19 Aralık 2005’te Yargıtay Baꢀsavcısı, dava dosyasının yeniden incelenmek üzere
Adana Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiꢀtir. Savcı kararında 12 Ekim 2004’te
yürürlüğe girerek Ceza Kanunu’nu bir kez daha değiꢀtiren yeni yasaya atıfta bulunmuꢀtur.
Savcı ayrıca 31 Mart 2005’te 5326 no’lu Kanun’da kabahatlere iliꢀkin getirilen yeni bir
değiꢀikliğe dikkat çekmiꢀtir.
Adana Ceza Mahkemesi, baꢀvuranın davasını bir kez daha son hukuki değiꢀiklikleri
göz önüne alarak incelemiꢀtir. Son olarak, 8 Mayıs 2006’ta mahkeme, baꢀvuranı 5326 no’lu
Kanun’un 215. maddesi uyarınca suçlu bularak yirmi beꢀ günlük hapis cezasına çarptırmıꢀtır.
Mahkeme ayrıca sözkonusu cezayı, para cezasına çevirmiꢀ ve 5395 no’lu Çocuk Koruma
Kanunu uyarınca davanın hükme bağlanmasını ertelemeye karar vermiꢀtir. Sözkonusu karar,
20 Haziran 2007’de Adana Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onanmıꢀtır.
HUKUK
AĐHS’nin 6. maddesinin 3. paragrafının (c) bendini dayanak olarak gösteren baꢀvuran,
sözkonusu tarihte reꢀit olmadığı halde, polis tarafından göz altına alındığı sırada avukat
yardımı alamadığından ꢀikayetçi olmuꢀtur.
Hükümet, ulusal yargılama sürecinde, polis tarafından gözaltına alındığı sırada avukat
yardımı alamadığını gerekçe olarak göstermemesi nedeniyle öncelikle baꢀvuranın AĐHS’nin
35/1 maddesinin gerektirdiği gibi iç hukuk yollarını tüketmemiꢀ olduğunu ileri sürmüꢀtür.
Ayrıca, yargılanması sırasında 3 Eylül 2001 tarihinden sonra bir avukat tarafından temsil
edilmeye baꢀlanması nedeniyle baꢀvurunun, altı aylık süre sınırı aꢀıldıktan sonra yapıldığını
belirtmiꢀtir. AĐHM’nin Okul/Türkiye kararındaki (no. 45358/99, 4 Eylül 2003) içtihadını
dayanak olarak gösteren Hükümet, altı aylık sürenin, Yargıtay’ın kararını verdiği 8 Temmuz
2002’den itibaren baꢀlaması gerektiği kanaatindedir.
AĐHM, 3842 no’lu Kanun’un 31. maddesi uyarınca baꢀvuranın avukata eriꢀim hakkına
getirilen kısıtlamanın sistematik olduğunu ve devlet güvenlik mahkemelerinin yetki alanına
giren bir suçla bağlantılı olarak gözaltına alınan herkese uygulandığını kaydeder. Sonuç
olarak, sözkonusu kısıtlama mutat olarak uygulanmıꢀ ve baꢀvuran, polis tarafından gözaltında
tutulduğu süre içerisinde avukat yardımı hakkından yararlanmayı talep edememiꢀtir.
Dolayısıyla, AĐHM Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmesine iliꢀkin ilk itirazını reddeder.
AĐHM, Hükümet’in altı aylık süre kuralına uyulmamasına iliꢀkin iddiası hususunda, bir
yargılamanın adil olup olmadığı değerlendirilirken, yargılamanın bütünüyle göz önüne
alınması gerektiğini hatırlatır (bkz. John Murray/Đngiltere, 8 ꢁubat 1996, 63. paragraf, Hüküm
ve Karar Raporları 1996-I). Ayrıca, Hükümet’in atıfta bulunduğu Okul kararında AĐHM,
Yargıtay’ın duruꢀma düzenlemesi halinde, kararını sözkonusu duruꢀmayı müteakiben bir
hafta içerisinde vermesi gerektiği kaydedilen CMK’nın 324. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Ancak, mevcut davada Yargıtay, davanın esasına iliꢀkin bir duruꢀma düzenlememiꢀtir.
AĐHM, baꢀvuranın kendisine nihai iç hukuk kararının ex officio (resen) tebliğ edilmesi
hakkına sahip olmadığı ve mevcut davada olduğu gibi ulusal yargılama sürecinde, bir avukat
tarafından temsil edildiği durumlarda, nihai iç hukuk kararının birinci derece mahkemesi
sekretaryasına tevdi edildiği tarihin, AĐHS’nin 35/1 maddesi uyarınca baꢀlangıç tarihi –
baꢀvuranın ya da yasal temsilcisinin, nihai kararın içeriğini öğrenebildiği en son tarih –
olarak olarak kabul edilmesi gerektiğini yineler (bkz. Đpek/Türkiye (karar), no. 39706/98, 7
Kasım 2000). Mevcut davada 8 Temmuz 2002 tarihli karar Adana DGM sekretaryasına 21
Ağustos 2002’de tevdi edilmiꢀtir. Baꢀvuranın, AĐHM’ye 4 ꢁubat 2002’de baꢀvuruda