COUNCIL  
OF EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no. 5264/03)  
KARAR  
STRAZBURG  
21 Ekim 2008  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tâbi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 5264/03 no’lu davanın nedeni Süleyman Gülbahar,  
Nuri Akalın, Ömer Berber ve İdris Yiğit adlı dört Türk vatandaşının (“başvuranlar”) Avrupa  
İnsan Hakları Mahkemesi’ne 28 Ağustos 2002 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları  
Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuranlar, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından Gülizar Tuncer, Yüksel Can  
ve Celal Güngördü tarafından temsil edilmiştir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuranlar sırasıyla 1973, 1977, 1975 ve 1975 doğumludur. Başvurunun yapıldığı tarih  
itibariyle birinci başvuran Antakya’da, üçüncü başvuran Adana’da yaşamakta, ikinci ve  
dördüncü başvuranlar Kandıra Cezaevi’nde bulunmaktaydı.  
Başvuranlar çeşitli tarihlerde yakalandıktan sonra tutuklanıp birinci başvuran hariç  
İstanbul Ümraniye Cezaevi’ne konmuş, birinci başvuran ise Gebze Cezaevi’ne konmuştur.  
19 Aralık 2000 tarihinde Ümraniye ve Gebze cezaevlerinin de içinde olduğu bazı  
cezaevlerinde bir operasyon yapılmış, operasyonlarda birçok tutuklu öldürülmüş, yüzlercesi  
de yaralanmıştır. Operasyondan sonra tutukluların diğer cezaevlerine nakledilmesine karar  
verilmiştir.  
29 Mart 2004 tarihli bir iddianameye göre Üsküdar savcısı 19-22 Aralık 2000 tarihleri  
arasında cezaevlerinde yürütülen operasyonlarda görev alan toplam 267 güvenlik gücü  
mensubunun mahkumların bir bölümüne kötü muamele etmek ve öldürmekten  
yargılanmalarını Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi’nden talep etmiştir. İkinci, üçüncü ve  
dördüncü başvuranın isimleri kötü muameleye uğrayan 408 mağdur arasında yer almıştır.  
A. Birinci başvuran Süleyman Gülbahar’ın aktardığı şekliyle olaylar  
Birinci başvuran 27 Temmuz 2001 tarihinde Gebze Cezaevi’nden Kandıra Cezaevi’ne  
nakledilmiş, orada bir hücreye alınmadan önce nakil aracında birkaç saat bekletilmiş, hücrede  
askerler tarafından çırııplak soyulmuş ve iç araması uygulanmış, bu esnada askerler  
tarafından yumruklanmıştır. Gardiyanlar tarafından pantalonu inik bir şekilde cezaevi kayıt  
işlemlerini yaptırmaya zorlanmış, daha sonra hücresine konmuştur.  
Başvuran doktora muayene olmak istemiş ancak doktor, açlık grevinde olduğu için  
başvuranı muayene etmemiş, başvuranın “nasıl olsa kendi isteğiyle öleceğini, dolayısıyla  
zahmete girmenin anlamsız olduğunu” söylemiştir. Aynı gün sözkonusu doktor düzenlediği  
raporda başvuran açlık grevinin 230. gününde olduğu ve fiziksel muayenesinde herhangi bir  
bulguya rastlanmadığını belirtmiştir.  
Başvuran 15 Ağustos 2001 tarihinde avukatı vasıtasıyla savcılığa şikayette bulunmuş,  
şikâyet dilekçesinde gördüğü kötü muameleyi anlatmış, sorumluların tespit edilip  
1
GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
yargılanmasını talep etmiştir. Aynı zamanda ayrıntılı bir muayene için Adli Tıp Kurumu’na  
sevkini talep etmiştir.  
Birinci başvuran 9 Ekim 2001 tarihinde tahliye edilmiştir.  
26 Nisan 2002 tarihinde Kandıra savcısı başvuran ve diğer 42 tutuklunun ortaya attığı  
kötü muamele iddiaları ile ilgili takipsizlik kararı vermiştir. Savcı, kararında benzer  
şikâyetlerin incelenip mesnetsiz bulunduğu 16 Temmuz 2001 tarihli bir takipsizlik kararına  
atıfta bulunmuştur.  
Başvuran karara itiraz etmiş, takipsizlik kararının verildiği 16 Temmuz 2001 tarihinde  
henüz Kandıra Cezaevi’ne nakledilmemiş olduğunu belirtmiştir. AİHS’nin 3. maddesine  
dayanarak dilekçesinde savcının kötü muamele iddiaları hakkında etkili bir soruşturma  
yürütmediğini ifade etmiştir.  
Başvuranın takipsizlik kararına itirazı 11 Haziran 2002 tarihinde Sakarya Ağır Ceza  
Mahkemesi’nde reddedilmiş, savcının kararının “yürürlükteki mevzuata uygun” olduğu  
belirtilmiştir.  
B. İkinci başvuran Nuri Akalın’ın aktardığı şekliyle olaylar  
İkinci başvuran Ümraniye Cezaevi’nden Kandıra F-tipi Cezaevi’ne 22 Aralık 2000  
tarihinde nakledilmiş, nakil sırasında araç içinde dövülmüş, konduğu tek kişilik hücrede  
soyulmuş, yumruklanmış, tekmelenmiş, falakaya yatırılmış ve copla tecavüz edilmiştir. Bir  
doktor tarafından yüzeysel bir muayene yapılmıştır.  
Aynı gün hazırlanan doktor raporunda gövdenin sol kısmında ödemli ekimoz ve sırtında  
kesikler bulunduğu tespit edilmiştir. Ayrıca ayaklarda kesik ve sıyrıklar bulunduğu  
belirtilmiştir.  
Kandıra Cezaevi’ne getirilmesinden birkaç gün sonra başvuran savcıya yazılı şikâyette  
bulunmuş ve iddialarını dile getirmiştir. Avukatı cezaevi savcısına ikinci bir şikâyette  
bulunmuş, müvekkilinin Adli Tıp Kurumu’nda muayene edilmesini talep etmiş, savcı naklin  
normal bir şekilde yapıldığını belirtmiştir.  
Başvuran copla tecavüz olayı nedeniyle sağlık sorunları yaşamış, bir defasında Kocaeli  
Devlet Hastanesi’ne kaldırılmıştır. 25 ve 28 Aralık 2000 tarihlerinde başvuran ve avukatı  
tecavüzden mütevellit yaraların bir doktor raporu ile tespit edilmesi amacıyla başvuranın Adli  
Tıp Kurumu’na muayeneye götürülmesini talep etmiş, talepler cezaevi savcısı tarafından  
reddedilmiştir. Ancak başvuran nihayet 9 Ocak 2001 tarihinde cezaevi revirinde bir adli tabip  
tarafından muayene edilmiş, hazırlanan raporda anüste yırtık ve penetrasyon olmadığı,  
dokunun zarar görmemiş olduğu belirtilmiştir.  
Savcılar başvuranın iddiaları hakkında yargılama yapılmamasına dair üç karar vermiştir.  
Kararlarda başvuranın iddialarını destekleyen delil bulunmadığı belirtilmiştir. İkinci başvuran  
sözkonusu takipsizlik kararlarına itiraz etmiş, itirazı 27 Şubat 2002 ve 11 Haziran 2002  
tarihlerinde, kararların yürürlükteki mevzuata uygun olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir.  
2
GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
C. Üçüncü başvuran Ömer Berber’in aktardığı şekliyle olaylar  
Üçüncü başvuran 22 Aralık 2000 tarihinde Ümraniye Cezaevi’nden Kandıra Cezaevi’ne  
nakledilmiş, nakil sırasında cezaevi aracında dövülmüş, soyulmuş, yumruklanmış, hücresine  
konulduktan sonra bile saatlerce kötü muamele yapılmıştır. Vücudunun çeşitli yerleri ve  
başındaki yaralar 23 Aralık 2000 tarihli doktor raporunda belirtilmiştir.  
Üçüncü başvuran 28 Haziran 2001 tarihinde tahliye edilmiş, başvuran tarafından yapılan  
şikâyetler 16 Temmuz ve 20 Kasım 2001 tarihlerinde savcı tarafından reddedilmiş, sözkonusu  
kararlara yapılan itirazlar da 27 Şubat 2002 tarihinde reddedilmiştir.  
D. Dördüncü başvuran İdris Yiğit’in aktardığı şekliyle olaylar  
Dördüncü başvuran 22 Aralık 2000 tarihinde Ümraniye Cezaevi’nden Kandıra  
Cezaevi’ne nakledilmiş, nakil sırasında cezaevi aracında dövülmüş, cezaevinde soyulmuş ve  
dövülmüştür. Hücresine konulduktan sonra bile saatlerce kötü muamele yapılmıştır.  
Vücudunun çeşitli yerleri ve başındaki yaralar 23 Aralık 2000 tarihli doktor raporunda  
belirtilmiştir.  
Başvuran tarafından yapılan şikâyetler 27 Temmuz ve 20 Kasım 2001 tarihlerinde  
reddedilmiş, sözkonusu kararlara yapılan itirazlar da 27 Şubat 2002 tarihinde reddedilmiştir.  
Başvuran 24 Ocak 2002 tarihinde tahliye edilmiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar, uğradıkları kötü muamelenin AİHS’nin 3. maddesi bağlamında işkenceye  
tekabül ettiğini savunmuşlar, Hükümet iddiayı reddetmiştir.  
A. Kabuledilebilirlik  
1. İç hukuk yollarının tüketilmesi  
Hükümet, başvuranların AİHS’nin 35/1 maddesine aykırı olarak iç hukuk yollarının  
tüketilmesi kuralına uymadıklarını savunmuştur. Bu bağlamda 29 Mart 2004 tarihinde  
Üsküdar savcısı tarafından başlatılan cezai takibatın halen devam ettiğini ancak başvuranların  
AİHM’ye sözkonusu takibatın bitmesini beklemeden başvuru yaptıklarını ifade etmişlerdir.  
Hükümet ayrıca başvuranların İçişleri Bakanlığı aleyhine bir dava açmadıklarını  
savunmuştur.  
Başvuranlar, savcılara resmi şikâyette bulunarak ve sözkonusu savcıların takipsizlik  
kararlarına itirazda bulunarak iç hukuk yollarını tükettiklerini öne sürmüşlerdir.  
Üsküdar savcısının başlattığı kovuşturmaya ilişkin olarak başvuranlar kovuşturmanın  
cezaevlerinden nakledilirken ve nakilden sonra uğradıkları kötü muameleye değil sadece daha  
önce bulundukları cezaevlerinde yürütülen operasyonlar sırasında meydana gelen olaylara  
ilişkin olduğuna işaret etmişlerdir.  
3
GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
İçişleri Bakanlığı aleyhine dava açmamalarına ilişkin olarak başvuranlar iç hukuk  
yollarının tüketilmesi yükümlülüklerinin sadece kötü muamelenin sorumlularının belirlenip  
cezalandırılmasını mümkün kılacak ivedi ve etkili bir soruşturma sağlayan iç hukuk yollarını  
kapsadığını savunmuşlardır. Savcıların, kötü muamele iddialarını soruşturmamalarından  
kaynaklanan bir cezai soruşturmanın bulunmayışı nedeniyle idari ya da adli bir mahkemeden  
iddialarını soruşturmasını ve sorumluların belirlenmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır.  
AİHM Hükümetin belirttiği, 267 güvenlik gücü mensubu aleyhine açılan kovuşturmanın  
başvuranların 22 Aralık 2000 ve 27 Temmuz 2001 tarihlerine kadar yattıkları cezaevlerinin de  
içinde bulunduğu bazı cezaevlerinde meydana gelen olaylara ilişkin olduğunu gözlemler.  
Sözkonusu kovuşturmayı başlatan iddianamede başvuranların kötü muamele iddiaları yer  
almamaktadır. Bu şartlar altında AİHM başvuranların, tamamen farklı olaylarla ilgili olan  
sözkonusu kovuşturmanın sonucunu beklemelerinin gerekmediği görüşündedir.  
Hükümetin başvuranların İçişleri Bakanlığı aleyhine bir dava açmadıkları savına ilişkin  
olarak ise AİHM, benzer davalarda Hükümetin ön itirazlarını inceleyip reddetmiş olduğunu  
hatırlatır (bkz. özellikle Nevruz Koç – Türkiye, no. 18207/03 ve orada bahsi geçen dava).  
AİHM, Hükümetin belirttiği hukuk yolunun sorumluların belirlenip cezalandırılmasından  
ziyade tazminat ödenmesini amaçlamış olması nedeniyle bir Sorumlu Devlet’in AİHS’nin 3.  
maddesi bağlamındaki yükümlülükleri açısından yeterli sayılamayacağını hatırlatır. AİHM  
somut davada yukarıda anılan davadaki tespitlerinden ayrılmasını gerektiren özel bir koşul  
görmemektedir.  
Somut dava koşullarında AİHM, başvuranların tüketmesi gereken hukuk yolunun, cezai  
soruşturma başlatma yetkisi bulunan ulusal mercilere; yani savcılara başvurmak olduğu  
kanaatindedir. Başvuranların iddialarını yetkili savcıların dikkatine sunmuş ve sonrasında  
sözkonusu savcıların olumsuz kararlarına itiraz etmiş olmaları dikkate alındığında AİHM,  
başvuranların iç hukuk yollarının tüketilmesi yükümlülüğüne uyduklarını değerlendirir.  
Bu nedenle AİHM, Hükümetin bu konudaki itirazlarını reddeder.  
2. Altı ay kuralına uygunluk  
Hükümet ayrıca, başvuranların iç hukuk yollarının yetersiz olduğunu savunmuş olmaları  
nedeniyle AİHM’ye yapılan başvurunun şikâyet konusu olayların meydana geldiği tarihlerden  
itibaren altı ay içinde yapılmış olması gerektiğini savunmuştur. Hükümete göre başvuranlar  
altı ay kuralına uymamışlardır çünkü, 22 Aralık 2000 ve 27 Temmuz 2001 tarihlerinde  
Kandıra Cezaevi’ne nakledilmişler, ancak başvurularını 28 Ağustos 2002 tarihinde, altı aylık  
sürenin geçmesinden sonra yapmışlardır.  
AİHM, yukarıda belirtildiği gibi başvuranların savcılara yaptığı şikâyetler ve savcıların  
olumsuz kararlarına karşı yaptıkları itirazların AİHS’nin 35/1 maddesi bağlamında tüketilmesi  
zorunlu iç hukuk yolları olduğu düşüncesindedir (bkz. mutatis mutandis, Epözdemir –  
Türkiye, no. 57039/00). Birinci ve ikinci başvuranlar tarafından yapılan itirazlar 11 Haziran  
2002, üçüncü ve dördüncü başvuranlar tarafından yapılanlar ise 27 Şubat 2002 tarihinde  
reddedilmiştir. AİHM’ye başvuru, 28 Ağustos 2002 tarihinde, yani altı aylık süre içerisinde  
yapılmıştır.  
Bu nedenle Hükümetin bu bağlamdaki itirazı da reddedilmelidir.  
4
GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik  
unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
1. Birinci başvuran Süleyman Gülbahar tarafından yapılan şikâyetler  
Hükümet, birinci başvuranın tıbbi muayenesiyle ilgili olarak hazırlanan rapora göre  
vücudunda yaralanma bulunmadığını savunmuştur.  
Başvuran iddialarında ısrarcı olmuş ve cezaevi doktorunun kendisini muayene etmeyi  
reddettiğini ifade etmiştir. Ayrıca Adli Tıp Kurumu’nda muayene edilmesi için elinden gelen  
her şeyi yapmış ancak tüm talepleri geri çevrilmiştir.  
AİHM, birinci başvuranın kötü muamele iddialarını sadece yetkili mercilere şikâyetinde  
değil, aynı zamanda AİHM’ye verdiği ifadesinde de kararlılıkla sürdürdüğünü kaydeder. Ne  
var ki Hükümetin de belirttiği gibi 27 Temmuz 2001 tarihinde hazırlanan doktor raporu,  
iddialarını desteklememektedir.  
Ancak, AİHM 27 Temmuz 2001 tarihli raporun ayrıntıdan yoksun olduğu ve ne  
AİHM’nin kötü muameleye ilişkin davaları incelerken düzenli olarak dikkate aldığı, Avrupa  
İşkence, İnsanlık Dışı ve Aşağılayıcı Muamele veya Cezanın Önlenmesi Komitesi (AİÖK)  
tarafından tavsiye edilen standartları (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Akkoç – Türkiye, no.  
22947/93 ve 22948/93) ne İstanbul Protokolünde ortaya konulan ilkeleri (bkz. Batı vd., no.  
33097/96 ve 57834/00) yerine getirdiği gerçeğini göz ardı edemez. Bu nedenle AİHM,  
sözkonusu doktor raporunun başvuranın kötü muameleye uğradığı iddiasını kanıtlayan ya da  
çürüten bir kanıt olarak alınamayacağı kanaatindedir.  
Ne var ki birinci başvuranın iddialarını destekleyen başka kanıt bulunmaması nedeniyle  
AİHM, iddia edilen kötü muamele bağlamında AİHS’nin 3. maddesinin esas olarak ihlal  
edilmediğine karar vermiştir.  
2. Diğer üç başvuran tarafından yapılan şikâyetler  
Hükümete göre sözkonusu üç başvuranın tıbbi raporlarda belirtilen yaraları AİHS’nin 3.  
maddesi bağlamında kötü muamele olarak nitelendirilebilecek kadar ciddi değildir. Hükümet,  
görüşlerine destek olarak “en alt düzeydeki şiddet” kavramının açıklandığı AİHM kararlarının  
bir bölümüne atıfta bulunmuştur.  
İkinci başvuran Nuri Akalın’ın ortaya attığı copla tecavüz iddialarına ilişkin olarak  
Hükümet, rektal muayenenin herhangi bir yaralanmayı ortaya çıkarmadığını belirten 9 Ocak  
2001 tarihli doktor raporuna dayanmıştır.  
Her üç başvuran da kötü muamele iddialarında ısrarcı olmuştur. İkinci başvuran Nuri  
Akalın kendisine bir copla tecavüz edildiğini ve yetkililerin, doktora götürülmesini  
geciktirmesi nedeniyle tecavüzle oluşan yaraların iyileşip kaybolduğunu savunmuştur.  
AİHM, ikinci başvuranın copla tecavüz neticesinde hastalandığı ve Kocaeli Devlet  
Hastanesi’ne kaldırılması gerektiği iddiasını dikkate alır. Başvurunun sorumlu Hükümete  
5
GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
bildirildiği 14 Kasım 2007 tarihinde taraflar ikinci başvuranın hastanedeki tedavisine ilişkin  
belgeleri mahkemeye iletmeleri talep edilmiş ancak ne Hükümet ne başvuran sözkonusu  
talebe uymuş ya da belge gönderilmemesinin nedenini açıklamıştır.  
Bu eksiklik ışığında ve iddialarını destekleyen kanıtların bulunmayışı karşısında AİHM  
ikinci başvuranın copla tecavüz iddiasının yeterince kanıtlanmadığını tespit etmiştir.  
Sözkonusu üç başvuranın doktor raporlarında belirtilen yaralanmalarına ilişkin olarak  
AİHM, bu yaralanmaların niteliğinin AİHS’nin 3. maddesi bağlamındaki bir kötü muamele  
nedeniyle oluştuğunun değerlendirilemeyeceği konusunda Hükümetle aynı görüşte değildir.  
Hükümetin de belirttiği üzere AİHM’nin içtihadına göre kötü muamelenin AİHS’nin 3.  
maddesi kapsamına girmesi için en alt düzeyde şiddete ulaşması gerekmektedir. Bu en alt  
düzeyin tespiti görecelidir: muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazı durumlarda,  
mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi dava koşullarının tamamına bağlıdır (bkz. en  
yakın tarihli, N. – İngiltere [BD], no. 26565/05).  
Somut davada sözkonusu üç başvuran yatmakta oldukları cezaevinde geniş çaplı bir  
güvenlik operasyonundan kurtulmalarından sadece üç gün sonra Kandıra Cezaevi’ne  
nakledilmişlerdir. Operasyon sırasında mahkûm arkadaşlarından bazıları ölmüş veya  
yaralanmıştır. Bu nedenle AİHM başvuranların nakil döneminde zaten savunmasız bir  
durumda olduğunu ve o sırada maruz kaldıkları kötü muamelenin fiziksel ve ruhsal sağlık  
durumlarını kötüleştirdiği kanaatindedir. Nitekim yaralanmaların boyutu tek başına AİHS’nin  
3. maddesi kapsamına girecek kadar ciddi bir kötü muameleye maruz kaldıklarını  
göstermektedir.  
Hükümet, üç başvuranın doktor raporlarında belirtilen yaralanmalarının şahısların devlet  
görevlilerinin kontrolünde olduğu sırada oluştuğunu reddetmemiştir. Bu yaralanmalara ilişkin  
inandırıcı bir açıklama getirme yükümlülüğü bulunan Hükümetin herhangi bir açıklama  
yapmamış olması karşısında (bu bağlamda bkz. Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93)  
AİHM, sözkonusu üç başvuran açısından AİHS’nin 3. maddesinin esastan ihlal edildiğine  
hükmeder.  
II. AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar yetkililerin, kötü muamele iddialarını soruşturmamış ve sorumluları  
cezalandırmamış olması nedeniyle AİHS’nin 6. ve 13. maddelerinin ihlal edilmesinden  
şikâyetçi olmuşlar, Hükümet iddiayı reddetmiştir.  
A. Kabuledilebilirlik  
AİHM bu şikâyetlerin sadece AİHS’nin 3. maddesinin usule ilişkin kısmından hareketle  
ele alınması gerektiğini ve bu nedenle bunların yukarıda incelenen şikâyetle bağlantılı olması  
dolayısıyla kabuledilebilir olarak ilan edilmesi gerektiği kanaatindedir.  
B. Esas  
Hükümet, savcılar tarafından verilen takipsizlik kararlarına atıfta bulunmuş ve  
yetkililerin başvuranların şikâyetlerini alır almaz soruşturma başlattıklarını savunmuştur.  
6
GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
Hükümete göre ulusal yetkililerin nihayetinde polis memurlarını yargılamama kararı alması  
soruşturmaları etkisiz bir hale getirmemiştir. Soruşturma yapılması sonuca değil, yönteme  
dayalı bir yükümlülüktür.  
Başvuranlar iddiaları hakkında anlamlı bir soruşturma yürütülmediğini ve yetkililerin  
kötü muameleden sorumlu olanların eylemlerini kapatmaya çalıştıklarını savunmuştur.  
AİHM, bir bireyin AİHS’nin 3. maddesine aykırı olarak polis ya da devletin diğer  
görevlileri tarafından kötü muameleye uğradığına dair savunulabilir bir iddia ortaya attığında  
sözkonusu madde hükmünün AİHS’nin 1. maddesinde yer alan, devletin “… kendi yetki alanı  
içinde bulunan herkese AİHS’de tanımı yapılan hak ve özgürlükleri tanıması” genel  
yükümlülüğü ile birlikte değerlendirildiğinde etkili bir resmi soruşturmanın yapılmasını  
zımnen gerektirdiğini hatırlatır.  
Etkili bir soruşturmanın yöntemi dava koşullarına göre değişiklik gösterebilir ancak her  
durumda soruşturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasını sağlar nitelikte  
olmalıdır (bkz. diğer kararlar yanında Assenov vd. – Bulgaristan, Raporlar 1998-VIII).  
Somut davada AİHM ikinci, üçüncü ve dördüncü başvuranın AİHS’nin 3. maddesine  
aykırı olarak kötü muameleye tâbi tutulduğunu tespit etmiştir. Dolayısıyla bu başvuranların  
sözkonusu madde hükümlerine göre savunulabilir iddiaları vardır.  
Ancak delil bulunmayışı nedeniyle AİHM birinci başvuranın kötü muameleye  
uğradığını tespit etmemiştir. Ne var ki bu durum, daha önceki davalarda da hükmedildiği gibi  
sözkonusu başvuranın şikâyetini soruşturma pozitif yükümlülüğü kapsamında 3. madde ile  
ilgili “savunulabilir” bir iddia olmaktan çıkarmaz (bkz. Yaşa – Türkiye, Raporlar 1998-VI).  
AİHM bu sonuca varırken başvuranın hem ulusal yetkililere başvurduğunda hem AİHM’ye  
verdiği ifadesinde birinci başvuranın iddialarının tutarlılığını özellikle dikkate almıştır.  
Başvurunun duyurulduğu tarihte, başvuranların kötü muamele şikâyetlerine ilişkin etkili  
bir resmi soruşturma yapılıp yapılmadığına açıklık getirmesi sorumlu Hükümetten talep  
edilmiştir. Sözkonusu soruya verecekleri cevabı destekleyecek belgeye dayalı delilleri ibraz  
etmeleri de Hükümetten istenmiştir. Ancak Hükümetin AİHM’ye sunduğu belgeler yukarıda  
bahsedilen doktor raporları ve savcıların verdiği takipsizlik kararlarından ibarettir.  
Sözkonusu kararlara göre savcılar, iddiaların asılsız ve delillerle desteklenmemiş olduğu  
kanaatine vardıkları için kötü muamele iddialarını soruşturmamaya ve hiçbir güvenlik gücü  
mensubu hakkında işlem yapmamaya karar vermişlerdir. AİHM, kararların verildiği tarihte üç  
başvuranın yaralarını belirten doktor raporlarının savcıların elinde olduğunu gözlemler. Bu  
duruma rağmen kararlarda yaralanmalara değinilmemiş ve yaraların nasıl oluştuğu  
soruşturulmamıştır.  
Ayrıca sözkonusu kararlarda herhangi bir güvenlik gücü mensubunun başvuranların  
iddiaları bağlamında yetkililer tarafından sorgulanıp sorgulanmadığı bilgisi bulunmamaktadır.  
Birinci başvuranın tıbbi delillerle desteklenmeyen, ancak yine de savunulabilir kötü  
muamele iddialarına ilişkin olarak AİHM soruşturma yapan mercilerin şahsın iddialarının  
doğru olup olmadığını tespit etmek amacıyla kendisini sorgulamayı düşünmemiş olduklarını  
gözlemler.  
7
GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
Bu nedenle yukarıda belirtilenler ışığında başvuranların iddiaları hakkında ulusal  
düzeyde bir soruşturma yapılmadığı görülmektedir. Dolayısıyla dört başvuran açısından  
AİHS’nin 3. maddesi usulen ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 6/2 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar AİHS’nin 6/2 maddesine dayanarak masumiyet karinesine aykırı şekilde  
terörist gibi muamele görmelerinden ve siyasi görüşleri nedeniyle yukarıda açıklanan kötü  
muamelelere tâbi tutulmalarından şikâyetçi olmuşlardır.  
AİHM, kendisine sunulan delillerin incelemesinden sözkonusu hükme dair herhangi bir  
ihlal tespit etmemiştir. Başvurunun bu kısmı ıkça dayanaktan yoksundur ve AİHS’nin 35.  
maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca kabuledilemez olarak ilan edilmelidir.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“AİHM işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
İkinci başvuran Nuri Akalın 40,000 Euro, kalan üç başvuranın her biri 25,000 Euro  
manevi tazminat talep etmiştir.  
Hükümet, talep edilen miktarların aşırı olduğunu savunmuştur.  
Yukarıda tespit edilen ihlaller ışığında AİHM birinci başvuran Süleyman Gülbahar’a  
4,000, diğer üç başvuranın her birine ise 10,000 Euro manevi tazminat ödenmesini uygun  
bulmaktadır.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuranlar, kendilerini ulusal mahkemeler ve AİHM önünde temsil eden avukatların  
ücretlerine karşılık olarak 9,870 Euro talep etmişlerdir. Ayrıca posta, kırtasiye ve tercüme  
giderleri için 165 Euro talep etmişlerdir. Başvuranlar, taleplerini desteklemek üzere yasal  
temsilcilerinin çalışma programlarını ibraz etmişlerdir. Buna göre avukatlar, başvuranlarla  
cezaevinde yapılan görüşmeler, AİHM içtihadının araştırılması, başvuru formları ve  
görüşlerin hazırlanması ve AİHM ile yapılan yazışmalarda toplam 98 saat çalışmışlardır.  
Hükümet, talep edilen miktarların aşırı olduğu ve delillerle desteklenmediği görüşünü  
savunmuştur.  
AİHM’nin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için  
yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır.  
Sözkonusu davada elindeki bilgileri ve yukarıdaki ölçütleri göz önünde bulundurarak AİHM,  
8
GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
tüm masraf ve harcamalar için dört başvurana ortaklaşa, iki başvuranın Avrupa Konseyi’nden  
aldıkları 850 Euro’luk adli yardım düşülmek üzere, 4,000 Euro ödenmesini uygun  
bulmaktadır.  
C. Gecikme faizi  
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine  
uyguladığı orana üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermiştir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 3. maddesi bağlamındaki şikâyetin kabuledilebilir, başvurunun kalan kısmının  
ise kabuledilemez olduğuna;  
2. Başvuran Süleyman Gülbahar açısından AİHS’nin 3. maddesinin esastan ihlal  
edilmediğine;  
3. Başvuranlar Nuri Akalın, Ömer Berber ve İdris Yiğit bakımından AİHS’nin 3. maddesinin  
esastan ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 3. maddesinin tüm başvuranlar açısından usulen ihlal edildiğine;  
5. (a) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği  
tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Yeni Türk  
Lirası’na çevrilerek, miktarlara uygulanabilecek her tür vergi dahil olmak üzere:  
(i) birinci başvuran Süleyman Gülbahar’a 4,000 Euro (dört bin Euro) manevi tazminat;  
(ii) diğer üç başvuranın her birine 10,000 Euro (on bin Euro) manevi tazminat;  
(iii) adli yardım olarak ödenen 850 Euro (sekiz yüz elli Euro) düşülmek üzere  
başvuranların tamamına ortaklaşa 4,000 Euro (dört bin Euro) yargılama masraf ve  
giderleri ödemesine;  
(b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Avrupa  
Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle  
elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragrafları uyarınca 21 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
9