CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
GÖKSEL TÜTÜN TĐCARET VE SANAYĐ A.. -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no:32600/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
22 Eylül 2009  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (32600/03) no’lu davanın nedeni (T.C.  
vatandaı) tüzel bir kiilik olan Göksel Tütün Ticaret ve Sanayi A..’nin (bavuran) Avrupa  
Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 1 Eylül 2003 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin  
Korunmasına ilikin Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi  
uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran, Đzmir Barosu avukatlarından M. Yararbave S. Amutarafından temsil  
edilmektedir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOULLARI  
Bavuran, Göksel Tütün Ticaret ve Sanayi A.. merkezi Đzmir’de bulunan bir anonim  
irketidir.  
28 Kasım 1989 tarihinde, Đzmir’in Bornova ilçesinde yeralan, üzerinde bekatlı bir tütün  
deposu bulunan ve 10 450 metre kare yüzölçümüne sahip olan bir arazi, tapu siciline 317  
parsel numarasıyla bavuran adına kaydedilmitir.  
Bornova Belediye Meclisi, 26 Ocak 1993 tarih ve 53 sayılı kararında 7 Nolu adada yeralan  
314 ve 5534 parsel numaralı arsalarda bir aplikasyon çalıması yapılmasının gerekli olduğuna  
hükmetmitir. Bavurana ait 317 Nolu parsel bu çalımaya dahil edilmemitir.  
Bununla birlikte, 25 Mayıs 1995 tarihinde ilk kararını iptal eden Bornova Belediye Meclisi  
823 sayılı yeni bir karar almıtır.  
Bu karardan sonra 3 Ağustos 1995 tarihinde belediye, özellikle Đmar Kanunu’nun 18.  
maddesine dayanarak imar planınında değiiklik yapmıve yeni düzenleme sınırları içinde  
parselizasyon planı kabul etmitir.  
Bavurana ait arsanın 3224 metre karelik bir bölümü (yani toplam yüzölçümün % 30,9’u )  
belediye tarafından düzenleme ortaklık payı olarak alınmıburalarda bir yeil alan, bir park  
ve bir çocuk bahçesi oluturulmasına imkân sağlanmıtır.  
Bavuran, 7 Eylül 1995 tarihinde bu karara belediye nezdinde itiraz etmitir.  
24 Ekim 1995 tarihinde, belediye meclisi bu itirazı reddetmive önceki kararını onamıtır.  
27 Kasım 1995 tarihinde bavuran, Đzmir Đdare Mahkemesi önünde 25 Mayıs 1995 tarihli  
belediye encümeni kararın ve ekindeki parselizasyon planının iptali istemiyle dava açmıtır.  
Bavuran dava gerekçesinde, öncelikle yeni parselizasyonun bir ahsın özel çıkarı için  
gerçekletirildiğini ileri sürmüve ikinci olarak da, 3194 sayılı Đmar Kanunu’nun 18. maddesi  
anlamında arsasının değerinde herhangi bir artıolmadığını savunmutur.  
2
28 ubat 1997 tarihinde mahkeme, itiraz edilen idari kararın yasalara uygun olduğuna  
hükmetmitir. Kararına temel dayanak olarak mahkeme, bir bilirkii raporu ile ehir imar  
planını göstermitir.  
Bavuran, 15 Mayıs 1997 tarihinde bu kararı temyize taımıtır.  
20 Nisan 1998 tarihinde Danıtay, temyiz edilen kararı bozmutur. Yüksek Đdare Mahkemesi,  
ada içerisinde yeralan bazı parseller için düzenleme ortaklık payı oranının Đmar Kanunu’nun  
18. maddesinde öngörülen % 35’lik azami sınırı ağını kaydetmitir.  
28 Aralık 1999 tarihinde mahkeme, olaylara açıklık getirip, 28 ubat 1997 tarihli kararının  
gerekçelerini değitirerek Danıtay kararına uymu, ancak bir kez daha bavuranın talebini  
reddetmitir. Mahkeme özellikle, ehir imar planı kapsamında düzenleme sınırları  
belirlenirken belediyeye ait toplam arazilerin de %65’inin düzenleme ortaklık payı olarak  
alındığını gözlemlemitir. Mahkeme ayrıca, adanın bütününde bir yol, bir meydan ve bir yeil  
alan oluturulması planlandığı için itiraz edilen idari kararın temelinde kamu yararı olduğunu  
kaydetmitir.  
Bavuran, 12 Nisan 2000 tarihinde bu kararı temyize götürmütür.  
Danıtay, 25 Ekim 2001 tarihli kararında, yasalara ve yargı usulüne uygun olduğu  
gerekçesiyle ilk derece idare mahkemesinin verdiği kararı tüm hükümleriyle onamıtır.  
9 Ocak 2002 tarihinde bavuran, karar düzeltme talebiyle itiraz etmitir.  
Danıtay, 19 ubat 2003 tarihinde bu itirazı da reddetmitir. Bu karar bavurana 31 Mart  
2003 tarihinde tebliğ edilmitir.  
HUKUK  
I. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Bavuran, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine atıfta bulunarak, 3194 sayılı Đmar Kanunu’nun  
18. maddesi uyarınca arazisinin 3 224 metre karelik bölümünün hiçbir tazminat ödenmeksizin  
elinden alındığından ikâyetçi olmaktadır. Bavuran, imar planı değiikliğinde, arazi  
düzenlemesinde ve yeni parselizasyon yapılmasında kamu yararı bulunmadığını  
savunmaktadır. Bavuran ayrıca, yeni imar planının bir kiinin ahsi çıkarları için yapılğını  
ileri sürmekte ve gerçekletirilen imar değiikliğinden sonra geri kalan arsasının değerinin  
artmağını iddia etmektedir.  
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümetin kanaatine göre,  
madem ki bavuran itiraz ettiği ilemlerin özel bir kiinin yararına yapıldığını düünüyordu o  
halde AĐHM’ne gitmeden önce yetkili ulusal mahkemelerde dava açması gerekirdi. Davanın  
esası üzerine Hükümet, yapılan müdahalenin ehir planlamasıyla ilgili 3194 sayılı yasada  
öngörüldüğünü ve kamu yararına bir amaca hizmet ettiğini kaydetmektedir. Hükümete göre,  
sözkonusu yasanın 18. maddesi, belediyelerin kamu yararına hizmet veya donanım getirmek  
amacıyla özel mülkiyet altındaki arazilerin bir kısmına el koymasına imkân sağlamaktadır.  
3
Hükümet, bu yetkinin belediyelere mülk sahiplerine aırı yük empoze etmeleri için  
verilmediğini savunmaktadır. Hükümet, mevcut davada bir yol, bir meydan ve bir yeil alan  
yapımının söz konusu olduğunu ve bu çalımaların ihtilaflı arsaların değerini tartımasız bir  
ekilde olumlu yönde etkilediğini ileri sürmektedir. Hükümet, burada haklı bir denge  
sağlanmıolduğunu ve dolayısıyla ikâyet edilen bu durumun 1 Nolu Ek Protokolün 1.  
maddesindeki hükümlere aykırılık tekil etmediğini savunmaktadır.  
Bavuran, Hükümetin bu savına karı çıkmakta ve özellikle belediye tarafından yapılan imar  
planı değiikliğinde hiçbir kamu yararı bulunmadığı yönündeki iddialarını tekrarlamaktadır.  
Bu nedenle bavuran, kendisine hiçbir tazminat ödenmeksizin arazisinin % 30,9’una el  
konularak mülkiyet dokunulmazlığı hakkının 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında  
orantısız bir ekilde ihlâl edildiğini savunmaktadır.  
AĐHM, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine atıfla yapılan ikâyetin yukarıda yapılan  
açıklamalar sonrasında açıkça dayanaktan yoksun olduğu anlaıldığından, iç hukuk yollarının  
tüketilip tüketilmediği konusunda ayrıca hüküm vermenin gereksiz olduğu kanaatine  
varmaktadır.  
AĐHM, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesindeki hükümlere göre idari makamlar tarafından  
mülkiyet dokunulmazlığı hakkına yapılacak bir müdahalenin yasal dayanağı olması  
gerektiğini kaydetmekte ve demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun  
üstünlüğünün, AĐHS’nin bütün maddelerinin özünde yeraldığını hatırlatmaktadır (Yunanistan  
aleyhine Iatridis davası [GC], no 31107/96, prg. 58, CEDH 1999-II).  
Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin, « kamu yararına » uygun bir « meru amacı »  
olmalıdır. Kullanılan yöntemler ile her halükarda bir kimseyi mülkünden yoksun bırakan  
amaç arasında makul bir orantısallık ilikisi bulunmalıdır (Belçika aleyhine Pressos  
Compania Naviera S.A. ve diğerleri davası, 20 Kasım 1995, prg. 38, seri A no 332, ve  
Yunanistan aleyhine Yagtzilar ve diğerleri davası, no 41727/98, prg. 40, CEDH 2001-XII).  
Toplumun genel çıkarlarının gereksinimleri ile bireyin temel haklarının korunma zorunluluğu  
arasında kurulması gereken « adil denge » kavramı ite bunu ifade etmektedir (Đsveç aleyhine  
Sporrong ve Lönnroth davası, 23 Eylül 1982, prg. 69, seri A no 52). Böylesi bir dengeyi  
kurma kaygısı, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesindeki tüm hükümlerin yapısında  
yansıtılmıtır.  
Sözkonusu bu çıkarlar arasında adil bir denge sağlanıp sağlanmadığını ve yine mülkiyeti  
elinden alınan kiiye aırı yük empoze edilip edilmediğini belirlemek için, kukusuz tazminat  
artlarına bakmak gerekmektedir (Birleik Krallık aleyhine Lithgow ve diğerleri davası, 8  
Temmuz 1986, prg. 120-121, seri A no 102). AĐHM, bu konuda daha önce, bir mülkiyetten  
yoksun bırakma sırasında taınmazın değerine uygun makul bir tazminat ödenmediği  
durumlarda, genel olarak, bir ihlâlin olutuğuna hükmetmitir. Bununla birlikte, ekonomik  
reform veya sosyal adalet önlemleri gibi  
« kamu yararına » olan meru amaçlar, tam  
piyasa değerinden daha düük tazminat ödemelerini haklı gösterebilir (Birleik Krallık  
aleyhine James ve diğerleri davası, 21 ubat 1986, prg. 54, seri A no 98).  
Yukarıdaki ilkelerin mevcut davada uygulanıp uygulanmadığı konusunda AĐHM, ilk önce  
bavuranın sahip olduğu arsanın 3 224 metre karesinin elinden alınmasının mülkiyet  
dokunulmazlığı hakkına bir müdahale oluturduğunu ve 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin  
birinci bendinin ikinci cümlesi anlamında mülkiyetten yoksun bırakma kapsamında analiz  
edilmesi gerektiğini kaydetmektedir.  
4
AĐHM, hereyden önce buradaki mülkiyet mahrumiyetinin bir yasa hükmünde  
öngörüldüğünü, mevcut davada bu yasa hükmünün 3194 sayılı yasanın 18. maddesi olduğunu  
gözlemlemektedir.  
AĐHM daha sonra, mevcut davadaki imar planı değiikliği, yeni parselizasyon ve arazi  
düzenlemelerinin Bornova belediyesine bir yol, bir meydan ve bir yeil alan yapımı için  
imkân tanıdığını kaydetmekte ve bunun sonucunda müdahalenin kamu yararına bir amaca  
hizmet ettiği kanaatine varmaktadır. Öte yandan dava dosyasında, belediyenin 3194 sayılı  
yasanın 18. maddesini uygulayarak kendisine kazanç sağladığını gösteren hiçbir unsur  
bulunmamaktadır (bakınız, a contrario, Türkiye aleyhine Karaman davası, no 6489/03, prg.  
32, 15 Ocak 2008).  
AĐHM, ilke olarak, bavuranın arazisinin bir kısmının ehir planlamasına katılım kapsamında  
belediyeye devredilmesiyle uğradığı zararın, bu bölgede yapılan çalımalar sonucu ortaya  
çıkan değer artıının bir karılığı olarak görülebileceğini kabul etmektedir.  
Katılım oranının arazi yüzölçümünün % 30,9’u olarak belirlenmesinin uygunluğu konusunda  
ise AĐHM, görevinin, bayındırlık çalımalarının bir araziye getirdiği artı değer ile buna  
karılık düzenleme ortaklık payı olarak devredilmesi gereken arazi miktarının tespitine ilikin  
kriterleri sorgulamak olmadığını kaydetmektedir (bakınız, Türkiye aleyhine Seyhan davası  
(karar), no 45810/99, 20 Mayıs 2008, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Oral davası (karar),  
no 32362/03, 25 Kasım 2008, Türkiye aleyhine YıltaYıldız Turistik Tesisleri A.. davası,  
no 30502/96, prg. 38, 24 Nisan 2003, ve Yunanistan aleyhine Papachelas davası [GC], no  
31423/96, prg. 49, CEDH 1999-II).  
Dosyadaki unsurlar ile 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ulusal makamlara bıraktığı takdir  
marjı dikkate alındığında, AĐHM, ehir planlaması için bavurana empoze edilen düzenleme  
ortaklık payının kamu yararı ile ilgili ahsın haklarının korunma zorunluluğu arasındaki adil  
dengeyi tehlikeye sokacak nitelikte olmadığı kanaatine varmaktadır.  
Yukarıdaki unsurlar göz önüne alındığında, bavurunun bu bölümü açıkça dayanaktan  
yoksun olduğundan, AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları gereğince reddedilmesi  
uygun olacaktır.  
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN 1. PARAGRAFININ ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Bavuran ayrıca, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunarak, ulusal mahkemeler  
önünde görülen yargılamanın süresinden ikâyetçi olmaktadır.  
Hükümet, bavuranın bu iddiasına karı çıkmakta ve davasının ulusal mahkemelerde « makul  
süre » içerisinde görüldüğünü savunmakatdır.  
AĐHM, dikkate alınması gereken sürenin bavuranın belediye nezdinde yaprığı ilk itiraz tarihi  
olan 7 Eylül 1995 tarihinde baladığını gözlemlemektedir. Bu konuda AĐHM, ayet bir dava  
açılmadan önce izlenmesi gereken bir bavuru yolu bulunmakta ise, izlenmesi gereken idari  
sürecin değerlendirilmesi gereken dava süresine dahil edildiğini hatırlatmaktadır (Fransa  
aleyhine Vallée davası, 26 Nisan 1994, prg. 33, seri A no 289-A, ve Fransa aleyhine Santoni  
dava, no 49580/99, prg. 37, 29 Temmuz 2003). Mevcut davada bu süre Danıtay kararı ile 19  
5
ubat 2003 tarihinde sona ermitir. Dolayısıyla, söz konusu dönem iki kademeli yargılama  
sonunda yedi yıl beay sürmütür.  
AĐHM, bu ikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığıını ve ayrıca baka bir kabuledilemezlik gerekeçesi bulunmadığını  
kaydetmektedir. Bu itibarla, bavurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
AĐHM, bir yargılama için makul sürenin, özellikle davanın karmaıklığı, bavuran ve yetkili  
makamların tutumu, ilgili taraflar için davanın önemi gibi artlara ve AĐHM içtihatını  
yönlendiren kıstaslara bağlı olarak değiiklik gösterebileceğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer  
birçokları arasından, Fransa aleyhine Frydlender davası [GC], no 30979/96, prg. 43, CEDH  
2000-VII).  
AĐHM ayrıca, mevcut davanın konusuna benzer birçok davaya baktığını ve bu davalarda  
AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlâl edildiğine hükmettiğini hatırlatmaktadır  
(Frydlender, ilgili bölüm).  
Takdirine sunulan unsurların tamamını incelemesinin ardından AĐHM, mevcut davada farklı  
bir sonuca ulamak için Hükümet’in hiçbir tespit ve delil unsuru sunmadığı kanaatine  
varmaktadır.  
AĐHM, konuyla ilgili yerleik içtihadını dikkate alarak, mevcut davada iki kademeli  
yargılama sonrasında yedi yıl beaydan fazla süren ihtilaflı yargılama süresinin aırı  
olduğuna ve « makul süre » ilkesine uymadığına hükmetmektedir.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlâl edilmitir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususuna ilikin olarak ise bavuran, 806.000 Euro  
maddi ve 100.000 Euro manevi tazminat talebinde bulunmaktadır. Ayrıca bavuran, 50.000  
Euro yargılama masraf ve gideri talep etmekte ve bir avukatlık ücret sözlemesini belge  
olarak sunmaktadır.  
AĐHM, tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı görememekte  
ve sözkonusu talebi reddetmektedir. Buna karın AĐHM, bavurana 4.000 Euro manevi  
tazminat ödenmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunmaktadır. Yargılama masraf ve  
giderleri kapsamında AĐHM, tüm masraflar için bavurana 1.000 Euro ödenmesinin uygun  
olacağı kanaatindedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM,  
1. Oyçokluğu ile bavurunun AĐHS’nin 6/1 maddesi kapsamında yapılan ikayete ilikin  
kısmının kabuledilebilir geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;  
2. Oybirliğiyle, AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
6
3. Oybirliğiyle,  
a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere,  
her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından bavurana 4.000  
Euro (dört bin Euro) manevi tazminat ve 1.000 Euro (bin Euro) yargılama masraf  
ve gideri ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
4. Oybirliğiyle adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢀTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 22 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Mevcut karar ekinde, AĐHS’nin 45. maddesinin 2. paragrafı ve Đçtüzüğün 74. maddesinin 2.  
paragrafına uygun olarak Yargıç Popovic ve Yargıç Sajo’nun ayrık oy görüü bulunmaktadır.  
7