AİHM, ortaya çıkan soruları, dava dosyasında yer alan yazılı belgeler ile tarafların
sunmuş olduğu gözlemler ışığı altında inceleyecektir.
Bu amaçla AİHM, delile ilişkin “her türlü makul şüpheciliğin ötesinde” ilkesini
benimsemekte, fakat bu türden bir delilin, yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu bir dizi
emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabileceğini belirtmektedir; diğer yandan,
delillerin araştırılması sırasında tarafların tutumları da gözönünde bulundurulabilir (Bkz.,
mutadis mutandis, İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A serisi no: 25, ss.64-
65, §§ 160-161). Delillerin değerlendirilmesi konusunda ise AİHM ikinci derecede bir role
sahiptir ve verili bir davanın koşulları kendisini bunu yapmaya zorlamadığı sürece, olguları
ele almakla yetkili olan ilk derece mahkemesinin rolünü üstlenemez (Tahsin Acar-Türkiye
[GC], no: 26307/95, § 213, 8 Nisan 2004).
AİHM, başvuranın, kardeşinin güvenlik güçleri tarafından uygulanan yargısız infaz
sonucu öldüğü yönündeki iddialarının yeterince somut ve doğrulanabilir olgulara
dayanmadığını kaydeder. Sözkonusu iddialar, herhangi bir tanık ifadesi ya da diğer delil
unsuru tarafından kesin kanıya ulaştırıcı bir şekilde desteklenmemektedir. Bu koşullarda
Ş.G.’nin güvenlik güçlerinin ateş açması sonucu öldürülmüş olduğu yönünde bir sonuç,
güvenilir emarelerden çok varsayımlara ve spekülasyona dayanmaktadır.
AİHS’nin 2. maddesinden kaynaklanan yükümlülük konusunda ise AİHM, bu hükmün,
iyi tanımlanmış belirli koşullar altında yetkili mercilere, sorumlulukları altındaki bir kişiyi
korumaları amacıyla nizami önlemler almalarını içeren pozitif yükümlülük yüklediğini
hatırlatır (Bkz., mutadis mutandis, Osman – Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998 tarihli karar,
Derleme 1998-VIII, s. 3159, § 115, Demiray, adıgeçen karar, § 41, ve Salman-Türkiye [GC],
no: 21986/93, § 97, CEDH 2000-VII). Aynı şekilde, bir güvenlik operasyonu yürütülürken
uygulanacak olan yol ve yöntemlerin seçiminde, sivillerin kaza sonucu ölmelerinin
engellenmesi ya da en azından bu riskin azaltılması amacıyla, devlet görevlileri tarafından
mümkün olan tüm tedbirler alınmadığı zaman da sorumluluk Devlete yüklenebilmektedir
(Ergi, adıgeçen karar, § 79).
Gözaltında tutulan kişiler hassas bir durumda olduklarından, yetkili merciler bu
kişileri korumakla görevlidirler. Sağlık durumu iyi olan bir kimse gözaltına alınıp da tahliyesi
esnasında yaralı olduğu tespit edildiğinde, Devletin sözkonusu kişinin niçin yaralı olduğuna
dair makul bir açıklama getirme yükümlülüğü vardır. Yetkili mercilerin, gözaltındaki bir
kimseye yapılan muameleyi haklı bir gerekçeye dayandırma yükümlülüğü, sözkonusu kişi
öldüğünde daha da zorunlu hale gelmektedir (Demiray, adıgeçen karar, § 42, Özalp ve
diğerleri, adıgeçen karar, § 34 ve Anguelova-Bulgaristan, no: 38361/97, § 110, CEDH 2002-
IV).
AİHM, mevcut davanın koşulları içinde, başvuranın kardeşinin yaşamı açısından
ortaya çıkabilecek olan ve yetkili mercilerin fark ettikleri ya da fark etmiş olmaları gereken
belirli ve ani bir tehlikenin önlenmesi için, sözkonusu mercilerin, kendilerinden makul olarak
beklenen her şeyi yerine getirip getirmediklerini tespit edecektir.
Mevcut davada yetkili merciler, A.A.’nın evine gitmenin taşıdığı riskleri kesinlikle
değerlendirebilecek durumdaydılar. Aslında Ş.G. olaydan hemen önce gözaltına alındığından,
zaten güvenlik güçleri tarafından tanınan bu kişiye ait gerekli tüm bilgileri vermiştir. Ş.G.
güvenlik güçlerine özellikle A.A.’nın evinde kalaşnikof tipi bir tüfek bulundurduğunu
belirtmiştir. Durum böyle olmasına rağmen, Ş.G.’nin korunması için belirli güvenlik