CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
GÜLİ ZENGİN -TÜRKİYE DAVASI  
(BAŞVURU NO: 46928/99)  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
28 EKİM 2004  
Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Güli Zengin’in "başvuran", 9 Ocak 1999 tarihinde,  
Avrupa İnsan Haklarını Sözleşmesi’nin "AİHS" 34. maddesi uyarınca, AİHS’nin 2, 3, 6, 13  
ve 34. maddelerinin ihlal edildiği iddiasıyla yaptığı başvurudur (Başvuru no: 46928/99).  
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “AİHM” önünde, Diyarbakır Barosu  
avukatlarından M. Vefa tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
1949 doğumlu başvuran Güli Zengin Diyarbakır’da ikamet etmektedir.  
Olayların meydana geldiği sırada, başvuran ve eşi, İzzettin Zengin (İ.Z.), Diyarbakır Kulp  
ilçesi Narlıca köyünde ikamet etmekteydiler.  
Başvurana göre İ.Z., 28 Kasım 1998 tarihinde saat 17.00 sularında köy korucusu özel timi  
tarafından düzenlenen bir operasyon sırasında, vurularak öldürülmüştür. OHAL valisi basın  
ıklamasında “28 Kasım 1998 tarihinde Narlıca köyünde güvenlik güçleri ile PKK üyeleri  
arasında meydana gelen silah çatışma sonucunda bir teröristin öldürüldüğünü” beyan etmiştir.  
Jandarma tarafından hazırlanan 29 Kasım 1998 tarihli olay tutanağında, üç tim köy korucusu  
ile 25 kişilik bir grup PKK mensubu arasında silah bir çatışmaya çıktığı, teröristlerin karalık-  
tan ve sisten yararlanarak köyün kuzeyine doğru kaçtığı ve jandarmanın bu bölgede arama ve  
tarama faaliyetleri yaptığı belirtilmiştir. Köylülerin ifadelerine göre jandarmanın İ.Z’nin  
evinin yakınlarındaki ırmak kenarında isabet eden bir mermiler sonucunda yararlandığı bilgisini  
almıştır. Sözkonusu tutanakta, İ.Z.’nin çatışma sırasında öldüğü ve silahlarına el konulduğu  
ifade edilmiştir. Tutanağa eklenen olay krokisinde, rakamlarla maktulun evi, cesedinin yeri,  
teröristler ve köy korucularının mevzileri ve köyün yolu belirtilmiştir.  
Aynı gün, saat 11.20‘de Kulp Cumhuriyet Savcısı, Kulp Adli Tıp Kurumunun morguna gitmiş  
ve adli bir tabip nezaretinde dış muayene gerçekleştirilmiştir. Bu muayene, İ.Z’nin kalbinden  
ve ciğerlerinden geçen bir mermi sonucunda aşırı kan kaybından ve solumun  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2004. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
yetmezliğinden öldüğü tespit edilmiştir. Tabip, daha ayrıntılı bir otopsi yapılmasını gerekli  
görmemiştir. Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, defin ruhsatı vermiştir.  
29 Kasım 1998 tarihinde, Kulp İlçe Jandarma Karakol komutanı tarafından hazırlanan olay  
raporunda, 28 Kasım 1998 tarihinde “terörist” bir grubun adı geçen köyden erzak temin  
etmek için geleceği yönde bir duyum aldıklarını ve bunun üzerine güvelik güçleri ile birlikte  
köy korucularının köyün kuzeyine pusu kurduklarını, saat 19,20 civarında, otuz kişiden  
oluşan bir grubun köye doğru ilerlediği fark edilmesi üzerine ateş edildiğini ancak  
teröristlerin kaçtığını, olay civarında arama faaliyetlerinin yapılmasına rağmen ne bir delil ne  
de bir iz bulunabildiğini, köye dönüşte ise İ.Z.’nin çatışma sırasında öldüğünün öğrenildiğini,  
olay yerinde, çapı 7,62 mm’lık Kalaşnikov silahına ait 3600 kovan ve güvenlik güçleri  
tarafından kullanılan 7,62 mm’lık G-3 silahına ait 1100 adet kovan ve 17 adet el bombası  
bulunduğunu belirtmiştir.  
Abdülhamit Donat ve Mehmet Şah Şimşek adlı iki köy korucusu, jandarmalara vermiş  
oldukları 30 Ocak 1999 tarihli ifadelerinde, olay günü, bir terörist grubunu karşılamak  
amacıyla köyün kuzeyine pusu kurduklarını ve saat 19.00 sularında PKK mensupları ile  
sıcak temasa geçtiklerini, silahlı çatışmanın yaklaşık bir saat sürdüğünü, ardından destek için  
jandarmaların geldiğini ve köylülerin çatışma sırasında İ.Z.’nin öldürüldüğünü bildirdiklerini  
belirtmişledir.  
Kulp Cumhuriyet Savsısı olayla ilgili olarak soruşturma başlatmıştır.  
3 Şubat 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı ratione loci görevsizlik kararı vererek dosyayı  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı’na sevk etmiştir.  
29 Mayıs 2000 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, ismi açıklanmayan bir tanığın ifadesine  
başvurmuş, adıgeçen olay günü Narlıca köyü Gevran tepesine Mehmet Şah Şimşek,  
Abdurrahim Donat, İskender Donat, Şirin Donat, Sabri Taş ve İzzetin Aktaş ile mevzi  
aldıklarını, saat 21.00 sularında, bir “terörist” grubun çevre tepelerden ve bir çiftlikten  
üzerlerine ateş edildiğini, çatışmanın yaklaşık bir saat sürdüğünü, jandarmanın destek için  
geldiğini, köy dönüşünde ise İ.Z’nin öldüğü haberini aldıklarını, maktulun evi ile  
mevzilendikleri tepe arasında maktulun evi görülmeyecek biçimde başka bir tepenin  
bulunduğunu ifade etmiştir.  
Aynı gün Cumhuriyet Savcısı, yukarıda adıgeçen tanıkların tümünün ifadelerini almış ve  
hepsi benzer beyanlarda bulunmuştur.  
Aynı gün, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü ’nün ve  
Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın olayları yeniden değerlendirmesi yönündeki yazısı  
üzerine Kulp Cumhuriyet Savcısı, İzzettin Aktaş, Mehmet Şah şimşek, Abdulhamit Donat,  
Seyithan Donat, Mehmet Şirin Donat, İskender Donat, Sabri Taş, köylü Sulhiye Kahraman ve  
maktulün kuzeni Salih Türk‘nün hazır bulunduğu sırada olayları tekrar ele almıştır. Kulp  
Cumhuriyet Savcılığı, maktulun evinin teröristlerin görüş alanı içerisinde bulunduğu  
gözönüne alındığında İ.Z.’nin ölüm nedeninin teröristlerin olası bir ateşi sonucunda  
olabileceğine karar vermiştir. Savcılık, olay yeri krokisini de dosyaya eklemiştir.  
Başvuranın temsilcisi, 23 Mayıs 2000 tarihli yazısında, AİHM’nin başvuruyu Savunmacı  
Hükümete bildirmesinin ardından müvekkilinin hayatının tehlikede olduğunu düşünerek  
köyü terk ettiğini, güvenlik güçlerinin ve köy korucularının başvuranın Diyarbakır’da ikamet  
eden kızına telefon ederek başvuranın jandarma karakoluna gelmesini istediklerini aksi  
takdirde gözaltına alınacağına dair tehditler savurduklarını bildirmiştir.  
Aynı gün, başvuranın temsilcisi, müvekkilin korunması amacıyla gerekli önlemlerin  
alınması talebiyle Kulp Cumhuriyet Savcılığına başvurmuştur.  
15 Haziran 2000 tarihinde, Kulp Cumhuriyet Savcılığı, müştekiden şikayet ve delilleri  
tercüman aracılığıyla sormuştur. Başvuran, İ.Z’nin eşi olduğunu ve koridorda bekleyen  
avukatının huzurunda ifade verebileceğini belirtmiştir.  
20 Haziran 2000 tarihli yazısında, başvuranın temsilcisi, Cumhuriyet Savcısının isteği  
üzerine yetkililerin müvekkiline baskı yapmaya devam ettiklerini, 16 Haziran  
2000  
tarihinde, saat 14.00’de, başvuranın ve avukatının Cumhuriyet Savcısına ifade verdiklerini,  
hatta Cumhuriyet Savcısının avukatın odadan çıkmasını istediğini, Türkçeyi fazla bilmeyen  
başvurana ve avukatına öğütler verdiğini ve avukatın bu olayı ilgili tutanak tuttuğunu  
AİHM’ye bildirmiştir.  
13 Temmuz 2000 tarihli yazısında, Hükümet, ilgili Savcılığın olay delillerini tekrar  
oluşturduğunu, bazı köylülerin ve operasyona katılan köy korucularının ifadelerine tekrar  
başvurduğunu ve Kulp İlçe Jandarma Karakol komutanının ne başvurana ne de kızına  
telefon ettiğini AİHM’ye aktarmıştır.  
Başvuran 18 Ağustos 2000 tarihinde AİHM’ye göndermiş olduğu yazısında Cumhuriyet  
Savcısının kendisine eşlik eden avukatını reddederek tek başına ifadesine başvurduğunu ve  
eşinin ölüm olayına karışan köy korucularının kendisini tehdit etmesi nedeniyle bir daha  
geriye dönmemek üzere köyünü terk etmek zorunda kaldığını bildirmiştir.  
14 Mart 2003 tarihinde, Kulp Cumhuriyet Savcısı Kulp İlçe Jandarma Karakolundan  
başvuranın köyde ikamet edip etmediğini sormuştur.  
Jandarma tarafından düzenlenen ve Narlıca Köyü muhtarının da imzası bulunan 14 Mart  
2003 tarihli yazıda, başvuranın köyden ayrıldığı ve sekiz yıldan beri Diyarbakır’da ikamet  
ettiği kaydedilmiştir.  
Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’nün, başvuranın  
avukatı eşliğinde Kulp Cumhuriyet Savcılığı tarafından ifadesinin alınması yönündeki 5  
Şubat 2003 tarihli yazısı üzerine 21 Mart 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, başvuranın  
adresinin bilinmemesi nedeniyle başvuranın temsilcisiyle temasa geçmiştir. Avukatı ise,  
müvekkili hakkında iki yıldır haber alamadığını ve aldığı takdirde yeni adres bilgilerini  
Savcılığa ileteceğini bildirmiştir.  
HUKUK  
I.  
Hükümetin ön itirazı hakkında  
Hükümet, başvuranın AİHM’ye 9 Ocak 1999 tarihinde başka bir deyişle eşinin ölümünden  
bir ay sonra müracaat ettiğini belirterek iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüş ve ön  
itirazda bulunmuştur.  
Başvuran, Hükümet’in iddialarını reddederek sözkonusu müracaat yollarının etkisiz  
olduğunu savunmuştur.  
AİHM, 12 Kasım 2002 tarihli kabuledilebilirlik kararında Hükümet’in ceza ve hukuk  
davalarına ilişkin ön itirazının davanın esasıyla birleştirdiğini hatırlatmaktadır.  
AİHM, Türk Hukukunda Devlete veya memurlarına yüklenebilir suçlar konusunda sivil ve  
ceza müracaat yollarının öngördüğünü belirtmektedir (Yukarıda anılan Sabuktekin kararı, 18  
Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı, §§ 51-52, ve 16 Eylül 1996 tarihli Akdivar ve  
diğerleri kararı, §§ 65-67).  
Devlet görevlileri tarafından işlenen yasadışı suçlara karşı ılan tazminat davası hakkında  
AİHM, buna benzer bir davanın açabilmesi için zarar ile işlenen suç arasında illiyet bağının  
kurulması gerektiği gibi olayın sorumlularının kimliklerinin de tespit edilmesi gerektiğini  
vurgulamıştır. Oysa, konuyla ilgili olarak, başvuranın şikayetçi olduğu olayın failleri  
bilinmemektedir. Sonuçta, başvuran sözkonusu müracaat yolunu tüketmekte muaftır ve  
bu konuda ki ön itirazı temelden yoksundur.  
Cezai başvurular konusunda, AİHM, başvuranın AİHS’nin 2. maddesine ilişkin şikayet  
hakkında Hükümet’in ileri sürmüş olduğu ön itirazının sorunlar meydana getirdiğini  
belirtmiştir. Buna istinaden, yapılan şikayet esası bakımından incelenecektir.  
II.  
AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL İDDİASI HAKKINDA  
AİHS’nin 2. maddesine atıfta bulunan başvuran eşinin güvenlik güçleri tarafından  
öldürüldüğünü iddia etmektedir.  
A. Tarafların argümanları  
1. Başvuran  
Başvuran, eşinin ölümünden sonra resmi bir soruşturma açılması amacıyla Kulp İlçe  
Jandarma Karakolu’na ve Kulp Cumhuriyet Savcılığı’na müracaat ettiğini vurgulamıştır.  
Başvuran, Kulp Cumhuriyet Savcılığı’nın 29 Mayıs 2000 tarihinde olaydan iki yıl sonra ve  
Hükümet’in ilgili başvurudan haberdar olur olmaz olay yerine intikal ettiğini, tanıkların  
ifadelerine başvurduğunu ve olay yeri krokisini çizdirdiğini iddia etmiştir. Başvuran,  
Cumhuriyet Savcılığınca ifadeleri alınan tanıkların “eşinin öldürülmesine” iştirak ettiklerinin  
altını çizmiş, kızı Hüsna Zengin’in, köy korucularının hakaretleri ve tehditleri nedeniyle  
olay yerinde yapılan tatbikata katılamadığını eklemiştir.  
2. Hükümet  
Hükümet, başvuranın eşinin ölüm haberini alır almaz yetkililerin soruşturma başlattığını,  
maktulun köy korucuları tarafından öldürülmediğini, toplanan deliler sayesinde , maktulun  
köy korucuları ve ordu ile PKK arasında çıkan çatışma sırasında bir PKK mensubu  
tarafından öldürüldüğünün kanıtlandığını ve herhangi bir mermi çekirdeğinin  
bulunamamasından dolayı balistik inceleme yapılmadığını belirtmiştir.  
B. AİHM’nin değerlendirmesi  
1. Başvuranın eşinin ölümü hakkında  
AİHM, AİHS’nin 2.maddesinin, Sözleşme’nin en önemli maddelerinden ve 3.madde  
ile bağlantılı olarak, Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel  
değerlerinden biri olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. Çakıcı-Türkiye kararı no: 23657/94, § 86,  
AİHM 1999-IV, Finucane-İngiltere kararı, no: 29178/95, §§ 67-71, AİHM 2003-VIII).  
Üstelik 2.maddenin sunmuş olduğu teminattan hareketle, yaşam hakkına dair iddiaların çok  
büyük bir dikkatle incelenerek bu konuda bir kanaat oluşturulması gerekmektedir (Bkz.  
Ekinci-Türkiye kararı, no: 25625/94, § 70, 18 Temmuz 2000, ve 15 Ocak 2004 tarihli  
Tekdağ-Türkiye kararı, no: 27699/95, § 72).  
AİHM dava dosyasına eklenen belgeler ışığında ortaya çıkan sorunları, özellikle de yürütülen  
adli soruşturma hakkında Hükümet’in sunduğu belgeler ile tarafların sunduğu görüşleri  
inceleyecektir.  
Bu kanıtları değerlendirebilmek için AİHM, kanıtlara ilişkin “her türlü makul şüpheciliğin  
ötesinde” ölçütünden yararlanacaktır (Bkz., mutadis mutandis, İrlanda-Britanya, 18 Ocak  
1978 tarihli karar, no: 25, ss. 64-65, §§ 160-161). Fakat bu türden bir kanıt yeterince ciddi,  
sarih ve uygun bir dizi göstergeden veya yanlışlığı kanıtlanmamış karinelerden  
kaynaklanabilir (Bkz., Abdurrahman Orak-Türkiye, no: 31889/96, § 69, 14 Şubat 2002). Öte  
yandan kanıtların araştırılması esnasında tarafların tutumları göz önünde bulundurulabilir.  
AİHM, delillerin değerlendirilmesi konusunda ikinci derecede role sahiptir ve dava koşulları  
verilen delilleri değerlendirmesini gerektirmediğinde olaylara bakmaya yetkili olan birinci  
derece mahkemenin rolünü üstlenmede tedbirli olmalıdır (Tahsin Acar-Türkiye, no: 26307/95,  
§ 216, 8 Nisan 2004).  
Buna karşın, AİHM, elinde bulunan unsurlardan yola çıkarak başvuranın eşinin 28 Kasım  
1998 tarihinde güvelik güçleri ile PKK mensupları arasında çıkan bir çatışma sırasında  
öldürüldüğünü ve ceset üzerinde yapılan inceleme sonucunda maktulün kaynağı belli  
olmayan bir mermi tarafından hayatını kaybettiğini belirtmiştir. AİHM, elindeki mevcut  
unsurlar ışığında ve somut bir delinin yokluğunda, İzzettin Zengin’in bir devlet görevlisinin  
silahından çıkan kurşunlarla ölmüş olduğu yönünde bir sonucun güvenilir bir göstergeden  
ziyade tamamen  
varsayım ve spekülasyonlardan ibaret olduğunu belirtmiştir. Bu  
koşullarda, AİHM, mevcut hali ile dosyadaki unsurların makul şüpheciliğin ötesinde,  
başvuranın eşinin güvenlik güçlerince öldürüldüğü sonucunu çıkartmaya elvermediğine  
kanaat getirmiştir.  
Dolayısıyla, AİHS’nin 2. maddesinin ihlali söz konusu değildir.  
2. Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün, 1.  
madde uyarınca “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese bu Sözleşme’nin (...)de belirtilen  
hak ve özgürlükleri tanı[ması]” şeklinde Devlete düşen genel görevle birlikte, zor kullanmaya  
başvurmanın bir kimsenin ölümüne yol açması halinde etkin bir soruşturma yürütülmesi  
anlamına geldiğini ve bunu şart koştuğunu hatırlatır (Bkz., mutadis mutandis, McCann ve  
diğerleri-Britanya, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no: 324, s. 49, § 161, ve Kaya-  
Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Derleme 1998-I, s. 329, § 105).  
Bu tür bir soruşturmanın temel amacı yaşam hakkını koruma altına alan iç hukuk kurallarının  
etkin bir biçimde uygulanmasını, Devlet görevlilerinin ya da organlarının işe karıştığı  
davalarda, sorumlulukları altında meydana gelen ölümlerden dolayı hesap vermelerini  
sağlamaktır. (Bkz, sözü edilen Tahsin Acar, § 220). Ayrıca, soruşturmalar bağımsız,  
derinlemesine ve etkili yapılması gerekmektedir (Bkz, yukarıda bahsedilen McCann ve  
diğerleri kararı, §§ 161-163).  
AİHM, ayrıca, soruşturmanın etkililik kriterine cevap veren araştırmanın niteliği ve  
derecesinin dava koşullarına bağlı olduğuna kanaat getirmiştir. Sözkonusu araştırmanın  
niteliği ve derecesi, uygun olayların tümüne dayanarak ve soruşturmanın uygulama  
gerçeklikleri gözönünde bulundurularak değerlendirilmektedir. Meydana gelebilecek  
durumların çeşitliliği, soruşturma eylem listesine veya sadeleştirilmiş diğer kriterlere  
indirgenemez (Bkz, Tanrıkulu-Türkiye kararı, no: 23763/94, §§ 101-110, yukarıda anılan  
Kaya kararı, §§ 89-91, 27 Temmuz 1998 tarihli Güleç-Türkiye kararı, §§ 79-81, Velikova-  
Bulgaristan kararı, no: 41488/98, § 80, ve 20 Nisan 2004 tarihli Buldan-Türkiye kararı, no:  
28298/95, § 83)  
Soruşturma ayrıca kuvvet kullanımının o koşullarda gerekli olup olmadığının belirlenmesini  
ve sorumluların belirlenerek cezalandırılmasını (Bkz, Oğur-Türkiye kararı, no: 21594/93,  
§88), sağlaması bakımından da etkili olmalıdır. Yetkililer, görgü tanıklarının ifadeleri de  
dahil olmak üzere, olayla ilgili kanıtlara ulaşmak için gerekli adımları atmalıdır (Bkz,  
yukarıda bahsedilen Tanrıkulu kararı, § 109 ve Salman-Türkiye kararı, no: 21986/93, §106).  
Soruşturmanın ölüm nedenini ve sorumlu kişiyi belirleme yeteneğini zedeleyen herhangi bir  
eksiklik bu standarda uyulmaması riskini ortaya çıkaracaktır (Aktaş-Türkiye kararı, no:  
224351/94, § 300).  
Bazı özel durumlarda soruşturmada ilerlemeyi önleyen zorluklarla ve engellerle  
karşılaşılabileceği kabul edilmelidir. Ancak kaybolma veya silahlı kuvvet kullanımı gibi  
olaylar hakkında açılan soruşturmalarda atılacak hızlı adımlar hukukun üstünlüğünün  
korunması ve yasadışı eylemlere göz yumulmasının engellenmesi gibi konularda kamuoyunun  
devlet otoritelerine olan güveninin sağlanması ısından büyük öneme sahiptir (Bkz,  
McKerr/İngiltere Kararı, no 28883/95, § 108-115, ve yukarıda anılan Tahsin Acar kararı, §§  
223-224).  
Konuyla ilgili olarak, AİHM, İzettin Zengin’in ölümü hakkında yürütülen soruşturmanın  
cesedin bulunur bulunmaz başlatıldığını, 29 Kasım 1998 tarihinde, jandarmalar tarafından  
olay yeri tutanağının düzenlendiğini, Kulp Cumhuriyet Savcısının maktulun cesedi üzerine  
dış muayene gerçekleştirmek amacıyla Kulp Adli Tıp Kurumu’nun morguna intikal ettiğini ve  
maktulun silahlı ateşle öldürüldüğü sonucuna vardığını ve iki köy korucusunun ifadesine  
başvurduğunu belirtmiştir. AİHM, 29 Mayıs 2000 tarihinde mezkur başvurunun Hükümet’e  
bildirilmesine müteakip, çatışmaya giren adı belirtilmeyen bir tanık ile birlikte birçok kişinin  
ifadesinin alındığını ve 29 Mayıs 2000 tarihinde, Kulp Cumhuriyet Savcısının davayı tekrar  
ele aldığını belirtmiştir.  
Mahkemenin takdirine sunulan unsurlar gözönüne alındığında, AİHM, yerel makamların  
balistik bir inceleme yapılması yönünde bir girişimde bulunmadığını, özellikle İzzetin  
Zengin’in ölümün neden olan mermi çekirdeklerinin tespiti amacıyla etkin bir soruşturma  
yürütmediğini hatırlatarak Hükümet’in Kulp İlçe Jandarma Karakolu’nun çatışma sırasında  
binlerce boş kovan bulunduğuna dair düzenlen tutanağa rağmen maktulün vücudunda  
herhangi mermi çekirdeğinin bulunmaması nedeniyle balistik inceleme yapılmadığı  
yönündeki argümanlarına ikna olmamıştır. AİHM, ne başvuranın ne ailesinin ne de köy  
korucusu olmayan köylülerin sorgulandığını tespit etmiştir. AİHM, Kulp Cumhuriyet  
Savcılığı’nın ölümün teröristlerce ateş edilmesi sonucunda meydana geldiği yönündeki  
kararının silahlı çatışmaya katılan tanıkların ifadelerine dayandığını belirtmiştir.  
Yukarıda sözedilen tespitler gözönüne alındığında AİHM, başvuranın eşinin ölümünü  
müteakip yetkililerin cezai soruşturma başlattıklarına rağmen maktulün ölüm koşullarını  
aydınlatmadığı kanısındadır. AİHM, etkili başvuru kavramının devletin sorumluların  
kimliklerinin tespitini ve cezalandırılmasını sağlayacak etkili ve derin bir soruşturma  
zorunluluğu kılmaktadır (Bkz, mutatis mutandis, Selmouni-Fransa kararı, no: 25803/94, §  
117).  
Bu bağlamda, AİHM, başvuranın ilgili cezai başvuru yollarını tüketme zorunluluğunu  
yerine getirdiği kanısındadır. Dolaysıyla AİHM, Hükümet’in ön itirazını reddetmiştir.  
AİHM, AİHS’nin 2 maddesi uyarınca Devlete yüklenen usulü zorunlulukların yerine  
getirilmediği sonucuna varmıştır.  
III.AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, OHAL Bölge Valisinin elli yaşındaki eşinin “terörist” olarak nitelendirilmesinin  
ve yetkililerin bu ölüm olayını basit meşru bir müdahale olarak kabul etmesinin insanlık dışı  
ve aşağılayıcı bir uygulama olduğunu ileri sürmektedir. Bu konuda, başvuran, AİHS’nin 3.  
maddesine atıfta bulunmuştur.  
AİHM, başvuran tarafından yapılan şikayeti destekleyen unsurların AİHS’nin 3. maddesi  
uyarınca insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz kaldığını ortaya koyması bakımından  
gerekli görülen minimum düzeye ulaşmadığını hatırlatmaktadır.  
Dolaysıyla AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.  
IV AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, eşinin ölüm koşulları hakkında etkili ve yeterli bir soruşturma başlatılmadığından  
ve güvenlik güçlerin cezalandırılmasını sağlayan bir sistemde etkili bir başvuruya sahip  
olmadığından yakınmaktadır. Bu konuda, başvuran AİHS’nin 6. maddesiyle birlikte 13  
maddesine atıfta bulunmuştur.  
Hükümet, yetkililerin ayrıntılı bir soruşturma yürüttüklerini belirtmiştir.  
AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin iç hukukta, Sözleşme’de yer aldığı şekliyle hak ve  
özgürlükleri öne sürmeyi sağlayan başvuru yolunun bulunmasını güvence altına aldığını  
hatırlatmıştır. Bu hüküm, Sözleşme’ye dayanan “savunulabilir şikayet”in içeriğini incelemeye  
ve taraf Devletler’in bu hükmün getirdiği yükümlülüklere uygun hareket edilmesi hakkında  
takdir marjına sahip olmalarına rağmen uygun düzeltmeyi yapmaya yetkili kılan iç başvuru  
yolunu gerektiren bir sonucu içermektedir. 13. maddeden doğan yükümlülüğün kapsamı,  
başvuranın AİHS’ye dayandırdığı şikayetin niteliğine göre değişmektedir. Ancak 13.  
maddenin gerektirdiği başvuru, hukukta olduğu gibi uygulamada da “etkili” olmalı ve  
özellikle yapılacak başvuru Savunmacı Devlet’in mercilerinin eylem veya ihmalleriyle haksız  
yere engellenmemelidir (18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı, 1996-VI, s. 2286, §95,  
25 Eylül 1997 tarihli Aydın-Türkiye kararı, 1997-VI, s. 1895-1896, § 103 ve sözüedilen Kaya  
kararı, s. 329-330, § 106 ve Abdurrahman Orak Kararı, §197).  
AİHS’nin 13. maddesi, yaşam hakkının başlıca önemi gözönünde bulundurulduğunda uygun  
yerde tazminat ödenmesinin dışında sorumluların teşhis edilip cezalandırılmasına yönelik ve  
şikayetçinin soruşturma işlemine etkili bir şekilde ulaşmasını içeren geniş ve etkili  
araştırmaları kapsamaktadır (sözedilen Kaya, s. 330-331, § 107).  
AİHM, davada sunulan delilleri gözönünde bulundurduğunda, her türlü makul şüphenin  
ötesinde, başvuranın eşinin ölümüne devlet görevlileri neden olduğunun kanıtlanmadığı  
sonucuna varmıştır. Ancak, AİHM’nin daha önceki davalarda bildirdiği gibi bu koşul, 2.  
maddeye göre yapılan şikayetin, 13. maddenin amaçlarına uygun “savunulabilir” niteliğinden  
mahrum etmemektedir (Bkz. 27 Nisan 1988 tarihli Boyle ve Rice-İngiltere kararı, seri A  
no:131, s.23, § 52, sözedilen Kaya, s.330-331, § 107 ve sözedilen Yaşa, s.2442, §113).  
AİHM’nin esasa ilişkin vardığı sonuç, yukarıda sözüedilen gerekçelerden dolayı savunabilir  
olan sözkonusu şikayetin içeriği hakkında etkili bir soruşturma yürütme zorunluluğunu  
ortadan kaldırmamaktadır.  
AİHM, yetkililerin İzettin Zengin’in ölüm koşulları hakkında etkili bir soruşturma yürütme  
zorunluluğu bulunduğunu daha önce belirtmiştir. Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı,  
Savunmacı Hükümet’in etkili soruşturmanın, 2. maddenin gerekli kıldığı soruşturma  
zorunluluğunun ötesinde gerekliliklere yer veren 13. maddeye uygun olarak yürütüldüğü  
düşünülemez (sözedilen Kaya kararı, § 107).  
Bu bağlamda AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
V. AİHS’NİN 34. MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
AİHS’nin 34 maddesine göndermede bulunan başvuran, yetkili mercilerin AİHM nezrindeki  
başvurusunu geri çekmesi yönünde yıldırıcı baskılar hedef olduğundan şikayetçidir.  
Hükümet, başvuranın iddialarına itirazda bulunmuştur.  
AİHM, başvuranların ya da potansiyel başvuranların şikayetlerini çekmeleri ya da  
değiştirmeleri yönünde yetkililerin herhangi bir baskısına maruz kalmadan Komisyon ile  
serbest bir şekilde iletişimde bulunabilmelerinin AİHS’nin 34 maddesi tarafından sağlanan  
bireysel başvuru sisteminin etkin işletimi açısından son derece önemli olduğunu  
hatırlatmaktadır (Bkz, Akdivar ve diğerleri, § 105, Aksoy kararı, § 105, Kurt kararı, § 159,  
28 Temmuz 1998 tarihli Ergi-Türkiye kararı, § 105 ve Salman kararı, § 130). Bu açıdan,  
“baskı” ifadesi sadece doğrudan baskı ve aleni gözdağı eylemlerini değil aynı zamanda  
başvuranları Sözleşme kapsamında hukuk yolu aramaktan vazgeçirmek veya yıldırmak için  
tasarlanan diğer dolaylı yanlış eylem veya temasları içerecek şekilde ele alınmalıdır (Bkz,  
yukarıda anılan Kurt kararı, § 160).  
Konuyla ilgili olarak, AİHM, 4 Nisan 2000 tarihli başvurunun ve 12 Aralık 2002 tarihli  
kabuledilebilirlik kararının bildirilmesine müteakip ulusal makamların başvuranın ifadesini  
almayı kara verdiklerini ve 15 Haziran 2000 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı’nın  
tercüman aracıyla Cumhuriyet Savcılığına avukatı ile birlikte gelen başvuranın ifadesinin  
alındığının davanın olaylarından anlaşıldığını belirtmiştir. Mahkemenin takdirine sunulan  
deliller gözönüne alındığında, AİHM, başvuranın AİHM’ye yaptığı başvuruya ilişkin olarak  
dolaylı ve yanlış bir baskıya maruz kaldığını ve bunun da AİHS’nin 34. maddesi kapsamında  
teminat altına alınan bireysel başvuru hakkının kullanımına müdahale teşkil ettiğini tespit  
etmiştir.  
Bu bağlamda, Savunmacı Hükümet AİHS’nin 34 maddesinin yükümlülüklerini yerine  
getirmemiştir.  
VI. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Maddi tazminat  
Başvuran, AİHM’ye sunmuş olduğu bir bilirkişi raporuna dayanarak 73.411 Euro’luk bir  
gelir kaybı talep etmiştir. O dönemde Türkiye’de ki tahmini yaşam süresi gözönüne  
alındığında, mevcut verilere göre yapılan hesaplama yukarıda zikredilen  
koymuştur.  
miktarı ortaya  
Hükümet, sözkonusu miktarın aşırı olduğunu ve kanıtlanmadığını belirtmiştir.  
AİHM içtihadına göre başvuranın tazminat iddiası ile AİHS’nin ihlali arasında bir illiyet  
bağının bulunması gerekmekte , aksi takdirde gelir kaybı adına bir tazminat ödenme  
zorunluluğun ortaya çıkabilmektedir (Bkz, 13 Haziran 1994 tarihli Barbera, Messegue ve  
Jabardo-İspanya  
kararı, §§ 16-20). AİHM, İzettin Zengin’in devlet görevlilerinin  
dul ve  
mermilerinden öldüğü sonucuna varamayacağını belirtmiştir. Bu koşullarda,  
yetimlere mali bir kaynak olan gelir ile AİHS’nin 2. maddesinin ihlali arasında doğrudan bir  
illiyet bağı bulunmamaktadır. Buna dayanarak, AİHM, başvuranın maddi tazminat talebini  
tümüyle reddetmiştir (Bkz, yukarıda anılan Çakıcı kararı, § 127, 14 Mayıs 2002 tarihli  
Önen-Türkiye kararı, § 115, no: 22876/93 ve 20 Nisan 2004 tarihli Buldan –Türkiye kararı, §  
113 , no: 28298/95.)  
B. Manevi tazminat  
Başvuran, kendisi ve yetim kalan üç çocuğu adına manevi tazminat olarak 100.000 Euro  
istemiştir.  
Hükümet talep edilen miktara karşı çıkmıştır.  
AİHM, AİHS’nin 13 maddesine karşın ve 2. maddesi tarafından zorunlu kılınan usule  
rağmen yetkililerin İzettin Zengin’in ölümüne ilişkin etkili bir soruşturma yürütmediği  
sonucuna vardığını hatırlatmıştır. Bu koşullarda, AİHM, hakkaniyet uygun olarak  
başvurana kendisiyle birlikte üç çocuğuna  
vermiştir.  
manevi tazminat adı altında 12.000 Euro  
C. Masraf ve harcamalar  
Başvuran, AİHM nezninde yapılan masraf ve harcamalar için 5.845 Euro talep etmiştir.  
Hükümet söz konusu iddialara karşı çıkmıştır.  
AİHM, AİHS’nin 41 maddesi uyarınca, masrafların makul, gerekli ve gerçeğe yakın olanı  
ödediğini hatırlatmıştır (Bkz. Nikolova-Bulgaristan kararı no: 31195/96, § 79, AİHM 1999-  
II).  
Mevcut dosyanın unsurları gözönüne alındığında, AİHM, ücret tarifesine ilişkin başvuranın  
talep ettiği miktarı aşırı olduğu kanısında ve hakkaniyete uygun olarak Avrupa Konseyi  
tarafından adli yardım başlığı altında verilen 630 Euro’nun 3.000 Euro’dan şülerek kalan  
kısmının ödenmesini kararlaştırmıştır  
D. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı %3 'lük bir faiz  
oranının uygulanacağını belirtmektedir  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OY BİRLİYLE;  
1. Hükümet’in ön itirazının reddedilmesine;  
2. Başvuranın eşinin ölümü ile AİHS’nin 2 maddesinin ihlalinin oluşmadığına;  
3. Başvuranın eşinin ölüm koşulları hakkında ulusal merciler tarafından yürütülen  
soruşturmalara ilişkin AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;  
5. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
6. Savunmacı Devletin AİHS’nin 34. maddesine dayalı yükümlülüklerini yerine  
getirmediğine;  
7. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren 3 ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarların,  
davalı Devlet tarafından başvuranlara ödenmesine;  
(i)  
Manevi tazminat için 12.000 (on iki bin) Euro ;  
(ii)  
Avrupa Konseyi tarafından adli yardım başlığı altında verilen 630  
Euro’nun 3.000 (üç bin) Euro’dan şülerek kalan kısmının ödenmesine;  
(iii) Yukarıda anılan miktarlara yansıtılabilecek her türlü KDV, pul, harç veya  
masrafların ödenmesine;  
(b) Belirtilen süre bitiminden ödeme tarihine kadar gecen süre için  
Avrupa  
Merkez Bankası tarafından belirlenen yüzde üçlük basit faizin ödenmesine;  
8. Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3. maddesine  
uygun olarak 28 Ekim 2004 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.