15 ve 18, 22 Temmuz 2003) kollardaki sinir ağında oluşan lezyonlara kadar uzanan (Aksoy-
Türkiye, 18 Aralık 1996, Derleme 1996-VI, s. 2278, § 60) rahatsızlıklar arasındaki az çok
yakın ilişkiyi görmezlikten gelemez. AİHM kesin hüküm vermekten kaçınarak, başvuranın
dayanak aldığı tıbbi belgelerin bu hususta kesin bir tespit teşkil etmemekle birlikte,
kollarından asıldığı yönündeki iddiasına inandırıcılık katabileceği kanaatindedir.
İlgili kişi özgürlüğünden yoksun bırakılmasının başlangıcında sağlık muayenesinden
geçirilmediği için, tespit edilen semptoma yol açan olayların, yakalanmasından önceki
dönemde meydana gelmiş olabileceği ileri sürülemez. Dolayısıyla bu semptomun kaynağı
hakkında makul bir açıklama getirmek ve sözkonusu iddiayı şüpheye düşürebilecek olayları
doğrulayan kanıtlar sunmak Hükümet’in sorumluluğundadır (Bkz., diğerleri arasında,
Selmouni-Fransa [GC], no: 25803/94, § 87, CEDH 1999-V; Berktay-Türkiye, no: 22493/93, §
167, 1 Mart 2001, ve Altay-Türkiye, no: 22279/93, § 50, 22 Mayıs 2001).
Oysa aşağıda belirtilen nedenlerden dolayı Hükümet’in açıklamaları AİHM tarafından
ikna edici bulunmamıştır.
Öncelikle 25 Mayıs 1994 tarihinde gerçekleştirilen muayeneyi 29 Haziran 1994 günlü
muayeneden ayıran yaklaşık bir aylık süreye dayanan argüman incelendiğinde zayıf olduğu
ortaya çıkmaktadır, zira yapılan son muayene ile 30 Mayıs 1994 tarihinde, yani başvuranın
gözaltına alınmasından beş gün sonra, cezaevi doktoru tarafından yapılan muayenede konan
ilk tanı doğrulanmıştır.
Ayrıca İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ni davalı iki polis memuru hakkında beraat
kararı vermeye sevk eden gerekçeleri, kendisini haklı kılıyormuş gibi gösteren Hükümet’e, bu
hususta da katılmak mümkün değildir.
Her şeyden önce şu sebeple ki, işkenceci olduğundan şüphe edilen bir kimsenin beraat
etmesi, Savunmacı Devlet’in, AİHS’nin 3. maddesi açısından, denetimi altındaki bireylere
karşı taşıdığı sorumluluğu ortadan kaldırmamaktadır (Yaz, § 30, ve Berktay, § 168). İkincisi,
bu sorumluluk dikkate alındığında, emniyet yetkilileri, tutukluların polisi yıldırmak için kendi
kendilerine zarar vermelerinin sıkça rastlanan bir yöntem olduğu gibi varsayımlar ardına
sığınamazlar.
Elbette kabul edilemeyecek olan benzeri yöntemler şayet bu kadar yaygın ise, şüpheli
koşullar altında gözaltına alınan kişilerin öncelikle eksiksiz bir şekilde sağlık muayenesinden
geçirilmelerini sağlamak ve bu kişilerin tutuklu bulundukları cezaevlerinde yeterli gözetim
tedbirlerini almak yine yetkili mercilere düşen bir görevdir.
Her ne sebepten olursa olsun, 30 Mayıs ve 29 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen
muayeneler arasındaki süreçte başvuranın durumunun ağırlaştığını belirtmek gerekir. O halde
burada sözkonusu olan, zamanla ağırlaşma eğilimli ve en geç ilk tanının konmasından hemen
sonra daha gelişmiş bir nörolojik muayeneye, ardından ise tıbbi takibe konu olması gerekse de
doğası gereği, gözaltı süresinin bitiminde ortaya çıkartılabilecek bir problemdir. Bu ayrıca
cezaevi yetkililerinin, başvuranın davranışlarını ve gerçek sağlık durumunu daha yakından
izlemelerini sağlayabilirdi.
AİHM’nin takdirine sunulan unsurların bütünü ve özellikle dosyada yer alan üç sağlık
raporu arasındaki uyuşmazlığa Hükümet tarafından makul bir açıklama getirilemediği dikkate
alındığında, ilk yapılan muayenenin usulüne uygun biçimde gerçekleştirilmediği ve son iki