı kanaatine varmaktadır (buna benzer bir yaklaıma  
örnek olarak bakınız, Belçika aleyhine Bricmont davası, 7 Temmuz 1989, prg. 88, seri A no  
158). Bütün bunlara ilaveten, dosyadaki delil unsurlarına bakıldığında AĐHM, S.B.’nin  
5
ifadesinin duruma sırasında okunduğunu ve böylece bavurana ifade hakkında görüꢀ  
bildirme veya bu ifadeyi savunmasında kullanma fırsatı verildiğini gözlemlemektedir.  
Son olarak AĐHM, hem ağır ceza mahkemesi hem Yargıtay önünde avukatı tarafından temsil  
edilen bavuranın ulusal mahkemelerde sunulan delillere itiraz etme imkânı bulduğunu  
gözlemlemektedir.  
Yukarıda belirtilen tüm unsurları göz önüne alan AĐHM, bavurunun bu bölümünün açıkça  
dayanaktan yoksun olduğu ve bu nedenle AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. maddeleri  
uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.  
2. Yargılama süresi hakkında  
AĐHM, bu ikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığını tespit etmektedir. AĐHM, diğer taraftan ikâyetin baka bir  
kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Bu itibarla kabuledilebilir ilan  
edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
Değerlendirilmesi gereken dönem 13 Kasım 1998 tarihinde balayıp, 26 Ocak 2005 tarihinde  
sona ermektedir. Dolayısıyla, hazırlık soruturması da dahil olmak üzere toplam iki dereceli  
yargılama süreci yaklaık altı yıl iki ay sürmütür. Bu konuda AĐHM, makul bir yargılama  
süresinin özellikle dava koulları göz önüne alınarak ve AĐHM’nin içtihadında yeralan  
davanın karmaıklığı, bavuranın ve yetkili makamların tutumu gibi kıstaslara bakılarak  
değerlendirileceğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer bir çoğu arasından, Fransa aleyhine  
Pélissier ve Sassi davası [GC], no 25444/94, prg. 67, CEDH 1999-II).  
AĐHM, mevcut davadakilere benzer sorunların tartııldığı çok sayıda davaya baktığını  
hatırlatmakta ve bunların hepsinde AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlâl edildiğini  
kaydetmektedir (bakınız Pélissier ve Sassi ilgili bölüm).  
Kendisine sunulan tüm unsurları inceledikten sonra AĐHM, Hükümetin bu davada farklı bir  
sonuca varmaya yetecek nitelikte inandırıcı hiçbir delil veya argüman sunmadığını tespit  
etmektedir. Bu alandaki yerleik içtihadını dikkate alan AĐHM, mevcut davada yargılama  
süresinin aırı olduğuna ve « makul süre » gereksinimini karılamağına hükmetmektedir.  
Sonuç olarak AĐHM’nin kanaatine göre, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlâl edilmitir.  
II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuran, 250.000 Euro maddi tazminat talebinde bulunmaktadır.  
Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmektedir.  
6
AĐHM, tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı görememekte  
ve sözkonusu talebi reddetmektedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Bavuran, AĐHM önünde yapmıolduğu yargılama masraf ve giderlerini 5.000 TL (yaklaık  
2.350 Euro) olarak değerlendirmektedir. Bavuran, AĐHM tarafından ödenmesine hükmedilen  
tazminat miktarının %20’sinin de ekleneceği 5.000 TL’lik bir avukatlık ücreti sözlemesini  
belge olarak sunmaktadır.  
Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmektedir.  
AĐHM’nin yerleik içtihadına göre bir bavuran gerçekliğini, gerekliliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Mevcut davada sahip olduğu unsurları ve  
yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alan AĐHM, AĐHM önünde yapmıolduğu  
yargılama masraf ve giderleri için bavurana 2.350 Euro ödenmesine hükmetmektedir.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı  
orana üç puanlık bir artıeklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavurunun yargılamanın uzunluğu kapsamında yapılan ikayete ilikin kısmının  
kabuledilebilir geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;  
2. AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
3. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere, her türlü  
vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından bavurana 2.350 Euro (iki bin  
üç yüz elli Euro) yargılama masraf ve gideri ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
4. Adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 15 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
7