COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
DÖRDÜNCÜ DAĐRE  
HALĐL KAYA/TÜRKĐYE  
(Bavuru no. 22922/03)  
KARAR  
STRAZBURG  
22 Eylül 2009  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USULĐ ĐꢀLEMLER  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 22922/03 no’lu davanın nedeni T.C.  
vatandaı Halil Kaya’nın (“bavuran”), Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 4 ubat 2003  
tarihinde Avrupa Đnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözlemesi’nin (“AĐHS”) 34. maddesi  
uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran, AĐHM önünde Adana Barosu avukatlarından K. Derin tarafından temsil  
edilmitir.  
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
Bavuran, 1983 doğumludur ve Adana’da yaamaktadır.  
31 Aralık 2000 tarihinde 00.15’te, sözkonusu tarihte on yedi yaında olan bavuran,  
lehinde sokaklarda sloganlar atmak ve araba lastiği yakmak suretiyle yasadıı bir örgüte  
yardım ve yataklık etmekten Adana’da gözaltına alınmıtır. Aynı gün, avukat gıyabında,  
sırasıyla polis ve Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmıtır. Dava dosyasındaki  
bilgilerden, bavuranın gözaltına alındığı ikinci gün serbest bırakıldığı anlaılmaktadır.  
10 Ocak 2001’de Adana DGM Cumhuriyet Savcısı, bavuranı ve diğer üç kiiyi, Ceza  
Kanunu’nun 169. maddesi ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi (3713 no’lu Kanun)  
bağlamında suç tekil eden, yasadıı bir örgüte yardım ve yataklık etmekle suçladığı bir  
iddianame yayımlamıtır.  
10 Ocak ve 13 Ağustos 2001 tarihleri arasında mahkeme, bavuranın bir avukat  
tarafından temsil edilmediği otuz dört duruma düzenlemitir. 3 Eylül 2001 tarihli duruma  
için bavurana, avukat tayin edilmitir.  
3 Aralık 2001’de DGM, kararını vermitir. Bavuranı suçlu bularak iki yıl altı aylık  
hapis cezasına çarptırmıtır. Mahkeme, bavuranı mahkum ederken avukat gıyabında polise  
ve Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadeleri göz önüne almıtır. 8 Temmuz 2002’de Yargıtay,  
esasa ilikin bir duruma düzenlemeksizin bavuranın itirazını reddetmitir. 8 Temmuz 2002  
tarihli karar, 21 Ağustos 2002’de Adana DGM sekretaryasına tevdi edilmitir. Müteakiben, 11  
Eylül 2002’de bavuran, cezasını çekmek üzere cezaevine gönderilmitir.  
Bu süre zarfında 30 Temmuz 2003’te Ceza Kanunu’nun 169. maddesinde değiiklik  
yapan 4963 no’lu Kanun yürürlüğe girmitir. Yeni kanunun, bavuran için daha avantajlı  
maddeleri bulunduğunu gerekçe gösteren yasal temsilci, yargılamanın yeniden yapılmasını  
talep etmitir. 15 Eylül 2003’te Adana Ceza Mahkemesi davayı yeniden açmaya karar vermiꢀ  
ve bavuranın serbest bırakılmasını öngörmütür. Buna bağlı olarak, konu Adana Ceza  
Mahkemesi tarafından yeniden incelenmive Ceza Kanunu’nun 169. maddesinin yeni ifade  
biçimini göz önüne alan mahkeme, 7 Ekim 2004’te bavuranın 169. madde bağlamında değil  
312. madde bağlamında mahkum edilmesi gerektiği sonucuna varmıtır. Sonuç olarak,  
bavuran üç ay on gün hapis cezasına çarptırılmıve cezası, para cezasına çevrilmitir.  
Ayrıca, 647 no’lu Kanun uyarınca cezasının infazı ertelenmitir. Bavuran, 7 Ekim 2004’te  
temyize bavurmutur.  
19 Aralık 2005’te Yargıtay Basavcısı, dava dosyasının yeniden incelenmek üzere  
Adana Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermitir. Savcı kararında 12 Ekim 2004’te  
yürürğe girerek Ceza Kanunu’nu bir kez daha değitiren yeni yasaya atıfta bulunmutur.  
Savcı ayrıca 31 Mart 2005’te 5326 no’lu Kanun’da kabahatlere ilikin getirilen yeni bir  
değiikliğe dikkat çekmitir.  
Adana Ceza Mahkemesi, bavuranın davasını bir kez daha son hukuki değiiklikleri  
göz önüne alarak incelemitir. Son olarak, 8 Mayıs 2006’ta mahkeme, bavuranı 5326 no’lu  
Kanun’un 215. maddesi uyarınca suçlu bularak yirmi begünlük hapis cezasına çarptırmıtır.  
Mahkeme ayrıca sözkonusu cezayı, para cezasına çevirmive 5395 no’lu Çocuk Koruma  
Kanunu uyarınca davanın hükme bağlanmasını ertelemeye karar vermitir. Sözkonusu karar,  
20 Haziran 2007’de Adana Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onanmıtır.  
HUKUK  
AĐHS’nin 6. maddesinin 3. paragrafının (c) bendini dayanak olarak gösteren bavuran,  
sözkonusu tarihte reit olmadığı halde, polis tarafından göz altına alındığı sırada avukat  
yardımı alamadığından ikayetçi olmutur.  
Hükümet, ulusal yargılama sürecinde, polis tarafından gözaltına alındığı sırada avukat  
yardımı alamadığını gerekçe olarak göstermemesi nedeniyle öncelikle bavuranın AĐHS’nin  
35/1 maddesinin gerektirdiği gibi iç hukuk yollarını tüketmemiolduğunu ileri sürmütür.  
Ayrıca, yargılanması sırasında 3 Eylül 2001 tarihinden sonra bir avukat tarafından temsil  
edilmeye balanması nedeniyle bavurunun, altı aylık süre sınırı aıldıktan sonra yapıldığını  
belirtmitir. AĐHM’nin Okul/Türkiye kararındaki (no. 45358/99, 4 Eylül 2003) içtihadını  
dayanak olarak gösteren Hükümet, altı aylık sürenin, Yargıtay’ın kararını verdiği 8 Temmuz  
2002’den itibaren balaması gerektiği kanaatindedir.  
AĐHM, 3842 no’lu Kanun’un 31. maddesi uyarınca bavuranın avukata eriim hakkına  
getirilen kısıtlamanın sistematik olduğunu ve devlet güvenlik mahkemelerinin yetki alanına  
giren bir suçla bağlantılı olarak gözaltına alınan herkese uygulandığını kaydeder. Sonuç  
olarak, sözkonusu kısıtlama mutat olarak uygulanmıve bavuran, polis tarafından gözaltında  
tutulduğu süre içerisinde avukat yardımı hakkından yararlanmayı talep edememitir.  
Dolayısıyla, AĐHM Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmesine ilikin ilk itirazını reddeder.  
AĐHM, Hükümet’in altı aylık süre kuralına uyulmamasına ilikin iddiası hususunda, bir  
yargılamanın adil olup olmadığı değerlendirilirken, yargılamanın bütünüyle göz önüne  
alınması gerektiğini hatırlatır (bkz. John Murray/Đngiltere, 8 ubat 1996, 63. paragraf, Hüküm  
ve Karar Raporları 1996-I). Ayrıca, Hükümet’in atıfta bulunduğu Okul kararında AĐHM,  
Yargıtay’ın duruma düzenlemesi halinde, kararını sözkonusu durumayı müteakiben bir  
hafta içerisinde vermesi gerektiği kaydedilen CMK’nın 324. maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Ancak, mevcut davada Yargıtay, davanın esasına ilikin bir duruma düzenlememitir.  
AĐHM, bavuranın kendisine nihai iç hukuk kararının ex officio (resen) tebliğ edilmesi  
hakkına sahip olmadığı ve mevcut davada olduğu gibi ulusal yargılama sürecinde, bir avukat  
tarafından temsil edildiği durumlarda, nihai iç hukuk kararının birinci derece mahkemesi  
sekretaryasına tevdi edildiği tarihin, AĐHS’nin 35/1 maddesi uyarınca balangıç tarihi –  
bavuranın ya da yasal temsilcisinin, nihai kararın içeriğini öğrenebildiği en son tarih –  
olarak olarak kabul edilmesi gerektiğini yineler (bkz. Đpek/Türkiye (karar), no. 39706/98, 7  
Kasım 2000). Mevcut davada 8 Temmuz 2002 tarihli karar Adana DGM sekretaryasına 21  
Ağustos 2002’de tevdi edilmitir. Bavuranın, AĐHM’ye 4 ubat 2002’de bavuruda  
bulunması nedeniyle AĐHM, AĐHS’nin 35/1 maddesinin gerektirdiği gibi bavurusunu altı  
aylık süre içerisinde sunmuolduğu kanaatindedir. Sonuç olarak Hükümet’in itirazı  
onaylanamaz.  
AĐHM bu noktada AĐHM’ye mevcut bavuruda bulunulması ardından bavuran  
aleyhindeki cezai takibatın, ulusal mevzuatta yapılan birçok değiikliği müteakiben yeniden  
balatıldığını gözlemler. Ulusal mahkemeler, yargılama sonunda bavuranı, 5326 no’lu  
Kanun’un 215. maddesi uyarınca suçlu bulmuancak hakkında hüküm verilmesini  
ertelemitir. Sonuç olarak, bavuran beyıl boyunca gözetim altında tutulmuve  
mahkumiyeti, sabıka kaydına geçmemitir. Ancak, sözkonusu karardan önce bavuran, 11  
Eylül 2002 ve 15 Eylül 2003 tarihleri arasında cezasını çekmitir. Sonuç olarak, bavuran  
halen AĐHS’nin 34. maddesi bağlamında mağdur olarak kabul edilebilir (bkz., mutatis  
mutandis (üzerinde gerekli değiiklikler yapıldıktan sonra), Birdal/Türkiye, no. 53047/99, 24.  
paragraf, 2 Ekim 2007; a contrario, Koç ve Tamba(karar), no. 46947/99, 24 ubat 2005).  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bavurunun kalan kısmının  
dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca baka açılardan bakıldığında da  
kabuledilemezlik unsuru taımadığını tespit eder. Bu nedenle, kabuledilebilir niteliktedir.  
AĐHM, esasa ilikin olarak Salduz/Türkiye kararında aynı ikayeti incelemive  
AĐHS’nin 6. maddesinin 3. paragrafının (c) bendinin, 6/1 madde ile birlikte ihlal edildiği  
sonucuna varmıolduğunu gözlemler ([BD], no. 36391/02, paragraflar 56-62, 27 Kasım  
2008). AĐHM sözkonusu kararda, avukata eriim hakkına getirilen kısıtlamanın sistematik  
olduğu ve devlet güvenlik mahkemelerinin yetki alanına giren bir suçla bağlantılı olan ve bu  
süreçte polis tarafından gözaltında tutulan herkese – yalarından bağımsız olarak –  
uygulandığı sonucuna varmıtır. AĐHM mevcut davayı incelemive yukarıda anılan Salduz  
kararında vardığı sonuçlardan farklı bir sonuca varmasına neden olacak özel koullar tespit  
etmemitir.  
AĐHM, mevcut davanın spesifik unsurlarından birinin bavuranın yaı olduğunu  
kaydeder. Polis tarafından gözaltında tutulan ve reit olmayanlara yapılan avukat yardımı  
hususunda ilgili uluslararası hukuk belgelerini göz önüne alan AĐHM (bkz. Salduz,  
paragraflar 32-36), bu tür bir hizmetin esas önemini vurgular.  
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AĐHM, mevcut davada AĐHS’nin 6.  
maddesinin 3. paragrafının (c) bendinin, 6/1 madde ile birlikte ihlal edildiği sonucuna  
varmıtır.  
Bavuran, AĐHS’nin 41. maddesi bağlamındaki adil tatmine dayanarak 40,000 Euro  
maddi tazminat ve 40,000 Euro manevi tazminat talep etmitir. Ayrıca, avukat ücreti için  
5,000 Euro ve mahkeme masrafları için 300 Euro talep etmitir. Taleplerine gerekçe olarak,  
bir tercümandan aldığı 200 Euro’luk faturayı sunmutur. Hükümet, sözkonusu taleplere itiraz  
etmitir.  
Tespit edilen ihlal ve talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı bulunmadığını  
tespit eden AĐHM, sözkonusu talebi reddeder. Bavurana manevi tazminat olarak, hakkaniyet  
temelinde, 1,500 Euro ödenmesine karar vermitir.  
AĐHM ayrıca en uygun tatmin eklinin, bavuranın talep etmesi halinde, AĐHS’nin 6/1  
maddesi gerekleri uyarınca yeniden yargılanması olacağı kanaatindedir (bkz. Salduz, 72.  
paragraf).  
AĐHM içtihadına göre, bavuran ancak gerçekten ve gerekli olduğu için yapıldıklarını  
ve miktarın makul olduğunu kanıtlaması durumunda masraflarının tazmin edilmesine hak  
kazanır. Mevcut davada sahip olduğu bilgileri ve yukarıda kaydedilen kriterleri göz önünde  
bulunduran AĐHM, bavurana bu balık altında 200 Euro tazminat ödenmesine karar  
vermitir.  
AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermitir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE  
1. Bavurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;  
2. Bavuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu süreçte avukat yardımı alamaması  
hususunda AĐHS’nin 6. maddesinin 3. paragrafının (c) bendinin, 6/1 madde ile birlikte ihlal  
edildiğine;  
3. (a) AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç  
ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Sorumlu Hükümet’in ulusal para birimine  
çevrilmek üzere Sorumlu Devlet tarafından bavurana aağıda kaydedilen meblağların  
ödenmesine;  
(i) Manevi tazminat olarak 1,500 Euro (bin beyüz Euro) ve ödenebilecek her tür  
vergi;  
(ii) Yargılama masraf ve giderleri için toplam 200 Euro (dokuz yüz Euro) ve  
bavurana uygulanabilecek her tür vergi;  
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına  
kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının  
üç puan fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
4. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddedilmesine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıve AĐHM Đçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragrafları gereğince 22 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.