CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
DÖRDÜNCÜ DAİRE  
HALİS/TÜRKİYE  
(Başvuru no. 30007/96)  
KARAR  
STRAZBURG  
11 Ocak 2005  
Sözkonusu karar AİHS’nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Sekretarya  
revizyonuna tabi tutulması mümkündür.  
Halis-Türkiye Davasında,  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Dördüncü Daire),  
Sn. Nicolas BRATZA, Başkan,  
Sn. G. BONELLO,  
Sn. R. TÜRMEN,  
Sn. K. TRAJA,  
Sn. S. PAVLOVSCHI,  
Sn. L. GARLICKI,  
Sn. L. MIJOVIĆ, yargıçlar,  
Ve Bölüm Sekreteri Sn. M. O’BOYLE’un katılımı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi  
Heyeti olarak toplanmış,  
23 Mayıs 2002 ve 7 Aralık 2004 tarihlerindeki gizli görüşme sonucunda,  
son anılan tarihte benimsenmiş olan aşağıdaki karara varmıştır:  
USULİ İŞLEMLER  
1.Davanın nedeni, Türk vatandaşı Atilla Halis’in (“başvuran”), 19 Aralık 1995  
tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”)  
eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na  
(“Komisyon”) yaptığı başvurudur (başvuru no. 30007/96).  
2. Adli yardım verilen başvuranı, görevini Istanbul’da ifa etmekte olan avukat Özcan  
Kılıç temsil etmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)  
organları huzurundaki davalar için bir Ajanl tayin etmemiştir.  
3. Başvuru, AİHS’ye ek 11 No’lu Protokol’ün yürürlüğe girdiği 1 Kasım 1998  
tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) havale edilmiştir (11 No’lu  
Protokol’ün 5§2. maddesi).  
_______________________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür  
Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve  
yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür  
Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
4. Başvuruyla ilgili olarak, AİHM’nin Üçüncü Dairesi görevlendirilmiştir (AİHM İç  
Tüzüğünün 52§1. maddesi). Bu Daire içinde davayı inceleyen Heyet (AİHS’nin 27§1.  
maddesi) İç Tüzüğün 26§1. maddesinde öngörüldüğü üzere oluşturulmuştur.  
5. 23 Mayıs 2002 tarihinde verilen kararla, AİHM başvuruyu kısmen kabul edilebilir  
ilan etmiştir. Başvuranın; Istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız  
olmadığına dair şikayetlerini ve ifade özgürlüğüne ilişkin haklarına müdahale edildiğine dair  
iddialarını gözönüne almıştır.  
6. 1 Kasım 2004 tarihinde, AİHM Dairelerinde değişiklik yapmıştır (İç Tüzük- 25§1.  
madde). Dava, yeni oluşturulan Dördüncü Daire’ye havale edilmiştir.  
OLAYLAR  
1. DAVA OLAYLARI  
7. Başvuran 1969 senesinde doğmuştur ve Istanbul’da yaşamaktadır.  
8. Başvuran, “Özgür Gündem” Gazetesi’nde gazeteci olarak çalışmıştır.  
9. 2 Ocak 1994 tarihinde “Özgür Gündem”, başvuranın yazmış olduğu, “Zagros  
Yayınları’ndan Dört Yeni Kitap” başlıklı bir makale yayınlamıştır. Aynı gün, gazetenin  
yayınlanan tüm nüshaları Istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi emriyle toplatılmıştır.  
10. Sözkonusu makalede, başvuran Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesi’ndeki problemleri  
tartışan dört ayrı yazar tarafından yazılmış dört kitabı incelemiştir. Makalede incelenen ilk  
kitap PKK lideri Abdullah Öcalan tarafından yazılan “Tasfiyeciliğin Tasfiyesi”dir.  
11. Sözkonusu başlık altında yazar görüşlerini aşağıdaki terimlerle ifade etmiştir:  
“Tasfiyeyle mücadele, her devrimci hareket için fevkalade önemlidir. Tasfiyenin bulunmadığı  
hiçbir büyük hareket yoktur. PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan tasfiyeciliğin özelliklerini ve mücadeleye  
verdiği zararları araştırmıştır. ‘Tüm partiyi feda etmek gerekse de onlardan birini tasfiye etme konusunda  
tereddüt etmem’ diyerek bu husustaki kararlılığını belirtmiştir.  
Bu bağlamda, PKK’nın başarısı ‘tasfiyeye’ karşı sonu gelmeyen katı mücadelesidir. PKK  
şimdiye kadar hemen hiçbir devrimci hareketin başaramadığını yaparak gerçekleri açığa çıkarmıştır. PKK’nın bu  
disiplini ve kararlılığı, örgütün olası sistemi ve kurucularının özelliklerine dair bir fikir verebilir.  
PKK, bu anlamda, doğru zamanda, devrimi yenilgiye götürecek tasfiye eğilimlerini teşhis  
etmiş, olası zararlara karşı önlem almış, devrimin temellerini koruma mücadelesini organize etmiş ve sonuç  
olarak, devrimi başarıya ulaştırmıştır. Bu konular kitapta açıkça ele alınmış ve değerlendirilmiştir. ‘Tasfiyeciliğin  
Tasfiyesi’ ne kuramsal bir eserdir ne de ilgili edebiyatın incelenmesinden sonra yazılmış bir kitaptır. Aksine,  
uzun ve zor bir mücadele sırasında pratik olarak karşılaşılan ‘tasfiye’ problemine ilişkin tespitleri kronolojik  
olarak bir araya getiren bir kitaptır. Kitap, bu hususta, yalnızca Kürdistan İçin Ulusal Bağımsızlık Mücadelesi  
için değil, aynı zamanda dünyadaki tüm sınıflar ve ulusal bağımsızlık mücadeleleri için de bilgi ve öğretici  
dersler içeren bir dokümandır.”  
12. Aynı makalede incelenen diğer kitapların başlıkları “Sömürgecilik Tarihi”, “On  
Dokuzuncu Asırdan Günümüze Ulusal Problem ve Kürdistan”, ve “PKK Tarafından İlan  
Edilen Ateşkes ve Etkileri”dir. Son makale bağlamında, başvuran aşağıdakileri belirtmiştir:  
“… 20 Mart 1993 tarihinde PKK tarafından ilan edilen ateşkes, amacına ulaşmamış; aksine  
Kürdistan’daki kirli savaş devam etmiştir. Nitekim, gerillalar 25 Mayıs 1993 tarihinde Elazığ-Bitlis karayolunu  
kapamış, yirmi dokuz askeri öldürmüştür ve cevap verilmeyen ateşkes sona ermiştir.”  
13. 1 Haziran 1994 tarihinde, Istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet  
Savcısı başvuranı, yasadışı ayrımcı bir terörist örgüt hakkında propaganda yapmakla  
suçlamıştır. İddianamedeki suçlamalar, Terörle Mücadele Kanunu’nun 7§2. maddesi uyarınca  
yapılmıştır (3713 No’lu Kanun).  
14. Cumhuriyet Savcısı’nın iddianamesi başvuranın makalesinden alınan aşağıdaki  
cümlelere dayanmaktadır:  
“…Bu bağlamda, PKK’nın başarısı ‘tasfiye’ye karşı sonu gelmeyen katı mücadelesidir. PKK şimdiye  
kadar hemen hiçbir devrimci hareketin başaramadığını yaparak gerçekleri açığa çıkarmıştır. PKK’nın bu disiplini  
ve kararlılığı, örgütün olası sistemi ve kurucularının özelliklerine dair bir fikir verebilir.  
PKK, bu anlamda, doğru zamanda, devrimi yenilgiye götürecek tasfiye eğilimlerini teşhis etmiş, olası  
zararlara karşı önlem almış, devrimin temellerini koruma mücadelesini organize etmiş ve sonuç olarak, devrimi  
başarıya ulaştırmıştır…”  
15. 20 Mart 1995 tarihinde Istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı Terörle  
Mücadele Kanunu’nun 7§2. Kısmı uyarınca suçlu bulmuş ve hakkında bir yıl hapis cezası ve  
dört yüz milyon Türk Lirası (TRL) para cezası hükmü vermiştir.  
16. Mahkeme, sebep olarak makaleden alınan aşağıdaki bölümü göstermiştir:  
“…Bu bağlamda, PKK’nın başarısı ‘tasfiye’ye karşı sonu gelmeyen katı mücadelesidir… PKK, bu  
anlamda, doğru zamanda, devrimi yenilgiye götürecek tasfiye eğilimlerini teşhis etmiş, olası zararlara karşı  
önlem almış, devrimin temellerini koruma mücadelesini organize etmiş ve sonuç olarak, devrimi başarıya  
ulaştırmıştır…”  
17. Mahkeme, yazarın yukarıda kaydedilen beyanatlarını ve bütün olarak sözkonusu  
makaleyi gözönüne alarak, başvuranın PKK lideri ve önde gelen mensupları tarafından  
yazılmış kitapları incelerken PKK ile ilgili propaganda yaptığı kararını vermiştir.  
18. 10 Ekim 1995 tarihinde Yargıtay, Istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin  
kararını onamıştır.  
19. Yargıtay’ın kararını müteakiben başvuran hapis cezasından kaçmak için ortadan  
kaybolmuştur. 2 Mart 2002 tarihinde yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. 4 Mart 2002  
tarihinde başvuranın gözaltında tutulmasına son verilmiştir. 25 Haziran 2002 tarihinde  
Istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 4454 No’lu Kanun uyarınca cezayı ertelemiştir.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI  
20. Sözkonusu tarihte yürürlükte olan ilgili iç hukuk ve uygulaması aşağıdaki hüküm  
ve kararlarda belirtilmiştir: İbrahim Aksoy/Türkiye, no. 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, §§  
41-42, 10 Ekim 2000, Özel/Türkiye no. 42739/98, §§ 20-21, 7 Kasım 2002, Gençel/Türkiye,  
no. 53431/99, §§ 11-12, 23 Ekim 2003, ve Halis/Türkiye (karar), no. 30007/96, 23 Mayıs  
2002.  
21. 30 Haziran 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 16 Haziran 2004 tarihli  
5190 No’lu Kanun uyarınca, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmıştır.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
22. Başvuran, cezai hükümlülüğünün ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğine dair  
şikayette bulunmuştur. Başvuranın şikayeti, AİHS’nin aşağıda kaydedilen 10. maddesine  
dayanmaktadır:  
“1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu  
otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü  
de içerir. …  
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu  
tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu  
düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının  
korunması, veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim  
koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir…”  
23. Hükümet; başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahalenin, 10. maddenin ikinci  
paragrafında belirtilen şartlar uyarınca hakkaniyete uygun olduğunu ileri sürmüştür.  
A. Müdahalenin Mevcudiyeti  
24. AİHM, Terörle Mücadele Kanunu’nun 7§2. Kısmı uyarınca başvuranın ifade  
özgürlüğü hakkına müdahale edildiğinin açık ve taraflar arasında ihtilafsız olduğunu  
belirtmiştir.  
B. Müdahalenin Gerekçesi  
25. Sözkonusu müdahale; “kanunca düzenlenmiş” olmadığı, 10. maddenin 2.  
paragrafında değinilen yasal amaçların biri ya da daha fazlasını takip etmediği, ve bu tür amaç  
ya da amaçları gerçekleştirmek için “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sürece  
AİHS’nin 10. maddesine aykırı olacaktır. AİHM bu ölçütlerin her birini sırasıyla  
inceleyecektir.  
1. “Kanunca Düzenlenmiş”  
26. AİHM; başvuranın hükümlülüğü, Terörle Mücadele Kanunu’nun 7§2. Kısmına  
dayandığı için ifade özgürlüğü hakkına sözkonusu müdahalenin “kanunca düzenlenmiş” kabul  
edilebileceğini belirtmiştir.  
2. Yasal Amaç  
27. AİHM; sözkonusu olayların geçtiği tarihte güneydoğu Türkiye’deki güvenlik  
durumunun hassasiyeti (bkz., diğerleri arasında, Zana/Türkiye, 25 Kasım 1997 tarihli karar,  
Hüküm ve Karar Raporları 1997-VII, sayfa 2539, § 10, ve Ceylan/Türkiye [BD], no.  
23556/94, § 28, ECHR 1999-IV) ve yetkili makamların daha fazla şiddeti teşvik edici  
hareketler hususunda dikkatli olmaları gerekliliğine ilişkin, başvurana karşı alınan önlemlerin,  
ulusal güvenlik ve kamu güvenliği gibi Hükümet tarafından ifade edilen belli amaçlara  
yardımcı olduğunun söylenebileceğini gözönünde bulundurmuştur. Sözkonusu durum, dava  
olaylarının geçtiği tarihte güneydoğu Türkiye’deki vaziyete ilişkin, ayrımcı hareketlerin  
şiddet uygulamasına dayanan yollara başvurduğu durumlarda kesinlikle geçerlidir.  
3. “Demokratik Bir Toplumda Gereken”  
(a) Tarafların İddiaları  
(i) Başvuran  
28. Başvuran; “tasfiye” kelimesinin sözkonusu makalede, Hükümet tarafından iddia  
edildiği gibi “tahrip etmek, imha etmek, ya da kaldırmak” anlamlarında değil, siyasi  
terminolojide geçen şekliyle “arıtmak, tamamlamak” anlamlarında kullanıldığını belirtmiştir.  
Ayrıca, makalesinde “tasfiye” kelimesini kullandığı için değil, PKK lideri ve önde gelen  
mensupları tarafından yazılmış kitapları incelediği için mahkum edildiğini ileri sürmüştür.  
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kendisini, nefreti ya da şiddeti teşvik ettiği için değil,  
ayrımcı propaganda yaptığı için mahkum ettiğini iddia etmiştir.  
29. Başvuran; makalenin yayınlandığı gazete dağıtılıp halka satılmadan önce Istanbul  
Devlet Güvenlik Mahkemesi emriyle toplatıldığı için sözkonusu makalenin insanları nefrete  
ya da şiddete teşvik edici bir etkisinin olamayacağını belirtmiştir. Başvuran, müsadere emriyle  
suçu ya da karışıklığı önlemeye dair tehditlerin önüne geçilmiş olduğunu iddia etmiştir.  
(ii) Hükümet  
30. Hükümet “tasfiye” kelimesinin başvuran tarafından “arıtmak, tamamlamak”  
anlamlarında kullanıldığı iddiasına itiraz etmiştir. Bu bağlamda, sözkonusu kelimenin çeşitli  
sözlüklerde açıklanan anlamlarını sunmuştur. Türkçe’deki “tasifye” kelimesinin anlam  
olarak, İngilizce’deki “tasfiye” kelimesinden çok “öldürerek yok etme” deyimine yakın  
olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda, “tasfiye” kelimesinin PKK mensupları tarafından nasıl  
anlaşıldığını göstermek için Hükümet, 1994 senesinin Mart ayında PKK liderinin örgütün  
Üçüncü Ulusal Kongresi’nde yaptığı konuşmadan bir alıntı sunmuştur.  
31. Hükümet, sözkonusu makalede başvuranın, Abdullah Öcalan’ın fikirlerini ve  
sözlerini onayladığını ileri sürmüştür. Başvuranın, PKK’yı ve “Kürdistan İçin Ulusal  
Bağımsızlık Mücadelesi”ni övdüğü hususunda tatmin olmuştur. Hükümet, sözkonusu  
olayların geçtiği tarhite bu durumun masum insanları katletmek anlamına geldiğini  
belirtmiştir. Başvuranın, makalesinde “PKK Tarafından İlan Edilen Ateşkes ve Etkileri” adlı  
kitabı incelediği sırada sözkonusu durumu doğruladığını ileri sürmüştür. PKK’nın son  
zamanlarda Avrupa Birliği’nin terör örgütleri listesinde yer aldığını belirtmiştir. Bu hususta,  
başvuranın birçok insanı katletmiş olan bir terörist örgüt için propaganda yaptığını iddia  
etmiştir. Hükümet; makalenin yayınlandığı tarihte PKK terörizminin dorukta olduğunu ve  
sonuç olarak, başvuranın makalesinin dolaylı yoldan daha fazla şiddeti teşvik ettiğini  
vurgulamıştır.  
(b) AİHM’nin Tespiti  
32. AİHM, 10. maddeye ilişkin kararlarında değinilen temel ilkeleri hatırlatmıştır  
(bkz., aşağıdaki kararlar, Ceylan, yukarıda kaydedilen, § 32, Öztürk/Türkiye [BD], no.  
22479/93, § 64, ECHR 1999-VI, İbrahim Aksoy, yukarıda kaydedilen, § 51-53, ve Fressoz ve  
Roire/Fransa [BD], no. 29183/95, § 45, ECHR 1999). Sözkonusu davayı, bu ilkeler ışığında  
inceleyecektir.  
33. AİHM; makalenin içeriğini ve kapsamını ve bütün olarak davayı gözönünde  
bulundurarak sözkonusu müdahaleyi incelemelidir. Özellikle, sözkonusu müdahalenin  
“izlenilen yasal amaçlara uygun” ve müdahaleyi haklı göstermek için yerel makamlar  
tarafından sunulan sebeplerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığına karar vermelidir. AİHM;  
ayrıca, açılan davaların arka planını, özellikle de terörizmin önlenmesine ilişkin problemleri  
gözönünde bulundurmuştur (bkz., Karakaş/Türkiye [BD], no. 23168/94, § 54, ECHR 1999-  
IV).  
34. Sözkonusu makale, dört farklı yazar tarafından yazılmış dört kitabın incelemesini  
içermektedir.Başvuran tarafından incelenen dört kitaptan biri olan “Tasfiyeciliğin Tasfiyesi”  
PKK lideri tarafından yazılmıştır. AİHM; tarafların sunduğu görüşlerdeki iddiaların  
başvuranın makalesinde ve kitabın başlığında geçen “tasfiye” kelimesine odaklandığını  
belirtmiştir. Bu hususta, AİHM başvuranın, “tasfiye” teriminin açıklandığı kitabın yazarı  
değil, yalnızca bir gazete yorumcusu olduğunu belirtmiştir. Bu sıfatla, ifade özgürlüğü; gazete  
yorumcusunun şahsi görüşlerinin, topluma zararlı ya da şiddeti teşvik edici olduğu halde  
tartışılan ya da incelenen görüşlerden ayırt edilmesini gerektirir.  
35. Ayrıca, AİHM başvuranın Istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından, şiddeti  
teşvik suçundan değil, PKK propagandası yapmaktan mahkum edildiğini belirtmiştir. Ancak,  
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararı sözkonusu müdahaleyi haklı göstermek için Hükümet  
tarafından ileri sürülen iddialara dayanmamaktadır. AİHM, özellikle, yerel yargıçların,  
başvuranın mahkumiyetine sebep gösterirken “tasfiye” kelimesini yorumlamadıklarını ya da  
sözkonusu kelimeye özel bir önem vermediklerini gözlemlemiştir (bkz., Müslüm  
Gündüz/Türkiye, no. 35071/97, § 48, 4 Aralık 2003).  
36. AİHM, ayrıca, sözkonusu makale; 2 Ocak 1994 tarihli Özgür Gündem  
Gazetesi’nin basımının, gazete dağıtılmadan önce Istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi emri  
ile durdurulması nedeni ile hiçbir zaman yayınlanmadığı halde, başvuranın propaganda  
yapmaktan hapse mahkum edilmesi gerçeğini gözönünde bulundurmaktadır .  
37. AİHM; hakkında verilen kararın ifasının ertelenmesine bakılmaksızın, başvuranın  
ağır ceza tehdidi ile karşı karşıya kaldığını gözlemlemiştir. AİHM; bu bağlamda, cezanın  
içerik ve şiddetinin, müdahalenin boyutu değerlendirilirken gözönünde bulundurulması  
gereken etkenler olduğunu hatırlatmıştır.  
38. Bu bağlamda; AİHM, Istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından başvuranın  
suçlu bulunması ve mahkum edilmesine ilişkin sunulan sebeplerin uygun olduğu halde  
başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale edilmesini haklı çıkarır derecede yeterli  
görülemeyeceğini belirtmiştir (bkz., Şener/Türkiye, no. 26680/95, § 45, 18 Temmuz 2000).  
39. Yukarıdaki görüşler gözönüne alındığında, başvuranın mahkumiyeti izlenen  
amaçlarla uyumlu ve buna bağlı olarak, “demokratik bir toplumda gerekli” değildir. Sonuç  
olarak, AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edilmiş olduğuna karar verilmiştir.  
II. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
40. Başvuran; kendisini yargılayan ve mahkum eden Istanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesi mensuplarından birinin askeri hakim olması nedeniyle, sözkonusu mahkemenin  
kendisini adil şekilde yargılayan “bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” olmadığını belirtmiştir.  
Başvuranın iddialarında, sözkonusu durum, AİHS’nin 6 § 1. maddesinin aşağıda kaydedilen  
ilgili kısmının ihlali anlamına gelmektedir:  
“Herkes … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan … bağımsız ve  
tarafsız bir mahkeme tarafından davasının … hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına  
sahiptir …”  
41. AİHM; sözkonusu davada sunulan iddiaları kapsayan birçok benzer dava  
incelemiştir ve AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (bkz. Özel,  
yukarıda kaydedilen, §§ 33-34, ve Özdemir/Türkiye, no. 59659/00, §§ 35-36, 6 Şubat 2003).  
42. AİHM; sözkonusu davayı incelemiştir ve Hükümet’in, AİHM’nin farklı bir karar  
vermesi için hiçbir kanıt ya da iddia sunmadığı sonucuna varmıştır. Devlet Güvenlik  
Mahkemesi tarafından Türk Ceza Kanunu bağlamındaki suçlara ilişkin aleyhine dava açılan  
başvuranın Askeri Hakimler Kanunu’na tabi bir subayın bulunduğu bir heyet tarafından  
yargılanmaktan hoşnut olmamasının anlaşılır olduğu kanaatindedir. Bu sebeple, başvuran  
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, davanın içeriği ile ilgisi olmayan görüşlerden  
etkilenebileceği hususunda haklı olarak endişe duyabilir. Sonuç olarak başvuranın  
mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığına dair endişeleri haklı bulunabilir (bkz.,  
Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-IV, sayfa 1573, § 72, in fine).  
43. Sonuç olarak; AİHM başvuranı yargılayan ve mahkum eden Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’nin 6 § 1. madde uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığı kanısına  
varmıştır.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
44. AİHS’nin 41. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun  
bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Damage  
45. Başvuran, gördüğü maddi ve manevi zararlar için 10,000 Euro (EUR) tazminat  
talep etmiştir.  
46. Hükümet, başvuranın talep ettiği meblağın makul miktarın çok üzerinde olduğu  
kanaatindedir.  
47. Başvuranın gördüğünü iddia ettiği maddi zarara ilişkin AİHM, başvuranın  
tazminat talebini destekleyecek hiçbir doküman sunmadığını belirtmiştir. Bu sebeple, AİHM  
sözkonusu talebi reddetmiştir.  
48. Manevi zarara ilişkin, AİHM başvuranın dava olayları sırasında belli oranda  
sıkıntıya maruz kaldığı kanaatindedir. AİHS’nin 41. maddesinin gerektirdiği şekilde  
hakkaniyete uygun bir değerlendirme yapan AİHM, başvurana gördüğü manevi zarar için  
2,000 Euro tazminat ödenmesi kararını vermiştir.  
49. AİHM; 6 § 1. madde uyarınca başvuranın bağımsız ve tarafsız olmayan bir  
mahkeme tarafından mahkum edildiğini tespit ettiği durumlarda, prensip itibariyle  
uygulanacak en doğru yöntemin başvuranın acil olarak bağımsız ve tarafsız bir mahkeme  
tarafından tekrar yargılanması olduğu sonucuna varmıştır (Gençel, yukarıda kaydedilen, §  
28).  
B. Masraf ve Harcamalar  
50. Davasının sunulmasına ilişkin Avrupa Konseyi’nden 4,100 Fransız Frangı (625  
Euro) adli yardım kabul eden başvuran AİHM huzurunda, yaptığı masraf ve harcamalar için  
2,000 Euro tazminat talep etmiştir. AİHM’ye sözkonusu talebine ilişkin hiçbir makbuz  
sunmamıştır.  
51. Hükümet başvuran tarafından talep edilen meblağa itiraz etmiştir.  
52. Sunulan kanıtları ve bu alandaki içtihatı gözönüne alarak AİHM, huzurunda  
yapılan işlemler karşılığında talep edilen 2,000 Euro tazminatın makul olduğuna ve  
başvurana, Avrupa Konseyi’nden adli yardım olarak kabul ettiği 625 Euro (EUR) çıkarılarak  
2,000 Euro (EUR) tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
53. AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç  
puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre belirlenmesini uygun bulmuştur.  
YUKARIDAKİ NEDENLERDEN DOLAYI, AİHM  
1. Oybirliği ile AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
2. Oybirliği ile AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. Bire altı oyla,  
(a) sorumlu Devletin, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinlik  
kazandığı tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme gününde geçerli olan kur  
üzerinden sorumlu Devlet’in ulusal para birimine çevrilecek aşağıdaki  
miktarları ödemesi gerektiğine:  
(i) manevi zarar için 2,000 Euro (iki bin Euro);  
(ii) masraf ve harcamalar için 1,375 Euro (bin üç yüz yetmiş beş Euro);  
(iii) yukarıdaki miktarlara uygulanabilecek vergiler;  
(b) yukarıda sözü edilen üç aylık sürenin bitiminden ödeme gününe kadar basit  
faizin, Avrupa Merkez Bankası’nın gecikme süresince uyguladığı faiz oranına  
üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranı üzerinden yukarıdaki miktarlara  
uygulanması kararını vermiş;  
4. Oybirliği ile başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmını reddetmiştir.  
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3.  
maddeleri uyarınca 11 Ocak 2005 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
Michael O’BOYLE  
Sekreter  
Nicolas BRATZA  
Başkan  
AİHS’nin 45 § 2. maddesi ve AİHM İç Tüzüğü’nün 74 § 2. maddesi uyarınca, S.  
Pavlovschi’nin muhalefet şerhi sözkonusu karara eklenmiştir.  
N.B.  
M.O’B.  
YARGIÇ PAVLOVSCHI’NIN MUHALEFET ŞERHİ  
Maatteessüf büyük üzüntümü dile getirerek, sözkonusu davada çoğunluğun verdiği  
kararlardan birini taahhüt edemiyorum.  
Davanın esaslarına ilişkin herhangi bir endişem bulunmamaktadır. AİHS’nin 10. ve 6  
§ 1. maddelerinin ihlal edildiği hususunda çoğunluğun görüşlerini paylaşıyorum.  
Sıkıntım, AİHS’nin 41. maddesinin uygulanmasını incelerken başlamıştır.  
Özellikle, başvurana gördüğü manevi zarar için ödenen 2,000 Euro tazminata  
değinmek istiyorum. Sözkonusu miktarın dava olayları gözönüne alındığında son derece az ve  
yetersiz olduğu kanaatindeyim. Sözkonusu miktar, başvuranın maruz kaldığı sıkıntıları  
karşılayacak düzeyde değildir.  
Benim fikrime göre, sözkonusu tazminat miktarını, biçimsel mantık ya da AİHM  
içtihatı perspektifi ile haklı çıkarmak imkansızdır. Sözkonusu perspektifler, tazminat miktarını  
belirlerken hakkaniyete uygun ve adil karar verilmediğini göstermektedir.  
“İfade özgürlüğü” ihlallerini incelerken, Devletin, kişilerin farklı türde sıkıntılara  
maruz kalmasına yol açacak çeşitli müdahale türleri arasında açık bir ayırım yapmasının –  
mecburi olmasa da – son derece önemli olduğu inancındayım.  
Pratik bir ifade ile, maruz kalınan sıkıntının şiddeti başvuranlara tazminat miktarları  
(daha çok ya da daha az) hususunda değişiklik talep etme yetkisini vermektedir. Bir dereceye  
kadar ve mümkün olduğu surette, bu tür bir tazminat maruz kalınan çeşitli sıkıntıların  
dereceleriyle orantılı olmalıdır.  
Kanaatimce, ifade özgürlüğü haklarını kullanmaları sonucu kendilerine yönelik cezai  
takibat başlatılan, hüküm giyen ve ceza verilen kişilerin, aynı koşullar altında cezai müeyyide  
koyulmayan kişilere göre daha fazla zarar gördükleri açıktır. Yetkili makamlarca birkaç saat,  
birkaç gün ya da birkaç ay alıkonulan kişilerin, alıkonmayan kişilere göre daha fazla zarar  
gördükleri de açıktır.  
Aynı şekilde, ifade özgürlüğü hakkını kullanması sonucu adli makamlarca, mesleki  
faaliyeti yüzünden manevi zarara uğrayan diğer kişilere tazminat ödemek durumunda  
bırakılan bir kişinin gördüğü zarar da hakkında takibat açılan ve cezayı gerektiren bir suçtan  
hüküm giyen bir kişinin gördüğü zarardan çok daha azdır.  
Kanaatimce, fikirleri yüzünden hüküm giyen kişilerin gördüğü zarar, hükümlülüğün  
adil yargılanma hakkının ihlalinden kaynaklanan takipsizlik kararlarına dayandığı durumlarda  
çok daha fazladır. İki ya da daha fazla hakkı ihlal edilen kişiye, yalnızca bir hakkı ihlal edilen  
kişiye ödenecek tazminat miktarından daha yüksek bir miktar ödenmesi, yıllardır AİHM’nin  
genel uygulaması haline gelmiştir.  
Yukarıdaki nedenlerden dolayı, başvuranın hakkında takibat açılması, cezayı  
gerektiren suçtan hüküm giymesi ve cezalandırılmasından kaynaklanmayan bir “ifade  
özgürlüğü” davasında, verilen tazminatın 4,000 Euro olması durumunda mutabık kalmam  
mümkün değildir; fakat hakkında takibat açılan başvuranın cezayı gerektiren suçtan hüküm  
giydiği ve cezalandırıldığı sözkonusu davada tazminat olarak ödenen miktar yalnızca 2,000  
Euro’dur. Heyet sözkonusu davada 10. ve 6 § 1. maddelerin ihlal edildiğini tespit ettiği halde  
ilk davada yalnızca 10. maddenin ihlal edildiğini tespit ettiği dikkate alınırsa bu farklılık  
özellikle çarpıcı bir hal almaktadır.  
Heyetin, yalnızca 10. maddenin ihlal edildiğini tespit ettiği durumlarda başvurana  
ödenen tazminat miktarı 4,000 Euro iken, 10. ve 6 § 1. maddenin ihlal edildiğini tespit ettiği  
durumlarda ödenen tazminat miktarının yalnızca 2,000 Euro olması hususunda hiçbir mantıklı  
açıklama bulunmamaktadır.  
Ayrıca, hakkında cezai takibat açılan, hüküm giyen ve ceza verilen bir kişiye yalnızca  
2,000 Euro tazminat ödenirken; hakkında cezai takibat açılmayan, hüküm giymeyen ve ceza  
verilmeyen bir kişiye 4,000 Euro tazminat ödenmesini açıklamak mümkün değildir. AİHS’nin  
“adil tazmin” ilkesini gerekli kılan 41. maddesinin şartlarına ters düşen bu yaklaşımı  
kesinlikle adaletsiz bulmaktayım.  
Sözkonusu davada, başvuranın gördüğü manevi zararlar için ödenen tazminatın,  
başlangıç noktası olarak kabul edilmesi gereken bir meblağ olan 4,000 Euro’dan az olmaması  
gerektiği kanaatindeyim. Başvurana uygulanan yaptırımların cezai niteliğini gözönüne alarak,  
başvurana ödenen tazminata 2,000 Euro daha eklerdim. Son olarak, sözkonusu davada  
AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğinin saptandığını gözönüne alarak, 6 § 1. maddenin  
ihlal edilmesi hususunda, daha önce belirtilen iki meblağa 3,000 Euro daha eklerdim.  
Bu hesaplamalar beni, adil olmak için, sözkonusu davada ödenmesi gereken miktarın  
9,000 Euro civarında olması, fakat kesinlikle 2,000 Euro olmaması gerektiği sonucuna  
ulaştırmıştır.