farklı mahkemeler önünde davalar açılmasının sebebinin kendisine göz dağı vermek
olduğunu, halbuki ceza kanunun ilgili düzenlemelerine göre benzer bir dizi söylem için tek bir
dava açılmasını gerektiğini belirtmektedir. Hakkında verilmiꢀ veya uygulanmıꢀ herhangi bir
kesin hüküm bulunmamasına karꢀın bu takibatın ifade özgürlüğünü son derece kısıtladığını ve
özellikle de 1999 yılında yapılan milletvekili seçimlerine yönelik kampanyayla ilgili olarak
siyasi kariyerini etkilediğini savunmaktadır. Baꢀvuran ꢀiddet kullanımını asla teꢀvik
etmediğini iddia etmektedir.
AĐHM, kesinleꢀmiꢀ bir hüküm bulunmamasına rağmen verilen mahkumiyet kararlarının ve
cezai takibatın baꢀvuranın AĐHS’nin 10 § 1 maddesiyle korunan ifade özgürlüğü hakkına
yönelik bir müdahale olduğu hususunda tarafların hemfikir olduğunu tespit etmektedir. AĐHM
ayrıca sözkonusu müdahalenin AĐHS’nin 10 § 2 maddesi anlamında yasayla öngörüldüğü,
kamu düzeninin sağlanması, baꢀkalarının ꢀöhret ve haklarının korunması yargı gücünün
otorite ve tarafsızlığının sağlanması gibi meꢀru hedefleri gözettiği hususunda da taraflar
arasında bir anlaꢀmazlık olmadığını tespit etmektedir (bkz., diğerleri arasında, Thorgeir
Thorgeirson – Đzlanda, 25 Haziran 1992 tarihli karar, § 9; Birol – Türkiye, no: 44104/98, § 24,
1 Mart 2005; Sabou ve Pircalab – Romanya, no: 46572/99, § 37, 28 Eylül 2004; Kürkçü –
Türkiye, no: 43996/98, § 25, 27 Temmuz 2004). AĐHM bu değerlendirmeye katılmaktadır.
Mevcut davada anlaꢀmazlık müdahalenin «demokratik bir toplumda zorunlu» olup olmadığı
sorusuna dayanmaktadır.
Daha önce de mevcut davada gündeme getirilen benzer soruları inceleyen AĐHM, AĐHS’nin
10. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiꢀti.
AĐHM mevcut davayı içtihatlarının ıꢀığında incelemiꢀ ve Hükümet’in daha önce vardığı
sonuçtan ayrı bir sonuca varmasını sağlayacak nitelikte ikna edici ne bir olgu ne de bir
argüman sunduğunu tespit etmiꢀtir. AĐHM, siyasi söylemde kullanılan ifadelere ve söylemin
gerçekleꢀtiği bağlama özel bir dikkat sarfetmiꢀtir. Bu bakımdan incelemesine sunulan vakayı
çevreleyen koꢀulları göz önünde bulundurmuꢀtur. AĐHM ayrıca kabul edilebilir eleꢀtiri
sınırlarının siyasi bir kiꢀilik sözkonusu olduğunda kamusal bir ꢀahsiyet olması itibariyle
sıradan bir kiꢀiden daha geniꢀ olduğunu müteaddit defalar kabul ettiğini anımsatmaktadır
(Pakdemirli – Türkiye, no: 35839/97, § 45, 22 ꢁubat 2005).
Tartıꢀmalı sözler farklı biçimlerde ve faklı vasıtalarla ifade edilmiꢀtir. Gazeteye verilen bir
beyanat, on farklı gazetede farklı tarihlerde yayınlanan makaleler, radyoda yayınlanan bir
röportaj, bir televizyon programında yapılan açıklamalar, bölgesel bir televizyon kanalıyla
yapılan bir röportaj, televizyonda yayınlanan bir haber bülteninde yapılan açıklamalar,
televizyonda yayınlanan bir basın toplantısı sırasında yapılan ve iki gazetede yer alan
açıklamalar. Baꢀvuran bir siyasi partinin genel baꢀkanı sıfatıyla görüꢀlerini ifade ederek çeꢀitli
devlet adamları ve kurumların eylemlerini eleꢀtirmiꢀtir. Toplumu ilgilendiren konularda fikir
beyan etmiꢀtir. Sözleri eleꢀtiriden ibaret olup hem içerik hem de kullanılan ifadeler itibariyle
siyasi söylem biçimini almıꢀtır.
Ulusal makamlar bu tartıꢀmalı ifadeleri Cumhurbaꢀkanı’nın, Yargıtay Baꢀsavcısı’nın,
Hükümet’in, silahlı kuvvetlerin ve adaletin manevi ꢀahsiyetini tahkir ve tezyif eder nitelikte
ifadeler olarak değerlendirmiꢀlerdir.
AĐHM, ulusal mahkemelerin kararlarında yer verdikleri gerekçeleri incelemiꢀ ve bazı
durumlarda tartıꢀmalı metinlerde son derece sert ifadeler bulunduğunu ve sözkonusu kurum
ve ꢀahsiyetlerle ilgili olarak son derece olumsuz bir tablo çizildiğini kabul etmiꢀtir. Hatta
6