COUNCIL  
OF EUROPE  
KONSEYĐ  
EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ÜÇÜNCÜ DAĐRE  
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE  
(B a şvuru no. 46286/99)  
KARAR  
STRAZBURG  
12 Nisan 2007  
Bu karar AĐHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır.  
Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
USUL  
Dava, Đnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi  
uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Hacı Özen (“başvuran”) adlı Türk vatandaşı  
tarafından, 22 Aralık 1998 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurudan  
(no. 46286/99) kaynaklanmaktadır.  
OLAYLAR  
DAVA OLAYLARI  
Başvuran 1943 doğumludur ve Şırnak’ta yaşamaktadır.  
A. Başvuranın yakalanması ve jandarma nezaretinde tutulması  
Başvuranın yakalanması ve gözaltına alınması olaylarını çevreleyen olaylar taraflar  
arasında ihtilaflıdır.  
1. Başvuranca sunulduğu şekliyle olaylar  
Belirtilmeyen bir tarihte başvuran, Şırnak il merkezinde iki kişi ile karşılaşş, şahıslar  
başvurandan kendilerine para vermesini veya onlara yardım etmesini istemiştir. Başvurandan  
ne yapmasını istediklerini belirtmemişledir. Başvuran taleplerini geri çevirmiştir. 11 Haziran  
1998 tarihinde; olaydan bir hafta sonra başvuranı tekrar bulmuşlar, ondan yardım istemişler  
ve onu ölümle tehdit etmişlerdir. Başvuran korktuğu için onların isteklerine uymuştur. Şehrin  
şında bir mezarlığa gitmiş, orada iki silahlı kişi ile karşılaşştır. Başvurana malzemeleri  
sormuşlar, bilmediğini söyleyince onu dövmüşlerdir. Daha sonra sivil kıyafetli ve silahlı dört  
beş kişi gelmiştir. Başvuranın ellerini ve ağzını bağlamışlardır. Đçlerinden biri telsizle  
konuşmaktadır ve konuştuğu kişiye “komutanım” diye hitap etmektedir. Sonrasında  
başvuranın gözleri bağlanmış, bir araca bindirilmiş ve Şırnak Đl Jandarma Komutanlığı’na  
götürülmüştür.  
Jandarma nezaretinde tutulduğu sürede başvurana kötü muamele yapılmıştır. Çırılçıplak  
soyulmuş ve dövülmüştür. Yiyecek ve su verilmemiş, tuvalete gitmesine izin verilmemiştir.  
Küçük ve karanlık bir hücrede tutulmuş, ölümle tehdit edilmiş ve aşağılanmıştır. Ayrıca  
jandarma görevlileri ona tecavüz etme girişiminde bulunmuştur.  
11 Haziran 1998 akşamı başvuranın oğlu Mehmet Özen Şırnak Emniyet Müdürlüğü’ne  
başvurarak babasının tarlalarına gitmek için evden sabah saat 8 – 8.30 sıralarında çıktığını ve  
öğle saatlerinde komşuları Ömer Katar tarafından, silahlı altı ila yedi kişi tarafından  
kaçırılırken görüldüğünü iddia etmiştir. 12 Haziran 1998 tarihinde Mehmet Özen’in iddiasının  
yazılğı bir tutanak düzenlenmiştir.  
Ömer Katar’ın başvuranın yakalanmasına ilişkin ifadesinin yazılı olduğu benzer bir  
tutanak 13 Haziran 1998 tarihinde düzenlenmiştir. Katar, başvuranın tüfekli yedi şahıs  
tarafından götürüldüğünü gördüğünü ifade etmiştir. Hacı Özen’in ellerinin bağlı halde bunlar  
tarafından dövüldüğünü belirtmiştir.  
1
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
15 Haziran 1998 tarihinde başvuran, Veli Gül adlı bir adli tıp uzmanı tarafından  
görülştür. Aynı tarihte uzman tarafından düzenlenen adli tıp raporu başvuranın  
vücudundaki şu belirtilere işaret ediyordu: sağ omuzda ezik, sağ kolun ön kısmında ezik ve  
çizikler, sırtın sağ kısmında, belde 2 x 2 cm’lik, sol kolun ön kısmında, sol omzun arkasında,  
sol kalçada 2 x 2 cm’lik ezikler ve kafatasında (parietal) 2 x 0,5 cm’lik travma. Başvuranın  
vücudundaki tüm eziklerin mor renkte olduğu ifade edilmiştir.  
23 Haziran 1998 tarihinde jandarma görevlileri, başvuranın ifadesi olduğunu iddia  
ettikleri bir belge hazırlamış, buna göre başvuran bilerek ve isteyerek PKK’nın kuryesi olarak  
çalışğını ve yakalanma günü olan 15 Haziran 1998 tarihinde jandarmalardan kaçmaya  
çalışırken düşüp yaralandığını itiraf etmiştir. Başvurana bu belgeye zorla parmak  
bastırılştır.  
Başvuran 24 Haziran 1998 tarihinde Şırnak Cumhuriyet Savcısı’nın huzuruna  
çıkarılş, burada hakkındaki suçlamaları reddetmiştir. Jandarmada verdiği iddia edilen  
ifadesi okunmuş, ifadeyi reddetmiş ve bunun kendisine zorla imzalatıldığını öne sürmüştür.  
Kim olduğunu bilmediği birtakım şahıslara bir çanta götürmediği takdirde öldürüleceği  
tehdidini aldığını iddia etmiştir.  
Savcının sorgusunun ardından Şırnak Sulh Ceza Mahkemesi’ne çıkarılmış, burada da  
suçlamaları reddetmiştir. Suçunu reddetmiş ve Başsavcı’ya verdiği ifadeyi tekrarlamıştır.  
Şırnak Sulh Ceza Mahkemesi tutukluluk kararı vermiştir. Mahkeme aynı zamanda başvuranın  
ölümle tehdit edildiği iddiasını dikkate almış ve bu şikâyeti Savcılığa sevketmiştir.  
30 Haziran 1998 tarihinde Şırnak Cumhuriyet Savcısı, soruşturma yetkisinin Diyarbakır  
Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’nda olduğuna hükmederek başvuran  
hakkında yürütülen soruşturmayla ilgili görevsizlik kararı vermiştir.  
17 Ağustos 1998 tarihinde Şırnak Cumhuriyet Savcısı Mehmet Özen’in iddiası ile ilgili  
soruşturmayı durdurmaya karar vermiştir. Savcı, başvuranın Mehmet Özen tarafından iddia  
edildiği gibi kaçırılmadığını, 15 Haziran 1998 tarihinde PKK’ya yardım ettiği şüphesiyle  
gözaltına alındığını tespit etmiştir.  
2. Hükümetçe sunulduğu şekliyle olaylar  
15 Haziran 1998 tarihinde başvuran, PKK’ya yardım ettiği şüphesiyle Şırnak Đl  
Jandarma Komutanlığı görevlileri tarafından yakalanmıştır. 11 Haziran 1998 tarihinde  
başvuranın oğlunun emniyet müdürlüğüne bir dilekçe ile başvurmuş ve 13 Haziran 1998  
tarihinde komşusunun başvuranın yedi kişi tarafından götürüldüğünü ifade etmiş olmasına  
karşın başvuranı kaçıran şahısların jandarma görevlileri olduğunu gösteren ifade  
bulunmamaktadır.  
Dört jandarma yetkilisi tarafından imzalanan tutuklama raporuna göre jandarma  
tarafından edinilen bilgiyi takiben 15 Haziran 1998 günü sabah 8.30 sıralarında başvuran  
PKK mensuplarına götürmekte olduğu elbise dolu çanta ile kırsal alanda ele geçirilmiştir. Đki  
kez dur ihtarında bulunulmuş ancak başvuran kaçmaya çalışştır. Koşarken düşş, kafasını  
vurmuş ve vücudunun çeşitli yerlerinden yara almıştır.  
Aynı tarihte üç görevli olay yeri tespit tutanağı düzenlemiş, buna göre PKK’lılara erzak  
taşıdığı bilgisinin alınmasıyla başvuran sabah saat 4 sıralarında ele geçirilmiştir. Görevliler  
2
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
başvuranın giyecek, sabun ve bir halı ile dolu iki çanta taşıdığını ve 8-10 metrelik  
yükseklikten düşerek yaralandığını belirtmiştir. Ne tutuklama raporu ne de olay yeri tespit  
tutanağında başvuranın imzası bulunuyordu.  
Başvuran, tutuklanmasını takiben tabip tarafından incelenmiş ve Şırnak Jandarma  
Komutanlığı’na götürülmüş, burada PKK mensuplarına yardım ettiğini itiraf etmiştir.  
Başvuran 24 Haziran 1998 tarihinde kadar gözaltında tutulmuştur.  
B. Başvuran hakkındaki adli kovuşturma  
9 Haziran 1998 tarihinde Diyarbakır DGM Savcısı başvuranı TCK’nın 169. maddesi  
uyarınca yasadışı örgüte yardım ve yataklıkla suçlayan bir iddianame sunmuştur.  
Biri asker üç yargıçtan oluşan Diyarbakır DGM’de görülen davanın 21 Aralık 1998  
tarihli duruşmasında başvuranın temsilcisi başvuranın aslında 11 Haziran 1998 günü  
yakalanğını, jandarma tutanaklarında yanlış bilgiler bulunduğunu iddia etmiştir. 15 Haziran  
1998 tarihli tıbbi raporun başvuranın jandarma görevlileri tarafından yapılan kötü muameleye  
maruz kaldığını tespit ettiğini, başvuranın gözaltı süresinin haddinden fazla olduğunu  
savunmuştur. DGM huzurunda sözlü olarak jandarma yetkilileri aleyhinde kötü muamele  
şikâyetinde bulunmuş, şikâyetlerinin Savcılığa tebliğ edilmesini talep etmiştir. Mahkeme  
başvuranın temsilcisinin talebine şöyle yanıt vermiştir:  
“Sanık temsilcisine olayın meydana geldiği yerdeki Savcılığa şikâyette bulunma izni verilmesi ve  
gerektiğinde duruşma tutanaklarının nüshalarının sağlanmasına karar verilmiştir.”  
Aynı tarihte birinci derece mahkemesi Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nin tutuklama ve  
olay yeri tespit tutanaklarını imzalayan jandarma görevlilerinin tanıklık etmesi için bir emir  
çıkarmasını talep etmiştir.  
8 Şubat 1999 tarihli duruşmanın başında Diyarbakır DGM, başvuranın Türkçe’yi iyi  
bilmemesi nedeniyle bir tercüman görevlendirmiştir.  
Başvuran tercüman yardımıyla ifade vermiş, yakalandığı gün tarlasında olduğunu, iki  
kişinin kendisine gelip para istediğini söylemiştir. Taleplerini geri çevirince onu dövmüşler,  
ellerini ve ağzını bağlamışlar ve erzakların olduğu bir yere götürmüşlerdir. Erzağın kendine  
ait olduğunu kabul etmesini istemişler, o ise reddetmiştir. Başvuran ayrıca yakalama ve olay  
yeri tespit tutanaklarının doğruluğunu reddetmiştir. Jandarma görevlilerinin ifadesinin  
alınmaş olması nedeniyle birinci derece mahkemesi duruşmayı ertelemiştir. Ayrıca  
başvuranın tutuksuz yargılanması talimatını vermiştir.  
10 Mayıs 1999 tarihli duruşmada jandarma görevlilerinden birinin ifadesi okunmuş,  
başvuranın avukatı bu ifade ile tutuklama ve olay yeri tespit tutanaklarının çeliştiğini  
belirmiştir. Daha sonra diğer iki görevlinin ifadeleri de Diyarbakır DGM’ye gönderilmiştir.  
18 Haziran 1999 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasanın 143. maddesinde  
değişiklik yaparak DGM’lerden askeri üyeleri çıkarmıştır. Diyarbakır DGM’nin askeri  
üyesinin yerine de bir sivil yargıç getirilmiştir.  
13 Eylül 1999 tarihli duruşmada Savcı esasa ilişkin görüşlerini beyan etmiştir.  
Başvuranın esasa ilişkin son savunmasını hazırlaması için duruşma ertelenmiştir.  
3
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
27 Eylül 1999 tarihli duruşmada birinci derece mahkemesi başvuranın avukatının son  
savunmasını dinlemiş, aynı tarihte mahkeme, başvuranın 8 Şubat 1999 tarihli ifadesinin  
iddianame kendisine okunmadan alındığını belirlemiştir. Bu nedenle mahkeme iddianamenin  
başvurana okumasını ve ifadesinin bir tercüman vasıtasıyla alınmasını Şırnak Ağır Ceza  
Mahkemesi’nden talep etmiştir.  
Belirtilmeyen bir tarihte başvuran, Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nde, bir tercüman  
yardımıyla ifade vermiştir. Bu ifade Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne  
gönderilmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı ve başvuranın avukatı, 13 Aralık 1999 tarihli duruşmada, davanın  
esaslarına ilişkin son görüşlerini sunmuşlardır. Başvuranın avukatı, diğer hususlara ilaveten,  
başvuranın yakalanmasının ve gözaltında tutulma süresinin yasalara aykırı olduğunu ve  
gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür.  
Aynı gün, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı, PKK mensuplarına  
yardım ve yataklık yapmaktan suçlu bulup, üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarpmıştır.  
Mahkeme, kararında, başvuranın jandarma gözetimindeyken verdiği ifadede yaptığı itiraflara,  
gözaltına alma ve olay yeri tutanaklarını düzenleyen jandarma görevlilerinin ifadelerine ve  
başvuranın yakalandığı sırada taşıdığı iddia edilen çantanın içindekilere başvurmuştur.  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetindeki askeri hakim, 1999 yılının Haziran  
ayına dek bir ön duruşmada ve esaslara ilişkin altı duruşmada hazır bulunmuştur. Askeri  
hakimin yerini sivil hakimin almasının ardından, ilk derece mahkemesi, davaya ilişkin  
kararını vermeden önce dört duruşma yapmıştır.  
20 Mart 2000 tarihinde, başvuran, 13 Aralık 1999 tarihli karara itiraz etmiştir.  
Yargıtay, 18 Ekim 2000 tarihinde başvuranın itirazını reddetmiş, Diyarbakır Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’nin kararını onamıştır.  
HUKUKA ĐKĐŞKĐN  
I. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuran, AĐHS’nin 3. Maddesi çerçevesinde, Şırnak Đl Jandarma Komutanlığı’nda  
gözaltında bulunduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığından şikayetçi olmuştur. Bu  
Madde’ye göre:  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”  
A. Kabuledilebilirliğine ilişkin  
AĐHM, bu şikayetin AĐHS’nin 35 § 3. Maddesi kapsamında dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeder. Ayrıca şikayetin başka bakımlardan da kabuledilmez olmadığını,  
dolayısıyla kabuledilebilir olarak beyan edilmesi gerektiğini kaydeder.  
4
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
B. Esaslara ilişkin  
1. Tarafların savları  
Başvuran 11 Haziran 1998 tarihinde yakalandığında kötü muameleye uğradığını  
belirtmiştir. Ayrıca gözaltında gözlerinin bağlandığını, çırılçıplak soyulduğunu, yiyecek  
verilmediğini ve tuvalete gitmesinin engellendiğini iddia etmiştir. Dövüldüğünü, sözlü tacize  
uğradığını ve karanlık bir hücrede hücre hapsinde tutulduğunu ileri sürmüştür. Son olarak,  
jandarma görevlilerinin kendisine tecavüz etmeye kalkıştıklarını öne sürmüştür.  
Hükümet, başvuranın 15.06.1998 tarihinde gözaltına alındığını, gözaltına alınmasının  
ardından aynı gün doktor tarafından muayene edildiğini ve vücudunda izler kaydedildiğini  
belirtmiştir. Bu bağlamda izlerin başvuranın yakalanmasından önce var olduklarını öne  
sürmüştür. Hükümet, başvuranın gözaltı süresinin sonunda yapılan muayenesinin vücudunda  
kötü muamele izleri ortaya çıkarmadığını belirtmiştir. Bu nedenle Hükümet başvuranın kötü  
muamele iddialarının asılsız olduğunu belirtmiştir.  
2. AĐHM’nin değerlendirmesi  
a. Genel ilkeler  
AĐHM, AĐHS’nin 3. Maddesi’nin, AĐHS’nin feragat edilmesine izin verilmeyen en  
temel maddelerinden biri durumunda olduğunu yineler. Ayrıca bu Madde Avrupa Konseyi’ni  
oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini de kutsal kabul etmektedir.  
Kişisel insan haklarının korunması için araç olan AĐHS’nin amacı, bu maddelerin  
teminatlarının elverişli ve etkili yorumlanması ve uygulanmasını gerektirir (bkz. Avşar –  
Türkiye, 25657/94). AĐHS’nin 3. Maddesi kapsamında öne sürülen iddialar için, AĐHM’nin  
özellikle etraflı bir inceleme yapması gereklidir (bkz. Ülkü Ekinci – Türkiye, 27602/95) ve  
AĐHM, tarafların sunduğu tüm bilgi ve belgeleri temel alarak bunu gerçekleştirecektir.  
AĐHM ayrıca, bir kimsenin sağlıklı durumda gözaltına alınıp, serbest bırakıldığında  
yaralanğını anlaşıldığı durumlarda, Devlet’in, bu yaralanmalara neyin sebep olduğuna dair  
makul bir açıklama getirmekle ve mağdurun iddialarının, özellikle bu iddialar tıbbi raporlarla  
destekleniyorsa, doğruluğu üzerinde şüphe uyandıracak kanıtlar sağlamakla yükümlü  
olduğunu yineler. Bu yükümlülük yerine getirilmediği takdirde, AĐHS’nin 3. Maddesi  
uyarınca bariz sorunlar husule gelmektedir (bkz. Çolak ve Filizer – Türkiye, 32578/96 ve  
32579/96; Selmouni – Fransa [BD], 25803/94).  
AĐHM, kanıt değerlendirmede, “makul şüphelerden uzak” kanıt ilkesini benimsemiştir  
(bkz. Orhan – Türkiye, 25656/94). Ancak böylesi bir kanıt, yeterince sağlam, açık ve tutarlı  
çıkarımların veya olgulara ilişkin benzer ve aksi ispat edilemez varsayımların bir arada var  
olması sonucu ortaya çıkabilir.  
Ayrıca, mahkeme kararının dayanacağı olaylar, gözaltında tuttukları kimselerde olduğu  
gibi, tamamen ya da büyük ölçüde yalnız yetkili makamların bilgisi dahilinde ise, gözaltında  
meydana gelen yaralamalara ilişkin sağlam varsayımlar ortaya çıkacaktır. Aslında kanıtın  
sorumluluğunun, tatminkar ve ikna edici bir açıklama getirmeleri için yetkili makamlarda  
olduğu gözetlenebilir (bkz. Salman – Türkiye [BD], 21986/93).  
5
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
b. Olayların belirlenmesi  
Başvuranın yakalanıp gözaltına alınması etrafında gelişen olaylar taraflar arasında  
ihtilaflı olduğundan, AĐHM, başvuranın kötü muamele iddialarının esaslarını incelemeden  
önce, olayları yukarıda sözü edilen tüm bilgi ve belgeler ışığında kendi değerlendirmesiyle  
belirlemenin uygun olacağını göz önünde bulundurur.  
Bu bağlamda, AĐHM, Hükümet’in, başvuranın 15 Haziran 1998 tarihinde gözaltına  
alındığını, dolayısıyla 15 Haziran 1998 tarihli tıbbi raporda kaydedilen izlerin yakalanmadan  
önce oluştuğunu iddia ettiğini gözlemler. Başvuran 11 Haziran 1998 tarihinde yakalandığını,  
yakalanması ve gözaltında bulunması sırasında kötü muameleye uğradığını ileri sürmüştür.  
AĐHM, başlangıçta Şırnak Cumhuriyet Savcısı’nın başvuranın kaçırılmasıyla ilgili bir  
soruşturma başlattığını, ardından başvuranın kaçırılmadığına, 15 Haziran 1998 tarihinde  
jandarma tarafından yakalandığına karar vererek yetkisizlik kararı verdiğini kaydeder. Bu  
bakımdan, AĐHM, Cumhuriyet Savcısı’nın, başvuranın 11 Haziran 1998 ile 15 Haziran 1998  
tarihleri arasında bulunduğu yerle ilgili soruşturma yapmamasının dikkat çekici olduğu  
kanısındadır. Ayrıca kararını, doğruluğunu sorgulamadan, soruşturma dosyasında  
güvenilirliğiyle ilgili şüphe uyandıran başka unsurlar bulunmasına rağmen, jandarma  
görevlilerinin düzenlediği gözaltına alma tutanağına dayandırmıştır.  
Bu bağlamda, AĐHM, başvuranın oğlu Mehmet Özen’in Şırnak Emniyet Müdürlüğü’ne  
başvurup, burayı, bir komşusunun babasının silahlı adamlarca 11 Haziran 1998 tarihinde  
kaçırılğını gördüğüyle ilgili bilgilendirdiğini gözlemler.  
Ayrıca başvuranın yakalanmasına tanık olduğu iddia edilen komşusu, 13 Haziran 1998  
tarihinde, polise, başvuranın altı-yedi kişiden oluşan silahlı bir grup tarafından götürüldüğü  
biçiminde ifade vermiştir.  
Ek olarak, gözaltına alma ve olay yeri tutanakları da birbiriyle çelişmektedir. Gözaltına  
alma saati tutanakta sabah 8.30 olarak belirtilirken, olay yeri tutanağı gözaltına alma saatini  
sabah 4.00 olarak belirtmiştir. Bunun yanı sıra, 15 Haziran 1998 tarihli tıbbi rapor bulguları,  
jandarmanın düzenlediği gözaltına alma tutanağının içeriğiyle tamamen tutarlı  
görünmemektedir. Jandarmanın düzenlediği gözaltına alma tutanağına göre başvuran  
başından yaralanmış görünürken, tıbbi rapor başvuranın başında hiçbir ize işaret  
etmemektedir. Bu bağlamda, AĐHM, gözaltına alma ve olay yeri tutanaklarında başvuranın  
imzasının bulunmadığını vurgular.  
AĐHM, doksanlı yıllarda Türkiye’nin güney doğu bölgesinde jandarmanın düzenlediği  
gözaltına alma tutanaklarının yetersiz ve güvenilmez oluşuna ilişkin daha önce elde edilen  
bulgular ile Komisyon’un bulgularını hatırlar (bkz. Çakıcı – Türkiye [BD], 23657/94;  
Timurtaş – Türkiye, 23531/94; Çiçek – Türkiye, 25704/94; Tepe – Türkiye, 27244/95 ve  
Ahmet Özkanet ve Diğerleri – Türkiye, 21689/93). AĐHM tüm bu kararlarda, böyle  
tutanakların genel olarak bir kimsenin gözaltına alınmadığını kanıtlamak için güvenilir  
olamayacağı sonucuna varmıştır.  
Bu kararlarda vardığı sonuçlar ile sahip olduğu bilgi ve belgeleri göz önünde tutarak,  
AĐHM, Cumhuriyet Savcısı’nın başvuranın kaçırıldığı iddialarına ilişkin soruşturmanın  
devam etmemesi kararı ile başvuranın gözaltına alınma tarihinin 15 Haziran 1998 olduğuna  
ilişkin resmi tutanakların, başvuranın bu tarihten önce gözaltına alınmadığını kanıtlamadığı  
6
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
kanısındadır. Aksine, yukarıda sözü edilen etmenler ışığında, AĐHM, başvuranın 11 Haziran  
1998 tarihinde Şırnak jandarma görevlileri tarafından yakalandığının ve gözaltına alınması  
resmi olarak tutanaklara geçirilmeksizin 15 Haziran 1998 tarihine dek gözaltında  
tutulduğunun belirlendiği sonucuna varmıştır. Dolayısıyla AĐHM, başvuranın 15 Haziran  
1998 tarihli tıbbi raporda kaydedilen yaralanmasının, 11 Haziran 1998 ile 15 Haziran 1998  
tarihleri arasında Devlet gözetimindeyken meydana geldiğini kabul eder.  
c. Genel ilkelerin söz konusu dava şartlarında uygulanması  
AĐHM, başvuranın, tutukluluğunun başlangıcı olan 11 Haziran 1998 tarihinde tıbbi  
muayeneden geçmediğini ve gözaltında bulunduğu sürede kendi seçtiği bir doktor veya  
avukatla görüşmesine izin verilmediğini gözlemlemiştir. 15 ve 24 Haziran 1998 tarihlerinde,  
iki tıbbi muayeneden geçmiş ve bunun sonucunda iki sağlık raporu düzenlenmiştir. Her iki  
rapor da, başvuranın bedeninin muhtelif kısımlarında bulunan ve başvuranın kötü muamele  
iddialarına uygun olan çürükler ve yaralara atıfta bulunmuştur. Bu bağlamda, AĐHM,  
başvuranın vücudunda tespit edilen izler ve yaralar konusunda Hükümet’in makul bir  
açıklamada bulunmadığı görüşündedir.  
Yukarıda belirtilenler ışığında ve Hükümet tarafından yapılan makul bir açıklamanın  
yokluğunda, AĐHM, sağlık raporlarında belirtilen yaraların, sorumluluğu Hükümet’e ait olan  
insanlık dışı muameleden kaynaklandığı sonucuna varmıştır.  
AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği kararını vermiştir.  
II. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuran, AĐHS’nin 13. maddesine aykırı olarak, kötü muamele şikayetine ilişkin etkili  
bir iç hukuk yolunun olmadığını iddia etmiştir. Sözkonusu madde şöyledir:  
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan  
kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru  
yapabilme hakkına sahiptir.”  
A. Kabuledilebilirlik  
AĐHM, bu şikayetin, AĐHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde, dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydetmiştir. Bu şikayetin başka açılardan da kabuledilmez olmadığını  
belirtmiştir. Dolayısıyla, kabuledilebilir bulunmalıdır.  
B. Esaslar  
1. Tarafların görüşleri  
Başvuran, kötü muameleye yönelik iddialarını 24 Haziran 1998 tarihinde Cumhuriyet  
Savcısı ve Sulh Hukuk Mahkemesi huzurunda ve aynı zamanda Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi huzurunda sunduğunu ileri sürmüştür. Sunduğu iddianın Devlet tarafından  
düzgün ve kapsamlı bir şekilde soruşturulmasını sağlamak için makul olan tüm adımları  
attığını belirtmiştir. Ancak, yetkililerin yanıtı tamamıyla yetersiz olmuştur.  
7
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
Hükümet, başvuranın avukatının söz konusu iddiayı sadece Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi huzurunda ve 21 Aralık 1998 tarihinde sunduğunu ileri sürmüştür. Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’ne bağlı Cumhuriyet Savcısının bu tip iddiaları soruşturma yetkisi  
olmaması gerekçesiyle, mahkeme, başvurana, şikayetini yetkili Cumhuriyet Savcısına  
sunması tavsiyesinde bulunmuştur. Ne başvuran ne de başvuranın avukatı Cumhuriyet  
Savcılığı’na başvurmuştur.  
2. AĐHM’nin değerlendirmesi  
AĐHM, 3. madde tarafından koruma altına alınan hakkın niteliğinin 13. madde için  
çıkarımlar içerdiğini hatırlatır. Kişinin, Devlet tarafından ciddi kötü muameleye maruz kaldığı  
veya işkence gördüğü şeklinde savunulabilir bir iddiası olduğu durumda, “etkili hukuk yolu”  
kavramı, uygun olduğu hallerde tazminat ödenmesine ek olarak, sorumlu kişilerin teşhis  
edilmesi ve cezalandırılmasını sağlayabilen ve şikayetçinin soruşturma sürecine etkili  
erişimini içeren tam ve etkili bir soruşturmayı gerektirir (bkz. Çelik ve Đmret – Türkiye, no.  
44093/98, 26 Ekim 2004).  
Bu bağlamda, bir ivedilik ve makul süratlilik gerekliliği bulunmaktadır (bkz. Yaşa –  
Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar; yukarıda anılan Çakıcı ve yukarıda anılan Çelik ve Đmret).  
Bir soruşturmada, gelişmenin önüne geçen engeller ve zorlukların olabileceği kabul  
edilmelidir. Ancak, yetkililerin kötü muameleye ilişkin soruşturma yürütmedeki çabukluğu,  
çoğu zaman, yetkililerin hukukun üstünlüğüne bağlılığına ilişkin kamu güvenini muhafaza  
etmede ve kanunsuz fiillere karışma veya bu tür fiillere tolerans gösterme görüntüsünü  
önlemede gerekli olarak düşünülebilir.  
AĐHM, sözkonusu davada ileri sürülen delillere dayanarak, jandarma tarafından  
gözaltında tutulduğu sürede başvuran tarafından maruz kalınan kötü muameleden, AĐHS’nin  
3. maddesi uyarınca sorumlu Devlet’in mesul olduğunu tespit etmiştir. Bu durumda,  
başvuranın şikayeti, AĐHS’nin 3. maddesi ile bağlantılı olarak 13. maddenin maksatları  
açısından “savunulabilir” bir şikayettir (bkz. McGlinchey ve Diğerleri – Đngiltere, no.  
50390/99; yukarıda anılan Çelik ve Đmret).  
AĐHM, başvuranın, Şırnak Cumhuriyet Savcısı, Şırnak Sulh Hukuk Mahkemesi ve  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda, yakalanması sırasında dayağa maruz  
bırakılğı ve gözaltı sürecinde baskı altında tutulduğu konusunda şikayette bulunduğunu  
kaydetmiştir. AĐHM, başvuranın 15 ve 24 Haziran 1998 tarihli sağlık muayenelerinin  
vücudunun muhtelif yerlerinin yara aldığını ortaya koymuş olmasına ve başvuranın çeşitli  
yargı makamları huzurunda bulunduğu ciddi iddialara rağmen iddialarını soruşturma  
girişiminde bulunulmamış olmasını şaşkınlıkla karşılamıştır.  
Bu nedenle, AĐHM, kötü muameleye ilişkin olarak başvuranın etkili bir hukuk yolundan  
mahrum bırakıldığı ve dolayısıyla tazminat talebi de dahil olmak üzere mevcut olan diğer  
hukuk yollarına erişiminin de reddedildiği sonucuna varmıştır.  
Sonuç olarak, AĐHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
8
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
III. AĐHS’NĐN 5 § 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuran, AĐHS’nin 5 § 3. maddesi uyarınca, 11 Haziran 1998 tarihinde yakalanmış  
olduğunu ve 24 Haziran 1998 tarihine kadar, bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla  
yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılmadan, jandarma tarafından gözaltında  
tutulduğunu iddia etmiştir. Sözkonusu madde şöyledir:  
“Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan  
herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır;  
kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı  
vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.  
A. Kabuledilebilirlik  
Hükümet, AĐHS’nin 35 § 1. maddesinin gerektirdiği gibi iç hukuk yollarının  
tüketilmemesi gerekçesiyle bu şikayetin reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet,  
başvuranın polis nezaretinde tutulma süresinin, sözkonusu zamanda yürürlükte olan mevzuat  
ile uyumlu olduğunu iddia etmiştir. Zira mevzuata göre sanıkların gözaltında tutulabileceği  
yasal süre on gündür; başvuran ise dokuz gün gözaltında tutulmuştur. Bununla birlikte,  
başvuran, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 128. maddesi uyarınca, nezarette  
tutulmasının süresine ve kanuni geçerliliğine itirazda bulunabilirdi.  
AĐHM, başvuranların gözaltı sürelerinin yerel mevzuat ile uyumlu olduğu davalarda  
Hükümet’in benzer itirazlarını incelediğini ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 128.  
maddesi ile öngörülen ve teoride mevcut olan hukuk yolunun AĐHS’nin 35. maddesi  
çerçevesinde uygulamada etkili bir hukuk yolu olmadığı gerekçesiyle bu itirazları reddettiğini  
kaydetmiştir (bkz., örneğin, yukarıda anılan, Öcalan; Maçin – Türkiye, no. 52083/99, 4 Mayıs  
2006 ve Bulduş – Türkiye, no. 64741/01, 22 Aralık 2005). Bu nedenle, başvuranın gözaltı  
süresinin yerel mevzuat ile uyumlu olduğu farz edilse bile, bahsi geçen hukuk yolu  
başvuranın tüketmesi gereken bir hukuk yolu değildir.  
AĐHM, başvuranın 11 Haziran 1998 tarihinde özgürlüğünden mahrum bırakılmış  
olduğunu ve kayıtlara geçilmeden 15 Haziran 1998 tarihine kadar nezarette tutulduğunu hali  
hazırda tespit etmiştir.  
AĐHM, bu bağlamda, başvuranın, yargı makamları önünde, dört gün süreyle keyfi olarak  
özgürğünden mahrum bırakıldığını iddia ettiğini gözlemlemiştir. Ancak, bu iddiasına  
yönelik soruşturma yapılmadığı gibi Şırnak Cumhuriyet Savcısı, kaçırma iddialarına ilişkin  
olarak kovuşturmama kararı almıştır.  
Bu şartlarda, AĐHM, kişinin onaylanmamış şekilde alıkonulmasına kabul gösterildiği bir  
durumda bu kişinin sözkonusu alıkoymanın kanuni geçerliliğine veya süresine itiraz etme  
imkanı olduğu konusunda ikna olmamıştır.  
AĐHM, bu nedenle, Hükümet’in itirazını reddetmiştir.  
Hükümet, ayrıca, 5. maddeye ilişkin şikayete bağlı olarak, başvuranın gözaltı süresinin  
24 Haziran 1998 tarihinde sona ermiş olduğunu; ancak, AĐHM’ye 23 Ocak 1999 tarihinde  
başvurduğunu ve böylece altı ay kuralına uymadığını ileri sürmüştür.  
9
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
Başvuran, buna yanıt olarak, AĐHM’ye ilk mektubunu 22 Aralık 1998 tarihinde  
göndermiş olduğunu ve böylece altı ay kuralına uyduğunu belirtmiştir.  
AĐHM, altı ay süresinin işlemesinin, bir başvuran tarafından gönderilen ve özetle  
başvurunun amacını içeren ilk mektup ile durduğunu anımsatmıştır (bkz. Buscarini ve  
Diğerleri – San Marino [BD], no. 24645/94 ve Çelik – Türkiye, no. 41993/98, 6 Mayıs 2003).  
AĐHM, başvuranın şikayetlerinin içeriğini ortaya koyan ilk mektubun 22 Aralık 1998 tarihli  
olduğunu ve yine aynı tarihte faks yolu ile AĐHM’ye gönderildiğini gözlemlemiştir. Bu  
mektup ile AĐHM Yazı Đşleri’ne, resmi başvurunun kısa zaman içerisinde yapılacağı  
bildirilmiştir. Başvuru formu 11 Şubat 1999 tarihinde, yani ilk mektuptan bir ay yirmi gün  
sonra sunulmuştur. AĐHM, bu nedenle, başvurunun 22 Aralık 1998 tarihinde ve dolayısıyla  
gerekli süre içinde yapıldığı kararını vermiştir.  
Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı, iç hukuk yollarının tüketilmediği veya altı ay  
kuralına uyulmadığı gerekçesiyle reddedilemez.  
AĐHM, başvurunun bu kısmının, AĐHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde  
dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmiştir. Ayrıca, başka açılardan da kabuledilmez  
olmadığını belirtmiştir. Dolayısıyla, kabuledilebilir olduğuna karar verilmelidir.  
B. Esaslar  
Başvuran AĐHS’nin 5 § 3. maddesi uyarınca bir hakim veya yargı yetkisini kullanmak  
üzere kanun tarafından görevlendirilen bir yetkili önüne çıkarılmadan on üç gün boyunca  
polis tarafından gözaltında tutulduğu hususunda şikayette bulunmuştur.  
Hükümet, başvuranın gözaltında tutulma süresinin, o zamanki tarihte yürürlükte olan iç  
hukuka tamamen uygun olduğunu belirtmiştir.  
AĐHM, 5. maddenin genel olarak, Devlet’in özgürlük hakkına keyfi olarak  
müdahalesine karşı bireyi korumayı amaçladığını yinelemektedir. 5 § 3. maddede yürütmenin  
müdahalesi ile sağlanan adli kontrolü gerekli kılarak hukukun üstünlüğünün korunması  
amaçlanmıştır (bkz. Sakık ve Diğerleri/Türkiye, 26 Kasım 1997 tarihli karar, Raporlar 1997-  
VII, sayfa 2623, § 44).  
AĐHM daha önce de başvuranın polis tarafından gözaltında tutulmasının on üç gün  
sürdüğünü belirtmiştir. Brogan ve Diğerleri/Đngiltere kararında, (29 Kasım 1988 tarihli karar,  
A Serisi no. 145-B), adli kontrol olmaksızın dört gün altı saat süren polis tarafından  
gözaltında tutulmanın, toplumu bir bütün olarak terörizme karşı koruma amacını taşısa dahi  
AĐHS’nin 5 § 3. maddesi bağlamındaki kesin zaman sınırlarının dışında kaldığına karar  
vermiş olduğunu hatırlatmaktadır (bkz., Keklik ve Diğerleri/Türkiye, no. 77388/01, § 41, 3  
Ekim 2006).  
Brogan davasında belirtilen ilkeler ışığında, AĐHM başvuranın adli müdahale  
olmaksızın on üç gün boyunca alıkonmasının zaruri olduğunu kabul edemez.  
Dolayısıyla AĐHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.  
10  
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
IV. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuran, AĐHS’nin 6 § 1. maddesi uyarınca kendisini yargılayan Diyarbakır DGM’de  
askeri bir hakimin görev alması nedeniyle adil şekilde yargılanmadığı hususunda şikayette  
bulunmuştur. Ayrıca, AĐHS’nin 6 §§ 1. ve 3. (c) maddeleri uyarınca gözaltında tutulduğu süre  
içerisinde adli yardım alma hakkından mahrum bırakıldığını ve Diyarbakır DGM kararının,  
kendisinden kötü muameleme yolu ile alınan ifadesine dayandığını ileri sürmüştür. AĐHS’nin  
6. maddesinin ilgili kısımları aşağıda kaydedilmiştir:  
“1. Herkes ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla  
kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının ... hakkaniyete uygun ... olarak  
görülmesini istemek hakkına sahiptir.  
...  
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:  
...  
(c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer  
savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa,  
mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;  
...”  
A. Kabuledilebilirlik  
AĐHM, başvurunun sözkonusu kısmının AĐHS’nin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça  
temelden yoksun olmadığını belirtmektedir. Ayrıca kabuledilmez olduğu sonucuna varmak  
için gerekçe bulunmadığını belirtmektedir. Bu nedenle kabuledilebilir olduğu sonucuna  
varılmalıdır.  
B. Esaslar  
1.  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı  
Hükümet, 18 Haziran 1999 tarihli 4388 no.lu Karar ile sözleşme şartlarına uymak amacı  
ile Devlet Güvenlik Mahkemelerinden askeri hakimlerin çıkarılmasına ilişkin düzenlemelerin  
yapılş olduğunu ileri sürmüştür. Bu bağlamda sözkonusu davada Diyarbakır DGM’de  
görev alan askeri hakimin yerini, başvuranın avukatı davanın esaslarına ilişkin görüşlerini  
açıklamadan önce sivil bir hakimin aldığını ve böylece başvuranın, üç sivil hakimden oluşan  
bir DGM tarafından mahkum edildiğini belirtmiştir.  
Başvuran ilk görüşlerini yinelemiştir.  
AĐHM sürekli olarak DGM’de görev alan askeri hakimlerin statüsünün belirli  
yönlerinin, sözkonusu yürütmeden bağımsız olduğunun tartışmalı olduğu sonucuna varmıştır  
(bkz. Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, Raporlar, 1998-IV, § 68, ve  
Çiraklar/Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-VII, § 39). AĐHM aynı zamanda  
Öcalan/Türkiye davasında (§§ 114-115) askeri bir hakimin, ilgili cezai kovuşturmada  
yürürlükte kalmaya devam eden bir ya da daha fazla ara karara dahil olması durumunda,  
akabinde DGM’de izlenen usul başvuranın kaygısını teskin edene dek, karar verilmeden  
11  
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
önceki dava sürecinde askeri hakimin yerini sivil hakimin almasının, başvuranın mahkemenin  
bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin makul kaygısını dağıtamadığına karar vermiştir.  
Sözkonusu davada AĐHM 1999 senesi Haziran ayında mahkemede görevli olmasından  
önce askeri hakimin, bir hazırlık duruşması ve esaslara ilişkin altı duruşmada yer aldığını  
belirtmektedir. Sözkonusu duruşmalar sırasında ilk derece mahkemesi, başvuranı dinlemiş,  
jandarma görevlilerinden birinin başvuranın yakalanması hususunda ifadesini almış ve usule  
ilişkin bir grup karar vermiştir. Bu duruşmaların birinde 21 Aralık 1998’de avukatı,  
gözaltında tutulduğu sırada başvuranın kötü muameleye maruz bırakıldığını ileri sürmüş ve  
mahkemenin, Savcılığa başvuranın kötü muamele görmüş olduğuna ilişkin iddiasını  
bildirmesini talep etmiştir. Ancak ilk derece mahkemesi, başvuranı dinlememiş ve jandarma  
tarafından kötü muamele uygulanarak alındığı iddia edilen ifadelerinin kabuledilebilirliği  
hususunda bir karara varmamıştır. Yalnızca başvuranın şikayetini Savcılığa sunmasına izin  
verme kararı almıştır. Askeri hakimin yerini sivil hakimin alması ardından Diyarbakır DGM,  
esaslara ilişkin dört duruşma daha düzenlemiştir. Sözkonusu duruşmalar sırasında Cumhuriyet  
Savcısının ve başvuranın nihai görüşleri, üç sivil hakimden oluşan mahkeme önünde  
okunmuştur. Bununla birlikte, ilk derece mahkemesi başvuranın iddianameden haberdar  
edilmesini ve ifadelerinin, bir tercüman eşliğinde alınmasını öngörmüştür. Ancak başvuranın  
jandarma tarafından alınan ifadelerine ilişkin dava dosyasına kabuledilebilirlik hususunda bir  
karar vermemiştir. Başvuranın kötü muamele iddiaları hakkındaki kararını da yinelememiştir.  
Mahkeme ayrıca jandarma görevlilerinin yeni beyan vermesini öngörmemiştir.  
Sözkonusu koşullar altında AĐHM, davanın sonuçlanmasından önce askeri hakimin  
yerine sivil hakimin gelmesinin, başvuranın mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin  
makul kaygılarını yok ettiğini kabul edemez (bkz. Öcalan, § 118; karşı dava, Ceylan/Türkiye,  
karar, no. 68953/01, 30 Ağustos 2005; ve Kabasakal ve Atar/Türkiye, no. 70084/01 ve  
70085/01, § 34, 19 Eylül 2006).  
Dolayısıyla bu hususta AĐHS’nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.  
2.  
Davanın hakkaniyete uygunluğu  
Hükümet, başvuranın gözaltında tutulduğu süre içerisinde kötü muameleye maruz  
bırakılmadığını ve bu nedenle ifadelerinin, baskı altında alınmış olduğunun kabul  
edilemeyeceğini belirtmiştir. Ayrıca, asliye mahkemesinin başvurunun suçunun tespitinde  
diğer delilleri de gözönüne almış olduğunu ileri sürmüştür. Sonuç olarak Hükümet,  
başvuranın gözaltı süresinin hakim tarafından uzatılmasını – yani alıkonmasının 7. gününü -  
müteakiben avukatına ulaşmayı talep edebileceği halde etmediğini iddia etmiştir.  
Başvuran, ilk görüşlerini yinelemiştir.  
AĐHM, ilk olarak daha önceki davalarda bağımsız ve tarafsız olmadığı tespit edilen bir  
mahkemenin, hiçbir koşul altında yargıladığı kişiler için adil bir yargılamayı garanti  
edemeyeceğine, sözkonusu mahkeme önünde davanın hakkaniyete uygunluğuna ilişkin  
şikayetleri incelemenin gerekli olmadığına karar verdiğini belirtmektedir (bkz., Çiraklar, §§  
44-45).  
Davanın özel koşullarını ve mahkemenin, başvuranı mahkum etmesine yol açan esas  
delillere, başvuran tarafından itiraz edildiğini ve AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca varılan  
sonucu gözönüne alan AĐHM, sözkonusu davada başvuranın yargılanmasının, Devlet  
12  
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
Güvenlik Mahkemeleri mensuplarının durumları ile ilgili olmayan nedenlerden ötürü  
hakkaniyete uygun olmadığı hakkındaki şikayetinin değerlendirilmesine devam edilmesi  
gerektiği kanısındadır. Yalnızca bu şekilde başvuranın, kendisine yöneltilen suçlamaların adil  
şekilde yargılanmış olsaydı yapılamayacağına ilişkin esas iddiasını inceleyebilecektir (bkz.  
Hulki Güneş/Türkiye, no. 28490/95, § 85, AĐHM 2003-VII (özetler) ve Göçmen/Türkiye, no.  
72000/01, § 68, 17 Ekim 2006).  
AĐHM, görevinin AĐHS’nin 19. maddesi uyarınca Sözleşme’ye taraf Devletlerin  
yükümlülüklerinin gözlenmesini temin etmek olduğunu yinelemektedir. Özellikle, AĐHS  
tarafından korunan haklarının ve özgürlüklerinin ihlal edilme ihtimaline karşı yerel bir  
mahkeme tarafından işlendiği iddia edilen maddi ve hukuki hatalar ile ilgilenme vazifesi  
kendisine ait değildir. 6. madde, adil yargılanma hakkını garanti altına aldığı halde bu tür  
delillerin kabuledilebilirliğine ilişkin kurulları ortaya koymamaktadır. Bu, iç hukuk  
kapsamına giren bir düzenleme meselesidir (bkz. Schenk/Đsviçre, 12 Temmuz 1988 tarihli  
karar, A Serisi no. 140, sayfa 29, §§ 45-46).  
Bu nedenle ilke olarak delil türlerinin – örneğin iç hukuk açısından kanuna aykırı  
şekilde elde edilen delil – kabuledilebilir olup olmadığına veya başvuranın suçlu olup  
olmadığına karar vermek Mahkeme’nin görevi değildir. Cevaplanması gereken soru, davanın  
bütün olarak – delilin ne şekilde edinildiği de dahil olmak üzere – adil olup olmadığıdır. Bu,  
sözkonusu “kanuna aykırılığın” incelenmesini ve bir diğer Sözleşme hakkının ihlali  
sözkonusu olduğunda, tespit edilen ihlalin niteliğini kapsamaktadır (bkz., Khan/Đngiltere, no.  
35394/97, § 34, ve Jalloh/Almanya [BD], no. 54810/00, §§ 95, 11 Temmuz 2006).  
Bu bağlamda, tespit edilen AĐHS ihlalinin niteliğine ilişkin olarak Mahkeme, daha önce  
cezai takibatta 3. maddenin ihlali yönünde ele geçirilen delillerin kullanılmasının, bu tür  
delillerin kabul edilmesi mahkumiyetin teminat altına alınmasında belirleyici olmasa bile  
sözkonusu takibatın hakkaniyete uygunluğuna zarar verdiğini hatırlatmaktadır (bkz. Jalloh, §  
99; Söylemez/Türkiye, no. 46661/99, § 23, 21 Eylül 2006; ve üzerinde gerekli değişiklikler  
yapıldıktan sonra, Örs ve Diğerleri/Türkiye, no. 46213/99, § 60, 20 Haziran 2006).  
Sözkonusu davada AĐHM, ilk olarak daha önce jandarma tarafından gözaltında  
tutulduğu sırada başvuranın AĐHS’nin 3. maddesini ihlal edecek şekilde kötü muameleye  
maruz bırakıldığına karar vermiş olduğunu belirtmektedir.  
Ayrıca, başvuranın gözaltında kaldığı süre içerisinde hiçbir yasal yardım almadığı ve  
avukatı yokken jandarma huzurunda ifade verdiği taraflar arasında tartışılmamıştır. AĐHM,  
ayrıca, başvuranın 24 Temmuz 1998’de Cumhuriyet Savcısı ile Sulh Hukuk Mahkemesi  
huzurunda ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda yapılan kovuşturma  
boyunca kötü muameleye maruz kaldığını iddia ederek bu ifadelerin doğruluğunu inkar  
ettiğini belirtmektedir.  
AĐHM, bu bağlamda, Türk mevzuatının sorgulama sırasında elde edilip mahkemede  
inkar edilen itirafları savunma ihtimalleri için aldatıcı olan herhangi bir sonuca bağlamıyor  
gibi göründüğünü belirtmektedir (bkz Hulki Güneş, yukarıda kaydedilen, § 91, ve Dikme /  
Türkiye, no. 20869/92, § 111, ECHR 2000-VIII). Ancak, Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi, davaların esaslarını incelemeden önce başvuranın jandarma gözetiminde vermiş  
olduğu ifadelerin kabuledilebilirliğine karar vermekle kalmamış, aynı zamanda başvuranın bu  
ifadelerin doğruluğunu inkar etmesine rağmen başvurana hüküm giydiren kararı verirken  
ifadeleri asıl kanıt olarak kullanmıştır.  
13  
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
AĐHM, bu koşullarda, başvuranın gözaltındayken alınan ifadelerinin avukatı yokken  
aleyhinde başlatılan cezai kovuşturma sırasında kullanılmasının bu yargılamayı tamamen  
adaletsiz bir hale getirdiği görüşündedir.  
AĐHM, AĐHS’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) Maddesi’nin ihlal edildiği görüşündedir.  
V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐ’NĐN UYGULANMASI  
AĐHS’nin 41. Maddesi:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuran, maddi tazminat olarak 50,000 Euro (EUR), manevi tazminat olarak ise  
100,000 Euro (EUR) talep etmiştir.  
Hükümet, bu miktarlara itiraz etmiştir.  
AĐHM, başvuranın talep ettiği maddi tazminatla ilgili olarak, bu iddianın herhangi bir  
kanıtla desteklenmediğini belirtmektedir. AĐHM, bu nedenle, bu bağlamda herhangi bir  
tazminat ödenmesini öngörmemiştir.  
AĐHM, AĐHS’nin 3, 5 § 3, 6 §§ 1 ve 3 (c) ve 13. Maddelerinin ihlalini saptadığını  
belirtmektedir. AĐHM, sözkonusu dava koşullarını gözönünde bulundurarak ve adil bir  
şekilde karar vererek başvurana 15,000 Euro ödenmesini uygun görmüştür.  
Ancak, AĐHM, sözkonusu davada olduğu gibi, bir kişinin AĐHS’nin bağımsızlık ve  
tarafsızlık şartlarını yerine getirmeyen bir mahkeme tarafından hüküm giymesi durumunda,  
istenirse duruşmanın yeniden yapılmasının veya davanın yeniden açılmasının, prensipte  
ihlalin düzeltilmesi için uygun bir yol olduğu görüşündedir (bkz. Öcalan, yukarıda  
kaydedilen, § 210).  
B. Mahkeme masrafları  
Başvuran, ayrıca, AĐHM önünde yapmış olduğu masraf ve giderler için 1,800 Euro talep  
etmiştir.  
Hükümet, miktarın aşırı ve asılsız olduğunu ifade etmiştir. Hükümet, bu iddiayı  
kanıtlamak için başvuran tarafından herhangi bir makbuz veya belge gösterilmediğini iddia  
etmiştir.  
AĐHM’nin içtihadına göre, başvuranın yapmış olduğu masraf ve giderler, ancak bu  
masrafların gerçekten ve gerektiği şekilde yapıldığı ve miktar olarak mantıklı olduğu  
gösterildiği sürece kendisine ödenebilir. Sözkonusu davada, AĐHM, elindeki bilgileri ve  
yukarıdaki kriterleri gözönünde tutarak, bu bağlamda, Avrupa Konseyi’nden yasal yardım  
olarak alınan 685 Euro çıkarılmak üzere, talep edilen miktarın tamamının başvurana  
ödenmesini uygun görmektedir.  
14  
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
C. Gecikme Faizi  
AĐHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan  
eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre belirlenmesini uygun bulmuştur.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM  
1.Oybirliğiyle başvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;  
2.Bire altı oyla AĐHS’nin 3. Maddesi’nin ihlal edildiğine;  
3.Oybirliğiyle AĐHS’nin 13. Maddesi’nin ihlal edildiğine;  
4.Oybirliğiyle AĐHS’nin 5 § 3 Maddesi’nin ihlal edildiğine;  
5.Başvuranın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanmaması gerekçesiyle,  
oybirliğiyle AĐHS’nin 6 § 1 Maddesi’nin ihlal edildiğine;  
6.Başvuranın adil bir şekilde yargılanmaması gerekçesiyle, bire altı oyla AĐHS’nin 6 §§  
1 ve 3 (c) Maddesi’nin ihlal edildiğine;  
7.(a) bire altı oyla, davalı Devlet’in, başvurana, AĐHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca bu  
kararın kesinlik kazandığı tarihten itibaren üç ay içinde, manevi tazminat olarak 15,000 EUR  
(on beş bin Euro) ve bu miktar üzerine konulabilecek bütün vergileri ödemesine (bu miktar,  
ödeme tarihinde uygulanan kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilecek);  
(b) oybirliğiyle, davalı Devlet’in, başvurana, AĐHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca bu  
kararın kesinlik kazandığı tarihten itibaren üç ay içinde, mahkeme masrafları için, yasal  
yardım olarak verilen 685 EUR (altı yüz seksen beş Euro) çıkarılmak üzere 1,800 EUR (bin  
sekiz yüz Euro) ve bu miktar üzerine konulabilecek bütün vergileri ödemesine (bu miktar,  
ödeme tarihinde uygulanan kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilecek);  
(c) oybirliğiyle, ödeme tarihine kadar yukarıda bahsedilen üç ayın dolması halinde,  
yukarıdaki miktarların üzerine, Avrupa Merkez Bankası’nın gecikme döneminde uyguladığı  
faiz oranına üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına eşit miktarda basit faizin  
ödenmesine karar vermiştir.  
8. Oybirliğiyle, başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddine karar  
vermiştir.  
Đşbu karar Đngilizce olarak hazırlanmış olup 12 Nisan 2007 tarihinde, Đçtüzüğün 77.  
Maddesi’nin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
Santiago QUESADA  
Bölüm Sekreteri  
Boštjan M. ZUPANČIČ  
Başkan  
15  
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
AĐHS’nin 45 § 2 Maddesi ile Đçtüzüğün 74 § 2 Maddesi’ne uygun olarak, R. Türmen’in  
aşağıdaki kısmi muhalefet şerhi bu karara eklenmiştir.  
16  
HACI ÖZEN – TÜRKĐYE KARARI  
YARGIÇ TÜRMEN’ĐN KISMĐ MUHALEFET ŞERHĐ  
1. Başvuranın 11 Haziran 1998 tarihinde Şırnak Jandarma Komutanlığı görevlileri  
tarafından yakalanıp, gözaltına alındığı resmi olarak kaydedilmeksizin 15 Haziran 1998  
tarihine kadar gözaltında tutulduğu ve AĐHS’nin 3. Maddesi ihlal edilerek bu süre içerisinde  
insanlık dışı muameleye tabi tutulduğu konusunda maalesef ki AĐHM’deki çoğunluğa  
katılamayacağım.  
2. AĐHM, delilleri değerlendirirken, “makul şüphenin ötesinde” kanıt standardını  
kullanmaktadır (bkz. örneğin, Orhan / Türkiye, no. 25656/94, § 264, 18 Haziran 2002). Böyle  
bir kanıt, yeterince güçlü, kesin ve birbiriyle bağdaşan çıkarsamaların veya birbirine benzeyen  
ve delillerle reddedilmemiş fiili karinelerin bir arada yer almasından kaynaklanabilir (bkz.,  
örneğin, Ülkü Ekinci / Türkiye, no. 27602/95, § 142, 16 Temmuz 2002).  
3. Dava olaylarından, başvuranın kaçırıldığı gün, başvuranın oğlunun ulusal makamlara,  
başvuranın altı veya yedi kişi tarafından kaçırıldığı ve komşuları olan Ö.K.’nın bu  
kaçırılmaya tanık olduğunu iddia ettiği bir dilekçe yazdığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, 13 Haziran  
1998’de, Ö.K. başvuranın tüfek taşıyan yedi kişi tarafından kaçırıldığını gördüğünü polise  
bildirerek tanıklık etmiştir. Ö.K. ayrıca, başvuranın ellerinin bağlandığını ve bu adamların  
başvurana vurduğunu belirtmiştir. 15 Haziran 1998 tarihli tıbbi rapordan, başvuranın  
kendisini kaçıranlardan kurtulduktan sonra vücudunda kötü muamele belirtileri görüldüğü  
anlaşılmaktadır.  
4. Ancak, çoğunluğun aksine, başvuranın, 11 Haziran 1998 tarihinde kendisini kaçıran  
silahlı kişilerin Devlet memuru olduğu veya kaçırma olayına Devlet memurlarının dahil  
edildiği yönünde ilk bakışta haklı görülen bir davanın temelini oluşturduğu sonucuna  
varamayacağım. Bu nedenle, gerçek olayların bir kurgu ve varsayım konusu olarak kaldığını  
şünüyorum. Başvuranın, makul şüphenin ötesinde, jandarmanın gözetimine alınması ve 15  
Haziran 1998 tarihli tıbbi raporda belirtilen yaralanmaların Hükümet’in sorumlu olduğu  
insanlık dışı muamelenin sonucu olduğu sonucuna varmak için yeterli kanıt bulunmadığı  
görüşündeyim.  
5. Yukarıdaki bilgilerin ışığında, AĐHS’nin 3. Maddesi’nin ihlal edilmediği sonucuna  
varıyorum.  
6. 5. Madde’de varmış olduğum sonucu ve AĐHM’nin başvuranın bağımsız ve tarafsız  
bir mahkeme tarafından adil bir biçimde yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki  
saptamasını göz önünde tutarak, başvuranın şikayetinin AĐHS’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) Maddeleri  
uyarınca incelenmesinin de gereksiz olduğunu düşünüyorum (bkz, örneğin, Đncal / Türkiye, 9  
Haziran 1998 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1998-IV, § 74).  
7. Son olarak, AĐHS’nin 3. Maddesi’nin ihlal edildiğini düşünmediğim için, başvurana  
ödenmesine karar verilen manevi tazminat miktarını aşırı bulmaktayım.  
17