GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI
İçişleri Bakanlığı aleyhine dava açmamalarına ilişkin olarak başvuranlar iç hukuk
yollarının tüketilmesi yükümlülüklerinin sadece kötü muamelenin sorumlularının belirlenip
cezalandırılmasını mümkün kılacak ivedi ve etkili bir soruşturma sağlayan iç hukuk yollarını
kapsadığını savunmuşlardır. Savcıların, kötü muamele iddialarını soruşturmamalarından
kaynaklanan bir cezai soruşturmanın bulunmayışı nedeniyle idari ya da adli bir mahkemeden
iddialarını soruşturmasını ve sorumluların belirlenmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır.
AİHM Hükümetin belirttiği, 267 güvenlik gücü mensubu aleyhine açılan kovuşturmanın
başvuranların 22 Aralık 2000 ve 27 Temmuz 2001 tarihlerine kadar yattıkları cezaevlerinin de
içinde bulunduğu bazı cezaevlerinde meydana gelen olaylara ilişkin olduğunu gözlemler.
Sözkonusu kovuşturmayı başlatan iddianamede başvuranların kötü muamele iddiaları yer
almamaktadır. Bu şartlar altında AİHM başvuranların, tamamen farklı olaylarla ilgili olan
sözkonusu kovuşturmanın sonucunu beklemelerinin gerekmediği görüşündedir.
Hükümetin başvuranların İçişleri Bakanlığı aleyhine bir dava açmadıkları savına ilişkin
olarak ise AİHM, benzer davalarda Hükümetin ön itirazlarını inceleyip reddetmiş olduğunu
hatırlatır (bkz. özellikle Nevruz Koç – Türkiye, no. 18207/03 ve orada bahsi geçen dava).
AİHM, Hükümetin belirttiği hukuk yolunun sorumluların belirlenip cezalandırılmasından
ziyade tazminat ödenmesini amaçlamış olması nedeniyle bir Sorumlu Devlet’in AİHS’nin 3.
maddesi bağlamındaki yükümlülükleri açısından yeterli sayılamayacağını hatırlatır. AİHM
somut davada yukarıda anılan davadaki tespitlerinden ayrılmasını gerektiren özel bir koşul
görmemektedir.
Somut dava koşullarında AİHM, başvuranların tüketmesi gereken hukuk yolunun, cezai
soruşturma başlatma yetkisi bulunan ulusal mercilere; yani savcılara başvurmak olduğu
kanaatindedir. Başvuranların iddialarını yetkili savcıların dikkatine sunmuş ve sonrasında
sözkonusu savcıların olumsuz kararlarına itiraz etmiş olmaları dikkate alındığında AİHM,
başvuranların iç hukuk yollarının tüketilmesi yükümlülüğüne uyduklarını değerlendirir.
Bu nedenle AİHM, Hükümetin bu konudaki itirazlarını reddeder.
2. Altı ay kuralına uygunluk
Hükümet ayrıca, başvuranların iç hukuk yollarının yetersiz olduğunu savunmuş olmaları
nedeniyle AİHM’ye yapılan başvurunun şikâyet konusu olayların meydana geldiği tarihlerden
itibaren altı ay içinde yapılmış olması gerektiğini savunmuştur. Hükümete göre başvuranlar
altı ay kuralına uymamışlardır çünkü, 22 Aralık 2000 ve 27 Temmuz 2001 tarihlerinde
Kandıra Cezaevi’ne nakledilmişler, ancak başvurularını 28 Ağustos 2002 tarihinde, altı aylık
sürenin geçmesinden sonra yapmışlardır.
AİHM, yukarıda belirtildiği gibi başvuranların savcılara yaptığı şikâyetler ve savcıların
olumsuz kararlarına karşı yaptıkları itirazların AİHS’nin 35/1 maddesi bağlamında tüketilmesi
zorunlu iç hukuk yolları olduğu düşüncesindedir (bkz. mutatis mutandis, Epözdemir –
Türkiye, no. 57039/00). Birinci ve ikinci başvuranlar tarafından yapılan itirazlar 11 Haziran
2002, üçüncü ve dördüncü başvuranlar tarafından yapılanlar ise 27 Şubat 2002 tarihinde
reddedilmiştir. AİHM’ye başvuru, 28 Ağustos 2002 tarihinde, yani altı aylık süre içerisinde
yapılmıştır.
Bu nedenle Hükümetin bu bağlamdaki itirazı da reddedilmelidir.
4