CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
GEZİCİ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:34594/97)  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRASBOURG  
17 Mart 2005  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (34594/97) başvuru no’lu davanın  
nedeni, Beşir Gezici’nin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) 20  
Kasım 1996 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi  
uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
İstanbul Barosu avukatlarından Ş. Turan, M. İriz, R. Doğan ve Y. Aydın tarafından  
temsil edilen başvuran, AİHS’nin 2,3,5,6 ve 13. maddelerine atıfta bulunarak, erkek  
kardeşinin güvenlik güçleri tarafından uygulanan yargısız infaz sonucu öldürüldüğünü iddia  
etmektedir.  
AİHM 23 Ocak 2001 tarihinde başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur.  
OLAYLAR  
Davanın Koşulları  
Başvuran 1965 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.  
12 Ağustos 1996 tarihinde saat 15’e doğru başvuranın kardeşi Şemsettin Gezici  
Dargeçit İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Ekipleri tarafından yakalanarak gözaltına  
alınmış ve Dargeçit Cumhuriyet Savcısı gözaltı süresini dört güne uzatmıştır.  
Aynı gün düzenlenen sağlık raporuna göre, Ş.G.’nin vücudunda hiçbir darbe izi ve  
yara tespit edilmemiştir.  
13 Ağustos 1996 tarihinde saat 3’e doğru, Ş.G. tarafından verilen bilgiler  
doğrultusunda, PKK üyesi olduğu sanılan Ahmet Ay’ın evine bir operasyon düzenlenmiş ve  
ılan ateş sonucunda, operasyonda bulunan Ş.G. ile A.A. öldürülmüştür.  
Operasyonun ardından olay yerine gelen polis memurları tarafından kaleme alınan  
olay tutanağında, cesetlerin konumu gösterilmiş ve avlu giriş kapısı üzerinde altı adet mermi  
izine rastlandığı belirtilmiştir. Olay yerinde ayrıca bir adet el bombası, bir adet kalaşnikof, iki  
adet şarjör ve mermi kovanları bulunmuştur.  
Operasyona katılan polis memurları tarafından düzenlenen olay tutanağında, Ş.G.’nin  
PKK’ya karşı yürütülen bir operasyon çerçevesinde yakalandığını belirtilmiştir. Sorgulama  
sırasında Ş.G., sözkonusu örgütün üyeleri arasındaki düzenli görüşmelerin A.A.’nın evinde  
yapıldığını ve evde bir kalaşnikof ile yasadışı belgelerin bulunduğunu ifade etmiştir. Aynı gün  
saat 2:30’a doğru güvenlik güçleri A.A.’nın evine bir operasyon düzenlemişlerdir. Yaklaşık  
beş dakika süren silahlı çatışma sırasında Ş.G. ve A.A. öldürülmüştür. Olay yerinde el  
bombası, kalaşnikof, şarjör ve mermi kovanları bulunmuştur. Saat 5:30’a doğru Cumhuriyet  
Savcısı bir doktor eşliğinde olay yerine gelmiştir. Olay tutanağına cesetlerin ve yakın  
çevrenin konumunu belirten bir kroki de eklenmiştir.  
Ş.G.’nin cesedine ait dış muayene ve otopsi raporuna göre, kafatasının sağ kısmının  
tahrip olduğu ve vücudun çeşitli bölgelerinde kurşun deliklerinin bulunduğu saptanmıştır.  
Ölümün, beynin tahrip olması sonucu dolaşım ve solunum yetersizliğinden kaynaklandığı ve  
klasik otopsi yapılmasına gerek olmadığı doktor tarafından tespit edilmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı tarafından verilen defin izninde, ölüm nedeninin tespit edildiği ve  
cesedin başvurana teslim edildiği kaydedilmiştir.  
15 ve 16 Ağustos 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, A.A. ve Ş.G. hakkında ceza  
muhakemeleri usul işlemlerine ilişkin olarak iki yetkisizlik kararı vererek, dosyaları  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermiş,  
DGM Cumhuriyet Başsavcısı ise iki dosyayı birleştirme kararı almıştır. A.A., Ş.G.’yi  
öldürmekle, PKK’ya üye olmakla ve güvenlik güçleri ile silahlı çatışmaya girmekle  
suçlanırken, Ş.G. adıgeçen örgüte yardım ve yataklık yapmakla itham edilmiştir.  
8 Kasım 1996 tarihinde başvuran, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla  
operasyona katılan görevliler ve o dönemde Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı olarak görev  
yapmakta olan A.Y. adlı teğmen hakkında şikayetçi olmuştur. Başvuran olay günü saat 6’ya  
doğru, güvenlik güçlerinin kendisini A.A.’nın evine götürerek kardeşinin cesedini  
gösterdiklerini ve olay yerinde bulunan A.Y. adlı teğmenin, kardeşini A.A.’nın öldürdüğünü  
söylediğini ileri sürmektedir. Başvuran daha sonra defin iznini imzalamaya zorlandığını  
belirtmektedir.  
13 Ocak 1998 tarihinde DGM Cumhuriyet Savcısı olay yerinde kullanılan ateşli  
silahlar ile bunlara ait mermi kovanları ve şarjörlerin balistik incelemesinin yapılmasını  
istemiştir.  
26 Şubat ve 1 Eylül 1998 tarihleri arasında operasyona katılan polis memurlarının  
beyanları alınmıştır. Bu beyanlara göre, Ş.G. tarafından sağlanan bilgiler doğrultusunda  
A.A.’nın evine bir operasyon düzenlenmiştir. Polisler evin içine girip yukarıda uyumakta olan  
A.A.’yı uyandırmışlar ve aşağı kata indirirlerken, Ş.G. A.A.’ya itirafta bulunduğunu  
söylemiştir. Karanlıktan yararlanan A.A. silahını alarak, avlu kapısı önünde iki polis arasında  
bulunan Ş.G.’ye ateş açmıştır. Polis memurları karşılık vermeden önce bir yere sığınmışlar ve  
yaklaşık beş dakika süren bir çatışma çıkmıştır.  
16 Eylül 1998 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Savcılığı yetkisizlik kararı vererek  
dosyayı DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermiştir. DGM Cumhuriyet Savcılığı iki  
davayı birleştirme kararı almıştır.  
DGM Cumhuriyet Savcılığı 22 Temmuz 1999 tarihli bir yazıyla, Adalet Bakanlığı  
Uluslararası Hukuk ve Dışilişkiler Genel Müdürlüğü’ne, Ş.G.’nin PKK’ya karşı 12 Ağustos  
1996 tarihinde saat 18’e doğru yürütülen bir operasyonda yakalandığını, örgüte yardım ve  
yataklık etmekle suçlandığını, aynı gün tıbbi muayeneden geçtiğini ve gözaltı süresinin dört  
güne uzatıldığını bildirmiştir. Ş.G. gözaltındayken, aynı örgütün bir üyesi tarafından A.A.’nın  
evine belge ve kalaşnikof bırakıldığını ve bu evin adresini verebileceğini söylemiştir. 13  
Ağustos 1996 tarihinde saat 2:30’a doğru Ş.G.’nin de eşliğinde A.A.’nın evine güvenlik  
güçleri tarafından bir operasyon düzenlenmiş ve bu operasyon sırasında Ş.G. öldürülmüştür.  
Başvuranın şikayette bulunması üzerine operasyona katılan polis memurlarının beyanları  
alınmış ve bu beyanlar olay tutanağını doğrulamıştır. Cumhuriyet Savcısı o esnada balistik  
incelemenin yapılmakta olduğunu belirtmiş ve ne 12 Ağustos 1996 tarihli sağlık raporunun,  
ne de olay tutanağının, Ş.G.’nin kötü muameleye maruz kaldığı yönünde olmadığını  
eklemiştir.  
5 Temmuz 2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen A.A.’nın babası  
Mehmet Ay, güvenlik güçlerinin oğlunun cesedini köye kadar getirdiklerini ve teğmenin  
başsağlığı dilediğini belirtmiştir.  
16 Ağustos 2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, İlçe Emniyet Müdürlüğü ve Dargeçit  
İlçe Jandarma Komutanlığı’ndan, A.A.’nın kendi binalarında gözaltına alınıp alınmadığını  
bildirmelerini, eğer öyle ise gözaltı kaydının kendilerine gönderilmesini talep etmiştir.  
Aynı gün Cumhuriyet Savcısı, A.A.’nın cenazesini yıkayan imam hakkında ihzar  
müzekkeresi çıkartmış ve Sakarya Cumhuriyet Savcılığı’ndan, aleyhine yöneltilen suçlamalar  
nedeniyle A.Y. adlı teğmenin ifadesinin alınmasını talep etmiştir.  
21 Ağustos 2000 tarihinde Dargeçit İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcısı’nın  
isteği üzerine başvuranın diğer kardeşi Halil Gezici’nin adresini bildirmiştir.  
24 Ağustos 2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen Halil Gezici,  
kardeşinin cenaze törenine katılmadığını belirtmiştir.  
7 Eylül 2000 tarihinde Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı gönderdiği gözaltı  
kaydında, A.A.’nın 25 Temmuz – 21 Temmuz 1996 tarihleri arasında, hakkındaki PKK’ya  
yardım ve yataklık iddiaları nedeniyle gözaltına alındığını belirtilmiştir. Sözkonusu belge,  
A.A.’nın parmak izlerini de içermektedir.  
12 Eylül 2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı bu parmak izleriyle A.A.’nın silahında  
bulunan parmak izlerinin karşılaştırılmasını istemiştir.  
13 Eylül 2000 tarihinde düzenlenen ekspertiz raporunda, silah üzerinde yürütülen  
araştırmalarda parmak izinin tespit edilmediği ifade edilmiştir.  
25 Eylül 2000 tarihinde Dargeçit İlçe Emniyet Müdürlüğü, A.A.’nın cenazesini  
yıkayan imamın bulunamadığını bildirmiştir.  
29 Eylül 2000 tarihinde Sakarya Cumhuriyet Savcılığı, olayların meydana geldiği  
dönemde Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı olarak görev yapmakta olan A.Y.’nin ifadesini  
almış, A.Y. hakkındaki suçlamaları reddetmiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
1. HÜKÜMET’İN İTİRAZI HAKKINDA  
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. İç merciler  
önünde cezai bir soruşturmanın yürütüldüğüne işaret eden hükümet, başvurunun zamanından  
önce yapıldığını ileri sürmektedir.  
Başvuran ise sözkonusu hukuki yolun etkili olmadığını ileri sürmektedir.  
AİHM, 23 Ocak 2001 tarihli kabuledilebilirlik kararında, bu itirazın, başvuranın  
AİHS’nin 2. maddesi gereğince yaptığı şikayet ile ortaya çıkan sorularla yakından bağlantılı  
soruları gündeme getirdiğini belirtmiş olduğunu hatırlatır. Sonuç olarak AİHM bunu esastan  
birleştirmeye karar vermiştir.  
II. AİHS’NİN 2. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran kardeşinin, güvenli güçlerince uygulanan yargısız infaz sonucu  
öldürüldüğünü ileri sürmekte ve AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini dile getirmektedir.  
Başvurana göre polis memurlarının açıklamaları, silahlı çatışmanın tam olarak nerede  
meydana geldiğinin tespit edilmesine imkan vermemekte ve gerçeği yansıtmamaktadır.  
Ş.G.’nin, Emniyet birimleri tarafından tanınan A.A.’nın evine götürülmesi haklı bir gerekçeye  
dayanmamaktadır ve Hükümet Ş.G.’nin ifade tutanağının bir kopyasını sunmamıştır. Ayrıca  
maktule klasik otopsi yapılmaması ve giysileri üzerinde araştırma yürütülmemesi nedeniyle,  
mermilerin hangi yönden ve ne uzaklıktan atıldığı ile bu öldürücü kurşunların ne tür bir  
silahtan çıktığının tespit edilmesi mümkün olmamıştır. Son olarak, olayın görgü tanığı olan  
A.A.’nın eşinin iki kere ifadesi alınmasına karşın soruşturma dosyasına konmamıştır.  
Ceza soruşturmasına ilişkin olarak ise başvuran, uzun yıllardan beri somut bir karar  
alınamadığından, bunun etkili olmadığını ileri sürmektedir. A.A.’nın silahı üzerindeki parmak  
izlerinin araştırılmasına ve A.Y. adlı teğmen ile cenazeyi yıkayan imamın dinlenmesine,  
AİHM’nin kabuledilebilirlik kararını vermesinden sonra emredilmesi bu yöndedir.  
Hükümet bu iddialara karşı çıkmakta ve soruşturma dosyasında, Ş.G.’nin ölümünden  
ne sebeple güvenlik güçlerinin sorumlu tutulabileceğini açığa kavuşturacak hiçbir unsurun yer  
almadığını belirtmektedir. Ş.G.’nin A.A. tarafından öldürüldüğüne hiç şüphe yoktur. Hükümet  
ayrıca başvuranın, olayın özel koşulları nedeniyle maruz kaldığı zararın tazmin edilmesini  
sağlamaya çalışmadığını eklemektedir.  
Hükümet, Ş.G.’nin öldüğü koşulların hiç bir şekilde, üye Devletlere yüklenen pozitif  
yükümlülük adı altında, Devletin yükümlülüğünün tartışma konusu edilmesine izin  
vermediğini eklemektedir.  
Hükümet ayrıca, başvuru kabuledilebilirlik aşamasındayken ceza soruşturması henüz  
tamamlanmamış olduğundan, buna ilişkin tüm unsurların bildirilemediğine dikkat  
çekmektedir. Aynı zamanda, başvuranın şikayetinin ardından Cumhuriyet Savcısı tarafından  
yürütülen soruşturmalara işaret eden Hükümet, yetkili mercilerin, AİHS’nin gereklerini  
karşılayan bir soruşturma yürüttüklerini ve bunun da o esnada henüz tamamlanmamış  
olduğunu ileri sürmektedir.  
A. Başvuranın kardeşinin ölümü hakkında  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin, Sözleşme’nin ana maddeleri arasında yer aldığını ve  
sözkonusu maddenin, 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik  
toplumların temel değerlerinden birini ifade ettiğini hatırlatır (Bkz., Çakıcı- Türkiye [GC],  
no 23657/94, § 86, CEDH 1999-IV, et Finucane – Birleşik Krallıki, no 29178/95, §§ 67-71,  
CEDH 2003-VIII). Dahası AİHS’nin 2. maddesi ile tanınan güvencenin önemi dolayısıyla  
AİHM, yaşam hakkına ilişkin şikayetleri son derece büyük bir titizlikle inceleyerek bir görüş  
oluşturmak zorundadır (Bkz., Ekinci- Türkiye, no 25625/94, § 70, 18 Temmuz 2000).  
AİHM, Ş.G.’nin ölümüne neden olan olayların ve AİHS’nin 2. maddesi açısından  
çıkarılacak sonuçların iki farklı yorumu ile karşı karşıya olduğunu hatırlatır.  
AİHM, ortaya çıkan soruları, dava dosyasında yer alan yazılı belgeler ile tarafların  
sunmuş olduğu gözlemler ışığı altında inceleyecektir.  
Bu amaçla AİHM, delile ilişkin “her türlü makul şüpheciliğin ötesinde” ilkesini  
benimsemekte, fakat bu türden bir delilin, yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu bir dizi  
emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabileceğini belirtmektedir; diğer yandan,  
delillerin araştırılması sırasında tarafların tutumları da gözönünde bulundurulabilir (Bkz.,  
mutadis mutandis, İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A serisi no: 25, ss.64-  
65, §§ 160-161). Delillerin değerlendirilmesi konusunda ise AİHM ikinci derecede bir role  
sahiptir ve verili bir davanın koşulları kendisini bunu yapmaya zorlamadığı sürece, olguları  
ele almakla yetkili olan ilk derece mahkemesinin rolünü üstlenemez (Tahsin Acar-Türkiye  
[GC], no: 26307/95, § 213, 8 Nisan 2004).  
AİHM, başvuranın, kardeşinin güvenlik güçleri tarafından uygulanan yargısız infaz  
sonucu öldüğü yönündeki iddialarının yeterince somut ve doğrulanabilir olgulara  
dayanmadığını kaydeder. Sözkonusu iddialar, herhangi bir tanık ifadesi ya da diğer delil  
unsuru tarafından kesin kanıya ulaştırıcı bir şekilde desteklenmemektedir. Bu koşullarda  
Ş.G.’nin güvenlik güçlerinin ateş açması sonucu öldürülmüş olduğu yönünde bir sonuç,  
güvenilir emarelerden çok varsayımlara ve spekülasyona dayanmaktadır.  
AİHS’nin 2. maddesinden kaynaklanan yükümlülük konusunda ise AİHM, bu hükmün,  
iyi tanımlanmış belirli koşullar altında yetkili mercilere, sorumlulukları altındaki bir kişiyi  
korumaları amacıyla nizami önlemler almalarını içeren pozitif yükümlülük yüklediğini  
hatırlatır (Bkz., mutadis mutandis, Osman Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998 tarihli karar,  
Derleme 1998-VIII, s. 3159, § 115, Demiray, adıgeçen karar, § 41, ve Salman-Türkiye [GC],  
no: 21986/93, § 97, CEDH 2000-VII). Aynı şekilde, bir güvenlik operasyonu yürütülürken  
uygulanacak olan yol ve yöntemlerin seçiminde, sivillerin kaza sonucu ölmelerinin  
engellenmesi ya da en azından bu riskin azaltılması amacıyla, devlet görevlileri tarafından  
mümkün olan tüm tedbirler alınmadığı zaman da sorumluluk Devlete yüklenebilmektedir  
(Ergi, adıgeçen karar, § 79).  
Gözaltında tutulan kişiler hassas bir durumda olduklarından, yetkili merciler bu  
kişileri korumakla görevlidirler. Sağlık durumu iyi olan bir kimse gözaltına alınıp da tahliyesi  
esnasında yaralı olduğu tespit edildiğinde, Devletin sözkonusu kişinin niçin yaralı olduğuna  
dair makul bir açıklama getirme yükümlülüğü vardır. Yetkili mercilerin, gözaltındaki bir  
kimseye yapılan muameleyi haklı bir gerekçeye dayandırma yükümlülüğü, sözkonusu kişi  
öldüğünde daha da zorunlu hale gelmektedir (Demiray, adıgeçen karar, § 42, Özalp ve  
diğerleri, adıgeçen karar, § 34 ve Anguelova-Bulgaristan, no: 38361/97, § 110, CEDH 2002-  
IV).  
AİHM, mevcut davanın koşulları içinde, başvuranın kardeşinin yaşamı ısından  
ortaya çıkabilecek olan ve yetkili mercilerin fark ettikleri ya da fark etmiş olmaları gereken  
belirli ve ani bir tehlikenin önlenmesi için, sözkonusu mercilerin, kendilerinden makul olarak  
beklenen her şeyi yerine getirip getirmediklerini tespit edecektir.  
Mevcut davada yetkili merciler, A.A.’nın evine gitmenin taşıdığı riskleri kesinlikle  
değerlendirebilecek durumdaydılar. Aslında Ş.G. olaydan hemen önce gözaltına alındığından,  
zaten güvenlik güçleri tarafından tanınan bu kişiye ait gerekli tüm bilgileri vermiştir. Ş.G.  
güvenlik güçlerine özellikle A.A.’nın evinde kalaşnikof tipi bir tüfek bulundurduğunu  
belirtmiştir. Durum böyle olmasına rağmen, Ş.G.’nin korunması için belirli güvenlik  
önlemleri alınmadan, Ş.G. güvenlik güçleri tarafından gecenin bir yarısında A.A.’nın evine  
götürülmüştür. Yetkili merciler, savaş silahı bulundurduğunu bildikleri halde Ş.G.’yi ihbar  
ettiği kişinin yanına getirerek potansiyel olarak tehlikeli bir durum yaratmışlar ve başvuranın  
kardeşini, haklı gösterilemeyecek büyük bir riske maruz bırakmışlardır.  
AİHM, Hükümet’in, A.A.’nın evine gidildiği sırada Ş.G.’nın de orada bulunma  
nedenlerine dair açıklama getirmediğini ve makul bir açıdan bakıldığında, Ş.G.’nin maruz  
kalacağı potansiyel riskleri giderebilmek için alınan somut koruma önlemlerine ilişkin bilgi  
vermediğini gözlemlemektedir.  
Sonuç olarak AİHM, sözkonusu ölüm olayında Devlete sorumluluk yüklenebileceğine  
ve bu bakımdan AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine kanaat getirmiştir.  
B. Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinde şart koşulan yaşam hakkının korunması  
yükümlülüğünün, 1. madde ile Devletlere yüklenen “kendi yetki alanları içinde bulunan  
herkese bu Sözleşme[de] .... açıklanan hak ve özgürlükleri tanı[maları]” yükümlülüğü ile  
birlikte, zora başvurmanın bir kişinin ölümüne neden olması halinde etkili bir soruşturma  
yürütülmesini öngördüğünü ve bunu zorunlu kıldığını hatırlatır (Bkz., mutatis mutandis,  
McCann ve diğerleri- Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no 324, s. 49, § 161  
ve Kaya- Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Derleme 1998-I, s. 329, § 105).  
Bu yükümlülük, yalnızca ölüme bir devlet görevlisinin neden olduğu durumlar için  
geçerli değildir. Yetkili mercilerin ölümden haberdar olmaları bile, yalnız bu nedenle,  
AİHS’nin 2. maddesinden kaynaklanan, ölümün hangi koşullarda meydana geldiğine ilişkin  
etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü doğurur (Bkz., mutatis mutandis, Ergi, adıgeçen  
karar, s. 1778, § 82, Yaşa- Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme 1998-VI, s. 2438, §  
100 ve Hugh Jordan –Birleşik Krallık, no 24746/94, §§ 107-109, CEDH 2001-III).  
AİHM ayrıca, soruşturmanın etkinliğine ilişkin asgari kriteri karşılayan incelemenin  
niteliği ve derecesinin davanın koşullarına bağlı olduğunu gözönünde bulundurmaktadır. Bu  
koşullar ilgili olguların tümü temelinde ve soruşturma çalışmalarının uygulamadaki  
gerçeklerine bakılarak değerlendirilir. Ortaya çıkabilecek durumların çeşitliliğini, yalnızca  
soruşturmaya ilişkin işlemler listesine veya basitleştirilmiş diğer kriterlere indirgemek  
mümkün değildir (Bkz., mutatis mutandis, Velikova- Bulgaristan, no 41488/98, § 80, CEDH  
2000-VI).  
Mevcut davada, olay sonrasında soruşturmayı yürütmekle görevli merciler tarafından  
yapılan girişimler anlaşmazlık nedeni teşkil etmemektedir.  
Dosyadaki unsurlardan çıkan sonuca göre olaya ilişkin iki tutanak mevcuttur: ilki, olay  
yerine gelen polis memurları tarafından, ikincisi ise operasyona katılan görevliler tarafından  
daha ayrıntılı olarak düzenlenen tutanaktır. Cesedin konumu ve yakın çevreye ilişkin bilgiler  
içeren bir kroki tutanağa eklenmiştir. Olaydan haberdar olan Cumhuriyet Savcısı, bir doktor  
eşliğinde olay yerine gelmiştir. Maktulün bedeninin dış muayenesi yapılmış ve aldığı kurşun  
yaraları sonucunda öldüğü tespit edilmiştir.  
Başvuranın 8 Kasım 1996 tarihinde yaptığı şikayetin ardından, operasyona katılan  
polis memurlarının ve A.Y. adlı teğmenin ifadeleri alınmıştır. 13 Ocak 1998 tarihinde  
Cumhuriyet Savcısı olay yerinde bulunan silahların, iki şarjörün, mermilerin ve mermi  
kovanlarının balistik incelemesinin yapılmasını, 12 Eylül 2000 tarihinde ise A.A.’nın  
silahında bulunan parmak izleri ile gözaltı kayıtlarında yer alan parmak izlerinin  
karşılaştırılması için silahta bulunan parmak izlerinin örneğinin çıkarılmasını emretmiştir. Bu  
amaçla Cumhuriyet Savcısı, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı ve Emniyet  
Müdürlüğü’nden, A.A.’nın gözaltına alınıp alınmadığını kendilerine bildirmelerini ve gözaltı  
kayıtlarının temin edilmesini talep etmiştir. Cumhuriyet Savcısı, başvuranın iddia ettiği üzere  
Ş.G.’nin bedenindeki olası işkence izleri hakkında bilgi sağlayabilecek kişilerin dinlenmesi  
amacıyla da girişimlerde bulunmuştur.  
Bununla birlikte AİHM, Cumhuriyet Savcısı’nın doktorun görüşü üzerine klasik otopsi  
yapılmasını gerekli görmediğini ve defin izni çıkarttığını not eder. Bunun ardından yaklaşık  
iki yıl boyunca soruşturmada ilerleme kaydedilememiştir. Dolayısıyla, Cumhuriyet  
Savcısı’nın balistik inceleme yapılmasını talep ettiği 13 Ocak 1998 tarihine kadar  
soruşturmaya ilişkin hiçbir işlem yürütülmemiştir. Diğer yandan balistik incelemenin sonucu  
konusunda Hükümet tarafından hiçbir bilgi verilmemiştir. Dosyada yer alan unsurlara göre ne  
başvuran ne de başvurana göre olayın görgü tanığı olan A.A.’nın eşi dinlenmemiştir.  
AİHM, başvuranın açıklamaları karşısında yetkili mercilerin hareketsiz kaldığını ileri  
süremese de, Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen soruşturmanın önemli boşluklar  
içerdiğini tespit etmiştir. Sonuç olarak AİHM Savunmacı Devlet’in, başvuranın kardeşinin  
ölümünün meydana geldiği koşullar hakkında yeterli ve etkili bir soruşturma yürütme  
yükümlülüğünü yerine getirmediği sonucuna varmıştır.  
AİHM, başvuranın hukuki yolları tüketmiş olduğuna kanaat getirerek Hükümet’in  
itirazını reddetmiştir.  
Bu itibarla AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran Ş.G.’nin sırtındaki yaraların, gözaltında işkence gördüğünü ortaya  
çıkardığını ifade etmektedir. Diğer yandan başvuran, kardeşinin devlet görevlileri tarafından  
öldürülmesinden ötürü ailesinin çektiği acılar nedeniyle de şikayetçi olmakta ve AİHS’nin 3.  
maddesinin ihlal edildiği ileri sürmektedir.  
Başvuran, kardeşinin cenazesini yıkayan kişilerin, vücudundaki izleri ve kurşun  
yaralarını gördüklerini ileri sürmektedir.  
Hükümet başvuranın kardeşinin işkence gördüğü yönündeki iddialarının asılsız  
olduğunu ileri sürmektedir. Ş.G. gözaltındayken yapılan sağlık muayenesi sonucunda  
düzenlenen rapor, hiçbir darbe izi veya yaranın tespit edilmediğini belirtmektedir. Maktulün  
dış beden muayenesi sonucunda hazırlanan tutanakta ise kurşun yaraları dışında başka bir ize  
rastlanmadığı tespit edilmiştir.  
Ailenin çektiği acılar konusunda ise Hükümet, Ş.G. bir başka militan tarafından  
öldürüldüğü ve gerekli soruşturmalar yürütüldüğü için bundan dolayı kendisine sorumluluk  
yüklenemeyeceği kanaatindedir.  
A. Başvuranın kardeşinin kötü muamelelere maruz kaldığı iddiası hakkında  
AİHM kötü muamele iddialarının uygun delil unsurlarıyla desteklenmesi gerektiğini  
hatırlatır (Bkz., mutadis mutandis, Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar, A serisi no:  
269, ss. 17-18, § 30). İddia edilen olayların tespit edilebilmesi için AİHM, delile ilişkin “her  
türlü makul şüpheciliğin ötesinde” kriterinden yararlanmaktadır; bununla birlikte bu türden  
bir delil, yeterince ciddi, açık ve uyumlu bir dizi emareden ya da çürütülemeyen karinelerden  
kaynaklanabilir (İrlanda-Birleşik Krallık, adıgeçen karar, ss.64-65, § 161 in fine ve Labita-  
İtalya [GC], no: 26772/95, § 121, CEDH 2000-IV).  
Mevcut davada AİHM, başvuranın, ne kötü muamele iddialarını desteklemek üzere  
kesin kanıya ulaştırıcı delil unsurları sunduğunu ne de kardeşi gözaltındayken güvenlik  
güçlerince uygulandığını iddia ettiği kötü muamelelere ilişkin ayrıntılı ve ikna edici  
ıklamalar getirdiğini not eder. AİHM, gözaltı başlangıcında düzenlenen sağlık raporunun,  
Ş.G.’nin vücudunda herhangi bir darbe izi veya yaraya rastlanmadığını belirttiğini, cesedin dış  
beden muayenesi sonucunda hazırlanan tutanağa göre ise kurşun yaraları dışında başka bir iz  
bulunmadığını hatırlatır.  
AİHM diğer yandan Dargeçit Cumhuriyet Savcısı’nın, maktulün cenazesini yıkayan  
imamı dinleme girişimlerinin, ilgili kişi bulunmadığı için sonuçsuz kaldığını tespit etmiştir.  
Dargeçit Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen maktulün diğer kardeşi Halil Gezici ise  
cenazesi yıkanırken kardeşinin bedenini görmediğini belirtmiştir.  
Başvuranın iddialarını destekleyecek deliller bulunmadığından ötürü, AİHM’nin  
incelemesine sunulan unsurlardan hiçbirisi, iddia edilen kötü muamelelerin varlığını ortaya  
koyamamaktadır.  
Dolayısıyla AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.  
B. Başvuranın maruz kaldığı acılar hakkında  
Bir akrabanın mağdur olup olmadığı hususu, başvuranın çektiği acılara duygusal  
çöküntüden ayrı bir boyut ve nitelik katan ve insan haklarının ciddi bir biçimde ihlal  
edilmesinden ötürü mağdur olan bir kimsenin yakın akrabaları ısından kaçınılmaz olduğu  
düşünülen özel etkenlere bağlıdır. Bu etkenler arasında akrabalık bağının derecesi – bu  
bağlamda ebeveyn-çocuk bağı ayrıcalıklıdır-, ilişkinin özel koşulları, aile üyesinin sözkonusu  
olaylara ne ölçüde tanık olduğu, bu aile üyesinin yitirilen kişi hakkında bilgi edinilmesi  
girişimlerine katılımı ve yetkili mercilerin bu taleplere ne şekilde karşılık verdiği yer  
almaktadır. Yetkili mercilerin, kendilerine bildirilen durum karşısındaki tepki ve tutumları, bu  
türden bir ihlalin esasını teşkil etmektedir. Bir akrabanın yetkili mercilerin tutumlarından  
ötürü doğrudan mağdur olduğunu iddia edebilmesi, özellikle bu son noktaya bağlıdır  
(adıgeçen Çakıcı kararı, §99).  
AİHM, ilgili kişinin kardeşinin ölümünden dolayı çektiği derin acıdan asla kuşku  
duymamakla birlikte, dosyadaki unsurlardan, mevcut davada ve bu özel durumda, AİHS’nin  
3.maddesinde öngörülen ciddiyet eşiğine ulaşılmış olduğu yönünde bir sonuca varılamayacağı  
kanaatindedir.  
Dolayısıyla başvuran açısından AİHS’nin 3. maddesinin ihlali sözkonusu değildir.  
IV. AİHS’NİN 5. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran AİHS’nin 5. maddesine atıfta bulunarak, kardeşinin keyfi bir biçimde  
tutuklandığı, kısa süre içerisinde bir adli merci önüne çıkarılmadığı ve tutukluluk halinin  
yasaya uygunluğunun incelenmesi için hukuki yollardan yararlanamadığı şikayetlerinde  
bulunmaktadır.  
Hükümet başvuranın kardeşinin gözaltına alınmasının hiçbir şekilde yasalara aykırı  
olmadığını belirtmektedir.  
AİHM sözkonusu şikayetin, AİHS’nin 2. maddesi kapsamında incelenen şikayetlerden  
farklı bir soruna işaret etmediği tespitinde bulunduğundan, sözkonusu maddenin ihlal edilip  
edilmediğine dair ulaştığı sonuçları dikkate alarak, bu şikayeti ayrı olarak incelemeye gerek  
görmemiştir.  
V. AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
79. AİHS’nin 6. ve 13. maddelerine atıfta bulunan başvuran, kardeşinin ölümü  
hakkında yürütülen soruşturmanın yetersiz oluşunun, kendisini bir mahkemeye erişmekten  
yoksun bıraktığından ve sonuçlanma şansı olan bir şikayetin iletileceği ulusal bir mahkemenin  
bulunmayışından şikayet etmektedir.  
AİHM bu şikayetleri AİHS’nin 13. maddesi kapsamında incelemektedir.  
AİHM, AİHS’de yer alan hak ve özgürlükler iç hukukta ne şekilde tanınmış olursa  
olsun, Sözleşme’nin 13. maddesinin, bu hak ve özgürlüklerden iç hukukta yararlanılmasını  
sağlayacak yolların varlığını güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla Sözleşmeci  
Devletler, bu hükmün kendilerine getirdiği yükümlülüklere ne şekilde uydukları konusunda  
belli bir takdir payından yararlanma hakkına sahip olsalar da, sözkonusu hüküm, AİHS’ye  
dayalı “savunulabilir bir şikayetin” içeriğinin incelenmesini ve uygun bir telafinin  
sunulmasını sağlayacak bir iç hukuk yolunu zorunlu kılmaktadır. AİHS’nin 13. maddesinden  
doğan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın Sözleşme uyarınca yaptığı şikayetin niteliğine  
bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte bu maddenin gerektirdiği başvuru yolu hukuken  
olduğu kadar pratikte de “etkili” olmalı ve özellikle bu başvuru yolunun kullanılması,  
Savunmacı Devlet’in yetkili mercilerinin fiilleri tarafından gerekçe gösterilmeden  
engellenmemelidir (Bkz., Aksoy – Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Derleme 1996-VI, s.  
2286, § 95, Aydın-Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Derleme 1997-VI, ss. 1895-1896, §  
103 ve Kaya, adıgeçen karar, ss. 329-330, § 106).  
Yaşam hakkının temel teşkil eden önemi dikkate alındığında, 13. madde, uygun  
durumlarda tazminat ödenmesinin yanı sıra, sorumluların teşhis edilmesi ve  
cezalandırılmasını sağlayacak derin ve etkili soruşturmalar ile şikayetçinin soruşturma  
usullerine etkin bir biçimde erişebilmesini öngörmektedir (Kaya, adıgeçen karar, ss. 330-331,  
§ 107).  
AİHM, mevcut davada sunulan deliller ışığında, maktulün güvenlik güçleri tarafından  
öldürüldüğüne dair her türlü makul şüphenin ötesinde bir delil bulunmadığı sonucuna  
varmıştır. Bununla birlikte daha önceki davalarda da belirtildiği gibi bu durum, AİHS’nin 2.  
maddesine dayanan şikayeti “savunabilir” olmaktan çıkarmamaktadır (Bkz., Boyle ve Rice-  
Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988 tarihli karar, A serisi no: 131, s. 23, § 52, Kaya, adıgeçen  
karar, ss. 330-331, § 107 ve Yaşa, adıgeçen karar, s. 2442, § 113). Sonuç olarak, yetkili  
mercilerin, başvuranın kardeşinin öldürüldüğü koşullar hakkında etkin bir soruşturma  
yürütmek zorunluluğu bulunmaktaydı.  
AİHM’nin yukarıda ortaya koyduğu gibi yürütülen adli soruşturma Ş.G.’nin  
öldürüldüğü koşulların tespit edilmesi için yeterli bir çerçeve sağlamamıştır.  
Bu koşullarda, soruşturma yürütme yükümlülüğünü zorunlu kılan AİHS’nin 2.  
maddesinin ötesine geçen 13. maddeye uygun olarak etkili bir ceza soruşturmasının  
yürütülmüş olduğundan emin olunamamaktadır (Kaya, adıgeçen karar, ss. 330-331, § 107).  
Dolayısıyla AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
VI. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.  
A. Tazminat  
Başvuran uğradığı maddi zararın tazmini için 48.150 Amerikan Doları (USD) talep  
etmektedir. Başvuran, öldüğünde yirmi sekiz yaşında olan ve Dargeçit Sosyal Yardımlaşma  
ve Dayanışma Vakfı Müdürü olarak ayda 200 USD’a eşit maaş alan kardeşinin, toplam  
48.000 USD değerinde gelir kaybına uğradığını ileri sürmektedir. Başvuran diğer yandan 150  
USD değerinde cenaze masraflarının geri ödenmesini talep etmekte ve son olarak 100.000  
USD değerinde manevi zarara uğradığını iddia etmektedir.  
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.  
AİHM maktulün bekar ve çocuksuz olduğunu ve kardeşinin başvurana bakmakla  
yükümlü olmadığını hatırlatır. Bu durum, yakın bir aile üyesinin AİHS’nin ihlal edilmesinden  
ötürü mağdur olduğunu ortaya koyan bir başvurana maddi tazminat verilmesini engellemez  
(Aksoy, adıgeçen karar, ss. 2289-2290, § 113). Bununla birlikte mevcut davada, maddi  
tazminat talepleri, başvuranın kardeşinin ölümünden sonra meydana gelen kayıplara  
dayanmaktadır. Sözkonusu kayıplar ilgili kişinin ölümünden önce uğramış olduğu veya  
başvuranın kardeşinin ölümünden sonra maruz kaldığı kayıplar değildir. Dolayısıyla AİHM  
mevcut davanın koşulları içerisinde, başvurana maddi tazminat verilmesinin uygun  
olmadığına hükmetmiştir (Bkz., Mahmut Kaya-Türkiye, no: 22535/93, § 135, CEDH 2000-  
III).  
Manevi tazminata ilişkin olarak AİHM, yukarıda ortaya konan ihlaller dolayısıyla  
başvuranın kuşkusuz acı çekmiş olduğuna kanaat getirmiştir. AİHM hakkaniyete uygun  
olarak başvurana 15.000 (onbeşbin) Euro tutarında manevi tazminat ödenmesine karar  
vermiştir.  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuran, AİHM nezdinde yaptığı masraf ve harcamalar için 3.812 (üçbin sekizyüz  
oniki) Euro talep etmektedir.  
Hükümet bu taleplere karşı çıkmıştır.  
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca gerçekten ve zorunlu olduğu için yapılan ve  
makul bir tutarda olan harcamaların karşılanmasına karar verdiğini hatırlatır (Bkz., diğerleri  
arasında, Nikolova-Bulgaristan [GC], no: 31195/96, § 79, CEDH 1999-II).  
Dosyada yer alan unsurlar doğrultusunda, AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvurana,  
3.000 (üçbin) Euro ödenmesine ve ödeme yapılırken bu meblağdan, Avrupa Konseyi  
tarafından sağlanan 625,04 Euro (altıyüz yirmibeş Euro dört Cent) tutarındaki adli yardımın  
düşürülmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3 'lük  
bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM,  
1. Oybirliğiyle, Hükümet’in itirazının reddine;  
2. Oybirliğiyle, Savunmacı Hükümet’in AİHS’nin 2. maddesini ihlal ederek başvuranın  
kardeşinin yaşamını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğine;  
3. Oybirliğiyle, Savunmacı Hükümet’in etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü yerine  
getirmemesi nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. Altıya karşı bir oyla, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;  
5. Oybirliğiyle, AİHS’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edilip edilmediğinin incelenmesine gerek  
görülmediğine;  
6. Oybirliğiyle, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
7. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin  
başvurana,  
i. manevi tazminat için 15.000 (onbeş bin) Euro ödemesine,  
ii. Avrupa Konseyi tarafından 625,04 Euro (altıyüzyirmibeş Euro dört Cent)  
tutarındaki adli yardım düşüldükten sonra masraf ve harcamalar için 3.000 (üçbin)  
Euro ödenmesine,  
iii. KDV, pul, harç ve masrafların yukarıdaki miktarlara yansıtılabilmesine;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümetin,  
Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit  
faizi uygulamasına;  
5. Oybirliğiyle, adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 17 Mart 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.