AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesinin her ne kadar adil yargılanma hakkını güvence altına alsa da,
bu maddenin mevcut haliyle, iç hukukla ilgili olan delillerin toplanma biçimini, özellikle de
bu delillerin kabuledilebilirlikleri ve ispat güçleri ile ilgili soruları düzenlemediğini
hatırlatmaktadır (bakınız Đsviçre aleyhine Schenk davası, 12 Temmuz 1988, prg. 46 ve
devamı, seri A no 140). Ayrıca AĐHM’ne verilen görev, tanık ifadelerinin delil olarak kabul
edilip edilmediği hususunda görüꢀ bildirmesinden ziyade bir bütün olarak ele alındığında
sözkonusu yargılamanın, delil unsurlarının sunulma ꢀekli de dahil olmak üzere, hakkaniyete
uygun olarak görülüp görülmediği hususunda görüꢀ bildirmesidir (bakınız, diğerleri
arasından, Hollanda aleyhine Van Mechelen ve diğerleri davası, 23 Nisan 1997, prg. 50,
Karar ve hükümlerin derlemesi 1997-III).
Bu bakımdan delil unsurları normal koꢀullarda halka açık olarak görülen bir duruꢀma
sırasında, vicahi yargılama yapılması amacıyla baꢀvurana sunulmalıdır. Bir mahkumiyet
kararı, yalnızca ya da kesin bir ꢀekilde, sanığın ne soruꢀturma sırasında ne de duruꢀma
sırasında sorguya çektirebildiği bir kiꢀinin ifadelerine dayandığı hallerde savunma haklarının,
6. maddede ifade edilen güvencelerle uygun düꢀmeyecek bir ꢀekilde sınırlandığı sonucu
ortaya çıkmaktadır (özellikle bakınız, Fransa aleyhine Saïdi davası, 20 Eylül 1993, prg. 43-
44, seri A no 261-C). AĐHM, istinabe yoluyla alınan ifadelerle ilgili olarak, « baꢀvurana, bu
ifadelere itiraz etme imkanı tanınmasının » bir duruꢀmanın ya da doğrudan ifade alınmasının
yerine geçmesinin mümkün olmadığını daha önce açıklamıꢀtır (Türkiye aleyhine Hulki Güneꢀ
davası, no 28490/95, prg. 95, CEDH 2003-VII (alıntılar) ; Türkiye aleyhine Sadak ve diğerleri
davası, no 29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96, prg. 63-68, CEDH 2001-VIII). Bu
durum, baꢀvuranın ne soruꢀturma safhasında ne duruꢀmalar sırasında iddia tanıklarını sorguya
çekme ya da çektirme imkanı bulduğu ve bu tanıklıkların, mahkumiyet kararının temelini
oluꢀturduğu değerlendirildiğinde daha da önem kazanmaktadır.
Bununla birlikte AĐHM, mevcut dava koꢀullarında, dosyadaki delil unsurlarına bakıldığında
bazı tanıkların ifadeleri istinabe yoluyla alınmıꢀ olsa bile sonuçta dava dosyasına
eklendiklerini, buna karꢀın baꢀvuranın avukatına görüꢀ bildirmesi talep edildiği halde
kendisinin çekimser kaldığını gözlemlemektedir. Duruꢀma tutanaklarını inceleyen AĐHM
ayrıca, istinabe yoluyla ifade alınması talebinde bulunan ağır ceza mahkemesinin, bu olaya
katılması için baꢀvuranın avukatının çağırılmasını da istediğini gözlemlemektedir. Zaten,
dosyadaki delil unsurlarına bakıldığında, baꢀvuranın mahkûmiyet kararının sadece veya kesin
bir ꢀekilde bu tanıkların ifadelerine göre değil tüm delil unsurları ve maddi deliller gözönüne
alınarak verildiği açıkça anlaꢀılmaktadır.
Öte yandan AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesinin 3 d) paragrafında iddia tanıklarının hepsinin
mahkemeye çağırılması veya sorgulanmasının zorunlu kılınmadığını ve maddede « aynı
ꢀartlar altında » denmek suretiyle bu alanda « silahların eꢀitliği » ilkesinin eksiksiz olarak
sağlanmasının amaçlandığını hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, baꢀvuranın sadece AĐHS’nin 6.
maddesinin 3 d) paragrafının ihlâl edildiğini ileri sürmesi yeterli olmamakta, belirli bir iddia
tanığını sorgulayamadığını ispat etmesi gerekmektedir. Ayrıca bu tanığın mahkemeye
çağırılmasının gerçeğin anlaꢀılması açısından gerekli olduğu ve bu tanığın sorgulanmaması
halinde muhtemelen savunma hakkına helal geleceği açıkça ortaya konulmalıdır (Đtalya
aleyhine Erich Priebke davası (karar), no 48799/99, 5 Nisan 2001). Bu durumda AĐHM,
yargılama sürerken vefat eden S.B.’nin dinlenmemesinin 6. maddeye aykırı düꢀüp
düꢀmediğinin araꢀtırılmasına yer olmadığı kanaatine varmaktadır (buna benzer bir yaklaꢀıma
örnek olarak bakınız, Belçika aleyhine Bricmont davası, 7 Temmuz 1989, prg. 88, seri A no
158). Bütün bunlara ilaveten, dosyadaki delil unsurlarına bakıldığında AĐHM, S.B.’nin
5