CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
GÜRBÜZ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:26050/04)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
10 Kasım 2005  
İşbu karar AİHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (26050/04) başvuru no’lu davanın  
nedeni, bu ülke vatandaşı Cafer Gündüz’ün (başvuran) 12 Temmuz 2004 tarihinde Avrupa  
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi’ne (AİHM) yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından S. Akat tarafından temsil  
edilmektedir.  
Başvuran Wernicke-Korsakoff hastası olması nedeniyle yeniden hapsedilmesinin,  
AİHS’nin 3. maddesine göre insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muamele teşkil edeceğini ileri  
sürmektedir.  
OLAYLAR  
Başvuran 1966 doğumlu Türk vatandaşı olup, başvurunun yapıldığı dönemde firaridir.  
A. Başvurunun yapılmasına neden olan olaylar  
Başvuran 27 Aralık 1995 tarihinde polis tarafından yapılan geniş çaplı bir operasyon  
sonrasında bomba imal malzemeleri ile birlikte yakalanmış ve 9 Ocak 1996’da İstanbul  
Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından hakkında tutuklu yargılama kararı verilmiştir.  
Başvuran İstanbul Cezaevi’ndeyken uzun süreli bir açlık grevine başlamıştır.  
Başvuran 28 Temmuz 1996 tarihinde, açlık grevinin 69. gününde, İstanbul  
Üniversitesi Hastanesi’nin Acil Servisine kaldırılmıştır.  
1 Ağustos 1996 tarihinde başvuran aynı hastanenin nöroloji bölümüne sevk edilmiştir.  
10 Eylül 1996 tarihine kadar nöroloji bölümünde tedavi gören başvurana, Wernicke-  
Korsakoff Sendromu (WK-S) tanısı konmuştur. Başvuranda özellikle oküler felç, amnezi,  
halüsinasyonların eşlik ettiği ruhsal depresyon ile uzak hafıza ve öğrenmede bozukluk  
bulgulanmıştır.  
Aynı gün başvuran psikoz semptomlarının tedavisi için Bakırköy Ruh ve Sinir  
Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilmiş ve burada üç ay tedavi görmüştür.  
Başvuranın avukatının talebi üzerine Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi  
hekimleri tarafından hazırlanan 27 Eylül 1996 tarihli görüşte, başvuranda tespit edilen  
psikozların tam anlamıyla tedavisinin mümkün olmadığı belirtilmiştir.  
17 Aralık 1997 ve 24 Haziran 1998 tarihlerinde başvuran, İstanbul Üniversitesi  
Hastanesi nöroloji birimi tarafından muayene edilmiş ve ilgili kişide apati, hafıza bozukluğu  
ve ataksinin yanı sıra genel olarak hafif bir iyileşme tespit edilmiş, fakat hastanın genel sağlık  
tablosunda daha fazla bir düzelmenin beklenmediği ve ilgili kişinin fiziksel ve bilişsel tedavi  
görmesi gerektiği belirtilmiştir.  
Başvuran 23 Şubat 1999 tarihinde sağlık sorunları nedeniyle İstanbul DGM tarafından  
serbest bırakılmıştır.  
2
İstanbul Üniversitesi Hastanesi nöroloji bölümü tarafından hazırlanan 18 Mayıs 1999  
tarihli raporda, hafıza bozukluğu, nistagmus ve ataksinin devam ettiği, fakat hastanın günlük  
işleri yardım almadan yerine getirebildiği belirtilmiştir. Bununla birlikte raporda kaydadeğer  
bir iyileşmenin sözkonusu olmadığı eklenmiştir.  
13 Temmuz 1999 tarihinde başvuran, tedavi için destek elde etmek amacıyla İnsan  
Hakları Derneği’ne başvurmuştur.  
2 Aralık 1999 tarihinde başvuranın talebi üzerine İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa  
Hastanesi Adli Tıp Servisi tarafından düzenlenen raporda, başvuranın herhangi bir cezai  
yargılamaya tamamen bilinçli bir şekilde katılamayacağı ve sağlık durumunun cezaevi  
koşullarında yaşamaya müsait olmadığı belirtilmiştir.  
Başvuranın ailesinin talebi üzerine 15 Mayıs 2001 tarihinde İnsan Hakları Derneği  
başvuranın görmüş olduğu tedavilere ilişkin bir belge düzenlemiştir.  
16 Ağustos 2001 tarihinde İstanbul DGM başvuranı yasadışı TİKB adlı terörist örgüte  
üye olmak suçundan oniki yıl altı ay ağır hapis cezasına mahkum etmiştir. Silahlı saldırı  
suçlamasına ilişkin olarak ise başvuran delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştır.  
4 Mart 2002 tarihinde bu karar Yargıtay tarafından onanmıştır.  
İstanbul DGM 10 Nisan 2002 tarihinde mahkumiyet kararının infaz edilmesi için  
kararı Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir.  
Başvuran Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na giderek cezasının infazının ertelenmesini  
talep etmiş ve Cumhurbaşkanı affından yararlanmak istediğini belirtmiştir. Başvuranın sağlık  
öyküsünü gözönünde bulunduran Bakırköy Cumhuriyet Savcısı, ilgili kişinin hapsedilmeyip,  
devlet hastanesinde muayene edilmesine karar vermiştir.  
Bakırköy Devlet Hastanesi’nin 30 Haziran 2002 tarihli raporunda, başvuranda  
Wernicke ansefalopatisi teşhis edildiği ve sözkonusu kişinin Adli Tıp Enstitüsü’ne sevk  
edilmesine karar verildiği belirtilmiştir.  
Başvuran 27 Kasım 2002 tarihinde Adli Tıp Enstitüsü 3. ve 4. İhtisas Kurulu  
tarafından muayene edilmiştir. Muayene sonucuna göre hazırlanan 18 Aralık 2002 tarihli  
raporda, hastanın beyinciğinde atrofi, başta titremeler, görüşte sola doğru nistagmus, dismetri,  
disdiadokokinezi, ataksi, baston desteğiyle yürüme, izhar hafızasında bozukluk, uzak hafızada  
laküner amnezi, bilişsel fonksiyonlarda değişim ve organik semptomlar tespit edilmiştir.  
Sonuçta 3. ve 4. İhtisas Kurulu WK-S tanısı koymuş ve hasta iyileşinceye kadar cezasının  
infazının ertelenmesi yönünde görüş bildirmiştir.  
Raporda ayrıca, bu hastalık sonsuza dek sürebileceği için Anayasa’nın 104.  
maddesinde öngörülen Cumhurbaşkanı’nın af yetkisi kapsamına girdiğinden bahsedilmiştir.  
27 Aralık 2002 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Savcısı bu rapora dayanarak  
CMUK’un 399§2. maddesi uyarınca başvuranın cezasının infazını, 16 Haziran 2003 tarihine  
kadar ertelemiştir.  
3
7 Mart 2003 tarihinde CMUK’un 399. maddesinin uygulanması hususundaki görüş  
ayrılıkları üzerine Adalet Bakanlığı bir genelge yayınlamış ve Adli Tıp Enstitüsü’nün  
hazırladığı raporlarda erteleme süresini somut olarak bildirmesi gerektiğini belirtmiştir.  
Başvuran 17 Mart 2003 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı’na giderek Cumhurbaşkanı  
affından yararlanmak istediğini dile getirmiştir. Cumhuriyet Savcısı Adalet Bakanlığı  
nezdinde Cumhurbaşkanlığı affı için gerekli işlemleri başlatmıştır.  
10 Eylül 2003 tarihinde Cumhuriyet Savcısı cezanın infazının ertelenmesini re’sen 13  
Aralık 2003 tarihinde kadar uzatmıştır.  
6 Ekim 2003 tarihinde Adalet Bakanlığı Cumhuriyet Savcısı’na erteleme kararının,  
yakın tarihli bir sağlık raporuna dayanmadığı için yukarıda belirtilen genelgeye aykırı  
olduğunu bildirmiştir.  
Başvuranın Cumhurbaşkanı’ndan af talebine ilişkin olarak ise Adalet Bakanlığı, yine  
yukarıda belirtilen genelgeye ve 3 Haziran 2003 tarihli polis soruşturmasında elde edilen  
bilgilere atıfta bulunarak, ilgili kişinin halen aynı terörist örgütteki faaliyetlerini sürdürdüğünü  
bildirmiştir.  
Sonuçta Adalet Bakanlığı’nın Cumhuriyet Savcısı’ndan yakın tarihli bir sağlık raporu  
istemesi üzerine Cumhuriyet Savcısı ilgili kişiyi Adli Tıp Enstitüsü’ne göndermiştir.  
14 Kasım 2003 tarihinde 3. İhtisas Kurulu tarafından muayene edilen başvuranda baş  
titremesi, yürüme bozukluğu ve reflekslerde canlılık tespit edilmiştir. İhtisas Kurulu izhar  
hafızasındaki yetersizlik semptomlarına rağmen, ilgili kişide herhangi bir nörolojik bozukluğa  
ve hapis cezasının infazını aksi yönde etkileyecek psikopatolojik rahatsızlığa rastlanmadığını  
belirtmiştir.  
İhtisas Kurulu 21 Kasım 2003 tarihli raporunda başvuranın sağlık durumunun artık  
cezasının ertelenmesini gerektirmediği ve Cumhurbaşkanı affına lüzum olmadığı sonucuna  
varmıştır.  
Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı bu sağlık raporunu dikkate alarak, 15 Aralık 2003  
tarihinde başvuran hakkında mahkumlara mahsus yakalama müzekkeresi çıkarmıştır.  
Başvuran ise firar etmiştir.  
15 Ocak 2004 tarihinde başvuranın avukatı Cumhuriyet Savcılığı’nda son verilen  
sağlık raporuna itiraz etmiş ve müvekkilinin yeniden muayene edilmesini talep etmiştir.  
Bunun üzerine Cumhuriyet Savcısı İhtisas Kurulları tarafından hazırlanan raporlar  
arasındaki iddia edilen çelişkiye dikkat çekerek, Adli Tıp Enstitüsü Genel Kurulu’na  
sözkonusu talebi bildirmiştir. Genel Kurul başvuranın yeniden muayene edilmesi gerektiğine  
karar vermiştir.  
Adli Tıp Enstitüsü başvuranın gerekli tetkiklere katılmasının sağlanması için  
Cumhuriyet Savcılığı’na başvurmuş fakat başvuran polis tarafından yapılan aramada  
bulunamadığı gibi Adli Tıp Enstitüsü’ne gitmemiştir.  
4
İstanbul Tabip Odası belirtilmeyen bir tarihte başvuranın talebi üzerine belirttiği  
istişari görüşünde Adli Tıp Enstitüsü’nün raporları arasında bilimsel açıdan çelişki  
bulunduğunu ifade etmiştir.  
Başvuran 31 Mayıs 2004 tarihinde, AİHM önündeki başvurusunu desteklemek üzere  
yakın tarihli bir sağlık raporu almak üzere İstanbul Üniversitesi Hastanesi nöroloji bölümüne  
gitmiştir. Yapılan muayene ve tetkiklerin sonucunda hazırlanan raporda bilişsel  
fonksiyonlarda yavaşlama ve hatırlamada güçlük bulunduğu belirtilmiştir. Bu rapor ne Adli  
Tıp Enstitüsü’ne ne de Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilmiş görünmemektedir.  
20 Ağustos 2004 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi CMUK’un 402. maddesi  
uyarınca, AİHM tarafından belirtilen geçici tedbir ışığında yeni bir karara kadar başvuranın  
cezasının ertelenmesine karar vermiştir.  
B. AİHM’nin Soruşturma Görevi  
1. Ceza infaz kurumlarına yapılan ziyaretler  
AİHM heyeti Türkiye’de bulunan farklı tiplerdeki ceza infaz kurumlarında hüküm  
süren fiziksel koşullar hakkında fikir edinmek maksadı ile başvuranların avukatlarının ve  
Hükümet temsilcilerinin eşliğinde, Tekirdağ H tipi Cezaevi’ni ve İstanbul Bayampaşa H Tipi  
Cezaevi’ni ziyaret etmiştir. Bu ziyaretler sırasında heyet ayrıca, cezaevi personeli ile savcı ve  
doktorlarla görüşştür. Heyetin Bayrampaşa Cezaevi ve bu cezaevinin sağlık birimini  
ziyareti sırasında kendisine bilirkişi kurulu da eşlik etmiştir. Bu görevi süresince sözkonusu  
olan elli üç başvuranın onyedisi ile görüşen heyet, 7 Eylül 2004 tarihinde başvuranla da  
konuşmuştur.  
2. Bilirkişi kurulu tarafından yürütülen sağlık muayeneleri  
AİHM, başvuranda nörolojik veya psikiyatrik sorunlar bulunup bulunmadığını, şayet  
bulunuyorsa bunların ne ölçüde cezaevi yaşamına uyum sağlayabileceğini belirlemekle  
bilirkişi kurulunu görevlendirmiştir. Sözkonusu kurul ayrıca, gerektiğinde, Türk adli tıp  
organları tarafından oluşturulduğu haliyle başvuranın sağlık dosyasını incelemekle  
görevlendirilmiştir.  
Bu bağlamda bilirkişi kurulu öncelikle, bu gruptaki tüm vakalarda, ilgililerin  
nöropsikiyatrik rahatsızlıklarını açlık grevleri ile açıkladıklarını ve Adli Tıp Enstitüsü’nün  
tanısına uygun olarak bunların Wernicke Korsakoff Sendromu’nda görülenlerle aynı  
olduğunu belirttiklerini ortaya koymaktadır.  
Buradan hareketle bilirkişi kurulu, mahkumlarda olası aşırı yükleme öğelerini ve  
Wernicke Korsakoff Sendromu’nun gerçek özelliklerini ortaya çıkarmak amacı ile standart  
sağlık muayenelerine başvurmaya karar vermiştir.  
Hazırlanan raporda, 11 Eylül 2004 tarihinde muayene edilen başvurana ilişkin  
bölümde, hastanın genel görünümünün normal olduğu ve hiçbir aşırı yük emaresine  
rastlanmadığı, yapılan nörolojik muayenede statik beyincik sendromu ile birlikte ataksi, baş  
titremesi ve denge bozukluğuna rastlandığı, nöropsikolojik muayenede ise düzeltilmesi  
mümkün olan orta düzeyde hafıza sorunları tespit edildiği, soyutlama düzeyinin doğru olduğu  
ve gözle görülür psikopatolojik anomalinin bulunmadığı belirtilmiştir. Görüş kısmında ise  
5
beyincikte kesin gözüyle bakılabilecek bulguların saptandığı ve günlük yaşamdaki hareketleri  
engelleyen bu bulguların, cezaevi yaşamı için engel teşkil ettiği belirtilmiştir. Sonuç olarak 3.  
İhtisas Kurulu’nun cezanın infazının ertelenmesine gerek olmadığı yönündeki görüşü hiçbir  
şekilde haklı bulunmamıştır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. BAŞVURUNUN KABULEDİLEBİLİRLİĞİ HAKKINDA  
A. Tarafların Savları  
1. Hükümet  
Hükümet iki açıdan iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını yöneltmektedir: ilk  
olarak başvuran 4675 sayılı İnfaz Hakimliği Kanunu’nun 5. ve 6. maddelerinde öngörülen  
hukuki yolları kullanmamıştır. Sözkonusu hukuki yollar, başvuranın içinde bulunduğu  
duruma itiraz etmesini sağlayabilirdi. İkinci olarak başvuran son muayenesi için Adli Tıp  
Enstitüsü’ne gitmemiştir.  
Hükümete göre ayrıca, başvuran hiç hapsedilmediği için mağdur sıfatına sahip  
değildir.  
2. Başvuran  
Başvuran Hükümet’in itirazları hakkında açık olarak görüş bildirmemekle birlikte  
şikayetlerini sürdürmüştür.  
B. AİHM’nin Takdiri  
1. İç hukuk yollarının tüketilmesi  
AİHM öncelikle, AİHS’nin 35. maddesinde tüketilmesi öngörülen hukuki yolların,  
hem iddia edilen ihlallere ilişkin, hem de elverişli ve yeterli olan hukuki yollar olduğunu  
hatırlatır (Selmouni-Fransa [GC], no: 25803/94, § 75 CEDH 1999-V).  
AİHM, yukarıda belirtilen soruşturma görevine konu olan elli üç dava kapsamında  
Hükümet tarafından iletilmiş olan içtihat örneklerine ilişkin olarak, bunların yalnızca Adli Tıp  
Enstitüsü’nün hazırladığı sağlık raporlarında, ilgili kişilerin cezalarının infazının ertelenmesi  
yönünde görüş bildirdiği davalara ilişkin olduğunu gözlemlemiştir. Adli Tıp Kurumu  
Kanunu’nun 23-C § 3 maddesinde Kurum’un kararlarının, mahkemelerin delilleri serbestçe  
takdir etme hususundaki yetkilerini kısıtlamadığı belirtildiğinden (bkz., Tekin Yıldız kararı, §  
46), gerek ilk derece mahkemesinde gerekse yapılan itiraz üzerine davaya bakan hakim,  
Cumhuriyet Savcısı tarafından çıkarılan yakalama müzekkeresinin kaldırılmasına ya da  
duruma göre ilgili kişinin salıverilmesine karar vermektedir.  
Bu örneklerde ayrıca, ilgili kişinin lehindeki bir sağlık raporundan çıkartılacak hukuki  
sonuçlar konusunda ilk merci (Cumhuriyet Savcısı) ve ikinci merci (hakim) arasında görüş  
ayrılığı bulunması durumu da sözkonusudur.  
6
Mevcut davada ise Adli Tıp Enstitüsü, başvuranın cezasının infazının ertelenmesi  
yönünde görüş bildiren bir rapor sunmamış ve dolayısıyla başvuran, erteleme tedbirinin yanı  
sıra Cumhurbaşkanı affından da yararlanamamıştır.  
AİHM, Hükümet tarafından, yukarıda bahsedilen İnfaz Hakimliği Kanunu’nun  
duruma çözüm üretip başvuranınkine benzer koşulları aydınlatan hiçbir ulusal içtihat  
sunulmadığını gözlemlemektedir. Sonuç olarak Hükümet’in verdiği örnekler mevcut davada  
geçerli değildir.  
Başvuranın Adli Tıp Enstitüsü Genel Kurulu’nun 23 Şubat 2004 tarihli kararının  
ardından yeniden muayene olmaya gitmemesine dayalı itiraz konusunda ise AİHM, İhtisas  
Kurulu’nun raporuna karşı yapılan itirazın, yakalama müzekkeresi üzerinde hiçbir tecil etkisi  
yaratmadığını gözlemlemiştir.  
Oysa bu davada incelenen konu başvuranın cezaevi koşullarında yaşayabilip  
yaşayamayacağıdır. Sonuç olarak Adli Tıp Enstitüsü Genel Kurulu ya da İhtisas Kurulu  
tarafından başvuranın tıbbi durumunun yeniden incelenmesi, yeniden hapsetme kararı  
üzerinde tecil etkisinin olmadığı gözönüne alındığında (bkz., mutatis mutandis, Conka-  
Belçika, no: 51564/99, §§ 65-84, CEDH 2002-I), bu haliyle tüketilmesi gereken bir hukuki  
yol olarak değerlendirilmez, zira 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 15. maddesinin a)  
fıkrasına göre, yalnızca Cumhuriyet Savcısı ve hakim Genel Kurul’a başvurmakla yetkilidir  
(bkz., Tekin Yıldız kararı, § 46).  
2. Mağdur sıfatı  
AİHM, tam bu durum nedeniyle AİHS’nin olası bir ihlalinden doğabilecek sonuçların  
ortadan kalkmadığı kanaatindedir (Pisano-İtalya [GC], no: 36732/97, §§42, 24 Ekim 2002).  
Esasen dosyada yer alan hiçbir unsur, AİHM tarafından yukarıda belirtilen tedbire kadar (20  
Ağustos 2004 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başvuranın cezasının  
infazının ertelenmesi), bu amaçla başvuran lehine herhangi bir tedbir alındığını  
göstermemektedir.  
3. Sonuç  
AİHM  
yukarıda  
anlatılanları  
dikkate alarak Hükümet’in  
itirazlarının  
kabuledilemeyeceği sonucuna varmıştır.  
AİHM, tarafların ileri sürdüğü argümanların tümünün ışığı altında, başvurunun olaylar  
ve hukuk açısından, esastan incelemeyi zorunlu kılan ciddi sorular ortaya koyduğu  
kanaatindedir; sonuç olarak, başvuru AİHS’nin 35§3. maddesine göre açıkça dayanaktan  
yoksun olarak ilan edilemez. AİHM başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulmadığından  
başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur.  
II. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
AİHS’nin 3. maddesine gönderme yapan başvuran, yakalandığı WK-S nedeniyle  
cezaevinde cezasını çekmeye devam edemeyeceğini belirtmektedir. Başvuran, günlük  
yaşamdaki ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacağı ve diğer mahkumlara bağlı olmak  
zorunda kalacağı için hapsedilmesinin, bedensel ve ruhsal bütünlüğüne tecavüz niteliğinde  
olacağını ileri sürmektedir. Başvuran bu koşullarda yeterli tıbbi tedavi de göremeyecektir.  
7
Sonuç olarak başvuran hakkında çıkartılan yakalama müzekkeresinin yerine getirilmesi  
durumunda, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edileceğini ileri sürmektedir.  
A. Tarafların Savları  
1. Hükümet  
Hükümet ceza infaz kurumlarındaki koşulların uygun olduğunu belirterek, tutuklu ve  
hükümlülerin öncelikle sözkonusu infaz kurumunda, yoksa bir hastanede tıbbi bakımdan  
yararlandıklarını belirtmektedir.  
Hükümet’e göre başvuran aynı zamanda etkili bir adli tıp ve hukuk sisteminden de  
yararlanmış, iyileşinceye kadar serbest bırakılmıştır. Başvuran iyileştiği için, tekrar cezaevine  
konulmalıdır.  
Hükümet 1996 ve 2000 yıllarında cezaevlerinde toplu olarak başlatılan açlık  
grevlerinden bahsederek, 2185 tutuklu ve hükümlünün muayene edildiğini, 691’inin Adli Tıp  
Enstitüsü’ne sevk edildiğini, aralarından 140’ının Cumhurbaşkanı affından, 87’sinin ise ceza  
ertelemesinden yararlandığını belirtmektedir. Adli Tıp Enstitüsü’nün baskı altında olduğu ve  
2003 yılı raporlarında kökten değişikliğe gittiği yönlü iddia da dayanaktan yoksundur, çünkü  
2003 yılının Ocak ayından sonra 245 kişi, 2004 yılında ise 10 kişi Adli Tıp Enstitüsü’nün  
raporlarına göre ertelemeden yararlanmıştır.  
Hükümet özellikle Pretty-Birleşik Krallık (no: 2346/02, CEDH 2002-III) kararına  
gönderme yaparak, başvuranın yeniden hapsedilmesinin, her ne olursa olsun, AİHS’nin 3.  
maddesi kapsamına girecek kadar ciddi seviyede bir muamele teşkil etmeyeceğini, zira ilgili  
kişinin durumunun, ne kadar üzücü olsa da, yetkili mercilere atfedilebilecek bir fiil veya  
ihmalkârlıktan kaynaklanmadığını savunmaktadır.  
Sonuç olarak Hükümet, başvuranın yeniden muayene olmak üzere Adli Tıp  
Enstitüsü’ne gelmemesinden ötürü, ne başvuranın o anki sağlık durumunun öğrenmenin ne de  
uzmanlar kurulunun hazırladığı rapor hakkında yorum yapmanın mümkün olmadığını ileri  
sürmektedir.  
2. Başvuran  
Başvuran Hükümet’in savına karşı çıkmakta ve şikayetlerini sürdürmektedir.  
B. AİHM’nin Takdiri  
1. Genel İlkeler  
AİHS’de ne özgürlüğünden yoksun bırakılmış ne de hasta kişilerin durumuna ilişkin  
özel bir hükmün yer almadığı doğrudur. Bununla birlikte, gerekli tıbbi bakımın uygulanması  
yoluyla tutukluların fiziksel bütünlüğünün korunması konusunda Devletlere düşen  
yükümlülükten ayrı olarak, doğal yollardan ortaya çıkan gerek bedensel gerekse ruhsal bir  
hastalıktan kaynaklanan ıstırap, yetkili mercilerin sorumlu tutulabileceği tutukluluk koşulları  
nedeniyle daha da şiddetlenir veya şiddetlenme riski taşırsa, tek başına AİHS’nin 3. maddesi  
kapsamına girebilir (Mouisel-Fransa, no: 67263/01, §§ 37, 38 ve 40, CEDH 2002-IX, ve  
Pretty kararı ve bu metinlerde yer alan göndermeler).  
8
Her tutuklu, alınan tedbirlerin infaz edilme usul ve yöntemlerinin kendisini,  
tutukluluğun doğasında varolan kaçınılmaz ıstırap düzeyini aşacak şiddette bir sıkıntı veya  
zorluğa maruz bırakmamasını temin edecek şekilde, insan onuruyla bağdaşır tutukluluk  
koşullarına tabi olma hakkına sahip olduğundan, hapsetmenin uygulamaya ilişkin  
gereklilikleri gözönünde bulundurulduğunda, tutuklunun sağlığının yanı sıra esenliği de  
yeterli bir şekilde sağlanmalıdır (Kulda-Polonya [GC], no: 30210/96, § 94, CEDH 2000-XI).  
AİHS’de, sağlık gerekçesiyle bir tutuklunun serbest bırakılmasına ilişkin herhangi bir  
“genel yükümlülük” belirtilmemişse de, bir tutuklunun klinik tablosu, Avrupa Konseyi’ne  
Üye Devletler nezdinde AİHS’nin 3. maddesi bakımından bugün, tutukluluğa elverişlilik  
sorusunun ortaya çıktığı durumlardan birini teşkil etmektedir (bkz., Mouisel, ibidem, ve Price-  
Birleşik Krallık, no: 33394/96, §30, CEDH 2001-VII).  
Özetle görülen bir davada, sağlık durumu cezaevi yaşamına uygun olmayan ya da  
hayati tehlikesi bulunduğu tanısı konulan bir hastalığa yakalanan kimsenin tutuklu  
bulundurulması, AİHS’nin 3. maddesi açısından sorunlara neden olabilir.  
Dolayısıyla mevcut davada, başvuranın yeniden hapsedilmesi durumunda ortaya bu  
sorunun çıkıp çıkmayacağı tespit edilmelidir.  
2. Özel bağlam  
AİHM, davayı incelemeye başlamadan önce, ciddi hastalıkları bulunan hükümlülerin  
cezalarının infazı konusunda Türkiye’de yürürlükte olan yasaları incelemiştir. AİHM, Türk  
yasalarının ulusal mercilere, tutukluların ciddi hastalıklara yakalandığı durumda müdahale  
etme olanağı sunduğunu not etmektedir. Sağlık durumu serbest bırakılma veya cezanın  
ertelenmesi kararlarının verilmesini gerektirebilecek unsurlardan biridir. Bu tedbirler, sağlık  
gerekçesiyle Cumhurbaşkanı’ndan af talebinde bulunma yolunun yerini tutmaktadır.  
AİHM bu işlemlerin, ilk bakışta, tutukluların fiziksel bütünlüğü ve esenliklerinin  
korunması için Devletlerin özgürlüğü kısıtlayıcı cezaların meşru gereklilikleriyle  
bağdaştırmaları gereken uygun güvenceler oluşturduğuna kanaat getirmektedir.  
Mevcut dava bağlamında, geçmişte Türkiye’nin, 1996 ve 2000 yıllarında koğuş yerine  
bir ila üç kişilik yaşam birimleri öngören F tipi cezaevlerinin kurulmasını protesto etmek  
amacıyla başlatılan açlık grevleri karşısında, beslenme bozukluğuna bağlı zihinsel ve fiziksel  
rahatsızlıkları olan ve aralarından bir kısmının WK-S olduğu düşünülen kişilerin tutuklu  
bulundurulmaları sorunuyla karşı karşıya kaldığını hatırlatmak uygun olacaktır. Hiç kuşkusuz  
yetkili mercilerin, bu durumun toplumun korunması ısından haklı gösterilemeyeceğine  
kanaat getirmesi üzerine, hasta olan tutuklulardan birçoğu sağlık gerekçesiyle geçici olarak  
serbest bırakılmıştır.  
3. İlkelerin mevcut davaya uygulanması  
Mevcut davada yukarıda belirtilen harekete katıldığı anlaşılan başvuran, Türk  
hukukunun tanımış olduğu olanaklara ulaşabilmiş ve 15 Aralık 2003 tarihinde hakkında  
yakalama müzekkeresi çıkarılana kadar bu olanaklardan faydalanmıştır.  
Bu bağlamda AİHM, başvuranın tutuklu yargılanmaktayken 23 Şubat 1999 tarihinde  
İstanbul DGM tarafından serbest bırakıldığını kaydeder.  
9
Başvuran hüküm giydikten sonra sağlık öyküsüne bakılarak Cumhuriyet Savcısı  
tarafından yeniden muayeneye gönderilmiştir. Bakırköy Devlet Hastanesi’nin 30 Haziran  
2002 tarihli raporu ile Cumhuriyet Savcısı’nın bu haklı davranışını onaylanmıştır.  
Son olarak Cumhuriyet Savcısı, İhtisas Kurulu’nun 18 Aralık 2002 tarihli raporuna  
dayanarak, cezaevi yaşamına uygun olmayan WK-S hastalığına yakalanan başvuranın  
cezasının infazının ertelenmesine karar vermiştir. Böylelikle CMUK’un 399§2. maddesi  
gereğince başvuran cezanın infazının ertelenmesi tedbirinden yararlanmıştır.  
Mevcut davada bu son tarihe kadar gerçekleştirilen tüm sağlık kontrolleri ancak, ilk  
olarak 1996 yılında konan WK-S tanısını doğrulamıştır. Ruhsal depresyon, nistagmus, oküler  
felç ve nörolojik rahatsızlıklar gösteren başvuranın sağlık durumunun sürekli kaygı verici  
olduğuna ve son olarak, hapsedilmeye elverişsiz olduğuna karar verilmiştir.  
AİHM elinde bulunan unsurları gözönüne alarak, bilirkişi kurullarının, İstanbul  
Üniversitesi Hastanesi tarafından verilen 18 Mayıs 1999 ve 31 Mayıs 2004 tarihli raporlara  
yönelik eleştirilerine rağmen, sözkonusu raporları tartışmaya açma durumunda olmadığı  
kanaatindedir (Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993, A serisi no: 269, p. 17, §§ 29-30).  
AİHM aşağıdaki nedenlerden dolayı, daha sonradan bu tespitleri tartışmaya açacak  
hiçbir gelişmenin ortaya çıkmadığına kanidir.  
11 Eylül 2004 tarihinde, yani Adli Tıp Enstitüsü’nün son raporundan yaklaşık on ay  
sonra başvuran AİHM Bilirkişi Kurulu tarafından muayene edilmiştir.  
Bilirkişi Kurulu, Gürbüz’de ataksi, baş titremesi ve kol ve bacaklarda denge ve kinetik  
sorunlarının (dismetri, adiadokokinezi, hipermetri) eşlik ettiği statik beyincik sendromu  
bulunduğunu ortaya koymuştur  
Bilirkişi Kurulu’na göre başvuranın beyinciğinde kesin sayılabilecek önemli bulgular  
mevcuttur. Bu bulguların, yürüme gibi günlük yaşam faaliyetlerinin yerine getirilmesine engel  
teşkil ettiğini gözönüne alan bilirkişi kurulu, bunların cezaevi yaşamına da engel teşkil ettiği  
sonucuna varmıştır.  
Bu son hususla ilgili olarak, başvuranın yeninden hapsedilmesi durumunda tıbbi  
bakımın eksikliğinden açıkça şikayetçi olmamasına karşın, Hükümet’in, başvuranın yeniden  
hapsedilmesi halinde sağlanacak günlük tedavi veya desteğin niteliğini ve uygunluğunu  
destekleyecek konumda olmadığını vurgulamak gerekir. Başvurana sağlanan dikkate değer  
tıbbi bakıma rağmen, böylesi bir argüman yanlış anlaşılacaktır, zira bu, başvuranın cezaevi  
dışında tedavi ve bakım görmesi amacıyla tanınan geçici serbestliğin uygunluğu hususunu  
tartışma konusu haline getirecektir.  
Bu koşullarda AİHM, Gürbüz’ün, değişiklik göstermeyen sağlık durumu gözardı  
edilerek yeniden hapsedilmesi durumunda, bunun, AİHS’nin 3. maddesinin uygulama alanına  
girecek kadar ciddiyet seviyesine ulaşacağı kanaatindedir.  
Gerçekte bu durum ancak, Türkiye’de geçerli olan ve olayların meydana geldiği  
dönemde uygulamadaki zayıflığı ığa çıkan koruma mekanizmasının işleyişindeki  
bozuklukla açıklanabilir.  
10  
Başka bir deyişle, başvuranın sözkonusu olaylardan hemen sonra başvurduğu  
mercilerin, ilgili kişinin hüküm giymesinden sonra yapmış oldukları gibi, meselenin tüm girdi  
ve çıktısını gözönünde bulundurarak, durumu ivedi bir şekilde düzeltmek için özel bir dikkat  
göstermiş olmaları gerekirdi.  
Benzer durumlar, AİHS’nin 3. maddesi bakımından, başvuranın hastalığının  
kökenindeki olayların gelişiminde kendilerinin hiçbir hatalarının bulunmadığını iddia  
edemeden Devletin yetkili mercilerinin sorumluluğunu gündeme getirebilir. Esasen  
başvuranın uzun süreli açlık grevine başlama kararı verirken kendisine yapmış olabileceği  
kötülük her ne olursa olsun, bu hiçbir şekilde, AİHS’nin 3. maddesi bakımından Devletin  
sözkonusu kişiler karşısındaki yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz (konuya ilişkin diğer  
tartışmalar için, bkz., Nevmerjitsky-Ukrayna, no: 54825/00, §§ 82-106, 5 Nisan 2005).  
Kısaca AİHM, değişmeyen sağlık durumunu gözardı ederek 15 Aralık 2003 tarihinde  
başvuranı yeniden hapsetmeye karar veren ulusal mercilerin, AİHS’nin 3. maddesinin  
gerektirdikleri ile uyum içinde hareket etmiş olarak kabul edilemeyecekleri ve başvuran  
hakkında çıkartılan aynı tarihli yakalama müzekkeresinin yürütülmesi halinde, Savunmacı  
Devlet’in 3. maddeyi ihlal etmiş olacağı görüşündedir.  
Başvuranın, yakalama müzekkeresi çıkarıldıktan bu yana hapsedilmemiş olmasından  
herhangi bir sonuç çıkarılmaz, zira bu durum sadece olayların ciddiyetini artıracaktır.  
AİHM ulaşılan bu sonucun, başvuranın sağlık durumunda hapis cezasına  
dayanabilecek kadar net bir değişiklik olmadan, gelecekte Türk makamları tarafından yeniden  
hapsedilmesine karar verilmesi durumunda da zorunlu olarak aynı olacağını vurgulamaktadır.  
AİHM, bu amaçla uygun tedbirleri öngörme sorumluluğunu Türk Devleti’ne  
bırakmaktadır.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran maddi zarar için herhangi bir tazminat talep etmemekte, buna karşılık maruz  
kaldığı manevi zarar için 50.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet fahiş tutarda ve dayanaktan yoksun olduğunu düşündüğü bu tutarın  
reddedilmesini talep etmektedir.  
AİHM, başvuranın, yakalama müzekkeresi nedeniyle kendisini büyük bir sıkıntı içinde  
hissetmiş olabileceğini ve yalnızca bu kararın sonucuyla giderilemeyecek bir manevi zarara  
maruz kalmış olduğu kanaatindedir (bkz., Mokrani-Fransa, no: 52206/99, §§ 36 ve 43, 15  
Temmuz 2003).  
AİHM hakkaniyete uygun olarak başvurana bu açıdan 3.000 (üçbin) Euro ödenmesine  
karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
11  
Başvuran avukatlık ücretleri ile çeviri, faks ve yazışma masrafları için 5.000 Euro  
talep etmektedir.  
Hükümet kanıtlayıcı belge olmadan bu talebin reddedilmesi gerektiğini belirtmektedir.  
AİHM’nin bu konudaki içtihadına göre, başvuranlar ancak yaptıkları masraf ve  
harcamaların gerçekliğini, zorunluluğunu ve miktarının makul olduğunu ortaya koyduklarında  
sözkonusu masraf ve harcamalar geri ödenebilir (bkz., diğerleri arasında, Nikolova-  
Bulgaristan [GC], no: 31195/96, §79, CEDH 1999-II).  
Bu durumda AİHM, elindeki unsurları ve yukarıda belirtilen kriterleri gözönüne  
alarak, tüm masraflarla birlikte, 2.000 (ikibin) Euro’dan Avrupa Konseyi tarafından verilen  
715 (yediyüz onbeş) euro tutarındaki adli yardım düşülerek, kalan meblağın başvurana  
ödenmesinin makul olduğuna kanaat getirmiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,  
1. Oybirliğiyle, başvurunun geri kalanının kabuledilebilir olduğuna;  
2. Oybirliğiyle, başvuranın sağlık durumunda hapis cezasına dayanabilecek kadar net  
bir değişiklik olmadan yeniden hapsedilmesi durumunda, AİHS’nin 3. maddesinin  
ihlal edileceğine;  
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı  
Hükümet tarafından başvurana,  
i. ikiye karşı beş oyla, manevi tazminat için 3.000 (üç bin) Euro ödenmesine,  
ii. oybirliğiyle, masraf ve harcamalar için 2.000 (iki bin) Euro’dan, Avrupa Konseyi  
tarafından sağlanan 715 (yediyüz onbeş) Euro tutarındaki adli yardım düşülerek kalan  
miktarın ödenmesine;  
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
6. Oybirliğiyle, adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
12  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve  
3. fıkralarına uygun olarak 10 Kasım 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
Kararın ekinde AİHS’nin 45§2. maddesi ve AİHM İç Tüzüğü’nün 74§2. maddesine  
uygun olarak Sn. Caflish ve Türmen’in kısmi muhalefet şerhleri yer almaktadır.  
13