CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
HALĐS AKIN - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 30304/02)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
13 Ocak 2009  
Đꢀbu karar Sözleme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek olup  
ekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
T.C. vatandaı Halis Akın (bavuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 6 Temmuz  
2002 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin Sözleme’nin  
(Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 30304/02 numaralı  
bavuru sonucu bu dava görülmektedir.  
Bavuran Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Ankara barosu avukatlarından  
A. Ertan ve B. Özgökçe tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuran 1953 doğumlu olup Van’da ikamet etmektedir.  
Bavurana göre, kendisi 17 Haziran 2001 akamı saat 18.00’e doğru, koyunlarını otlatmak  
üzere Yukarı Tulgalı köyünün (Özalp/Van) çayırlarına doğru inmitir. Bu sırada silah sesleri  
duymuve yaralanmıtır. Bavuran ilerideki jandarmaları görünce onlara doğru seslenerek  
ateetmemelerini ve kendisinin kaçakçı değil bir köylü olduğunu bağırmıtır. Ağır bir ekilde  
yaralanan bavuran, Van Devlet Hastanesine kaldırılmıtır.  
Hükümete ve dava dosyasında bulunan belgelere bakıldığında, olay 18 Haziran 2001 günü  
akaryakıt kaçakçılığına karı bölgede yürütülen operasyon sırasında aağı yukarı 21.30  
sularında yani hava karardıktan sonra meydana gelmitir. Bavuran, bidon yüklediği atı ve  
diğer dört kiiyle birlikte Đran sınırındaki Tevrek köyüne doğru yol alırken, beraberindeki  
grupla birlikte, yasak bölge içerisindeki 1. derece askeri alanda nöbet tutan jandarmaların  
termik kamerasına yakalanmıtır. Jandarma onları durdurmak için önce sözlü ikazda  
bulunmuve daha sonra havaya ateetmitir. Bu ikazlar ahısları durdurmaya yetmediği için  
jandarmalar bu kez atların ayaklarını nian alarak onlara doğru ateetmilerdir. Açılan bu ateꢀ  
sırasında bavuran yaralanmıtır. Grubun diğer elemanları kaçmayı baarmılardır. Daha  
sonra olay yerinde dört adet bobidon ele geçirilmitir.  
Bavuran, acilen götürüldüğü Van Devlet Hastanesine 22.50’ye doğru varmıve orada  
derhal göğsünden ameliyat edilmitir. Đdari makamlar ve savcılık hem resen hem ilgili ahsın  
suç duyurusunda bulunması sonucu olayla ilgili soruturma balatmıtır.  
20 Haziran 2001 tarihinde bavuran, bu defa jandarmaların köylülere karı genel davranıꢀ  
biçiminden ikâyetçi olmutur. Özalp Kaymakamlığı tarafından bu konuyla ilgili ayrı bir  
soruturma yürütülmütür.  
Konuyla ilgili olarak yürütülen iki idari soruturma daha sonra birletirilmitir.  
Jandarmanın görevli subayı, 3 Ağustos 2001 tarihinde verdiği raporda bavuranın maruz  
kaldığı olay ve görevi kötüye kullanma iddiaları için ayrı ayrı takipsizlik kararı alınmasını  
tavsiye etmitir.  
Đl özel idare meclisi, 6 Ağustos 2001 tarihinde bu tavsiyeye uyarak takipsizlik kararı  
almıtır. Bu karar gerekçesinde meclis, jandarma ve köylülerin verdikleri ifadelerin dikkate  
alındığını vurgulayarak, olaya karıan jandarma erleri F.Ç. ve N.Ö.’nün sınır bölgelerinde  
ateli silah kullanımını düzenleyen 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun’un  
2
11. maddesinin 3. fıkrasına uygun olarak hareket ettiklerine ve ayrıca jandarmanın genelde  
köylülere karı kötü davrandığı iddiasının yerinde olmadığına hükmetmitir  
8 Ekim 2001 tarihinde Özalp Savcısı, ateetmekle uçlanan jandarma eri F.Ç.’nin 1918  
sayılı yasanın 11. maddesinin 3. fıkrasına uygun olarak hareket ettiği gerekçesiyle hakkında  
takipsizlik kararı vermitir. Savcı ayrıca, bavuranın olayla ilgili verdiği ifadelerde birçok  
tutarsızlığın bulunduğunu tespit etmitir.  
Bavuranın 21 Aralık 2001 tarihinde açtığı itiraz davası ErciAğır Ceza Mahkemesi  
tarafından reddedilmitir. Bu karar, ilgili ahısa 5 Ocak 2002 tarihinde tebliğ edilmitir.  
Bu arada bavuran, Özalp Ceza Mahkemesi önünde kaçakçılık suçlamasıyla yargılanmıꢀ  
ve atılı suça teebbüsün unsurları olumadığı gerekçesiyle 6 Kasım 2001 tarihinde beraat  
etmitir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
AĐHS’nin 2. maddesine atıfta bulunan bavuran, olayın vuku bulduğu dönemde yürürlükte  
olan yasaları ve özellikle sınır bölgelerinde ateli silah kullanımını düzenleyen 1918 sayılı  
Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun’un 11. maddesinin 3. fıkrasını eletirmekte ve adli  
makamların bu düzenlemeye dayanarak suç duyurusunu reddettiklerini iddia etmektedir.  
Bavuran, bu düzenlemenin ilgili ahısta silah bulunup bulunmadığına ve kullanılan gücün  
orantılı olup olmadığına bakılmaksızın üzerine ateedilmesine izin verdiğini ileri sürmekte ve  
bundan ikâyetçi olmaktadır.  
Bavuran ayrıca, jandarmaların silah kullanmadan yakalayabilecekleri halde, kendisini  
ağır bir ekilde yaraladıklarını iddia etmektedir.  
Hükümet, bu olayın Đran sınırında, sık sık akaryakıt kaçakçılığının gözlemlendiği ve birçok  
terörist faaliyetin yürütüldüğü bir yerde ve özellikle giriyasağı bulunan askeri bir alanda  
meydana geldiğini anımsatmaktadır. Hükümete göre bavuran, bizzat kendisinin üpheli  
hareketlerinden dolayı jandarmanın mermilerine hedef olmutur, zira bavuranın da içinde  
bulunduğu bu grup, o an elde bulunan imkânlar dahilinde yapılan uyarılara uymamıve  
bunun üzerine jandarmalar önce atların ayaklarına nian almılar ve en sonunda kaçmaya  
çalıan üphelilere doğru ateetmek zorunda kalmılardır. Hükümet, son olarak, gelien  
olayların o dönemde yürürlükte olan yasalara uygun seyrettiğini, jandarmaların bavuranı  
öldürmek amacıyla ateetmediklerini ve kendisinin bu sayede yaralı olarak ele geçirildiğini  
vurgulamaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
AĐHM, yukarıda dile getirilen ikâyetlerin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası bakımından  
açıkça mesnetsiz olmadığını tespit etmektedir. Baka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi  
bulunmaması dolayısıyla AĐHM, bu ikâyetleri kabuledilebilir ilan etmektedir.  
3
B. Esasa ilikin  
AĐHM, mevcut dava dosyasında bavurana karı kullanılan gücün, sonuç itibariyle,  
ölümcül olmadığı kanaatindedir. Bununla birlikte AĐHM, jandarmanın bavuranı öldürmek  
isteyip istemediği konusundan ziyade kullanılan gücün derece ve tipini göz önüne almakta ve  
sonuç itibariyle bavuranın yaralı olarak kurtulmuolsa bile yine de hayatını tehlikeye  
sokacak bir eyleme maruz kaldığı sonucuna varmaktadır. Bu itibarla, konu 2. maddenin  
uygulama alanına girmektedir (Yunanistan aleyhine Makaratzis davası [GC], no 50385/99,  
prg. 49-55, CEDH 2004-XI).  
1. Genel ilkeler  
AĐHS’nin 2.maddesinin 1. fıkrasındaki ilk cümlede, Devlete verilen yükümlülükler  
arasında sadece kasıtlı ve yasadıı yöntemlerle ölüme sebebiyet vermekten kaçınmak değil  
aynı zamanda iç hukuk düzeni çerçevesinde görev ve yetkisi alanındaki tüm insanların  
hayatlarını korumak da bulunmaktadır (Türkiye aleyhine Kılıç davası, no 22492/93, prg. 62,  
CEDH 2000-III). Bu bağlamda Devletin birinci sorumluluğu, kii hayatına yönelik eylemleri  
caydırmaya yönelik hukuki ve idari düzenlemeleri yapmak ve ihlalleri caydırmak, önlemek ve  
cezalandırmak için oluturulmubir uygulama gerçekletirmek suretiyle yaam hakkını  
güvenceye almaktır.  
AĐHS’nin 2. maddesinde de belirtildiği üzere, bazı artlar altında kolluk güçlerinin ölümcül  
güç kullanabilirler. Ancak, kolluk güçleri tarafından gerçekletirilen operasyonların ulusal  
hukuk tarafından öngörülmüolması gerektiği gibi, keyfi davranıve istismarlara ve hatta  
önlenebilir kazalara karı gelitirilmiuygun ve etkili bir güvence sistemi gelitirmek  
suretiyle bu hukuk tarafından sınırları iyice çizilmelidir. Kolluk güçleri, hem hazırlıklı bir  
operasyon yürütürken ve hem de beklenmeyen ekilde tehlikeli görülen bir ahsı kovaladıkları  
sırada görevlerini yerine getirirken belirsizlik içerisine dümemelidirler. Kanunların  
uygulanmasından sorumlu olan kiilerin hangi artlarda güç uygulayabilecekleri ve ateli silah  
kullanabilecekleri, konuyla ilgili uluslararası normlar da dikkate alınarak, idari ve hukuki bir  
çerçevede belirlenmelidir (Makaratzis, ilgili bölüm, prg. 57-59, ve prg. 30-32, « güç  
kullanımıyla ilgili BirlemiMilletler ilkeleri »).  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 2. maddesinin ikinci paragrafının, bir bütün olarak ele alındığında,  
bilerek ölüme sebebiyet vermeye izin verilen durumları saymadığı, buna karın istemeden  
ölüme sebebiyet verebilecek «güç kullanımına» bavurulabilecek durumları tanımladığı  
hatırda tutulmalıdır. Güç kullanımı, sadece ve sadece AĐHS’nin 2. maddesinin 2 a, b, c  
fıkralarında sıralanan amaçların gerçekletirilmesiyle orantılı olarak uygulanmalıdır. Bu  
hükmün demokratik bir toplumdaki önemini iyi bilen AĐHM, bir görüoluturmak için,  
bilinçli olarak ölümcül güç kullanılan durumları büyük bir özenle incelemek ve yalnızca güç  
kullanan devlet yetkililerinin eylemlerini değil, aynı zamanda olayın meydana geliꢀ ꢀartlarını  
ve özellikle söz konusu eylemlerin nasıl hazırlandığı ve icra edildiğini de göz önünde  
bulundurmak zorundadır (Birleik Krallık aleyhine McCann ve diğerleri davası, 27 Eylül  
1995, prg. 148-150, seri A no 324).  
2. Mevcut davada uygulama  
Bavurana göre, kaçakçılığın men ve takibine dair 1918 sayılı Kanun’un 11. maddesinin 3.  
fıkrası uyarınca, kiinin silah taıyıp taımadığına bakılmaksızın tek bir uyarıdan sonra  
uyarılan kiiye ateedilmesine izin verilmekte, kullanılan gücün orantılılığı dikkate  
alınmamaktadır.  
4
Hükümet, bu düzenlemenin AĐHS’nin 2. maddesinde yer alan «yasa ile koruma» ilkesiyle  
bağdağını savunmaktadır. Hükümet, ihtilaflı hükmün önce sözlü uyarı bilahare havaya ihtar  
atei açılmasını öngörmesinin ve sadece ilgili ahıs tarafından silahla karılık verildiği veya  
olayın güvenlik bölgesi içerisinde vuku bulduğu durumlarda ve meru müdafaa halinde o  
kiinin hedef alınmasına izin vermesinin pozitif yükümlülüğünün gereklerini yerine  
getirdiğini ileri sürmektedir.  
AĐHM’nin tespitine göre bavuran, jandarmaların söz konusu operasyon sırasında  
görevlerini yerine getirirken gerekli bilgi, eğitim veya talimatları almadıkları için belirsizlik  
içerisine dütüklerini iddia etmemekte ve daha sonra hakkında yürütülen yargılamadan da  
ikâyetçi olmamaktadır.  
Konunun iç hukukla ilgili olması dolayısıyla AĐHM, sınır bölgelerinde ateli silah  
kullanımını düzenleyen temel yasa niteliğindeki 1918 sayılı yasanın, yürürlüğe girdikten  
sonra iki kez değitirildiğini de dikkate almak zorundadır.  
Sözkonusu yasa ilk önce 19 Temmuz 2003 tarih ve 4926 sayılı kaçakçılıkla mücadele  
yasası ile yürürlükten kaldırılmıtır. Bu yeni yasanın emniyet güçlerinin ateli silah  
kullanımını düzenleyen 18. maddesine « görevli memurlar, ancak dur emri ve havaya açılan  
ihtar ateine uymayan ilgili ahsı durmaya zorlayacak ekilde silah kullanabilir » ibaresi  
eklenmitir.  
Bu yasa da silah kullanma yetkisine açıklık getiren 31 Mart 2007 tarih ve 5607 sayılı  
kaçakçılıkla mücadele yasasıyla 2007 yılında yürürlükten kaldırılmıtır. Bu yeni yasanın 22.  
maddesinde, yine sınır bölgelerinde, önce sözlü dur emrine, sonrada havaya açılan ihtar  
ateine uyulmaması halinde ve ateli silahla karılığa yeltenilmesi ve sair surette meru  
müdafaa durumuna düülmesi halinde yetkili memurlar «saldırıyı etkisiz kılacak oranda  
doğrudan hedefe ateedebilir » ibaresi kullanılmıtır.  
Bu son düzenlemede, silahla karılık vermeye yeltenme ve meru müdafaa durumunda  
dahi sadece orantılı ateetme yetkisi verilerek gerçekten yasal bir iyiletirme yapılmıtır.  
Oysa olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan ve daha sonra değitirilen yasa, -  
güvenlik bölgelerinde olsa bile - sözlü dur emrine veya havaya açılan ihtar ateine uymayan  
ilgili ahısa doğrudan nian alınarak ateedilmesine izin veriyordu. Dolayısıyla, bu yasada  
orantılı silah kullanımı öngörülmemiti. Yukarıda sayılan yasa değiiklikleri ile de teyid  
edilen bu basit tespit sonucunda AĐHM, yasal düzenlemelerle kiilerin uygun bir ekilde  
korunmasını gerektiren pozitif yükümlülük açısından bakıldığında, anılan dönemde ulusal  
makamların kolluk güçlerinin operasyonları sırasında ortaya çıkacak yaama yönelik gerçek  
ve yakın tehditleri ortadan kaldıracak yasal güvenceyi sunmadığı kanaatine varmaktadır  
(Makaratzis, ilgili bölüm, prg. 71). Dolayısıyla bu bağlamda AĐHS’nin 2. maddesi ihlâl  
edilmitir.  
Vardığı bu sonucu dikkate alan AĐHM, jandarmaların ilgili ahsın hayatını potansiyel  
olarak tehlikeye sokan davranılarını AĐHS’nin 2. maddesinin ikinci paragrafı bakımından  
ayrıca incelemeye gerek olmadığı kanaatindedir (Makaratzis, ilgili bölüm, prg. 71-72).  
5
II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuran 2.500 Euro maddi tazminat talep etmektedir. Bavuran sosyal sigortalar  
kapsamının dıında kalan sağlık giderlerinde bulunduğunu fakat aradan uzun bir süre geçmesi  
dolayısıyla buna ilikin ispat edici belgeleri sunamadığını ifade etmektedir.  
Hükümet AĐHM’yi bu talebi reddetmeye davet etmektedir.  
Tespit edilen ihlal kararı ile öne sürülen maddi zarar arasında bir illiyet bağının bulunduğu  
farz edilse dahi AĐHM bu talebin gerekçelendirilip, belgelerle kanıtlanmadığı saptamasını  
yapmaktadır. Sonuç olarak bu talebi reddetmektedir.  
Bavuran çektiği sıkıntılar, korkular, fiziksel ve zihinsel acılar nedeniyle 15.000 Euro  
manevi tazminat talep etmektedir.  
Hükümet buna karı çıkmakta ve ihlal kararının kendisinin bu alanda bir telafi oluturması  
bakımından yeterli olacağını savunmaktadır.  
Mahkemeye sunulan deliller ve mevcut koullarda AĐHM bavuranın belirli bir oranda  
manevi zarara uğradığını, bunun yalnızca ihlal tespiti ile giderilemeyeceğini dile  
getirmektedir. AĐHM, AĐHS’nin 41. maddesi uyarınca hakkaniyete uygun bavurana 10.000  
Euro manevi tazminat ödenmesini kararlatırmaktadır.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Bavuran AĐHM önünde yapmıolduğu yargılama giderleri için 3.780 Euro talep  
etmektedir. Diğer belgeleri sunacak olanağı bulunmadığını belirten bavuran yargılama  
giderlerini yalnızca posta masrafları olarak göstermektedir.  
Hükümet ispat edici belgelerin yokluğunda AĐHM’yi bu talepleri reddetmeye davet  
etmektedir.  
AĐHM içtihadına göre, bir bavuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini ancak  
gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda ortaya konduğu sürece elde edebilir. Mevcut  
bavuruda mahkemeye sunulan deliller ve sözü edilen kıstaslar ıığında AĐHM posta  
giderlerinin karılığı olarak 100 Euro ödenmesini uygun görmektedir. Temsil gideri ile ilgili  
olarak ise AĐHM, çalıma saatlerini gösteren çizelge ıığında hakkaniyete uygun bavurana  
1.000 Euro ödenmesini kararlatırmaktadır.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç  
puanlık bir artıeklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
6
1. Bavurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;  
2. Yasa ile etkili bir korumanın sağlanmaması nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal  
edildiğine;  
3. Aırı güç kullanımına ilikin ikayetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;  
4. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru  
üzerinden ulusal para birimine çevrilmek üzere Savunmacı Devlet tarafından bavurana:  
i.  
manevi tazminat olarak 10.000 (on bin) Euro ödenmesine;  
ii.  
yargılama masraf ve giderleri için 1.100 (bin yüz) Euro ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
5. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢀTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 13 Ocak 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
7