COUNCIL  
OF EUROPE  
KONSEYĐ  
EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
DÖRDÜNCÜ DAĐRE  
GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE DAVASI  
(B a vuru no. 74307/01)  
KARAR  
STRAZBURG  
28 Temmuz 2009  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde  
kesinleecektir. ekli düzeltmelere tâbi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 74307/01 no’lu davanın nedeni Orhan Gök ve  
Mazhar Güler adlı iki T.C. vatandaının (“bavuranlar”) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne  
(“AĐHM”) 30 Mayıs 2001 tarihinde, Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına  
Đlikin Sözleme’nin (“AĐHS”) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuranlar, AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından N. Cem tarafından temsil  
edilmitir.  
OLAYLAR  
DAVA KOULLARI  
Bavuranlar sırasıyla 1972 ve 1975 doğumludur ve Đstanbul’da yaamaktadır. Đkinci  
bavuran 18 Kasım 1995, birinci bavuran ise 23 Kasım 1995 tarihinde yasadıı PKK örgütü  
mensubu olduğu üphesiyle yakalanarak gözaltına alınmıtır.  
24 Kasım 1995 tarihinde G.T. ve O.T. adlı görgü tanıkları, babaları M.S.T.’nin PKK  
tarafından öldürülmesinin faili olarak bavuranlar ve diğer iki sanığı tehis etmilerdir.  
26 Kasım 1995 tarihinde, avukat bulunmadan yapılan polis sorgularında bavuranlar  
M.S.T.’nin öldürülmesi ve G.T.’nin kaçırılması olaylarında yer aldıklarını ayrıntılarıyla itiraf  
etmilerdir. Bavuranların sorgusu 27 Kasım 1995 günü devam etmitir.  
28 Kasım 1995 tarihinde bavuranlar doktor muayenesinden geçmi, hazırlanan raporda  
birinci bavuranın alt dudağında 1x1 cm’lik yara ve ikinci bavuranın sağ diz altında 2 cm’lik  
iki çizik ve sırt ve sırtın alt kesiminde ağrı olduğu belirtilmitir.  
Bavuranlar bavuru formunda gözaltında kötü muameleye uğradıklarını ifade etmitir.  
Bu bağlamda vücutlarına elektrik verildiğini, falakaya yatırıldıklarını ve kollarından  
asıldıklarını öne sürmütür. Birinci bavuran daha sonra AĐHM’ye gönderdiği mektupta  
uğradığı kötü muamele hakkında ayrıntılı bilgi vermi, hazırlanan ifade tutanağının kendisine  
zorla imzalatıldığını, kendisini muayene eden doktorun hastaneye sevk kağıdı düzenlediğini  
ancak polisin bu kağıdı yırttığını öne sürmütür.  
Bavuranlar 28 Kasım 1995 tarihinde Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı  
önüne çıkarılmılar ancak burada ifade vermeyi reddetmilerdir. Aynı tarihte DGM hakimi  
önüne çıkarılan bavuranlar, gözaltında polise verdikleri ifadeyi reddetmiler, ikinci bavuran  
sözkonusu ifadelerin bir bölümünün polis tarafından yazıldığını, diğerlerini ise baskı altında  
verdiğini iddia etmitir. Birinci bavuran, polisin ifadeyi okumasına izin vermeden kendisine  
imzalattığını öne sürmütür. Hakim bavuranların tutuklanmalarına karar vermitir.  
Đstanbul DGM savcısı 5 Aralık 1995 tarihli iddianamesinde bavuranları TCK’nın 125.  
maddesi uyarınca, devletin egemenliği altında bulunan toprakların bir kısmını devlet  
iradesinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunmakla suçlamıtır. Bavuranlar özellikle 2  
Ağustos 1995 tarihinde M.S.T.’nin öldürülmesi ve G.T.’nin kaçırılması eylemleriyle  
suçlantır.  
1
GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI  
Đstanbul DGM 28 Aralık 1995 tarihinde ilk durumasını yapmı, durumada bavuranlar  
ve bavuranların avukatı da hazır bulunmutur. Her iki bavuran polise verdikleri ifadelerin  
doğruluğunu reddetmi, ikinci bavuran, gözaltında ve tatbikat sırasında çeitli türde  
ikencelere maruz kaldığını, tehdit edildiğini ve dövüldüğünü iddia etmitir. Ayrıca ormana  
götürülerek yalancı infaza tâbi tutulduğunu belirtmitir. Birinci bavuran gözaltındayken  
ikence altında ifade verdiğini, küfür ve tehditlere maruz kaldığını iddia etmitir.  
5 Mart 1996 – 2 Temmuz 1999 tarihleri arasında mahkeme maktul M.S.T.’nin ei ve  
oğullarının ve G.T.’nin ifadelerine bavurmutur. Bu tanıkların tamamı, olay anında maske  
taktıkları için failleri tanımalarının mümkün olmadığını ifade etmitir. Ayrıca tehis sırasında  
M.S.T.’nin ölümünden bavuranların sorumlu olduğunu söylemediklerini belirtmitir.  
Mahkeme ayrıca tehisi yaptıran ve ilgili tutanakları düzenleyen polis memurlarının da  
ifadesini almıtır. 12 Aralık 1997 tarihinde, raportör olarak hareket eden bir yargıç tatbikatın  
görüntü kayıtlarını incelemive mahkemeye bir rapor sunmutur. Bavuranlar sözkonusu  
rapora itiraz etmitir. Bavuranların avukatı, baskı ve ikence altında alınan ifadeleri haricinde  
bavuranları mahkûm etmek için delil bulunmadığını öne sürerek çeitli defalar tahliye  
talebinde bulunmutur. 27 Mart 1998 tarihli durumada savcı esas hakkındaki mütalaasını  
sunarak bavuranların TCK’nın 168. maddesi uyarınca mahkûm edilmelerini talep etmitir.  
Sanıklara ek savunma hazırlamaları için süre verilmitir.  
18 Haziran 1999 tarihinde Anayasa’nın ilgili maddelerinde değiiklik yapılarak DGM  
heyetinde yer alan askeri yargıçların yerini sivil yargıçlar almıtır. 2 Temmuz 1999 tarihinde  
yapılan durumada bavuranlar son yazılı savunmalarını sunmu, doktor raporlarını dayanak  
göstererek ikenceye uğradıklarını iddia etmiler, savcı ve mahkemenin soruturma açmak  
yerine baskı altında alınan sözkonusu ifadeleri dikkate aldığını belirtmitir. Aynı tarihte  
birinci bavuran mahkemeye bir mektup yazarak suçsuz olduğunu savunmu, polisin  
kendisine baskı altında belgeler imzalattığını öne sürmütür.  
17 Kasım 1999 tarihinde mahkeme bavuranları, baka kanun maddelerinin yanı sıra  
TCK’nın 168. maddesi uyarınca 12 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırmıtır. Mahkeme, kararında  
bavuranların polise verdikleri ifadelerde örgütle ilikilerini ve örgütsel faaliyetlerini itiraf  
ettiklerini ve sonradan sözkonusu ifadeleri geri almalarına karın mahkemenin dava  
dosyasındaki delilleri dikkate alarak bu yeni ifadeleri inandırıcı bulmadığı belirtilmitir.  
Bu arada 20 Haziran 2000 tarihinde birinci bavuran TBMM Đnsan Hakları Komisyonu  
Bakanı Pikinsüt’e bir mektup yazarak uğradığını iddia ettiği kötü muameleden ikâyetçi  
olmutur. 12 Haziran 2001 tarihinde Fatih Cumhuriyet Savcılığı zamanaımı nedeniyle polis  
memurlarının yargılanamayacağına karar vermitir. 22 Ekim 2004 tarihinde birinci bavuran  
Đnsan Hakları Komisyonu’na ikinci bir mektup yazmı, 11 Mart 2005 tarihinde savcı, ilgili  
kanun maddelerinde değiiklik yapılmıolmasına rağmen kanuni zamanaımı süresinin aynı  
kaldığı gerekçesiyle talebi reddetmitir.  
20 Aralık 200 tarihinde bavuranlar kararı temyiz etmi, dilekçelerinde ilk derece  
mahkemesinin verdiği mahkûmiyet kararının gözaltındayken baskı altında alınan ifadelerine  
dayanğını belirtmiler, bu bağlamda doktor raporlarına atıfta bulunmulardır.  
1 ubat 2001 tarihinde Yargıtay bir duruma yaparak ilk derece mahkemesi kararını,  
bavuranlar hakkında verilmiolan mahkûmiyet ve hapis cezasına ilikin olarak onamıtır.  
Bavuranların hapis cezası 9 Kasım 2004 tarihinde sona ermitir.  
2
GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuranlar, gözaltındayken AĐHS'nin 3. maddesine aykırı olarak kötü muameleye tâbi  
tutulduklarını ileri sürmütür.  
A. Kabuledilebilirlik  
Hükümet AĐHM’den, iç hukuk yollarının tüketilmemiolması ya da alternatif olarak altı  
ay kuralına uyulmamıolması nedeniyle bavurunun bu kısmını reddetmesini talep etmitir.  
Bu bağlamda bavuranların, ikâyetlerini esas olarak ulusal makamlar önünde dile  
getirmediklerini ve birinci bavuranın AĐHM'ye bavurudan hemen önce savcılığa ikâyette  
bulunduğunu savunmutur.  
Bavuranlar Hükümetin görülerine karı çıkmıtır.  
AĐHM, Hükümetin yukarıda belirtilen itirazının bavuranların bu balık altındaki  
ikâyetlerinin esası ile son derece yakından ilikili olması nedeniyle bundan ayrılamayacağı  
kanaatindedir. Bu nedenle, sözkonusu ikâyetin esası hakkında pein hüküm vermemek için  
bu sorunların birlikte incelenmesi gerekmektedir. Bavuranların ikâyeti baka açılardan  
bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taımadığından kabuledilebilir olarak ilan  
edilmelidir.  
B. Esas  
1. Savunmacı devletin AĐHS'nin 3. maddesinin esasa ilikin yönü ıığında  
sorumluluğu  
AĐHM, 3. maddeye ilikin olarak verdiği kararlarda ortaya koyduğu temel ilkeleri  
hatırlatır (bkz. özellikle Erdoğan Yağız – Türkiye, no. 27473/02, Hacı Özen – Türkiye, no.  
46286/99, Mouisel – Fransa, no. 67263/01 ve Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93). Somut  
davayı sözkonusu ilkeler ıığında inceleyecektir.  
AĐHM ayrıca kötü muamele iddialarının uygun delillerle desteklenmesi gerektiğini  
hatırlatır (bkz. özellikle Tanrıkulu vd. – Türkiye, no. 45907/99). Mahkeme, bu tür kanıtları  
değerlendirirken genellikle “makul üphenin ötesinde” standardını uygulamaktadır (bkz.  
Avar – Türkiye, no. 25657/94 ve Talat Tepe – Türkiye, no. 31247/96). Ancak böyle bir kanıt  
yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı  
ile ortaya konabilir (bkz. Labita – Đtalya [BD], no. 26772/95).  
Somut davada bavuranların ikâyetçi olduğu kötü muamele en genel ifadelerle ve  
bavuru formunda belirtildiği üzere vücuda elektrik verilmesi, falaka ve Filistin askısıdır.  
AĐHM'ye yapılan bavurudan 3 yıl 6 ay sonra 2004 yılında yazdığı mektupta birinci bavuran  
ayrıca bazı detaylar vermitir. Ne var ki bazı unsurlar bavuranların iddialarının doğruluğuna  
gölge düürmütür.  
Đlk olarak AĐHM, bavuranların yaptığı, yukarıda bahsedilen ikâyetlerle ilk derece  
mahkemesi önünde yapılan ikâyetler arasında ciddi tutarsızlıklar bulunduğu kanısındadır. Bu  
bağlamda ilk derece mahkemesi önünde; birinci bavuranın küfür ve tehditlere maruz  
3
GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI  
kaldığını ve beline silah dayandığını, ikinci bavuranın ise tehdit edildiğini, dövüldüğünü ve  
yalancı infaza tâbi tutulduğunu öne sürdüğünü kaydeder. Birinci bavuranın TBMM Đnsan  
Hakları Komisyonu’na gönderdiği dilekçe, orada belirttiği olayların AĐHM önünde dile  
getirdikleriyle uyuup uyumadığının değerlendirilmesi amacıyla AĐHM'ye sunulmamıtır.  
Đkinci olarak AĐHM, bavuranların kötü muamele iddialarını destekler nitelikte kesin ya  
da ikna edici kanıt sunmadıklarını kaydeder. Bu bağlamda, bavuranların gözaltı süresi  
bitiminde doktor muayenesinden geçtiklerini ve düzenlenen tıbbi raporların birinci bavuranın  
alt dudağında küçük bir yara ve ikinci bavuranın sağ dizinin alt kısmında iki küçük çizik  
olduğunu göstermiolduğunu gözlemler. Ne var ki AĐHM bu tespitlerin bavuranların  
bavuru formunda son derece kısa ve genel ifadelerle tarif ettikleri ciddi kötü muameleyi  
desteklemek için yetersiz kaldığı kanaatindedir (bkz. Ahmet Mete – Türkiye (no. 2), no.  
30465/02 ve Yıldırım – Türkiye, no. 436140/98). AĐHM, bavuranların iddia ettiği ekilde  
yapılan bir kötü muamelenin, özellikle de birinci bavuranın mektubunda bahsettiği  
muamelenin 28 Kasım 1995 tarihinde, yani gözaltından çıkılarından sırasıyla 5 ve 10 gün  
sonra kendilerini muayene eden doktor tarafından gözlemlenebilecek izler bırakmıolması  
gerektiğini hatırlatır (bkz. Tanrıkulu vd., yukarıda anılan). AĐHM, sözkonusu raporlardaki  
ayrıntı eksikliğinin farkındadır. Buna rağmen bavuranlar sözkonusu raporun bulgularına  
itiraz etmemitir ve dava dosyasında sözkonusu rapor bulgularını sorgulayacak ya da  
bavuranların iddialarının ispat gücünü artıracak delil bulunmamaktadır.  
Sonuç olarak, tarafına sunulan deliller AĐHM’nin, bavuranların 3. madde kapsamına  
girmesine yetecek derecede bir muameleye uğradığını tüm makul üphelerin ötesinde tespit  
etmesine imkan vermediğinden, iddia konusu kötü muamele nedeniyle AĐHS'nin 3.  
maddesinin ihlal edildiğine hükmetmek için yeterli delil bulunmadığı düüncesindedir (bkz.  
Labita – Đtalya, yukarıda anılan).  
2. Savunmacı devletin AĐHS'nin 3. maddesinin usule ilikin yönü ıığında sorumluluğu  
AĐHM, AĐHS'nin 3. maddesinin aynı zamanda yetkililerin “savunulabilir” olan ve  
“makul üphe uyandıran” kötü muamele iddialarını soruturmasını gerektirdiğini hatırlatır  
(bkz. özellikle Assenov vd. – Bulgaristan, Karar Raporları 1998-VIII).  
Somut davada AĐHM, delil yetersizliği nedeniyle, bavuranların kötü muameleye  
uğradığının kanıtlandığını tespit etmemitir. Ne var ki geçmiteki davalarda hükmettiği gibi  
bu durum, ikâyetlerinin, soruturma yapma pozitif yükümlülüğü gereği, 3. madde  
bağlamında “savunulabilir” bir iddia olmasına engel değildir (bkz. Böke ve Kandemir –  
Türkiye, no. 71912/01, 26968/02 ve 36397/03). AĐHM, bu sonuca varırken bavuranların  
gözaltı süresi sonunda hazırlanan tıbbi raporda belirtilen bulguları özellikle dikkate almıtır.  
Bu nedenle bir soruturma yapılması gerekmekteydi.  
AĐHM, 28 ubat 1996 tarihinde Đstanbul DGM’de yapılan ilk durumada bavuranların  
gözaltında kötü muameleye uğradıklarını iddia ettiğini ve ne tür bir muamele gördüklerine  
ilikin bazı ayrıntılar verdiklerini kaydeder. Sonraki durumalarda daha fazla ayrıntı  
vermemiolmalarına karın bavuranlar en azından ikenceye uğradıklarını Yargıtay önünde  
de olmak üzere sürekli olarak tekrarlamılardır. 28 Kasım 1995 tarihinde yapılan doktor  
muayenesinin bavuranların vücutlarının çeitli bölgelerinde darp izleri bulunduğunu ortaya  
çıkarması ve yargı makamları önündeki iddialarının ciddi niteliğine rağmen, iddialarını  
soruturmak adına, tatbikatın görüntü kayıtlarının 12 Aralık 1997 tarihinde incelenmesi  
ında giriimde bulunulmamıtır. AĐHM, bir savcının suç ilendiğine dair üphe ortaya  
çıkaran bir durumdan herhangi bir ekilde haberdar edilmesi halinde olay anında yürürlükte  
4
GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI  
olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 153. maddesi uyarınca, faillerin tespit edilmesi  
için gerekli aratırmaları yaparak olayları soruturmakla yükümlü olduğunu hatırlatır. Bu  
bağlamda AĐHM, Fatih savcısının, ancak birinci bavuranın 20 Haziran 2000 tarihinde  
TBMM Đnsan Hakları Komisyonu’na bavurmasından sonra kötü muamele iddiaları hakkında  
nihayet bir soruturma balatmıolduğunu gözlemler. Ne var ki sözkonusu tarihte kovuturma  
için yasal zamanaımı süresi aılmıtır. Bu nedenle AĐHM, bavuranların kötü muamele  
iddialarının ulusal merciler tarafından AĐHS'nin 3. maddesinin gerektirdiği gibi etkili bir  
ekilde soruturulmağına hükmeder.  
Yukarıda belirtilenler ıığında AĐHM, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği  
yönündeki itirazlarını reddeder. AĐHS'nin 35/1 maddesinin öngördüğü altı aylık sürenin,  
bavuranların bavurularını iç hukuk yollarının tüketilmesi sürecindeki nihai karardan itibaren  
altı ay içerisinde yapmalarını gerektirdiğini hatırlatan AĐHM, bavuranların kötü muamele  
iddialarını önünde dile getirdikleri Yargıtay kararını müteakip altı ay içerisindeki 30 Mayıs  
2001 tarihinde yaptıkları bavurunun AĐHS'nin 35/1 maddesinde öngörülen altı ay kuralına  
uygun olduğu kanısındadır. AĐHM, Hükümetin itirazını bu bağlamda da reddeder ve  
AĐHS'nin 3. maddesinin usulden ihlal edildiğini tespit eder.  
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuranlar, kendilerini yargılayan Đstanbul DGM heyetinde askeri bir yargıcın da  
bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanmadıklarını öne sürmütür.  
Ayrıca gözaltındayken avukat yardımı almaksızın, baskı altında verdikleri ifadeler temel  
alınarak mahkûm edildiklerini savunmutur. Bavuranlar son olarak haklarında yürütülen  
yargılama süresinin aırı olduğunu iddia etmitir. Đddialarını AĐHS'nin 6/1 ve 6/3 (d)  
maddelerine dayandırmılardır.  
AĐHM, sözkonusu iddiaların AĐHS'nin 6/1 ve 6/3 (d) maddelerine göre incelenmesi  
gerektiği kanaatindedir.  
A. Kabuledilebilirlik  
Hükümet, bavuranların ikâyetlerini ulusal mahkemelerde dile getirmemiolmaları  
gerekçesiyle bavurunun bu kısmının, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına uyulmadığı için  
reddedilmesini AĐHM’den talep etmitir.  
AĐHM, daha önce benzer davalarda Hükümetin ön itirazlarını inceleyip reddettiğini  
hatırlatır (bkz. özellikle Pakkan – Türkiye, no. 13017/02; Taçıgil – Türkiye, no. 16943/03 ve  
Tamamboğa ve Gül – Türkiye, no. 1636/02). AĐHM sözkonusu davada yukarıda belirtilen  
bavurulardaki bulgularından ayrılmasını gerektirecek özel koullar tespit etmemitir.  
Sonuç olarak AĐHM Hükümetin ön itirazını reddeder.  
Bavuranların DGM’nin bağımsız ve tarafsız olmadığı ve yargılamanın adil yapılmadığı  
iddialarına ilikin olarak AĐHM, bu ikâyetlerin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı  
çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığını kaydeder. ikâyetler baka açılardan  
bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taımadığından, kabuledilebilir niteliktedir.  
Yargılama süresine ilikin olarak, yaklaık 5 yıl 2 ay süren yargılamanın toplam süresi  
incelendiğinde ve davanın karmaık olması, sanıkların sayısı, davanın iki yargı aamasında  
5
GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI  
ele alınolması, yargı makamlarına atfedilebilecek önemli bir gecikme görülmemiolması  
ve temyiz aamasında önemli bir gecikme yaanmamıolması dikkate alındığında AĐHM  
somut davadaki yargılama süresinin aırı olmadığını değerlendirmektedir. Bavurunun bu  
kısmı açıkça dayanaktan yoksun olduğundan AĐHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları  
uyarınca reddedilmelidir.  
B. Esas  
1. Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsızlığı  
AĐHM, Devlet Güvenlik Mahkemeleri heyetlerinde yer alan askeri yargıçların  
statülerinin belli yönlerinin onların yürütmeden bağımsızlıklarını tartımalı hale getirdiğini  
sürekli olarak ifade etmitir (bkz. Incal – Türkiye, Karar Raporları 1998-IV; Çıraklar –  
Türkiye, Raporlar 1998-VII). Mahkeme ayrıca Öcalan – Türkiye ([BD], no. 46221/99)  
davasında, askeri yargıcın yargılama sırasında yürürlükte kalan bir ya da daha fazla ara  
kararda yer alması halinde yargılama devam ederken karardan önce onun yerine sivil bir  
yargıcın getirilmesinin, Devlet Güvenlik Mahkemesinde uygulanan müteakip usul bunu  
gidermiyorsa bavuranın mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili makul üphelerini  
dağıtamadığını tespit etmitir.  
Somut davada AĐHM, Đstanbul DGM heyetinde yer alan askeri yargıcın yargılamanın en  
sonunda değitirildiğini gözlemler. Sanıkların ve tarafların tanıklarının dinlenmesi ve  
delillerin toplanması daha önce yapılmıtır. Gerçekte AĐHM, askeri yargıcın yerine sivil  
yargıç getirilmesinden sonra dava dosyasına bavuranların son yazılı savunmaları haricinde  
önemli ifade ya da delil girmediği kanaatindedir. Yargılamanın, özellikle bavuranların  
savunma haklarına ilikin önemli ara kararların da alındığı büyük bir kısmı askeri yargıcın  
heyetten ayrılmasından önce gerçeklemive yerine sivil yargıcın gelmesinden sonra bu  
delillerin hiçbiri tekrar ele alınmamıtır.  
Bu koullar altında AĐHM, askeri yargıcın değitirilmesinden önce usule ilikin alınan  
tedbirlerin önemini dikkate alarak askeri yargıcın değitirilmesinin bavuranların ilk derece  
mahkemesinin bağımsız ve tarafsızlığına ilikin makul kaygılarını gidermediği kanısındadır  
(bkz. Aydoğan vd. – Türkiye, no. 41967/02 ve Hıdır Kaya – Türkiye, no. 2624/02; karılatır  
Kabasakal ve Atar – Türkiye, no. 70084/01 ve 70085/01).  
Bu nedenle AĐHS'nin 6/1 maddesi ihlal edilmitir.  
2. Adil yargılama  
AĐHM öncelikle daha önceki davalarda bağımsız ve tarafsız olmadığı tespit edilen bir  
mahkemenin yetki alanındaki ahısların adil yargılanmasını hiçbir halükârda garanti  
edemeyeceğine ve buna göre böyle bir mahkeme önünde yapılan yargılamanın adil  
olmadığına ilikin ikâyetleri incelemenin gerekli olmadığına hükmettiğini kaydeder (bkz.  
diğer içtihatlar yanında Benli – Türkiye, no. 65715/01; Getiren – Türkiye, no. 10301/03 ve  
Juhnke – Türkiye, no. 52515/99).  
Ne var ki davanın özel koulları ve özellikle mahkemeyi bavuranları mahkûm etmeye  
götüren temel delillerden birinin bavuranlarca ihtilaflı olması dikkate alındığında AĐHM  
somut davada bavuranların “yargılamanın adil olmadığı” ikâyetini incelemeye, Devlet  
Güvenlik Mahkemelerinin üyelerinin konumuna ilikin sorunla ilikili olmayan gerekçelerle  
devam etmesi gerektiği kanaatindedir. Bavuranların, “adil bir yargılama yapılsaydı  
6
GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI  
kendilerine yöneltilen suçlamalar kanıtlanmıolarak kabul edilemezdi” eklindeki temel  
iddialarının esasının incelenmesi ancak bu ekilde mümkün olacaktır.  
AĐHM, ifade almanın öncelikle iç hukukta düzenlendiğini ve prensipte kendisine  
sunulan delilleri değerlendirme görevinin ulusal mahkemelere ait olduğunu hatırlatır.  
AĐHS’ye göre AĐHM’nin görevi, ifadelerin alınması dahil olmak üzere yargılamanın bir bütün  
olarak adil olup olmadığını belirlemektir (bkz. diğer içtihatların yanında Edwards – Đngiltere,  
A Serisi no. 247-B). Normalde tüm ifadeler, çekimeli usulü sağlamak amacıyla açık  
durumada, sanıklar hazır olduğu halde alınmalıdır. Ancak polis soruturması ve adli  
soruturma sırasında alınan ifadelerin delil olarak kullanılması, savunmanın haklarına saygı  
gösterildiği takdirde tek baına 6. maddenin 1. paragrafına aykırı değildir. Bu noktada AĐHM,  
6. maddeye göre adil yargılama kavramıyla ilgili olarak verdiği kararlarında ortaya koyduğu  
temel ilkeleri dikkate alır (bkz. özellikle Imbrioscia – Đsviçre, A Serisi no. 275; Öcalan,  
yukarıda anılan; Salduz – Türkiye [BD], no. 36391/02 ve Jalloh – Almanya [BD], no.  
54810/00). AĐHM somut davayı da bu ilkeler ıığında inceleyecektir.  
Mevcut davada AĐHM, bavuranların yargılama öncesinde gözaltındayken bir avukat  
hazır bulunmadan kendilerini suçlu çıkaran ifadeler vermiolduklarını gözlemler.  
AĐHM, bavuranların avukat hakkına getirilen kısıtlamanın sistematik olduğu ve  
DGM’lerin yetki alanına giren bir suçlamayla gözaltında bulunan herkese uygulandığını  
kaydeder (bkz. Salduz, yukarıda anılan). AĐHM ayrıca bavuranların tutuklandıktan sonra ve  
müteakip yargılamada avukat hakkından yararlandıklarını, dolayısıyla iddia makamının  
suçlamalarına itiraz etme imkanlarının bulunduğunu gözlemler. Ne var ki Đstanbul DGM,  
bavuranları mahkûm ederken, gözaltında bir avukat hazır bulunmadan verdikleri ve sonradan  
geri aldıkları ifadeleri dayanak olarak almıtır. Dolayısıyla somut davada bavuranlar avukat  
haklarının kısıtlanmasından üphesiz etkilenmilerdir. Daha sonra bir avukatın sağladığı  
yardım ya da müteakip yargılamanın çekimeli niteliği gözaltında meydana gelen bu eksikliği  
giderememitir (bkz. özellikle Kolu – Türkiye, no. 35811/97; Salduz, yukarıda anılan ve  
Amutgan – Türkiye, no. 5138/04).  
Sonuç olarak bavuranların, aleyhindeki delillere yargılama ve temyiz aamasında itiraz  
etme imkânı bulunmasına rağmen gözaltında avukat hakkından mahrum bırakılmaları  
savunma haklarını onarılamaz ekilde etkilemitir.  
Bu nedenle mevcut davada AĐHS’nin 6/3 (c) maddesi, 6/1 maddesi ile bağlantılı olarak  
ihlal edilmitir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI  
AĐHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme ibu Sözleme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözlemeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,  
hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat ve yargılama masraf ve giderleri  
Bavuranların her biri 100,000 ABD Doları maddi, 100,000 ABD Doları manevi  
tazminat talep etmitir. Ek olarak Đstanbul Barosu’nun ücret çizelgesine dayanarak AĐHM  
7
GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI  
önündeki masraf ve harcamalar için 20,000 ABD Doları talep etmiler, Hükümet taleplere  
karı çıkmıtır.  
Maddi tazminat talebine ilikin olarak AĐHM, öncelikle yargılamanın AĐHS'nin 6/1 ve  
6/3 (c) maddelerine uygun olarak yapılsa idi ne ekilde sonuçlanacağı hakkında spekülasyon  
yapamayacağı düüncesindedir. Bu nedenle bavuranlara maddi tazminat ödenmesine  
hükmetmez.  
Manevi tazminata ilikin olarak, hakkaniyete uygun olarak bavuranların her birine  
6,500 Euro ödenmesini uygun bulmaktadır.  
AĐHM ayrıca, bavuranların talep etmesi halinde yargılamanın AĐHS’nin 6. maddesi  
gereklerine uygun olarak yeniden yapılmasının en uygun telafi ekli olacağı görüündedir  
(bkz. Salduz, yukarıda anılan).  
Yargılama masraf ve giderlerine ilikin olarak AĐHM, sözkonusu taleplerin AĐHM Đç  
Tüzüğü’nün 60. Maddesine uygun olarak belgelenmemiolması nedeniyle herhangi bir  
ödeme yapılmamasını uygun bulmaktadır.  
B. Gecikme faizi  
AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine  
uygulağı orana üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermitir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavuranların kötü muameleye ve bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil  
yargılanma haklarına ilikin ikâyetlerinin kabuledilebilir, bavurunun kalan kısmının ise  
kabuledilemez olduğuna;  
2. AĐHS’nin 3. maddesinin esastan ihlal edilmediğine;  
3. AĐHS’nin 3. maddesinin usulden ihlal edildiğine;  
4. Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmaması bakımından  
AĐHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
5. AĐHS'nin 6/3 (c) maddesiyle bağlantılı olarak 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
6. (a) Savunmacı devletin bavuranların her birine, AĐHS’nin 44/2 maddesi uyarınca kararın  
kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk  
Lirasına çevrilmek üzere:  
(i) 6,500 (altı bin beyüz) Euro manevi tazminat;  
(ii) bu miktara uygulanabilecek her tür vergiyi ödemesine;  
(b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Avrupa  
Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle  
elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
7. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine  
8
GÖK VE GÜLER – TÜRKĐYE KARARI  
KARAR VERMĐꢀTĐR.  
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragrafları uyarınca 28 Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmitir.  
9