CONSEIL  
A V R U P A  
DE L’EUROPE  
K O N SE Y Đ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
GÜNAYDIN TURĐZM VE ĐNŞAAT TĐCARET ANONĐM ŞĐRKETĐ –  
TÜRKĐYE DAVASI  
(Başvuru no:71831/01)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
2 Haziran 2009  
Đşbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (71831/01) no’lu davanın nedeni Günaydın  
Turizm ve Đnşaat Ticaret Anonim Şirketi’nin (başvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne  
11 Nisan 2000 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin  
Sözleşme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözleşmesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmış  
oldukları başvurudur.  
Başvuran, Đstanbul Barosu avukatlarından S. Çohaz tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOŞULLARI  
A. Davanın oluşumu  
1. Zarifi ailesi  
Đstanbulda yaşayan Rum kökenli Yani Zarifi, XIX. yüzyılda Osmanlı Đmparatorluğu’nun en  
zengin iş adamlarından biriydi. 1821 yılında, Mora ayaklanmasını finanse etmekle suçlanan  
Yani Zarifi, Odesa’ya iltica etmiş ve Đstanbul’daki tüm mal varlığına el konulmuştur.  
Kendisi, 1829 yılında ailesiyle birlikte Yunanistan’a yerleşmiştir.  
1832 yılında, Yani Zarifi’nin büyük oğlu Yorgo Zarifi, Đstanbul’a geri dönmüş ve Helen  
Zafiropulou ile evlenmiştir. Sultanın mali danışmanı olduktan sonra bir banka kurmuş ve mali  
sıkıntı yaşayan imparatorluğu finanse ederek zengin olmuştur. Bu şekilde zenginleşen ve  
hayır işleriyle tanınan aile, büyük bölümü Adalar’da olmak üzere çok sayıda taşınmaz mülkün  
sahibi olmuştur.  
1884 yılında Yorgo Zarifi vefat etmiş ve Đstanbul Şişli Ortodoks mezarlığına defnedilmiştir.  
Oğlu Leonida Zarifi işlerin başına geçmiştir.  
Đstanbul’da yaşamaya devam eden Leonida ve eşi Eleni Efrosini’nin birçok çocukları  
olmuştur: Yorgo L. Georgios Zarifi (« Yorgo L. »), Leon Leonidas Teodoros, Eleni  
Evyenidis, Stefanos L. ve Konstantin Kosta.  
Yorgo L., yine Đstanbul’da Lili Argiro Zarifi (« Lili ») ile evlenmiş ve çiftin Tiresiya ve Eleni  
Bonanu isimli iki çocuğu olmuştur.  
1910’lu yıllarda bu çiftin Atina’ya yerleştikleri sanılmaktadır (Hükümet’e göre bu ailenin  
hiçbir ferdi 1904 ulusal nüfus sayımında bile Türkiye nüfus kayıtlarında tespit edilmemiştir).  
Yorgo L., arkasında eşi Lili ve iki kızını bırakarak, 6 Temmuz 1943 tarihinde Atina’da vefat  
etmiştir.  
Tercümesi 28 Kasım 1948 tarihinde bir Lozan noterliği tarafından tasdik edilen bir  
vekâletnameden anlaşıldığına göre, Eleni Evyenidis, Đstanbul’da aileye ait tüm  
gayrımenkullerin yönetimi için erkek kardeşi Konstantin Kosta’yı görevlendirmiştir. Yine  
2 Mart 1954 tarihinde, Atina’da ikinci bir noter tarafından tasdik edilen diğer bir tercümeye  
2
göre, Lili, Tiresiya ve Eleni Bonanu’nun Yorgo L.’nin mirasçıları olduğu, Leon Leonidas  
Teodoros ve Stefanos L.’nin ise Eleni Efrosini Zarifi’nin mirasçıları olduğu ve Konstantin  
Kosta’nın ise onların vekili olduğu belgelenmektedir.  
2. Đhtilaflı mülk ve alıcıları  
Mevcut davaya konu olan ve « Zarifi Köş» adıyla bilinen mülk, Tarabya (Sarıyer-Istanbul)  
denilen semtte Boğaz’ın kenarında 14782,38 m² ağaçlıklı bir arazi üzerine kurulu bir saray ve  
ek binalardan oluşmaktadır.  
Kadastronun 2 Şubat 1950 tarihinde arazileri tek elde birleştirme ve Zarifi Köş’nün  
sınırlarını belirleme işleminden sonra bu mülkün Lili, Tiresiya, Eleni Bonanu, Leon Leonidas  
Teodoros, Stefanos L. ve Eleni Evyenidis’e ait olduğu görülmektedir. Lozan’da ikâmet eden  
Eleni haricinde diğer mirasçılar Atina’da yaşamaktaydı.  
Her halükârda, 27 Ağustos 1951 tarihinde gerçekleştirilen kadastro revizyonundan sonra  
Zarifi Köşkü, bu altı mülk sahibi adına önce kadastro planına ve sonra bir kez daha tapu  
siciline 54 parsel numarasıyla kaydedilmiştir. (ada 430, plan 72, pafta 490).  
18 Mart 1954 tarihinde, ailenin vekili Konstantin Kosta, yetkisini Kulidi Laskari isimli bir  
şahısa devretmiştir.  
25 Mart 1954 tarihinde bu şahıs, Zarifi Köş’nü Sarıyer tapu sicil müdürü önünde yapılan  
resmi satış işlemiyle bir Türk vatandaşı olan A. Albayrak’a satmıştır.  
26 Kasım 1964 tarihinde, A. Albayrak vefat etmiş ve Zarifi Köşdul eşi ile dört çocuğu  
adına kaydedilmiştir.  
1 Ağustos 1969 tarihinde yukarıda adı geçen mirasçılar yine tapu sicil müdürü önünde  
gerçekleştirilen bir resmi satış işlemiyle aynı mülkü, başvuran şirkete devretmişlerdir.  
Başvuran, 25 yıldan fazla bir süredir idari makamlar ve yargı tarafından herhangi bir  
müdahale olmaksızın Zarifi Köş’nün tapusunu elinde bulundurmuştur. Başvuran, 90’lı  
yılların başında imar ruhsatı alarak arazi üzerinde iki ek bina inşaatına başlamıştır.  
Zarifi Köşkü, Türk sahiplerinin elinde bulunduğu dönemde farklı ticari gerekçelerle bir çok  
kez koruma ve/veya rehinli ipotek altına alınmıştır.  
B. Yorgo L’nin serveti ve mirasıyla ilgili yargılamalar .  
1. 1971/60 nolu dava  
Devlet Hazinesi’nin Adalar Đlk Derece Mahkemesi’nde açtığı dava sonucunda mahkeme 24  
Eylül 1971 tarihinde H.Ö.’yü Yorgo L. adına kayıtlı olduğu belirlenen bazı mülkleri on yıl  
süreyle yönetmek üzere kayyum atamış ve bu sürenin sona ermesinden sonra taşınmazların  
Devlet Hazinesi’ne kaydedilebileceğine karar vermiştir (Medeni Kanun’un 530. maddesi).  
2. 1978/725 nolu dava  
1978 yılında, Leonida ve Eleni Efrosini soyundan gelenler, mirasçı sıfatlarını ileri sürerek,  
Đstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuş ve söz konusu mülklerin kontrolünü ele  
3
almak üzere H.Ö.’nün görevine son verilmesini talep etmişlerdir. Bu itiraz anlaşıldığı  
kadarıyla 1984 yılında reddedilmiştir  
3. 1984/81 nolu dava  
Devlet Hazinesi, 27 Ocak 1984 tarihinde Yorgo L.’nin ölüm ilanı kararına dayanarak  
merhumun Adalar’da tapu siciline 4, 5, 6 parsel (ada 79) numaralarıyla kayıtlı mülklerinin  
Medeni Kanun’un 530. maddesi uyarınca kendi üzerine geçirilmesi talebiyle Đstanbul Asliye  
Hukuk Mahkemesi’nde dava açmıştır. Devlet Hazinesi bu talebinin gerekçesinde söz konusu  
mülklerin kayyum idaresindeki on yıllık sürenin sona erdiğini savunmuştur.  
29 Nisan 1986 tarihli kararında mahkeme, Yorgo L’nin hayatta olup olmadığını belirlemek  
üzere yapılan tüm ilan ve adli çağrıların sonuçsuz kaldığını ve dolayısıyla öldüğüne karar  
verildiğini kaydederek, Devlet Hazinesini haklı bulmuştur.  
4. 1987/114 nolu dava  
1987 yılında günü belirtilmeyen bir tarihte, Đstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi, Devlet  
Hazinesi’nin talebine ilişkin olarak Yorgo L.’nin ölüm ilanını teyid eden yeni bir karar almış  
ve merhumun 29 Nisan 1986 tarihli kararla devredilen mülkleri dışındaki bazı mülklerinin  
yine Devlet Hazinesi’ne devredilmesine izin vermiştir.  
5. 1987/372 nolu dava  
Devlet Hazinesi, 3 Temmuz 1987 tarihinde Đstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak,  
bu defa Yorgo L.’nin dışında, Leonidas’ın diğer mirasçılarının yani eşi Eleni Efrosini ve  
çocukları Leon Leonidas, Eleni Evyenidis, Stefanos L., ve aynı şekilde Konstantin Kosta’nın  
da yargı kararıyla ölü ilan edilmelerini talep etmiştir. Ayrıca Devlet Hazinesi, Adalar’da  
bulunan 14 parsel numarasıyla (ada 182) kayıtlı 6 755 m² yüzölçümlü arazinin yine kayyum  
yönetiminde on yıllık sürenin sona erdiği gerekçesiyle Hazine’ye devredilmesini istemiştir.  
Mahkeme, 12 Nisan 1989 tarihinde aldığı kararla bu talepleri haklı bulmuştur1.  
6. 1987/131 ve 1987/170 nolu birleştirilmiş davalar  
25 Kasım 1975 tarihinde, Yorgo L.’nin dul eşi Lili vefat etmiştir. 7 Eylül 1987 tarihinde, kızı  
Eleni Bonanu, kendi ve kız kardeşi Tiresiya adına hareketle Adalar Sulh Mahkemesi’nde  
mirasçı sıfatlarının tescil edilmesi talebiyle dava açmıştır.  
Bu amaçla, Eleni Bonanu özellikle Yunan mahkemeleri tarafından bu yönde verilen bir  
belgeyi delil olarak sunmuş ve E.E.’yi tanık olarak göstermiştir. Tanık E.E., Eleni ve  
Tiresiya’nın gerçekten Yorgo L.’nin soyundan olduğunu teyid etmiştir.  
Eleni Bonanu, 9 Kasım 1987 tarihinde bu defa büyük annesi Eleni Efrosini’nin soyundan  
gelen tüm çocuk ve torunlara mirasçı sıfatının verilmesi için ikinci bir dava açmıştır.  
Devlet Hazinesi, daha önce de 1984 yılında buna benzer bir talebin reddedildiğini hatırlatarak,  
Yorgo L.’nin vefatının mahkeme tarafından ilan edildiğini ve dolayısıyla bu yönde herhangi  
bir belgenin verilmesinin mümkün olmadığını bildirmiştir.  
1.Dosyada benzer başka bir karar belirtilmiştir. 84/81 no’lu davada 29 Nisan 1986 tarihinde alınan bir karar  
sözkonusudur. Ayrıca 23 Kasım 1993 tarihinde 1983/1451 sayılı dosyadan Đstanbul Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nin Yorgo L.’nin mirasçılarına veraset ilamı vermeyi reddettiği sonucu çııkmaktadır.  
4
Đki talep birleştirildikten sonra, Adalar Sulh Mahkemesi, 1 Ekim 1989 tarihinde Eleni  
Bonanu’nun taleplerini reddeden kararını açıklamıştır  
7. 1991/1444-1440-1439-1445-1441 nolu davalar  
16 Eylül 1991 tarihinde, yukarıda açıklanan olgulara rağmen, Zarifi ailesi soyundan gelen ve  
Eleni Bonanu’nun da aralarında bulunduğu beş kişi, mirasçı olma sıfatlarını kabul ettirmeyi  
başarmışlardır. Đstanbul Sulh Mahkemesi bu amaçla beş mirasçılık belgesi vermiştir.  
8. 1996/1390 nolu dava  
Oysa, 12 Nisan 1989 ve 1 Ekim 1989 tarihli kararlara atıfta bulunan Devlet Hazinesi, 26  
Mayıs 1993 tarihinde söz konusu mirasçılık belgelerinin iptali için dava açmıştır. Devlet  
Hazinesi’ne göre, başlangıçtaki mülk sahiplerinin mahkeme kararıyla öldü ilan edilmesinden  
sonra ihtilaflı mülklerin yegâne mirasçısı kendisi olmaktadır. Başvuran şirket bu yargılamada  
ikincil bir müdahil olarak yer almaktadır.  
Đstanbul Sulh Mahkemesi, 13 Aralık 1995 tarihinde ihtilaflı hale gelen bu mirasçıklık  
belgelerini iptal etmiştir. Mahkeme karar gerekçesinde, Türkiye’deki mülk edinme hakkının,  
karşılıklılık ilkesi çerçevesinde Yunanistan’ın Türk vatandaşlarına tanıdığı haklara bağlı  
olduğunu ve bu nedenle mirasçı olduklarını iddia eden kişilerin hukuki durumlarının  
belirlenmesi gerektiğini kaydetmiştir. Yunanistan’daki durumu inceledikten sonra mahkeme,  
Türklerin bu ülkede bu tür mülk edinme hakkının yasalarla son derece kısıtlandığını ve  
pratikte böyle bir olaya hiç rastlanmadığını tespit etmiş ve buradan yola çıkarak Yunan  
uyrukluların da Türkiye’de miras yoluyla mülk edinme hakkının bulunmadığına  
hükmetmiştir.  
Yargıtay, 2 Temmuz 1996 tarihinde usul hatası yapıldığı gerekçesiyle bu kararı bozmuştur.  
Yargıtay’ın kararına uyan mahkeme, 1 Aralık 1998 tarihinde ilgili şahısların mirasçı olma  
sıfatlarını iptal etmiştir.  
C. Başvuranla ilgili karar  
Devlet Hazinesi, 16 Şubat 1995 tarihinde başvurana ait Zarifi Köş’nün tapusunun iptal  
edilmesi talebiyle Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi’nde bir kez daha dava açmıştır.  
Devlet Hazinesi, Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nün istişari bir görüşüyle  
desteklenen savunmasında, Yorgo L.’nin Balkan savaşından önce Türkiye’yi kesin olarak  
terkettiğini ve o tarihten itibaren ailesinin hiçbir ferdinin nüfus sayımlarında tespit  
edilemediğini ileri sürmüştür. Devlet Hazinesi’ne göre, Yorgo L. ve soyundan gelenlerin  
savaş sırasında kaybolduğu veya kaçtığı kabul edilmeli ve dolayısıyla Birinci Dünya  
Savaşı’ndan sonra ve Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı sırasında bu amaçla resmi olarak  
yayımlanan yasa uyarınca mülklerine el konulmalıdır.  
Devlet Hazinesi, ilgili şahısların bu yasa anlamında gerçekten firari ya da kayıp olup  
olmadıklarının yetkililer tarafından layıkıyla teyit edilemediğini ve bu nedenle idari  
makamların Yorgo L.’nin mülklerinden yararlanmak için Medeni Kanun’un 530. maddesinde  
öngörülen prosedürü uygulamak zorunda kaldıklarını savunmaktadır. Ancak, bu prosedür  
uygulanırken bazı parseller gözden kaçmış ve sistemdeki bu boşluğu iyi bilen bir grup kötü  
niyetli insan sahte evrak kullanarak Zarifi Köş’nü Yorgo L.’nin soyundan gelen bazı kişiler  
5
adına kaydettirmeyi başarmışlardır. Devlet Hazinesi’ne göre, idari makamların bu konuyla  
ilgili olarak görevlerini ve Devlete karşı olan sorumluluklarını layıkıyla yerine getiremedikleri  
söylenebilir.  
Bu koşullar altında, 25 Mart 1954 tarihinde mirasçı olma sıfatını kaybetmiş kişiler tarafından  
gerçekleştirilen bir satışın, herhangi bir alıcı üçüncü şahsın iyi niyetle hareket ettiğini iddia  
edemeyeceği bir şekilde, yalnızca hükümsüz ve geçersiz ilan edilmesi gerekmektedir. Bu  
itibarla, Zarifi Köşü‘nün Yorgo L.’nin diğer mülklerinde olduğu gibi Medeni Kanun’un 530.  
maddesi uyarınca Devlet Hazinesine devredilmesi gerekmektedir.  
Başvuran, Zarifi Köş’nü tapu kayıtlarına güvenerek A. Albayrak’ın mirasçılarından satın  
aldığını ve o dönemde köşk ile Yorgo L. arasında görünürde bir bağın mevcut olmadığını,  
yasal olarak ve adli makamlarca hiçbir endişeye mahal verilmeksizin A. Albayrak’ın on yedi  
yıl ve kendisinin de yirmi altı yıl süreyle bu mülkü elinde bulundurduğunu ileri sürmektedir.  
Başvurana göre, Devlet Hazinesi’nin kadastro itirazları için öngörülen on yıllık zamanaşımı  
süresi dışında kalan bu talebinin reddedilmesi gerekmektedir.  
Sonuçta, şirketin Zarifi Köş’nü kesintisiz bir şekilde yirmi altı yıl elinde bulundurması,  
kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme kapsamında mülk sahibi ilan edilmesi için yeterli bir  
unsurdur.  
Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi, 15 Nisan 1997 tarihinde Zarifi Köşkü’nün tapuya Hazine  
adına kaydedilmesine karar vermiştir.  
Bu kararın nihai dayanağı dışındaki gerekçesi, Adalar Sulh Mahkemesi’nin 1 Ekim 1989  
tarihli kararındaki gerekçeyle aynıdır .  
Başvuran, 14 Kasım 1997 tarihinde kararı temyize götürmüştür. Kendi savunmasını yineleyen  
başvuran, mahkemenin ayrıca durum tespiti yapmaksızın hüküm verdiğinden şikâyetçi  
olmuştur.  
Yargıtay, 3 Aralık 1998 tarihli kararında, itiraz edilen kararı onamıştır.  
1 Mart 1999  
tarihinde Yargıtay, başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir. Kesin karar, 21 Ekim  
1999 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.  
Başvuran, 12 Şubat 2002 tarihinde mezkur yeri terk etmek zorunda kalmış ve daha sonra  
Zarifi Köş’nü yasadışı işgâl ettiği gerekçesiyle tazminat ödemeye mahkûm edilmiştir. 15  
Mayıs 2007 tarihinde, ödenmesi istenen tazminat tutarı 1 106 656,61 YTL’dir (yaklaşık  
600 000 EUR).  
Bugün itibariyle Zarifi Köş49 yıl süreyle Đstanbul Ticaret Odası’na kiralanmıştır.  
D. Başvuran tarafından açılan tazminat davaları  
28 Temmuz 2003 tarihinde başvuran, Devlet Hazinesi’ne karşı (10 milyar eski Türk Lirası  
tutarında – TRL) kısmi tazminat davası açmış ve Zarifi Köş’nün tazminat ödenmeden  
devredilmesi sonucunda maruz kalınan zararın karşılanmasını ve aynı zamanda bu mülk  
üzerinde inşa edilen ek binaların sağladığı artı değerin de tazmin edilmesini talep etmiştir..  
6
Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi, 25 Ekim 2005 tarihli kararında, Devlet Hazinesi’nin  
mülkün kendine devrinden önce gerçek kişiler adına yapılan tapu kayıtlarının doğurduğu  
sonuçlardan sorumlu tutulamayacağını kaydederek başvuranın talebini reddetmiştir.  
Mahkemeye göre, Devlet Hazinesi adına kayıt yapan Tapu Dairesi Müdürünün de hiçbir  
hatası ve sorumluluğu bulunmamaktadır; kabahatli şahıslar, mülkü yasal olmayan yollarla  
başvurana satan kişilerdir ve dolayısıyla mevcut davada uğranılan zararı asıl bu kişilerin  
tazmin etmesi gerekmektedir.  
27 Mart 2005 tarihinde Yargıtay, kararın Devlet Hazinesi’nin gerçekten iddia edildiği gibi ek  
binalar nedeniyle bir değer artışından yararlanıp yararlanmadığı konusuyla ilgili -belirsiz  
kalan- bölümünü bozmuş, Zarifi Köş’nün tazmin edilmesine hükmeden bölümünü  
onamıştır.  
13 Temmuz 2006 tarihinde, iki tarafın da kararın düzeltilmesi yönündeki itirazı  
reddedilmiştir.  
Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi, 23 Ocak 2007 tarihinde ikinci kararını vermiştir.  
2
Mahkeme, bilirkişi raporunda belirlenen 835 173,81YTL tutarındaki değer artışını dikkate  
alarak, Devlet Hazinesini, başvurana 10 000 YTL ödemeye mahkûm etmiştir.  
Yargıtay, 8 Mayıs 2007 tarihinde bu kararı onamıştır.  
Bu arada başvuran, 6 Mart 2007 tarihinde bu kez gecikme faizleriyle birlikte bilirkişi  
raporunda belirlenen tutarın geri kalan kısmı ile 167 034, 76 YTL tutarındaki kazanç kaybının  
ödenmesi talebiyle bir dava daha açmıştır. Başvuran bu talebine dayanak olarak, Zarifi  
ş’nün daha önceki tapu kayıtlarına işlenirken yapılan hatalardan dolayı maruz kalınan  
zararda tapu sicil muhafızının yani Devlet Hazinesinin sorumluluğu olduğunu ileri  
sürmektedir. Ancak, bu konuda hiçbir tazminat talebi olmamıştır.  
13 Kasım 2007 tarihinde verdiği kararda mahkeme, başvurana 15 Şubat 2007 tarihinden  
itibaren hesaplanacak gecikme faizleriyle birlikte 825 173,81YTL ödenmesine hükmederken,  
diğer talepleri reddetmiştir.  
Devlet Hazinesi’nin itirazı üzerine dava Yargıtay önüne gitmiş ve Yargıtay belirtilmeyen bir  
tarihte büyük bir olasılıkla zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle bu kararı bozmuştur.  
1. 1 Ocak 2005 tarihinde TL’sının yerini alan YTL yürürlüğe girmiştir. 1YTL 1 milyona tekablü etmektedir.  
Sözkonusu miktar ilgili dönemde yaklaşık 456 000 Euro’ya tekabül etmekteydi.  
7
HUKUK  
I. ĐHTĐLAF KONUSU  
Başvuran şirket, herhangi bir kamu yararı gerekçesi olmaksızın ve tazminat ödenmeksizin  
haksız yere mülkünün elinden alındığını ve dolayısıyla 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin  
ihlâl edildiğini iddia etmektedir.  
Başvuran, ayrıca AĐHS’nin 6/1, 13 ve 14. maddelerine atıfta bulunarak, davasının makul bir  
sürede görülmediğini ve özellikle Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Kadastro Kanunu ile  
Medeni Kanunu hiçe sayarak sadece başlangıçtaki mülk sahiplerinin Yunan uyruklu olması  
nedeniyle tapusunu elinden aldığını ve dolayısıyla yargılamanın adil olmadığını ileri  
sürmektedir. Başvuran son olarak, AĐHS’nin 8. maddesine atıfta bulunmakta ve şirketin  
merkez şubesini terk etmek zorunda kaldığını ve ortaklarının bu yüzden taşındığını iddia  
etmektedir.  
Hükümet, bu iddiaları reddetmektedir.  
II. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐĞE ĐLĐŞKĐN  
A. Tarafların argümanları  
1. Hükümet  
Hükümet, Hırvatistan aleyhine Blečić davası ([GC], no 59532/00, CEDH 2006-III) ve Türkiye  
aleyhine Mitap ve Müftüoğlu davasına (25 Mart 1996, Karar ve hükümlerin derlemesi  
1996-II) atıfta bulunarak, önce AĐHM’nin iki açıdan ratione temporis yetkisiz olduğunu ileri  
sürmektedir. Birincisi, Zarifi Köş’nün mülkiyetinin devredildiği dönemin yasaları 1915-  
1923 yıllarına kadar uzanmaktadır ve ikincisi bu mülk 1 Ağustos 1969 tarihinde satın  
alınmıştır; oysa Türkiye bireysel itiraz hakkını ancak 28 Ocak 1987 tarihinde kabul etmiştir.  
Hükümet ayrıca, iç hukuktaki itiraz yollarının tamamen tüketilmediğini, zira Devlet Hazinesi  
aleyhine açılan tazminat davasının bu dava dilekçesinin AĐHM’ne sunulduğu tarihte henüz  
sonuçlanmamış olduğunu kaydetmektedir. Hükümete göre, madem ki başvuran bu  
yargılamanın etkisiz olduğundan emindi, o halde « şikâyet edilen olay » tarihinden itibaren  
altı aylık süre içerisinde AĐHM’ye başvurusunu iletmesi gerekirdi.  
Hükümetin başvuranı eleştirdiği diğer bir konu ise, herşeyi bildiği halde kendisine Zarifi  
ş’nü satan A. Albayrak’ın mirasçılarına tazminat davası açmamış olmasıdır.  
Hükümet, 1 Haziran 2007 ve 14 Ağustos 2008 tarihli yazılarında tekrar tekrar iç hukuk  
yollarının tüketilmediğini savunmakta ve başvuranın 6 Mart 2007 tarihinde Devlet Hazinesi  
aleyhine yeni bir tazminat davası açtığını ve bu davanın da henüz sonuçlanmadığını  
hatırlatmaktadır.  
2. Başvuran  
Başvuran, mevcut davadaki temel ihtilafın Zarifi Köş’nün satın alındığı tarihteki haliyle de  
facto kamulaştırılmasına ilişkin olmasına rağmen, ihtilafın bu kısmıyla ilgili yargılamanın 13  
Temmuz 2006 tarihinde Yargıtay kararıyla kesinleşmiş olmasından kaynaklandığını ileri  
sürmektedir.  
8
Zarifi Köş’nü satanların hukuki sorumluluklarıyla ilgili olarak başvuran, tapu kayıtlarına  
güvenerek hareket eden A. Albayrak’ın varislerinin suçlanamayacağını, zaten 40 yıl sonra  
tüm hukuki davaların zamanaşımına uğradığını savunmakta ve bu yönde yapılan bir itirazın  
hiçbir zaman başarılı olamayacağını ileri sürmektedir.  
Üstelik, AĐHM’nin ratione temporis yetkisi açısından bir sorun olmadığı gibi, ihtilaflı  
yargılama 16 Şubat 1995 tarihinde başladığı ve kesin kararın tebliğ edilmesiyle 21 Ekim 1999  
tarihinde sona erdiği için altı aylık süre konusunda da bir sorun bulunmamaktadır.  
B. AĐHM’nin değerlendirmesi  
AĐHM, daha önce de buna benzer ratione temporis yetkisizlik iddialarını reddettiğini  
hatırlatmakta (bakınız, Türkiye aleyhine Fener Rum Patrikliği davası (karar), no 14340/05, 12  
Haziran 2007 ; Türkiye aleyhine Turgut ve diğerleri davası, no 1411/03, prg. 75, 8 Temmuz  
2008) ve mevcut davada bu görüşünü değiştirmesini gerektirecek bir neden görmemektedir.  
Üstelik mevcut dava dilekçesi, ne Hükümetin atıfta bulunduğu yasaların uygulanmasına, ne  
A. Albayrak’ın mirasçıları ile yapılan satış sözleşmesinin yasadışı olmasına  
dayandırılmaktadır.  
AĐHM, bu noktalara tekrar geri dönecektir.  
Altı aylık süreye uyulmadığı iddiasına ilişkin olarak, mevcut dava dilekçesinin 11 Nisan 2000  
tarihinde, yani Yargıtay’ın son kararının tebliğ edildiği 21 Ekim 1999 tarihinden itibaren altı  
aylık süre sona ermeden önce sunulduğunun tespit edilmesi yeterli olacaktır.  
Devlet Hazinesi aleyhine açılan ilk dava dosyasından (yukarıdaki ilgili paragraf in supra)  
anlaşıldığına göre, Zarifi Köş’nün devredilmesi sonucu maruz kalınan zararın tazmini için  
açılan dava, başvuranın karar düzeltme talebinin reddedilmesiyle 13 Temmuz 2006 tarihinde,  
yani AĐHM’nin mevcut dava dilekçesinin kabuledilebilirliği üzerine hüküm vermesinden  
önce, kesin olarak karara bağlanmıştır (Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97,  
prg. 48, 10 Mayıs 2007). Dolayısıyla, bu dilekçe erken verilmemiş olup, altı aylık süre  
kuralına da aykırı değildir.  
6 Mart 2007 tarihinde açılan ikinci davayla ilgili olarak AĐHM, iç hukuktaki davanın  
başvuran tarafından, başvuruya ilişkin görüşlerinin AĐHM’ye verilmesinden sonra açıldığını,  
dolayısıyla Hükümetin altı ay kuralını ileri sürmekte haksız olmadığını kabul etmektedir  
(bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı davası, no 34478/97, prg.  
33, CEDH 2007-... (alıntılar)). Bununla birlikte, yukarıda bahsi geçen 13 Temmuz 2006  
tarihli karardan itibaren bu yargılama Zarifi Köş’ne ait arazi üzerinde sonradan  
gerçekleştirilen inşaatlarla sınırlandırılmıştır. Bu yargılamanın sonucu, söz konusu mülkün  
karşılıksız olarak Devlet Hazinesine devredilmesinin 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine  
uygun olup olmadığının incelenmesi bakımından değil, AĐHS’nin 41. maddesi anlamında  
önem taşımaktadır.  
Son olarak, A. Albayrak’ın mirasçılarına karşı açılabilecek bir tazminat davası konusunda ise  
AĐHM, Hükümetin benzer bir durum karşısında bir kimsenin ihtilaflı olaydan onlarca yıl  
sonra dava açarak haklı bulunduğunu kanıtlayan herhangi bir adli karar göstermediğini  
kaydetmektedir. Teorik olarak var olduğu kabul edilse bile, başvuranın, makul ölçüde başarı  
şansı sunduğu kabul edilebilecek ölçüde etkin ve erişilebilir olduğu yeterince kanıtlanamamış  
bu yola başvurmak zorunda olmadığı kanatindedir (Türkiye aleyhine Akdivar ve diğerleri  
9
dava, 16 Eylül 1996, prg. 66, Derleme 1996-IV ; mutatis mutandis, Fener Rum Patrikliği,  
ilgili bölüm).  
Sonuç olarak AĐHM, Hükümetin bütün itirazlarını reddetmekte ve başvuruyu  
kabuledilebilir ilan etmektedir. AĐHM, başvurunun AĐHS’nin 35. maddesi anlamında başka  
bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir.  
III. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
A. Tarafların argümanları  
1. Hükümet  
Almanya aleyhine Liechtenstein Prensi Hans-Adam II davası ([GC], no 42527/98, CEDH  
2001-VIII), Slovakya aleyhine Jantner davası (no 39050/97, 4 Mart 2003) ve Almanya  
aleyhine Jahn ve diğerleri davası ([GC], no 46720/99, 72203/01 ve 72552/01, CEDH  
2005-VI) kararlarına atıfta bulunan Hükümet, başvuran adına tapu kaydının yasalara aykırı  
olarak yapılması nedeniyle Zarifi Köşkü sahipliğinin başından beri geçersiz olduğu, bu  
nedenle de başvuranın hiçbir zaman «mülk»e sahip olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet,  
tapu sicilindeki yanlış kayıtların hiçbir gayrimenkul için mülkiyet hakkı doğurmayacağını,  
ulusal mahkemelerin başvuranın tapusunu iptal ederek sadece bu yanlışı düzelttiğini ve bunu  
ilgili mevzuata uygun olarak gerçekleştirdiklerini ileri sürmektedir.  
Bu konuyla ilgili olarak Hükümet, Yorgo L.’nin soyundan gelen kişilerin Balkan savaşından  
önce ülkeyi terkettiklerini ve 1904 yılından itibaren Türkiye nüfus sayımlarında tespit  
edilmediklerini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bu kişilerin hukuki durumları, 1915 ve 1923  
yılları arasında çıkarılan ve kaçak veya kayıp kişiler tarafından 6 Ağustos 1924 tarihinden  
önce terk edilmiş mülklerin yönetimini düzenleyen yasalara tabidir. Bu tür mülklere karşı  
alınan tedbirler «ülkenin kalkınmasına katkı sağlamak» amacını taşımakta ve bu son tarihe  
kadar müsadereden kurtulan mülklere de uygulanmaktadır.  
Hükümet, Zarifi ailesinin durumunun güvenlik soruşturmalarıyla tespit edildiğini ve mirasının  
belirlenmesi için yapılan hukuki işlemlerde teyid edildiğini hatırlatmaktadır. Gerçekten, bu  
ailenin fertleri 29 Nisan 1986 ve 12 Nisan 1989 tarihli kararlarla « kayıp » ilan edilmiş ve  
mülkleri 743 sayılı Medeni Kanun’un 377. ve 530. maddelerinde öngörülen prosedüre göre  
Devlet Hazinesi adına kaydedilmiştir.  
Hükümet, özellikle 1 Ekim 1989 tarihinde Zarifi Köş’nün mülk ortağı olarak kayıtlı Eleni  
Bonanu aleyhine verilen karara atıfta bulunmaktadır. Hükümete göre, mirasçı olduklarını  
iddia edenlerin « Yorgo L.’nin varisi olmadıklarını » açık bir şekilde ortaya koyan bu kesin  
karar, mevcut davanın temel sorusuna cevap vermektedir. Bu nedenle, Zarifi ailesinin terk  
ettiği diğer birçok mülk gibi, Zarifi Köş’nün mülkiyeti de Devlet Hazinesine ipso iure  
devredilmiş olarak kabul edilmelidir.  
Hükümete göre, her halükârda, Zarifi Köş’nün ilk satış senedi, her halukarda, mirasçıların  
belgeleri ile bu işlemde kullanılan diğer evraklar gibi hilelidir : bu itibarla, Yorgo L.’nin  
soyundan gelen kişiler Zarifi Köş’nün kendilerine iade edilmesini isteyemez ve hiçbir satın  
alıcı tapu kayıtlarına güvenerek hareket ettiğini yasal olarak iddia edemez. Diğer bir deyimle,  
10  
Yorgo L.’nin soyundan gelen kişiler ile A. Albayrak arasında yapılan satış sözleşmesi  
geçersiz olduğundan, başvuran ile imzalanan sözleşme de aynı şekilde geçersizdir.  
Son olarak Hükümet, « Devlet Hazinesine devredilen mülkler » için böyle bir imkân  
tanınmadığı için, başvuranın hiçbir zaman kazandırıcı zamanaşımı yoluyla mülk sahibi olmuş  
sayılamayacağını ileri sürmektedir.  
2. Başvuran  
Başvuran, bu argümanlara yanıt olarak, ulusal mahkemelerin Zarifi Köş’nün iyi niyetle  
hareket edilerek kazanıldığını ve 26 yıl boyunca sahip olunduğunu dikkate almaksızın Devlet  
Hazinesi adına kaydedilmesine karar vererek, AĐHM’nin yerleşik içtihadında yeralan  
orantılılık ilkesine uymadığını ileri sürmektedir.  
Başvuran, Hükümetin mahkeme kararlarına ve AĐHS’ye aykırı olan bir mevzuata dayanarak  
yaptığı müdahaleyi meşru göstermeye çalışğını savunmaktadır. Başvurana göre, Yorgo  
L.’nin diğer bazı mülklerine daha önce el konulması kendi tapusunun iptalini haklı  
gösteremez, zira satış işlemi yapılırken – diğerlerinde olduğunun aksine – Zarifi Köşbir  
Türk vatandaşının adına kayıtlıydı.  
Başvuran, söz konusu tapu kaydında bir yasaya aykırılık olduğu varsayılsa bile, eski Medeni  
Kanunun 638. maddesi anlamında on yıl süreyle iyi niyetle mülkü elinde bulundurduktan  
sonra kimsenin kendisine böyle bir itirazda bulunamayacağını ileri sürmektedir.  
B. AĐHM’nin değerlendirmesi  
AĐHM, mevcut davadanın önemli unsurlarını ve hukuki değerlendirmesini aşağıdaki  
kararlarda elde edilen bilgileri dikkate alarak inceleyecektir : Apostolidi ve diğerleri (no  
45628/99, 27 Mart 2007) ; Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm ; Nacaryan ve Deryan  
(no 19558/02 ve 27904/02, 8 Ocak 2008) ; Türkiye aleyhine Fener Rum Patrikliği davası  
(no 14340/05, 8 Temmuz 2008) ; Türkiye aleyhine Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi  
Vakfı davası (no 2) (no 36165/02, 16 Aralık 2008).  
1. Müdahalenin varlığı hakkında  
AĐHM, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir müdahalenin var olup olmadığının  
kanıtlanması için yerleşik içtihadına dönecektir (bakınız, diğerleri arasından, Jahn ve  
diğerleri, ildili bölüm, prg. 78 ; Turgut ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 86, 87 ; Türkiye  
aleyhine N.A. ve diğerleri davası, no 37451/97, prg. 36-37, CEDH 2005-X ; Türkiye aleyhine  
Doğrusöz ve Aslan davası, no 1262/02, prg. 26-28, 30 Mayıs 2006 ; Nacaryan ve Deryan,  
ilgili bölüm, prg. 44 ; Fener Rum Patrikliği , ilgili bölüm, prg. 60 ; Fener Rum Erkek Lisesi  
Vakfı, ilgili bölüm, prg. 45- 46 ; Apostolidi ve diğerleri, , ilgili bölüm, prg. 66).  
Bu bağlamda AĐHM, başvuran şirketin Zarifi Köşkü’nü kendi kaynaklarından ödediği bir  
bedel karşılığında ve tapu sicili müdürünün önünde yapılan resmi bir satış senedi ile A.  
Albayrak’ın mirasçılarından 1 Ağustos 1969 tarihinde satın aldığını gözlemlemektedir. Bu  
tarihte tapu siciline kendi adına kayıt yaptıran başvuran, Türk Medeni Kanunu anlamında bu  
mülkün sahibi olmuş ve en az 1 Mart 1999 tarihine kadar bu mülkü rahatça kullanmıştır. Hiç  
kimse, başvuranın bu dönem süresince Zarifi Köş’ne ait harç ve vergilerini ödemediğini  
iddia etmemektedir. (mutatis mutandis, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm, prg. 47)  
Başvuran, bu dönem zarfında söz konusu mülkü ipotek işlemleri için kullanmış ve arazi  
11  
üzerine imar ruhsatı olan ek binalar inşa etmiştir (mutatis mutandis, N.A. ve diğerleri, ilgili  
bölüm, prg. 39 – yukarıdaki ilgili paragraflar).  
Bununla birlikte son kararını vermeden önce AĐHM, kendi adına olan tapu kaydının geçersiz  
olması dolayısıyla başvuranın hiçbir zaman yasal mülk sahibi olmadığı yönündeki Hükümet  
iddialarını birçok bakımdan yanıtlamak gerektiği kanaatindedir.  
Hükümetin iddia ettiğinin aksine, dava dosyasında, ne Zarifi Köşkü’nün 29 Ekim 1923  
tarihinde Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan önce yürürlükte olan yasalar uyarınca kaçak  
veya kayıp olarak tanımlanması gereken Yorgo L ailesi tarafından terkedilmiş bir mülk  
olduğunu, ne bu kişilerin Türk hukukunun öngördüğü gibi uygun bir araştırma sonucu  
« kayıp » ilan edildiğini ispatlayacak herhangi bir inandırıcı belge bulunmamaktadır. Zarifi  
şile ilgili tapu sicili kayıtları bu konuda hiçbir bilgi içermediği gibi bu konuyla ilgili  
yegâne tanıklığın inandırıcı kabul edilmemiştir (1 Ekim 1989 tarihli Adalar Mahkemesi  
kararı).  
Zaten, Đdare’nin de kabul ettiği gibi, büyük olasılıkla münhasıran Yorgo L. adına kayıtlı olan  
mülkler, tespit edildikçe teker teker ve yukarıda belirtilen özel yasalar değil, 17 Şubat 1926  
tarih ve 743 sayılı eski Medeni Kanun uygulanarak el konulmuştur.  
Dolayısıyla Zarifi Köş’nün de, tapuda bireyler adına olan tüm kayıtlar geçersiz sayılarak  
ve/veya kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinme kurallarından yararlanma hakkı engellenerek  
ipso iure Devlete devredilen mülklerle aynı kategoriye girdiği sonucu çıkarılabilir.  
Davanın unsurlarına geri dönerek AĐHM, en azından 27 Ağustos 1951 tarihli kadastro  
revizyonundan itibaren Zarifi Köş’nün 29 Nisan 1986 tarihli mahkeme kararıyla artık ölü  
ilan edilen Yorgo L.’ye ait olmadığını, köşkün açıkça mirasçıları Lili, Tiresiya ve Eleni  
Bonanu, erkek kardeşleri Leon Leonidas ve Stefanos L.ve kız kardeşi Eleni Evyenidis’in  
üzerine mülk ortaklığı şeklinde kayıtlı olduğunu gözlemlemektedir.  
Hükümetin, yalnızca Yorgo L.’yi değil aynı zamanda yakınları Eleni Efrosini, Leon Leonidas,  
Stefanos L., Eleni Evyenidis ve Konstantin Kosta’yı da kapsayan 12 Nisan 1989 tarihli başka  
bir ölüm ilanı kararı sunduğu doğrudur.  
Ancak, 1989 yılında öldükleri ilan edilen bu kişilerin, bir kısmının da olsa, 1978 yılında  
Đstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi önünde temsil edilmeleri çok dikkat çekicidir. Her  
halükârda – münhasıran Adalar’daki bazı mülklerle ilgili olan (parsel no 4, 5, 6 ada 79 ve  
parsel 14 ada 182) bu kararlar, Yorgo L.’nin yasal mirasçıları yani Lili (bu arada vefat etti –  
yukarıdaki ilgili paragraf), Tiresiya ve Eleni Bonanu hakkında sessiz kalmaktadır. Daha  
sonraki tarihlerde, yani 7 Eylül 1987 ile 1 Aralık 1998 arasında görülen mahkemelerde temsil  
edilmelerine rağmen bu kişilerin medeni kanun gereğince ölü ilan edilebilmesi hayret  
vericidir.  
Hükümet, bu üç yargı kararı arasından özellikle 1 Ekim 1989 tarihinde alınan karara dikkat  
çekmektedir. Bu karara göre Zarifi Köş’nün mülk ortaklarının, Türk hukukuna göre Yorgo  
L.’nin ve dolayısıyla söz konusu mülkün mirasçısı olma sıfatları bulunmamaktadır.  
Bu konuyla ilgili olarak AĐHM, herşeyden önce, söz konusu kararla reddedilen talebin  
amacının Leonida ve Eleni Efrosini’nin yani Yorgo L.’nin soyundan gelenlerin adına Türk  
hukukuna uygun olarak veraset ilamı almak olduğunu kaydetmektedir. Onlara böyle bir belge  
12  
verilmemesi, ilgili şahısların de cujus murislerinin mirası üzerinde maddi hakları olmadığı  
anlamına gelmez. Nitekim, 8 Kasım 1948 ve 2 Mart 1954 tarihlerinde Yunanistan ve  
Đsviçre’de düzenlenen iki noter belgesi, bu kişilerin miras haklarının kendi yaşadıkları  
ülkelerde kabul edildiğini ve bu nedenle ailenin Türkiye’deki mülklerini yönetmek üzere  
Konstantin Kosta’ya vekalet verdiklerini göstermektedir.  
Zarifi Köş’nün 25 Mart 1954 tarihinde A. Albayrak’a Konstantin Kosta aracılığı ile satıldığı  
da göz önüne alındığında, bu belgeler Hükümetin «terkedilmiş mülkler» tezini çürütür nitelik  
kazanmaktadır.  
Ayrıca, 1951 yılından itibaren Zarifi Köş’nün mülkiyeti kendi adlarına kayıtlı olduğuna  
göre, ilgili şahısların ölen bir kimsenin mirasçısı sıfatıyla Zarifi Köş’nün kendi adlarına  
kaydedilmesini isteme (bakınız, örneğin, Apostolidi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 67) ve/veya  
böyle bir sıfatın Türk hukukunda meşru kabul edilmesini bekleme (bakınız, örneğin,  
Nacaryan ve Deryan, ilgili bölüm, prg. 45, 46) hakkına sahip olup olmadıkları üzerinde daha  
fazla durmanın bir yararı olmayacaktır.  
AĐHM, Türk makamlarının Zarifi Köş’nün ilk sahiplerini kaçaklar hakkında düzenlemeler  
içeren yasalara tabi tutmalarını haklı gösterecek bazı gerekçeler olduğu farz edilse bile, Türk  
Yagıtayı’nın bu uygulamanın ancak ilgili şahıslara ve onların mirasçılarına uygulanabileceği,  
buna karşın üçüncü alıcılara ve dolayısıyla başvurana uygulanamayacağı yönünde hüküm  
verdiğini hatırlatarak bu tartışmaya son vermektedir.  
Bununla birlikte, özellikle bu nokta üzerinde Hükümet tekrar devreye girmekte ve bu ilk tapu  
kaydı ile A. Albayrak’a birinci elden yapılan satışın, sahte mirasçılık belgelerine ve  
vekaletnamelere dayandığını, dolayısıyla bu işlemlerin mutlaka hileli olduğunu, ayrıca  
başvuranın da tapu kayıtlarına güvenerek hareket ettiğini yasal olarak iddia edemeyeceğini  
savunmaktadır.  
AĐHM, Hükümetin itiraz ettiği bu belgeleri veren ülkerin yetkili makamları nezdinde bu  
belgelerin gerçekliğinin araştırılmağını, yapıldığı ileri sürülen sahtekarlığın failleri aleyhine  
kovuşturma başlatılmağını, Hükümetin şimdi karşı çıktığı, tapu kayıt ve ipotek işlemlerini  
yerine getirmiş olan noter veya memurlar hakkında idari bir soruşturma başlatılmaş  
olmadığını gözönünde bulundurarak Hükümetin bu tezini kabul edemeyeceğini  
kaydetmektedir.  
AĐHM, başvuranın mülkü edinirken iyi niyetli olduğunu şüpheye düşürecek herhangi bir  
geçerli neden görmemekte ve davanın esasına geri dönmektedir.  
Türk hukukundaki içtihada göre, birinci elden satın alan, yani A. Albayrak, vekil Kulidi  
Laskari veya noter ve ilgili diğer görevlilerle suçortaklığı yaparak Zarifi Köş’nü hileli bir  
şekilde elde etmiş olsa da, satın alma sırasında tapu sicilindeki bilgiler uyarınca, aynı şartlar  
ikinci elden satın alan başvurana karşı, sahtecilik olduğunu bilse de bilmese de, üstüne vazife  
olmadığı halde devir işlemi sırasında bu konuda daha önce gerçekleşen satışların koşullarını  
ve yasallığını araştırmadı diye ileri sürülemez.  
Oysa, mevcut davada Hükümet, tapu kayıtlarında böyle bir bilginin bulunduğunu  
kanıtlayamamaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Doğrusöz ve Aslan davası,  
no 1262/02, prg. 29, 30 Mayıs 2006).  
13  
1 Ağustos 1969 tarihli edinim sırasında başvuranın o dönemdeki Türk hukukuna göre bu  
işlemlerin yasal olduğuna inanmaması ve mülkün kendi adına tapu siciline kaydedilmiş  
olması dolayısıyla mülkiyetinin hukuken korunduğuna güvenmemesi için bir nedeni  
bulunmamaktaydı (mutatis mutandis, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm, prg. 56).  
Özet olarak, Zarifi Köş’nün mülkiyetinin edinilmesinden yaklaşık otuz yıl sonra, Yargıtay  
tarafından tapunun kesin olarak iptali, başvuranın fiilen sahip olduğu maldan yoksun  
bırakılğını ve 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ilk cümlesinde yer alan “yoksun  
bırakılma” anlamında ilgilinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme  
hakkına müdahale edildiğini göstermektedir (bakınız, örneğin, Yedikule Surp Pırgiç Ermeni  
Hastanesi Vakfı, prg. 28 ; Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm, prg. 48 ve 49 ; Turgut  
ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 88 ; Doğrusöz ve Aslan, ilgili bölüm, ibidem ; mutatis  
mutandis, Romanya aleyhine Brumărescu davası[GC], no 28342/95, prg. 77, CEDH  
1999-VII).  
2. Yasallık ilkesine uyum hakkında  
Başvuranın mülkiyet hakkına müdahalenin yasal dayanağı olup olmadığına karar verirken  
(bakınız, özellikle, Jahn ve diğerleri, prg. 81, ilgili bölüm; Nacaryan ve Deryan, prg. 58, ilgili  
bölüm ; Fener Rum Patrikliği, ilgili bölüm, prg. 70 ; Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili  
bölüm, prg. 50-52 ; Apostolidi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 70), AĐHM, esas olarak iç  
mevzuatı yorumlamakla birinci derecede yetkili olan Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi’nin  
karar gerekçesine (« mahkeme » – yukarıdaki ilgili paragraflar) bakacaktır (bakınız, örneğin,  
Almanya aleyhine Wittek davası, no 37290/97,prg. 49, CEDH 2002-XI ; Almanya aleyhine  
Forrer-Niedenthal davası , no 47316/99, prg. 39, 20 Şubat 2003).  
Bununla birlikte, mevcut davada açıkça görülmektedir ki, söz konusu gerekçe Adalar Sulh  
Mahkemesi’nin karar gerekçesinin tam bir kopyası görünümüde olup, hangi yasa ve/veya  
içtihadın yorumuna ve uygulanmasına dayandığı anlaşılmayan analizlere dayanan ve muğlak  
bir metindir.  
Mevcut davada mahkeme, verdiği ilk kararda, Bakanlar Kurulu’nun ilgili kararlarına da  
dayanarak, konuyu 2644 sayılı Tapu Kanunu ‘nun 35. maddesinde öngörülen karşılıklılık  
koşulu açısından değerlendirmiştir. Bu düşünceden yola çıkan mahkeme, 3 Şubat 1988 tarih  
ve 88/12592 sayılı kararnamede Yorgo L.’nin soyundan gelenlerin mirasçılık sıfatının  
tanınmasına rağmen, bu kararname hükmünün geriye doğru işlemediği gerekçesiyle  
uygulamanın imkânsız olduğuna karar vermiştir. Oysa, 23 Mart 1988 tarihinde Resmi  
Gazete’de yayımlanan 88/12752 sayılı – mahkemenin görmezden gelemeyeceği – bir sonraki  
kararname, özellikle geçmişte hukuki durumları askıya alınan Rum kökenli kimselerin  
durumunu düzeltmeyi amaçlayan bir “geriye doğru işleme” hükmü içermektedir (yukarıdaki  
ilgili paragraf in fineApostolidi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 76) ; üstelik bu çözüm,  
mahkeme henüz kesin kararını vermeden çok önce Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından  
açıkça teyid edilmiştir.  
AĐHM ayrıca, bu konuda mahkemeyle aynı fikirde olmadığını kaydetmektedir. Zaten buna  
benzer durumlarda AĐHM, söz konusu karşılıklılık kuralının uygulanmasıyla yabancı uyruklu  
kişilerin 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında miras haklarının tanınmasına engel  
olunduğuna karar vermiştir (bakınız, örneğin, ibidem, prg. 71-78, ve Nacaryan ve Deryan,  
ilgili bölüm, prg. 47-57).  
14  
AĐHM, sürekli ileri sürülen «terk edilmiş mülkler» argümanına da daha önce cevap verdiği  
için geri dönmeyecektir.  
Üstelik, diğer gerekçeler hep Zarifi ailesiyle ilgili olaylara dayalı olup, başvuranın durumuna  
tamamen yabancı birçok genelleştirme içermektedir.  
Đlk olarak, Yunan Konsolosluğunun ilgili şahısların nerede olduklarını ve yaşayıp  
yaşamadıklarını bilemeyeceği ve E.E.’nin 1902 yılında yani kendi doğumundan önce  
meydana gelen olaylardan haberdar olamayacağı gerekçesiyle adı geçen konsolosluk  
tarafından verilen belge ile E.E. isimli tanığın ifadelerinin belirleyici olmadığı yönünde alınan  
bir mahkeme kararı mevcuttur. Bu olaylardan mahkemenin de tam olarak bilgi sahibi olması  
sözkonusu değildir ama mahkeme yine de bu konuda karar vermiştir.  
Bir başka örnek de, zamanaşımıyla mülk edinme yoluyla üçüncü bir şahıs adına kaydedilmiş  
bir taşınmazın mülkiyetini alan bir kişiye karşı bu üçüncü şahsın hiçbir hak ileri sürememesi  
ile Devlet Hazinesi’nin durumu arasında Hükümet tarafından yapılan analojidir. Zarifi Köşkü  
hiçbir zaman Devlet Hazinesinin veya başka bir idari makamın mülkiyetine geçmediği için  
AĐHM bu örneği anlamakta güçlük çekmektedir.  
Bunlardan başka, eski Medeni Kanun’un 530. maddesinin uygulanabilirliği üzerine kurulu bir  
genelleme daha görülmektedir : mahkemeye göre, nasıl ki Yorgo L.’ye ait olduğu belirlenen  
diğer mülklere yürürlükteki yasalar gereği el konulabildiyse, Zarifi Köşde aynı bağlamda  
« Devlet Hazinesine devredilmiş mülk» olarak kabul edilebilir. AĐHM, bu analize de  
katılmamaktadır çünkü Zarifi Köşne Yorgo L. adına kayıtlıdır ne terkedilmiştir. Ayrıca  
530. madde uyarınca, mahkemece bir karar verilmeden önce en azından 10 yıl süreyle  
kayyum tayin edilmesi gerektiğini düşünmektedir.  
Son olarak, başvuranın mülkiyetini iptal etmeden önce mahkemenin « geçerli bir satış »  
olmadığını öne sürmesi, kayda değer bir başka noktadır. Söz konusu mülkü edinirken  
başvuranın iyi niyetli hareket ettiği kanaatinde olan AĐHM, başvuranın, mevcut davada bizi  
ilgilendiren konuda 3 Şubat 1943 tarihli içtihadı birleştirme kararının, mahkemece karar  
verilirken dikkate alınmasını ve mahkemenin Devlet Hazinesini Zarifi Köşile ilgili tapu  
belgelerinin sahte olduğunu ve başvuranın bu durumu bilerek taşınmazı satın aldığını  
kanıtlama yükümlülüğünden muaf tutma nedenini gerekçelendirmesini bekleme hakkı olduğu  
görüşündedir.  
Karar bütünüyle ele alındığında, itiraza konu kararın içeriğinde, tarihleri itibariyle başvuran  
tarafından öngörülebilir olduğu ileri sürülemeyecek ve münhasıran Zarifi ailesini ilgilendiren  
birkaç hüküm dışında, başvurana hangi yasanın ve/veya içtihadın uygulandığını anlamaya  
imkan veren bir unsur bulunmamaktadır (Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm, prg.  
57 supra).  
Zaten mahkeme, kararını yürürlükteki belirli bir yasaya ve «sarsılmaz bir gerçeğe»  
dayandırmadığı gibi, başvurana zararını karşılamak üzere tazminat ödenmediğini de dikkate  
almayarak, daha ziyade Devlet Hazinesinin çıkarını korumaya yönelik bir hüküm vermiştir.  
Oysa burada, ancak istisnai koşullarda meşruiyet kazanabilecek bir sonuç söz konusudur ve  
Hükümet bu istisnai durumun mevcudiyetini kanıtlayamamıştır (bakınız, Turgut ve diğerleri,  
ilgili bölüm, prg. 91 ; N.A. ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 41 ; Fener Rum Patrikliği, ilgili  
15  
bölüm, prg. 84 ; Jahn ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 111 ; Yunanistan aleyhine Nastou davası  
(no 2), no 16163/02, prg. 33, 15 Temmuz 2005).  
Bu değerlendirmelerin ışığında AĐHM, Zarifi Köş’nün mülkiyetinin tazminat ödenmeksizin  
Devlet Hazinesine devredilmesinin önceden öngörülebilir bir durum olmadığı (bakınız, bu  
anlamda, Apostolidi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 78 ; Nacaryan ve diğerleri, ilgili bölüm,  
prg. 59, 60) ve dolayısıyla yasallık ilkesiyle bağdaşmadığı kanaatine varmaktadır.  
Vardığı bu sonuç doğrultusunda AĐHM, tespit edilen müdahalenin hangi ölçülerde kamu  
yararına ve özellikle « ülkenin kalkınmasına » hizmet ettiğini araştırmaya gerek  
duymamaktadır.  
Bu itibarla, mevcut davada, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında mal ve  
mülküne saygı gösterilmesini isteme hakkı ihlâl edilmiştir.  
IV. AĐHS’NĐN DĐĞER MADDELERĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Geriye başvuranın dava dilekçesinde atıfta bulunduğu AĐHS’nin 6/1 ve 8. maddeleri ile 13. ve  
14. maddelerin ayrı ayrı veya birleşik olarak ele alınarak incelenmesi kalmıştır.  
AĐHM, mevcut dava dilekçesinin temel hukuki konusu olan 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi  
bakımından incelenmesini tamamlayarak karara bağladığını kaydetmektedir. Dava  
dosyasındaki olguları ve tarafların argümanlarını bütünüyle değerlendiren AĐHM, diğer  
şikâyetlerin incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmıştır (bakınız, diğerleri arasından,  
Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007).  
V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tarafların argümanları  
Başvuran, öncelikle Zarifi Köş’nün iadesi ile 16 Şubat 1995 tarihinden beri yıllık 500.000  
Euro’ya tekabül eden kira gelirinden yoksun kalması nedeniyle gecikme faizi ile birlikte  
kendisine 5.500.000 Euro ödenmesini talep etmektedir.  
şkün iadesi gerçekleşmediği takdirde, başvuran, kira kaybı nedeniyle istediği 5.500.000  
Euro’ya ilaveten Zarifi Köş’nün asgari güncel değerine tekabül eden 10.060.475 Euro’yu  
talep etmektedir. Bu bağlamda başvuran, sözkonusu miktarın, 28 Temmuz 2003 tarihinde  
Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yürütülen yargılama sırasında bilirkişiler tarafından  
Euro olarak hesaplanan değere tekabül ettiğini açıklamaktadır. Piyasa verilerine göre ise  
Zarifi Köş’nün gerçek değeri 15.000.000 Euro civarındadır ve yıllık kira bedeli yaklaşık  
630.000 Euro’dur.  
Başvuran ayrıca şirketin kurucusu ve asli üyesi Đsmail Günaydın’ın maruz kaldığı manevi  
zarar için 1.000.000 Euro talep etmektedir.  
Ayrıca Đstanbul Barosu ücret tarifesine atıfta bulunarak başvuran, 97 saatlik avukatlık ücreti  
için 25.526 Euro (avukatlık saat ücreti 500 Euro’dur) talep etmekte ve beş kalemde ayrıntlı  
hesap dökümünü belge olarak sunmaktadır.  
16  
Diğer masraflar için başvuran 1.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet, iç hukukta alınan kararları ve terk edilmiş mülklere ilişkin mevzuatı göz önüne  
alarak başvuranın Zarifi Köş’nün iadesinin talep etme hakkı bulunmadığını belirtmektedir.  
Maddi tazminata ilişkin olarak, Hükümet, dava süresince değişiklik gösterebileceğinden  
başvuranın ileri sürdüğü bilirkişi sonuçlarının belirleyici bir ağırlığının bulunmadığını ve her  
halukarda hakimleri bağlamağını ifade etmektedir. Đddia edilen kira geliri kaybına ilişkin  
olarak Hükümet, sözkonusu iddianın belgeden yoksun ve spekülatif olduğunu savunmaktadır.  
Manevi tazminata ilişkin olarak ise Hükümet, sözkonusu miktarın aşırı olduğunu  
belirtmektedir.  
Yargılama masraf ve giderlerine ilişkin olarak ise Hükümet, fatura, makbuz ve diğer  
belgelerin sunulmaması nedeniyle bu başlık altında ödeme yapılmasına gerek olmadığı  
kanaatindedir.  
B. AĐHM’nin takdiri  
Mevcut dava koşullarında Savunmacı Devlet ile başvuran şirket arasında olası bir uzlaşma  
ihtimalini göz önünde bulunduran AĐHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aşamada saklı  
tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AĐHS’nin 13 ve 14. maddeleri ile birlikte veya müstakilen AĐHS’nin 6/1 ve 8.  
maddeleri kapsamında yapılan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;  
4. AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun  
a. saklı tutulmasına;  
b. Hükümet ve başvuranın, kararın tebliğ edilmesinden itibaren altı ay içinde bu  
mesele hakkındaki görüşlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa  
aralarında varacakları her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet  
edilmesine;  
c. Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkanının izlenecek  
süreci belirlemeye yetkili kılınmasına;  
KARAR VERMĐŞTĐR.  
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM Đç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 2 Haziran 2009 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
17