CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
HASAN KILIÇ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:35044/97)  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRASBOURG  
28 Haziran 2005  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (35044/97) başvuru no’lu davanın  
nedeni, bu ülke vatandaşı Hasan Kılıç’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin  
(AİHS) eski 25. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) 24  
Kasım 1995 tarihinde yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından Ş. Turan ve M. İriz tarafından temsil  
edilmektedir.  
Başvuran AİHS’nin 3. maddesine atıfta bulunarak gözaltında işkenceye maruz  
kaldığını ileri sürmekte ve mevcut davada uygulanan cezai yargılama yolunun etkisiz  
olduğunu dile getirmektedir. Başvuran aynı zamanda AİHS’nin 5.,6. ve 14. maddelerinin ihlal  
edildiğinden şikayetçi olmaktadır.  
Başvuru 1 Nisan 2003 tarihinde kabuledilebilir bulunmuştur.  
OLAYLAR  
I. Davanın Koşulları  
Hasan Kılıç adlı başvuran 1974 doğumlu olup halen Bursa Cezaevi’nde tutulu  
bulunmaktadır. Başvuran olayların meydana geldiği dönemde öğrencidir.  
A. Başvuranın yakalanıp gözaltına alınması  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
1. Başvuranın yorumu  
16 Mayıs 1994 tarihinde başvuran İstanbul Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü Terörle  
Mücadele Şubesi polisleri tarafından Beyoğlu’nda bir kafede yakalanmıştır. Yakalama  
esnasında polisler başvuranı tekme ve darbelerle araca bindirmişler ve Emniyet Müdürlüğü’ne  
götürerek burada gözaltına almışlardır.  
Başvuranın ağzı ve burnu kanadığı halde polis tarafından gözleri bağlanıp bodrum  
katına indirilmiş ve özel eşyaları alınmıştır. Başvuran bir gün boyunca beton zemin üzerinde  
yemeden içmeden oturmak, kimi zaman da uyumaması için tek ayak üzerinde durmak  
zorunda bırakılmıştır.  
Ardından başvuran bir üst kata çıkarılarak burada jenital organlarına işkence yapılmış  
ve tecavüzle tehdit edilmiştir.  
Polis memurları başvuranı, İstanbul’da PKK adına yapılan birçok bombalı saldırıya  
karıştığını kabul etmeye zorlamışlardır. Başvuranın bunu kabul etmemesi üzerine kendisine  
birkaç gün daha işkence yapılıp kötü muamelede bulunulmuştur.  
19 Mayıs 1994 tarihinde başvuran, PKK içinde bomba uzmanı olarak çalıştığını kabul  
ettiğini bildiren bir ifade imzalamıştır. Fakat başvuranın gözaltı bununla da sona ermemiş,  
doğal ihtiyaçlarından mahrum bırakılarak altı gün daha gözaltında tutulmuştur.  
Gözaltı süresinin sona erdiği 25 Mayıs 1994 tarihinde başvuran İstanbul Adli Tıp  
Kurumu’na gönderilmiş ve burada kendisiyle birlikte suçlanan diğer altı kişinin muayene  
edilmesi sonucunda düzenlenen rapora göre başvuranın vücudunda hiçbir darbe izi ya da yara  
tespit edilmemiştir.  
Muayeneden sonra başvuran İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)  
Cumhuriyet Savcısı’nın karşısına çıkarılmıştır. Başvuran hakkındaki suçlamaları ve işkence  
altında alındığı gerekçesiyle polis tarafından alınan ifadesini reddetmiştir. Fakat başvuranın  
bu beyanları tutanağa geçirilmemiştir.  
2. Hükümet’in yorumu  
16 Mayıs 1994 tarihinde PKK üyesi olduklarından şüphelenilen iki kişi, yani  
başvuranın kardeşi H.K. ile suç ortağı Ş.A. Beyoğlu Postanesi’ne bomba koymayı planlarken  
bombanın zamanından önce patlaması üzerine H.K. ölmüş, Ş.A. ise yaralı olarak ele  
geçirilmiştir. Önce Emniyet Müdürlüğü’nde ardından savcılıkta dinlenen Ş.A. başvuranla  
birlikte diğer üç kişinin adını vererek, bu kişilerin bulunduğu yeri de polise bildirmiştir.  
Sonuçta PKK’ya üye olduğundan şüphe edilen başvuran aynı tarihte yakalanmıştır.  
Başvuranla birlikte suçlanan diğer kişiler 25 Mayıs 1994 tarihine kadar gözaltında  
tutulmuşlardır. Bu tarihte Cumhuriyet Savcısı başvuranın ifadesini almış ve ilgili kişi  
gözaltında iken kötü muameleye maruz kaldığı yönünde hiçbir şikayette bulunmamıştır.  
Yine aynı tarihte başvuran DGM’ye çıkarılmış ve Cumhuriyet Savcısı’na verdiği  
ifadeyi doğruladığından, tutuklu yargılanmasına karar verilmiştir.  
B. Başvuranın tutuklanmasından sonra yapılan sağlık muayenesi  
Başvuran 25 Mayıs 1994 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’ne sevk edilmiştir.  
30 Mayıs 1994 tarihinde cezaevi hekimi tarafından muayene edilen başvuranın sol  
elinde uyuşma saptanmıştır.  
28 Haziran 1994 tarihinde Cezaevi İdaresi bu raporu Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’na  
göndermiştir. Savcılık başvuranı Adli Tıp Kurumu’na göndermeye karar vermiştir.  
29 Haziran 1994 tarihinde Adli Tıp Kurumu, cezaevi hekiminin düzenlediği raporu  
onaylamıştır. Yapılan muayenede uyuşukluk ve karıncalanmanın devam ettiği ve her iki kola  
ve parmaklara kadar yayıldığı tespit edilmiştir. Herhangi bir dış travmatik lezyon  
saptanmadığı için Adli Tıp Kurumu hekimi, ilgili kişinin tehlike altında olmadığı sonucuna  
vararak beş günlük istirahat vermiştir.  
C. Başvurana işkence yaptıkları iddia edilen kişiler hakkında başlatılan cezai  
işlemler  
11 Temmuz 1994 tarihinde başvuran İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na kendisini  
gözaltına tutan polis memurları hakkında şikayet dilekçesi vermiştir. Başvuran 29 Haziran  
1994 tarihli sağlık raporuna dayanarak, kendisine elektrik verildiğini, asıldığını, hayalarının  
sıkıldığını ve falakaya yatırıldığını belirtmiş, ayrıca gözleri bağlıyken bir ifadeyi imzalamak  
zorunda bırakıldığını açıklamıştır.  
4 Ocak ve 13 Şubat 1995 tarihlerinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı sırasıyla polis  
memuru Ü.K. ile komiser Ö.D.’yi dinlemiştir. Sözkonusu kişiler gözaltının bitiminde  
düzenlenen sağlık raporunda, başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği kötü muameleler  
konusunda herhangi bir şey belirtilmediğini dile getirerek, benzeri iddiaların, güvenlik  
güçlerini yıldırmak isteyen PKK üyeleri tarafından örgütün emri doğrultusunda sıklıkla  
ortaya atıldığını eklemişlerdir. Sözkonusu iki emniyet mensubu haklarındaki suçlamalara  
karşı çıkarak, başvurana cezaevine girişinden uzun bir süre verilen raporun hiçbir kanıtlayıcı  
değer taşımadığını beyan etmişlerdir. İşin aslı PKK üyeleri cezaevlerinde şikayette  
bulunabilmek için kendi kendilerine zarar verebilmektedirler.  
14 Şubat 1995 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, sözkonusu polis memurları  
hakkında, devlet görevlilerinin zorla ifade almak amacıyla kötü muamelede bulunmalarını  
yasaklayan Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca İstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesi’nde dava açmıştır.  
15 Haziran 1995 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi davalı polis memurlarının isnat  
edilen suçları işlediklerine dair kesin ve ikna edici delillerin bulunmayışı nedeniyle ilgili  
kişilerin beraat etmelerine karar vermiştir. Başvuranın dayanaktan yoksun iddialarının soyut  
iddialar olmanın ötesine geçemediğini belirten Mahkeme, sözkonusu kişinin olaylar hakkında  
anlattıklarının da çelişkili olduğuna kanaat getirmiştir.  
Savcılık Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararı temyize götürmediğinden, karar 15  
Haziran 1995 tarihinde kesinleşmiştir. TCK’nın 371. maddesi uyarınca davaya müdahil taraf  
olarak katılmayan başvuran da kararı temyize götürememiştir.  
D. Başvurana karşı açılan dava  
27 Haziran 1994 tarihinde Savcılık, başvuran hakkında PKK’ya üye olmak  
suçlamasıyla DGM’ye dava açmıştır.  
21 Temmuz 1995 tarihinde başvuran tutuklu ve sanıklara yapılan kötü muameleleri  
protesto etmek amacıyla açlık grevine başlamıştır.  
Son olarak DGM başvurana 12 yıl 6 ay hapis cezası vermiş ve bu karar 8 Şubat 1999  
tarihinde kesinleşmiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran kendisini itirafa zorlamak için gözaltında yapılan işkenceler dolayısı ile  
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.  
A. Tarafların Savları  
1. Hükümet  
Hükümet, gözaltının bitiminden otuz dört gün sonra, 29 Haziran 1994 tarihinde alınan  
sağlık raporunun hiçbir ispat değeri taşımadığını ve AİHS’nin 3. maddesi açısından da hiçbir  
sonuca ulaştıramayacağını ileri sürmektedir. Buna karşılık 25 Mayıs 1994 tarihli rapor,  
olayların kronolojik düzeni için düşünüldüğünde başvuranı yalanlamak için yeterlidir.  
Sonuç olarak Hükümet Erdagöz-Türkiye (22 Ekim 1997 Derleme Kararlar ve  
Hükümler 1997-VI, s. 2312, § 42) kararına gönderme yapmakta ve AİHM’den, İstanbul Ağır  
Ceza Mahkemesi’nin verdiği hükme temel oluşturan tespitlere katılmasını ve mevcut davada,  
Devlet’in belirtilen olaylarda sorumluluğunu ortaya koyacak hiçbir unsurun bulunmadığı  
yönünde karar vermesini talep etmektedir.  
2. Başvuran  
Başvuran gözaltına alınmadan önce herhangi bir sağlık muayenesinden  
geçirilmediğinin altını çizmekte ve 25 Mayıs 1994 tarihli rapor ile beş gün sonra verilen rapor  
arasında saptanan farkın ancak yapılan ilk muayenenin yüzeyselliğinin bir kanıtı olabileceğini  
ileri sürmektedir.  
Böylelikle başvuran, Erdagöz kararında  
belirtilen durumun kendisininkine  
benzemediğini, zira kendisinin olaylara ilişkin yaptığı açıklamaların hiçbir karışıklığa yol  
açmadığını ve hapsedilmesinden sonra gerçekleştirilen muayenede elde edilen sonuçlarla  
desteklendiğini dile getirmektedir.  
B. AİHM’nin Takdiri  
AİHM başvuranın gözaltı bitiminde, 25 Mayıs 1994 tarihinde İstanbul Adli Tıp  
Kurumu tarafından muayene edildiğini ve vücudunda hiçbir şiddet izine rastlanmadığını  
kaydetmektedir. Oysa başvuranı 30 Mayıs 1994 tarihinde muayene eden Bayrampaşa Cezaevi  
doktoru elde ve sol serçe parmakta duyu kaybı saptamıştır. Bu tanı 29 Haziran 1994 tarihinde  
Adli Tıp Kurumu tarafından onaylanmış ve bulguların vücudun üst uzuvlarına kadar yayıldığı  
gözlemlendiğinden beş günlük istirahat vermiştir.  
Bilindiği üzere bir kimse tek başına tutuklu bulundurulurken meydana gelen her türlü  
yaralanma, olaylara dair güçlü karinelere sebebiyet verdiğinden (Salman-Turkiye [GC],  
no 21986/93, § 100, CEDH 2000-VII), AİHM mevcut şikayete kaynaklık eden olayların  
tespit edilmesi amacıyla dayanak alınacak delilin, yeterince ciddi, açık ve uyumlu bir dizi  
emareden doğması gerektiğini hatırlatır (Dikme- Türkiye, no 20869/92, § 73, CEDH 2000-  
VIII). Bu son noktada, başvuranın on günlük gözaltı süresince ne bir avukata, doktora,  
yakınına ya da arkadaşına erişim hakkından yararlandığını, ne hakim önüne çıkarıldığını  
hatırlatmak uygun olacaktır. Tüm bu süre boyunca başvuran tamamen, başta kendisini  
sorgulamakla görevli olanlar olmak üzere polis memurlarının insafına bırakılmıştır.  
Daha önce de benzer durumlarla karşılaşan AİHM, bazı kötü muamele biçimleri ile bir  
kişinin vücudunun üst bölgelerinde tespit edilen duyu kaybı, karıncalanma ve ağrıdan  
başlayıp (Bkz., örneğin, Algür-Türkiye, no 32574/96, §§ 14 ve 16, 22 Ekim 2002 ; Yaz-  
Türkiye, no 29485/95, §§ 12 ve 15, 22 Temmuz 2003 ve Ayşe Tepe -Türkiye, no 29422/95, §§  
15 ve 18, 22 Temmuz 2003) kollardaki sinir ağında oluşan lezyonlara kadar uzanan (Aksoy-  
Türkiye, 18 Aralık 1996, Derleme 1996-VI, s. 2278, § 60) rahatsızlıklar arasındaki az çok  
yakın ilişkiyi görmezlikten gelemez. AİHM kesin hüküm vermekten kaçınarak, başvuranın  
dayanak aldığı tıbbi belgelerin bu hususta kesin bir tespit teşkil etmemekle birlikte,  
kollarından asıldığı yönündeki iddiasına inandırıcılık katabileceği kanaatindedir.  
İlgili kişi özgürlüğünden yoksun bırakılmasının başlangıcında sağlık muayenesinden  
geçirilmediği için, tespit edilen semptoma yol açan olayların, yakalanmasından önceki  
dönemde meydana gelmiş olabileceği ileri sürülemez. Dolayısıyla bu semptomun kaynağı  
hakkında makul bir açıklama getirmek ve sözkonusu iddiayı şüpheye düşürebilecek olayları  
doğrulayan kanıtlar sunmak Hükümet’in sorumluluğundadır (Bkz., diğerleri arasında,  
Selmouni-Fransa [GC], no: 25803/94, § 87, CEDH 1999-V; Berktay-Türkiye, no: 22493/93, §  
167, 1 Mart 2001, ve Altay-Türkiye, no: 22279/93, § 50, 22 Mayıs 2001).  
Oysa aşağıda belirtilen nedenlerden dolayı Hükümet’in açıklamaları AİHM tarafından  
ikna edici bulunmamıştır.  
Öncelikle 25 Mayıs 1994 tarihinde gerçekleştirilen muayeneyi 29 Haziran 1994 günlü  
muayeneden ayıran yaklaşık bir aylık süreye dayanan argüman incelendiğinde zayıf olduğu  
ortaya çıkmaktadır, zira yapılan son muayene ile 30 Mayıs 1994 tarihinde, yani başvuranın  
gözaltına alınmasından beş gün sonra, cezaevi doktoru tarafından yapılan muayenede konan  
ilk tanı doğrulanmıştır.  
Ayrıca İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ni davalı iki polis memuru hakkında beraat  
kararı vermeye sevk eden gerekçeleri, kendisini haklı kılıyormuş gibi gösteren Hükümet’e, bu  
hususta da katılmak mümkün değildir.  
Her şeyden önce şu sebeple ki, işkenceci olduğundan şüphe edilen bir kimsenin beraat  
etmesi, Savunmacı Devlet’in, AİHS’nin 3. maddesi açısından, denetimi altındaki bireylere  
karşı taşıdığı sorumluluğu ortadan kaldırmamaktadır (Yaz, § 30, ve Berktay, § 168). İkincisi,  
bu sorumluluk dikkate alındığında, emniyet yetkilileri, tutukluların polisi yıldırmak için kendi  
kendilerine zarar vermelerinin sıkça rastlanan bir yöntem olduğu gibi varsayımlar ardına  
sığınamazlar.  
Elbette kabul edilemeyecek olan benzeri yöntemler şayet bu kadar yaygın ise, şüpheli  
koşullar altında gözaltına alınan kişilerin öncelikle eksiksiz bir şekilde sağlık muayenesinden  
geçirilmelerini sağlamak ve bu kişilerin tutuklu bulundukları cezaevlerinde yeterli gözetim  
tedbirlerini almak yine yetkili mercilere düşen bir görevdir.  
Her ne sebepten olursa olsun, 30 Mayıs ve 29 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen  
muayeneler arasındaki süreçte başvuranın durumunun ağırlaştığını belirtmek gerekir. O halde  
burada sözkonusu olan, zamanla ağırlaşma eğilimli ve en geç ilk tanının konmasından hemen  
sonra daha gelişmiş bir nörolojik muayeneye, ardından ise tıbbi takibe konu olması gerekse de  
doğası gereği, gözaltı süresinin bitiminde ortaya çıkartılabilecek bir problemdir. Bu ayrıca  
cezaevi yetkililerinin, başvuranın davranışlarını ve gerçek sağlık durumunu daha yakından  
izlemelerini sağlayabilirdi.  
AİHM’nin takdirine sunulan unsurların bütünü ve özellikle dosyada yer alan üç sağlık  
raporu arasındaki uyuşmazlığa Hükümet tarafından makul bir açıklama getirilemediği dikkate  
alındığında, ilk yapılan muayenenin usulüne uygun biçimde gerçekleştirilmediği ve son iki  
rapora göre kollarda tespit edilen rahatsızlığın, Hükümetin sorumluluğunu taşıdığı kötü  
muameleden kaynaklandığı sonucuna varılması gerekmektedir.  
AİHM bu tespit ışığında, diğer fiziksel ve psikolojik şiddet iddialarının mevcut davada  
kanıtlanmasındaki güçlük dikkate alındığında, bunların doğruluğunu araştırma  
zorunluluğunun bulunmadığı kanaatindedir.  
Sonuç olarak AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.  
II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran kendisine işkence yapanların cezasız kalmasıyla mevcut davada etkisiz kalan  
Hukuk sisteminin uygulamadaki zayıflığına işaret ederek, AİHS’nin 13. maddesine atıfta  
bulunmaktadır.  
A. Tarafların Savları  
Hükümet, başvuranın davalı polis memurlarının yargılanmasına müdahil taraf olarak  
katılmadığı gözönünde bulundurulduğunda, AİHS’nin 3. maddesine dayanan şikayetin  
“savunulabilir” olmayışının, 13. madde açısından ortaya hiçbir sorun çıkarmadığını ileri  
sürmektedir.  
Başvuran ise diğer yandan, zanlı iki polis memurunu aklamak amacıyla davaya bakan  
hakimlerin, iddialarını destekleyen tıbbi belgeleri gerektiği gibi dikkate almadıklarından  
şikayetçi olmaktadır. Sözkonusu kişilerin masum oldukları varsayılsa bile gerçek  
sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılması gerekmekteydi. Bunu gerçekleştirmeyen  
yetkili hakimler aslında, maruz kalınan haksızlığın telafi edilmesi için yapılacak bir tazminat  
başvurusunun başarı şansının önünü tamamen kapamışlardır.  
B. AİHM’nin Takdiri  
Sözkonusu hak, doğası gereği, AİHS’nin 13. maddesi gereğince Devletlerin sunmak  
zorunda oldukları hukuki başvuru yolu türü açısından bazı sonuçlar içermektedir. AİHS’nin 3.  
maddesinde öngörülen hakların ihlal edildiğine ilişkin “savunulabilir” iddialar sözkonusu  
olduğunda (Z. ve diğerleri-Birleşik Krallık [GC], no 29392/95, § 108, CEDH 2001-V), gerek  
maddi gerekse manevi zararın tazmin edilmesi ilkesel olarak mümkün olup, tazminat  
rejiminin bu başlık altında uygulanacak bir parçasını teşkil etmektedir (ibidem, § 109, ve,  
mutatis mutandis, Öneryıldız- Türkiye [GC], no 48939/99, § 107, CEDH 2004-XII).  
Şayet benzeri diğer davlarda AİHM 13. madde kapsamında bazen, sorumluların tespit  
edilip cezalandırılmalarını sağlayacak, etkili soruşturmaların yapılmadığını teyit etmişse de  
(Bkz., örneğin, Aksoy, s. 2286, § 95 ; Aydın -Türkiye, 25 Eylül 1997, Derleme 1997-VI, ss.  
1895-1896, § 103 ; bu konu hakkındaki tartışma için, bkz., İlhan -Türkiye [GC], no 22277/93,  
§§ 91-93, CEDH 2000-VII, ve Assenov-Bulgaristan, 28 Ekim 1998, Derleme 1998-VIII, s.  
3290, § 102), bunun nedeni, böylesi bir soruşturmanın yokluğunda, Türk hukukundaki ceza  
soruşturmaları ile idari veya hukuki başvuru yolları arasında usul açısından mevcut olan sıkı  
bağ nedeniyle mağdurun, kendisine tazminat verilmesi için açık olan başvuru yolunu  
kullanmasının imkansız olduğu bir durumda bulunabilmiş olması idi (Bkz., örneğin, Salman,  
§ 109).  
AİHS’nin ne 13. ne de bir diğer hükmü başvurana üçüncü kişiler hakkında adli işlem  
başlatmak ve mahkum ettirmek hakkı tanımadığından, başvuranın şikayeti tam olarak bu  
çerçeve içinde yer almaktadır (Perez-Fransa [GC], no 47287/99, § 70, CEDH 2004-I).  
Buradan çıkan sonuca göre mevcut davada AİHM’nin görevi sadece, başvuranın  
elbette Sözleşme’nin 3. maddesine göre “savunulabilir” şikayeti karşısında, Türk Ceza  
Hukuku’nun işleyiş tarzının, başvuranı etkili bir başvuru yolu kullanmaktan alıkoyup  
koymadığını araştırmak olacaktır.  
Mevcut davada Savcılık tarafından mahkemeye çıkarılan iki polis memuru hakkında  
başlatılan cezai yargılama, ilgili kişilerin beraat etmeleriyle sonuçlanmıştır. Sonuçta verilen  
hükme göre, ne herhangi bir kötü muamelenin varlığı, ne de şu veya bu polis memurunun  
belirtilen olaylara herhangi bir şekilde dahil olduğu tespit edilmiştir (Hasan Kılıç-Türkiye, no  
35044/97, 1 Nisan 2003). Davaya bakan hakimler, özellikle zanlı polis memurlarının verdiği  
ifadelerden ve başvuranın sözlerinde gözlerinin bağlı olduğu zamana dair ortaya çıkan  
çelişkiden yola çıkarak, ne daha derin bir ek soruşturma yürütülmesini, ne de son iki sağlık  
raporunda belirtilen sonuçların doğruluğunu teyit etmek amacıyla ekspertiz yapılması  
yönünde karar almışlardır. Böylelikle davaya bakan hakimler, sadece ilgilide tespit edilen  
rahatsızlıkların kaynağını değil, aynı zamanda bu rahatsızlıkların tespitindeki gecikmeye yol  
açmış olabilecek ihmalkarlıkların nedenlerini de aydınlatma olasılığını ortadan  
kaldırmışlardır.  
Sonuç olarak mevcut davada uygulanan cezai yargılama yolu, idare ve hukuk  
mahkemeleri tarafından kendisine tazminat verilmesi için başvuranın çaba göstermesini  
makul kılan hiçbir dayanak sunmamıştır, çünkü başvuranın bu ve diğer davalarda olduğu gibi,  
en azından kötü muamele mağduru olduğunu kanıtlaması gerekmiştir (Hasan Kılıç, adıgeçen  
karar).  
Bu itibarla AİHM, Hükümet tarafından ortaya konanın aksine, başvuranın müdahil  
taraf olması halinde kullanabilecek olduğu temyiz yolunun, soruşturmanın ya da davanın  
sonuçlarını kaydadeğer bir şekilde değiştirebileceğine ikna olmamıştır (Bkz., örneğin,  
Şenses).  
Sonuç olarak mevcut davada AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.  
A. Tazminat  
Başvuran maddi tazminat olarak 33.739,50 Amerikan Doları (USD) talep etmektedir.  
Aylık 271 USD asgari ücreti baz alan başvuran, hapis cezasını çektikten sonra normal yaşama  
dönene kadar maruz kaldığı gelir kaybından söz etmektedir.  
Başvuran diğer yandan, gözaltındayken yaşadıklarından, özellikle maruz kaldığı  
şiddetten kaynaklanan manevi zarar için 50.000 USD talep etmektedir.  
Hükümet bu miktarlara karşı çıkmakta olup, bunların hem fahiş tutarda olduğunu hem  
de adil bir tazminin hiçbir surette makul sınırları aşmaması ve haksız zenginliğe yol açmaması  
gerektiğini belirtmektedir.  
Tespit edilen şiddet olayları ile başvuranın dile getirdiği maddi zarar arasında  
nedensellik bağı bulunmayışı nedeniyle AİHM maddi tazminat talebinin kabul  
edilemeyeceğine kanaat getirmiştir. Buna karşılık AİHM manevi zarar için hakkaniyete uygun  
olarak için 15.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran yaptığı masraf ve harcamalar için 4148 Euro talep ederek bu tutarın belli bir  
ölçüde hesap dökümünü çıkarmakta ve Bakanlık tarifesine göre belirlenen avukatlık ücretleri  
için de sözkonusu miktara 857 Euro eklemektedir.  
Hükümet sözkonusu talep kanıtlanmadığından ve fahiş tutarda olduğundan AİHM’den  
bunu reddetmesini talep etmektedir.  
AİHM Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca yalnızca gerçekten yapılmış olan ve makul  
tutarda olan masrafların ödenebileceğini hatırlatır (Nikolova-Bulgaristan [GC], no: 31195/96,  
§ 79, CEDH 1999-II). Başvuran iddialarına ilişkin ne bir kanıtlayıcı belge ne de bir yazı  
tebliğ ettiğinden, AİHM bunların bu haliyle kabul edilemeyeceğine kanaat getirmiştir. Ne var  
ki mevcut davanın hazırlanması için başvuranın, 21 Şubat 2001 tarihinde Avrupa Konseyi  
tarafından adli yardım adı altında yapılan 625,04 Euro ile karşılanmayan bazı harcamalar  
yapmış olması gerektiğinden, AİHM masraf ve harcamalar için 1.500 (binbeşyüz) Euro  
ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı %3 'lük  
bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine,  
2. AİHS’nin 3. maddesi ile birlikte 13. maddesinin de ihlal edildiğine,  
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı  
Hükümet tarafından başvurana,  
i. manevi tazminat için 15.000 (onbeş bin) Euro ödenmesine,  
ii. masraf ve harcamalar için 1.500 (bin beş yüz) Euro ödenmesine;  
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda basit faizi ödenmesine;  
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 28 Haziran 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.