COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
GETİREN – TÜRKİYE  
(Başvuru no. 10301/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
22 Temmuz 2008  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir.  
Şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 10301/03 no’lu davanın nedeni T.C.  
vatandaşı Neytullah Getiren’in (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM”)  
23 Ocak 2003 tarihinde İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin  
Sözleşme’nin (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından G. Tuncer tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
1959 doğumlu başvuran Neytullah Getiren Türk vatandaşı olup Bursa’da ikamet  
etmektedir. Başvuranın avukatı, 20 Aralık 2004 tarihli bir mektupla, AİHM’yi, başvuranın 23  
Ocak 2003 tarihinde vefat ettiği ve kardeşi Sedreddin Getiren’in başvuruyu devam ettirmek  
istediği konusunda bilgilendirmiştir.  
A. Başvuranın yakalanması, gözaltında tutulması ve kötü muamele iddialarına ilişkin  
sağlık raporları  
Başvuran, İstanbul’da Mavi Çarşı adındaki alışveriş merkezinin bombalanması ve on üç  
kişinin ölmesi üzerine, PKK’ye (Kürdistan İşçi Partisi) karşı yürütülen bir operasyon  
sırasında, 14 Mart 1999 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde  
görevli polis memurları tarafından gözaltına alınmıştır.  
Sekiz polis memuru ve başvuran da dahil yakalanan yedi kişinin imzaladığı ev araması,  
yakalama ve el koyma tutanaklarına göre, şahıslar, polisin baskın yaptığı bir apartman  
dairesinde yakalanmışlardır. Yakalama sırasında polis memurları ve başvuran arasında,  
başvuranın kaçmaya çalışması üzerine arbede yaşanmıştır.  
Başvuran, aynı gün akşam saat 6’da doktor muayenesinden geçirilmiş, doktor, başvuranın  
vücudunda fiziksel şiddet emaresine rastlanmadığını kaydetmiştir.  
Başvuran gözaltındayken çeşitli biçimlerde kötü muameleye uğradığını iddia etmiştir.  
Özellikle, dövülmüş, aşağılanmış ve ölümle tehdit edilmiştir.  
20 Mart 1999 tarihinde, iki polis memuru tarafından imzalanan bir tutanak düzenlenmiş,  
tutanakta, başvuranın, polise ve Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine ifade vermeyeceğini,  
yalnızca PKK’ye karşı sorumlu olduğunu öne sürerek ifade vermeyi reddettiği kaydedilmiştir.  
Başvuran bu tutanağı imzalamayı reddetmiştir.  
Başvuran, 21 Mart 1999 tarihinde, ikisi İstanbul Adli Tıp Enstitüsü’nde, ikisi Haseki  
Devlet Hastanesi’nde dört muayeneden geçmiştir. Muayenelerin ilki İstanbul Adli Tıp  
Enstitüsü’nde sabah 10.45’te gerçekleşmiştir. Uzman Dr. F.D., başvuranın sağ kürek kemiği  
üzerinde 1 x 1 ve 1 x 2 cm ebatlarında iki ekimoz, sağ kulak zarında santral delinme, sağ  
kürek kemiği üzerinde 1 x 3 ve 1 x 2 cm ebatlarında yatay seyirli kurut kaplı ciddi sıyrık ve  
omurgası üzerinde 0,5 x 1 cm ebadında kurut kaplı sıyrık saptamıştır. Haseki Devlet  
Hastanesi’ndeki muayenelerde kafatasının sağında 1 x 1 ve 1 x 2 çapında iki yanık ve sağ  
kulak zarında yırtık tespit edilmiştir. Son muayenenin yapıldığı Adli Tıp Enstitüsü’nde  
1
doktor, başvuranın, Adli Tıp Enstitüsü’nden bir bilirkişi kurulu tarafından muayene edilmesi  
gerektiği kanısına varmıştır.  
Başvuran aynı gün İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde Cumhuriyet Savcısı’na ifade  
vermiştir. Aleyhindeki suçlamaları reddetmiş, diğer hususlar meyanında, gözaltındayken  
dövüldüğünü öne sürmüştür. Başvuran İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki tek hakim  
huzurunda bir kez daha aleyhindeki suçlamaları reddetmiş, polise ifade vermeyi reddettiğini  
belirtmiştir. Hakim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.  
Başvuran aynı gün Ümraniye Cezaevi’ne konmuştur.  
Başvuran, 22 Mart 1999 tarihinde öğleden sonra saat 15.15’te cezaevi doktoru tarafından  
muayene edilmiş, doktor başvuranın sağ kürekkemiğinde kahverengi iki ekimoz, bel  
bölgesinde kurut kaplı sıyrık gözlemlemiştir. Doktor ayrıca başvuranın belinin alt  
bölgesindeki ağrılardan şikayet ettiğini kaydetmiştir.  
B. Başvuranın Emniyet Genel Müdürü hakkındaki şikayetleri ve izleyen gelişmeler  
24 Mart 1999 ve 28 Mart 1999 tarihlerinde, değişik gazetelerde, alışveriş merkezinin  
bombalanmasının ardından gerçekleştirilen polis operasyonlarıyla ilgili makaleler  
yayınlanmıştır. Makaleler, başvuranı, bombalamayı organize eden PKK mensubu kişi olarak  
göstermiştir. İstanbul Emniyet Müdürü de başvuranın sözkonusu suçu işlediğini itiraf ettiğini  
belirtmiştir.  
Başvuranın avukatı 2 Ağustos 1999 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na, Ankara  
Cumhuriyet Savcılığı’na sevkedilmek üzere Emniyet Genel Müdürü N.B. hakkında şikayette  
bulunmuş, Emniyet Genel Müdürü N.B.’nin açıklamalarının, başvuranın, suçlu olduğu  
kanıtlanana kadar masum sayılması hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir. Başvuranın avukatı,  
23 Mart 1999 tarihinde Emniyet Genel Müdürü’nün bir basın toplantısı düzenlediğini, burada,  
başvuranın Mavi Çarşı’nın bombalaması olayının düzenleyicisi olduğunu ilan ettiğini  
belirtmiştir.  
N.B. şikayet konusu açıklamaları görevini yerine getirerek bir basın toplantısında,  
yaptığından, Ankara Cumhuriyet Savcısı, 30 Eylül 1999 tarihinde görevsizlik kararı vermiş,  
soruşturmayı İçişleri Bakanlığı’na sevk etmiştir.  
Belirlenemeyen bir tarihte soruşturmayı yürütmesi için bir kişi atanmış, bu kişi,  
başvuranın iddialarına ilişkin soruşturma başlatmıştır.  
Soruşturmayı yürüten kişi, 28 Aralık 1999 tarihinde, başvuranın iddialarına ilişkin bir  
karar vermiştir. Soruşturmayı yürüten kişi, emniyet amirliğinin, kendisini, N.B.’nin 23 Mart  
1999 tarihinde yaptığı ıklamaların yazılı bir suretinin olmadığı konusunda bilgilendirdiğini  
kaydetmiştir. Basın toplantısının video veya kaset kayıtları da bulunmamaktadır. Öte yandan,  
emniyet amirliği, soruşturmayı yürüten kişiye, kaset kayıtlarının çözümlemelerini ve değişik  
gazetelerde çıkan makalelerin kopyalarını sunmuştur. Soruşturmayı yürüten kişi, bazı  
makalelerde, başvurandan, bombalama olayını organize eden kişi olarak bahsedildiğini  
gözlemlemiştir. Kaset kaydı çözümlemelerinde, eski Emniyet Genel Müdürü’nün,  
başvurandan (ismiyle), bombalama olayını organize eden kişi olarak bahsettiğini gösteren bir  
emare olmadığı sonucuna varmıştır. Soruşturmayı yürüten kişi, başvuranın ifadesini almış,  
başvuran, iddialarını yinelemiştir. Emniyet Müdürlüğü Basın Protokol Şube Müdürü olan bir  
2
tanıkla yüzleştirilmiş, bu tanık, N.B.’nin herhangi bir isim zikredip etmediğini hatırlamadığını  
ve N.B.’nin başvuranın ismini vermesinin mümkün olmadığını belirtmiştir. Soruşturmayı  
yürüten kişi, N.B.’nin sözkonusu basın toplantısını düzenleyerek görevini yaptığı ve  
başvuranın adını bombalama olayını organize eden kişi olarak verdiğine dair kanıt  
bulunmadığı kanısına varmıştır. Son olarak, gazetelerin, başvuranın adını, emniyet  
müdürlüğünde görevli bazı yeni memurlarla olan özel ilişkileri sayesinde aldıkları sonucuna  
varmış ve N.B. hakkında işlem yapılmamasına karar vermiştir.  
C. Polis memurları aleyhindeki cezai işlemler  
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, 12 Nisan 1999 tarihinde, Fatih  
Cumhuriyet Savcısı’nı, başvuranın gözaltında kötü muameleye uğradığını iddia ettiği ve bir  
soruşturma başlatılmasını talep ettiği konusunda bilgilendirmiştir.  
Fatih Cumhuriyet Savcısı, belirlenemeyen bir tarihte, başvuranın kötü muamele  
iddialarına ilişkin soruşturma başlatmıştır. Soruşturma esnasında, Cumhuriyet Savcısı, 8  
Haziran 1999 tarihinde, başvuranı gözaltındayken sorgulayan İstanbul Emniyet Müdürlüğü  
Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polis memurları H.G. ve M.K.’nin ifadelerini almıştır.  
Polis memurları, başvuranın, yakalanmasının ardından, olay yerinde inceleme için evine  
götürüldüğünde kaçmaya çalıştığını, bunun üzerine aralarında arbede yaşandığını  
belirtmişlerdir. Başvuranın vücudundaki yaraların bu arbede sırasında meydana geldiğini  
iddia etmişlerdir.  
Fatih Cumhuriyet Savcısı, belirlenemeyen bir tarihte, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne  
bir iddianame sunmuş, H.G. ve M.K.’yi Ceza Kanunu’nun 243. maddesine muhalefet etmekle  
suçlamıştır.  
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi davanın esasına ilişkin ilk duruşmasını 23 Eylül 1999  
tarihinde görmüştür. Aynı gün, sanık polis memurları mahkeme önünde ifade vermişlerdir.  
H.G. başvuranın yakalandığı sırada orada bulunmadığını belirtmiştir. Ayrıca yakalayan  
memurlarla başvuran arasında arbede yaşandığını başvuranın yakalanmasından sonra  
öğrendiğini iddia etmiştir. Son olarak sorgulanması sırasında başvurana kötü muamelede  
bulunmadığını ileri sürmüştür. M.K., polis memurlarıyla başvuran arasında, başvuranın  
yakalanmasını takiben, olay yeri incelemesi sırasında arbede yaşandığını ifade etmiştir.  
Başvuran duruşmaya katılmamıştır.  
Başvuran 18 Eylül 2000 tarihinde polis memurlarına karşı ılan davaya müdahil olarak  
katılmıştır.  
23 Eylül 1999 ile 19 Eylül 2000 tarihleri arasında, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi,  
Cumhuriyet Savcılığı’ndan, başvuranın duruşmalara katılımı için gerekli düzenlemeleri  
yapmasını talep etmiştir. Öte yandan, mahkeme, emirlerine karşılık alamamış, başvuran 27  
Kasım 2000 tarihine kadar duruşmalara getirilmemiştir.  
Başvuran, 27 Kasım 2000 tarihindeki duruşma sırasında ağır ceza mahkemesinde ifade  
vermiştir. Diğer hususlar meyanında, çeşitli işkence türlerine maruz tutulduğunu ve kendisine  
kötü muamelede bulunan memurları teşhis edebileceğini ileri sürmüştür.  
Bu esnada başvuran, 8 Kasım 2000 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne, cezaevi  
görevlileri ile güvenlik güçlerinin, polis memurları aleyhinde açılan davanın duruşmalarına  
3
katılmasını engelledikleri hususunda şikayette bulunmuştur. Başvuran, ilk derece mahkemesi  
huzurunda ifade verme olanağının tanınmasını talep etmiştir.  
Başvuranın avukatı, 23 Kasım 2000 tarihinde, Adalet Bakanlığı’na, İstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesi heyetindeki hakimlerle Fatih Cumhuriyet Savcısı hakkında, Fatih Cumhuriyet  
Savcısı’nın başvuranın duruşmalara katılması talebinde bulunmadığını, sanık kişilerin  
ifadelerini başvuranın yokluğunda aldığını ve başvuranın duruşmalara katılmasının önlendiği  
yolundaki şikayetlerini dikkate almadığını iddia ederek, şikayet dilekçesi sunmuştur. Adalet  
Bakanlığı 29 Ağustos 2001 tarihinde başvuranın avukatına bir yazı yollamış, yazıda, İstanbul  
Ağır Ceza Mahkemesi heyetindeki hakimler ve Fatih Cumhuriyet Savcısı’nın eylemleriyle  
ilgili soruşturma yürütülmeyeceğini ifade etmiştir.  
Başvuranın avukatı, 23 Kasım 2001 tarihinde, Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı’na, cezaevi  
görevlileri ve tutukluların ulaşımından sorumlu jandarma görevlileri hakkında başka bir  
şikayet sunmuş, jandarma görevlilerinin başvuranı duruşmalara götürmeyerek görevlerini  
kötüye kullandıklarını iddia etmiştir.  
Üsküdar Cumhuriyet Savcısı, 30 Ocak 2001 tarihinde, başvuranın sözlü olarak  
duruşmalara katılmak istemediğini ifade etmesi üzerine, o zamanlar cezaevlerinde yaşanan  
huzursuzluklar yüzünden başvuranın ifadelerini içeren tutanak düzenlenmesi mümkün  
olmadığından, cezaevi ve jandarma görevlileri hakkında işlem başlatılmamasına karar  
vermiştir.  
Başvuran 30 Nisan 2001 tarihinde bu karara itiraz etmiştir.  
13 Haziran 2001 tarihinde Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi itirazı reddetmiştir.  
Başvuran, 3 Mayıs 2001 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma  
sırasında, sanık polis memurlarından H.G.’yi kendisine işkence yapanlardan biri olarak teşhis  
etmiştir. H.G.’nin avukatı, başvuranın, H.G.’yi, beraber olay yeri incelemesinde bulundukları  
için tanıdığını belirtmiştir. Başvuran buna yanıt olarak, aslında 13 Mart 1999 tarihinde evinde  
yakalandığını, ancak yakalama tutanağının 14 Mart 1999 tarihinde düzenlendiğini belirtmiştir.  
İkinci bir olay yeri incelemesinin hiç gerçekleşmediğini ve evin yalnızca yakalandığı sırada  
arandığını ileri sürmüştür. Aynı gün, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başvuranı yakalayan iki  
memuru da dinlemiştir. Memurlar yakalama sırasında başvuranın kaçmaya yeltenmesi üzerine  
aralarında arbede yaşandığını belirtmişlerdir.  
Bu esnada, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 2 Mart 2001 tarihinde, Adli Tıp  
Enstitüsü’nden, başvuranın, sağ kulak zarının delinmesinin travma sonucu olup olmadığının  
belirlenmesi amacıyla tıbbi muayeneden geçirilmesini talep etmiştir.  
Adli Tıp Enstitüsü Müdürü, 25 Nisan 2001 tarihinde, başvuranın gözaltında tutulduktan  
sonra muayenesini gerçekleştiren doktorun, delinmenin travma sonucu oluşup oluşmadığına  
ilişkin bir rapor düzenlemesini talep etmiştir.  
Delinmeyi ilk gözlemleyen Haseki Hastanesi’nden doktor B.T., 27 Temmuz 2001  
tarihinde, başvuranın kulak zarının travmaya bağlı delinmesinin taze oluşmadığını ifade eden  
bir rapor düzenlemiştir.  
4
Bu raporun İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulması üzerine, başvuran, 28 Şubat  
2002 tarihinde, ağır ceza mahkemesinden, 27 Temmuz 2001 tarihli rapora ilişkin Adli Tıp  
Enstitüsü’nün görüşünü almasını talep etmiştir. Aynı gün, mahkeme, davanın üç yıldır  
görülmeye devam edildiği ve başvuranın talebinin davanın uzun sürmesini sağlamak  
amacında olduğu gerekçesiyle başvuranın talebini reddetmiştir. Mahkeme, ayrıca, 27  
Temmuz 2001 tarihli raporun, aslında, Adli Tıp Enstitüsü tarafından istendiğini kaydetmiştir.  
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Nisan 2002 tarihinde, sanık polis memurlarının  
beraatine karar vermiştir. Mahkeme, kararında, tıbbi raporların, başvuranın yaralandığını ifade  
ettiğini kaydetmiştir. Öte yandan, başvuranın, bu yaralara nerede, ne zaman ve hangi koşullar  
altında maruz kaldığı belirlenememiştir. Mahkeme, ayrıca, başvuranın olay yeri incelemesi  
sırasında kaçmaya çalıştığında darbe aldığını kaydetmiş ve sanık polis memurlarının suç  
işlemek niyetinde olmadıkları sonucuna varmıştır.  
Başvuran itiraz etmiştir.  
Yargıtay 2 Aralık 2004 tarihinde 25 Nisan 2002 tarihli kararı onamıştır.  
D. Başvuran aleyhindeki cezai işlemler  
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 13 Nisan 1999 tarihinde  
başvuran ve diğer iki kişi aleyhinde iddianame sunmuştur. Başvuran Eski Türk Ceza  
Kanunu’nun 168/2. maddesi uyarınca PKK’ye mensup olmakla suçlanmıştır. İddianame  
başvuran aleyhinde Mavi Çarşı bombalamasına ilişkin bir suçlama içermemiştir.  
4 No’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, belirlenemeyen bir tarihte, davanın  
esaslarına ilişkin ilk duruşmasını görmüştür. Mahkeme, cezaevinden getirilmedikleri için  
başvuran ve diğer sanığın ifadesini almamıştır.  
Türkiye Büyük Millet Meclisi 28 Haziran 1999 tarihinde Anayasa’nın 143. maddesinde  
değişiklik yapmış, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden askeri üyeleri çıkarmıştır. Devlet  
Güvenlik Mahkemeleri Kanunu’nda 22 Haziran 1999 tarihinde yapılan benzer değişiklikleri  
takiben, başvuranı yargılayan 4 No’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetindeki  
askeri hakim, sivil hakimle değiştirilmiştir.  
4 No’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 22 Eylül 1999 tarihinde, başvuran ve diğer  
sanıkları dinlemiş, sanıklar, evin aranmasına, yakalanmalarına ve el koyma tutanağına itiraz  
etmişlerdir. Mahkeme yakalama ve ev arama işlemlerini gerçekleştiren polis memurlarının  
ifadelerinin alınmasına karar vermiş, duruşmayı 8 Aralık 1999 tarihine ertelemiştir.  
İlk derece mahkemesi, 8 Aralık 1999 ile 12 Haziran 2000 tarihleri arasında iki duruşma  
daha görmüş, başvuranı yakalayan polis memurlarının tebligatlara uymamaları nedeniyle  
duruşmayı ertelemiştir.  
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 12 Haziran 2000 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesi’nden, M.K. ve H.G. aleyhindeki, başvurana kötü muamelede bulunulduğu  
suçlamasıyla ilgili davaya ilişkin bilgi vermesini talep etmiştir.  
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 12 Haziran 2000 ve 4 Eylül 2000 tarihleri arasında dört  
duruşma daha gerçekleştirmiş, başvuranı yakalayan memurların duruşmalara katılmamaları  
5
nedeniyle duruşmayı ertelemiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi ise talep edilen bilgiyi  
göndermemiştir.  
Başvuranı yakalayan memurlardan biri 4 Eylül 2000 tarihinde mahkemeye çıkmış ve ifade  
vermiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi bir kez daha duruşmayı ertelemiştir.  
İlk derece mahkemesi 19 Mart 2001 tarihinde başvuranı yakalayan memurları  
dinlemekten vazgeçmiş, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nden bir kez daha davaya ilişkin bilgi  
vermesini talep etmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı 18 Haziran 2001 tarihinde davanın esasına ilişkin görüşlerini  
sunmuştur.  
4 No’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, H.G. ve M.K. aleyhindeki cezai  
yargılamanın akıbetine ilişkin bilgi alamaması nedeniyle ve başvuran ve diğer sanıkların  
savunmalarını almak için duruşmaları 18 Haziran 2001 tarihinden 10 Nisan 20002 tarihine  
ertelemiştir.  
Başvuran ve diğer sanıklar 10 Nisan 2002 tarihinde savunmalarını sunmuşlardır.  
İlk derece mahkemesi, duruşmaları, 10 Nisan 2002 ve 18 Eylül 2002 tarihleri arasında,  
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen yargılamanın akıbetiyle ilgili bilgi kendisine  
ulaştırılmadığı için ertelemiştir.  
İlk derece mahkemesi, yargılamanın başından sonuna dek, resen veyahut başvuran ya da  
avukatının talebi üzerine, başvuranın devam eden tutukluluk halini değerlendirmiştir.  
Mahkeme, delil durumu, tutuklu olarak yargılandığı toplam süre, işlemekle suçlandığı suçun  
niteliği ve bu suç için öngörülen en yüksek cezayı göz önünde tutarak, başvuranın tutukluluk  
halinin devamına karar vermiştir. Başvuran iki kez ilk derece mahkemesinin18 Haziran 2001  
ve 26 Eylül 2001 tarihli tutukluluğunun uzatılması kararlarına itiraz etmiştir. Bu itirazlar  
sırasıyla 26 Haziran 2001 ve 5 Ekim 2001 tarihlerinde 5 No’lu İstanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.  
4 No’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 18 Eylül 2001 tarihinde, başvuranı PKK’ye  
üye olmaktan mahkum etmiş, on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. İlk derece  
mahkemesi, kararında, diğer hususular meyanında, 20 Mart 1999 tarihli belgeyi göz önünde  
bulundurmuştur. Mahkeme, başvuranın, kimlik bilgileri dışında polise bilgi vermeyi, ifade  
vermeyi veyahut polis memurlarının düzenlediği belgeleri imzalamayı reddederek, yasadışı  
örgüt üyesi gibi davrandığını değerlendirmiştir. Mahkeme ayrıca başvuranın PKK’yi  
destekleyen birkaç gösteriye katılmasını ve 24 Şubat 1999 tarihinde bir süpermarkete atılan  
iki molotof kokteylini sarmakta kullanılan kağıdın üzerinde parmakizlerinin bulunmasını  
dikkate almıştır. İlk derece mahkemesi, ayrıca, sanıklardan V.İ’nin polise verdiği ifade  
ışığında, başvuranın V.İ’ye bir ev kiralamasını söylediğini tespit etmiştir. Bu evde polis  
başvuran tarafından konmuş çok sayıda patlayıcı bulmuştur. İlk derece mahkemesi,  
başvuranın tutuklu olarak yargılanma süresini ve sabit adresi olan bir öğrenci olduğunu göz  
önüne alarak, serbest bırakılmasına karar vermiştir.  
Yargıtay, 21 Ocak 2004 tarihinde, başvuranla ilgili 18 Eylül 2002 tarihli kararı onamıştır.  
Öte yandan, bu esnada, başvuran 23 Ocak 2003 tarihinde vefat etmiştir.  
6
HUKUK  
I. DAVADA BULUNMA HAKKI (LOCUS STANDI)  
Hükümet, 8 Ocak 2008 tarihli görüşünde, başvuranın ağabeyinin AİHS’nin 34. maddesi  
çerçevesinde mağdur olduğunu iddia edemeyeceğini belirtmiştir.  
AİHM, başvuranın 23 Ocak 2003 tarihinde vefat ettiğini, ağabeyi Sedreddin Getiren’in  
başvuruyu devam ettirmek istediğini bildirdiğini kaydetmiştir. Ayrıca AİHM, yargılama  
sırasında başvuranın vefat ettiği bazı davalarda, başvuranın varisleri veya yakın aile  
üyelerinin AİHM huzurunda görülen yargılamaya devam etmeyi istedikleri yönündeki  
ifadelerini dikkate aldığını yineler (diğerlerinin yanısıra bkz. Dalban – Romanya [BD],  
28114/95; Latif Fuat Öztürk – Türkiye, 54673/00; Mutlu – Türkiye, 8006/02 ve Hanbayat –  
Türkiye, 18378/02).  
Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, başvuranın ağabeyinin, başvuranın yerine mevcut  
davayı sürdüreceği sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, Hükümet’in başvurusu reddedilmiştir.  
Öte yandan, Neytullah Getiren’e başvuran olarak atıfta bulunulmaya devam edilecektir.  
II. AİHS’NİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, gözaltındayken işkenceye maruz kaldığından ve iddialarına ilişkin etkili  
soruşturma yapılmadığından dolayı 3. ve 13. maddelerin ihlal edilmesinden şikayetçi  
olmuştur.  
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
Hükümet, AİHS’nin 35/1 maddesi çerçevesinde başvuranın iç hukuk yollarını  
tüketmediğini savunmuştur. Bu bağlamda, gözaltında kötü muameleye uğradıklarını iddia  
eden kimselerle ilgili iç hukukun sağladığı hukuki ve idari başvuru yolları bulunduğunu ve  
başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği zarar için telafi arayabileceğini belirtmiştir.  
Başvuran Hükümet’in savına itiraz etmiştir.  
AİHM, benzer davalarda Hükümet’in ön itirazını incelediğini ve reddettiğini yineler (bkz.  
özellikle, Karayiğit – Türkiye, 63181/00). AİHM bu davada, Karayiğit – Türkiye davasında  
vardığı kararlardan sapmasını gerektirecek özel koşullar tespit etmemiştir. Bu nedenle AİHM  
Hükümet’in ön itirazını reddeder.  
AİHM bu şikayetin AİHS’nin 35/3 maddesi çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığını  
kaydeder. AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını  
tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
1. Savunmacı Devletin AİHS’nin 3. maddesinin esası ısından yükümlülüğü  
a. Tarafların görüşleri  
7
Başvuran, gözaltındayken çeşitli biçimlerde kötü muameleye maruz kaldığını iddia  
etmiştir. Özellikle, dövüldüğünü, kollarından askıya alındığını ve soğuk suya sokulduğunu  
belirtmiştir. Polis memurları başvuranı yere yatırıp, sırtının üzerinde yürümüş ve  
zıplamışlardır. Başvuran kafasına darbe almış, bunun üzerine kulak zarı delinmiştir.  
Hükümet, başvuranın iddialarının dayanaksız olduğunu belirtmiştir. Hükümet, tıbbi  
raporlarda kötü muamele iddialarına ilişkin ciddi bir bulgu tespit edilmediğini ve 21 Mart  
1999 tarihli tıbbi raporlarda belirtilen yaralanmanın başvuran ve polis memurları arasında  
meydana gelen arbedede oluştuğunu belirtmiştir. Hükümet, sonunda, 27 Temmuz 2001 tarihli  
rapora göre, 21 Mart 1999 tarihli tıbbi raporlarda kulak zarındaki yırtılmanın yakın zamanda  
meydana gelmediğinin gözlemlendiğini iddia etmiştir.  
b. AİHM’nin değerlendirmesi  
AİHM, istisnaya izin verilmeyen 3. maddenin, demokratik toplumların en temel  
değerlerinden birini içermekte olduğunu, ve 15/2 madde çerçevesinde ihlaline izin  
verilmediğini yineler (bkz. Selmouni – Fransa [BD], 25803/94).  
Ayrıca kişinin sağlıklı olarak gözaltına alınıp, serbest bırakıldığında yaralı olduğu tespit  
edilirse, bu yaraların nasıl meydana geldiği hususunda makul bir açıklama yapmanın ve  
mağdurun iddialarının, özellikle de bu iddialar tıbbi raporlarla destekleniyorsa, doğruluğu  
üzerinde şüphe uyandıracak kanıt sağlamanın devlete düşğünü yineler. Devlet bunu  
yapmayı başaramazsa, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca ortaya ciddi bir sorun çıkar (diğerlerinin  
yanı sıra bkz. Selmouni; Çelik ve İmret – Türkiye, 44093/98 ).  
Mevcut davada, AİHM, 21 Mart 1999 tarihinde düzenlenen raporların başvuranın sağ  
kürek kemiği, omurgası ve bel bölgesinde yaralar bulunduğunu gösterdiğini gözlemler.  
Ayrıca raporlar, başvuranın sağ kulağının kulak zarının delindiği göstermiştir. AİHM,  
tarafların 21 Mart 1999 tarihli tıbbi raporlardaki bulgulara itiraz etmediklerini, ancak nasıl  
meydana geldiği konusunda farklı ıklamaları olduğunu kaydeder.  
Başvuranın kürek kemiği, omurgası ve bel bölgesindeki sıyrık ve eziklere ilişkin olarak,  
başvuran, gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmiş ancak Hükümet,  
yaraların yakalama sırasında meydana geldiğini öne sürmüştür.  
AİHM, yakalama raporunda, başvuran kaçmaya çalıştığı için, polis memurları ve başvuran  
arasında arbede yaşandığının belirtildiğini gözlemler. Ancak başvuran, yakalanmasından  
sonra Haseki Hastanesi’ne götürülmüş, burada kendisini muayene eden doktor, başvuranda  
fiziksel şiddet emaresi bulunmadığını kaydetmiştir. AİHM, Hükümet’in öne sürdüğü gibi,  
başvuranın vücudunda 21 Mart 1999 tarihli tıbbi raporlarda kaydedilen yaralanmalar  
mevcutsa, bu yaraların başvuranın yakalandığı tarih olan 14 Mart 1999 tarihinde düzenlenen  
raporda da görünmesi gerektiği kanısındadır. AİHM ayrıca tıbbi raporda tespit edilen  
bulguların, başvuranın dövüldüğü ve polis memurlarının sırtındaki yaralara sebep oldukları  
iddialarıyla örtüşğünü kaydeder. Bu nedenle AİHM, Hükümet’in, başvuranın vücudundaki  
sıyrık ve eziklerin nasıl oluştuğuna ilişkin açıklamalarından tatmin olmamıştır.  
Başvuranın sağ kulağında gözlemlenen kulak zarı delinmesinin nedenine ilişkin olarak ise,  
başvuran, gözaltında tutulduğu sırada kafasına darbe aldığını iddia etmiş, Hükümet ise  
başvuranın bu yaralanmaya “son zamanlarda” maruz kalmadığını belirtmiştir.  
8
Hükümet, ilk kez 21 Mart 1999 tarihinde başvuranın vücudundaki bu yaralanmayı  
gözlemleyen B.T. adlı doktorun, 27 Temmuz 2001 tarihinde düzenlediği tıbbi rapor uyarınca  
başvuranın kulak zarının travmaya bağlı delinmesinin “taze” oluşmadığını gözlemler. Bu  
bağlamda, AİHM, B.T.’nin raporundaki “taze” teriminin anlamına ilişkin herhangi bir  
ıklama vermediğini kaydeder. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi de, tıbbi raporda oluştuğu  
kaydedilen yaralanmaların nerede, ne zaman ve hangi koşullar altında oluştuklarına karar  
vermeden önce doktordan böyle bir açıklama yapmasını istememiştir.  
AİHM’ye göre, Hükümet ayrıca, bu yaralanmanın nasıl oluştuğuna ilişkin tatmin edici bir  
ıklama sağlamayı başaramamıştır. Hükümet yalnızca, 27 Temmuz 2001 tarihli tıbbi rapora  
dayanarak, kulak zarındaki delinmenin “yakın zamanda” oluşmadığını, bu ifadenin anlamını  
ıklamadan ve başvuranın olaylara ilişkin görüşüne alternatif sunmadan, kaydetmiştir.  
Özellikle, başvuranın yakalanma tarihinde vücudunda yara bulunmamasına ve başvuranın,  
başına yaralanmaya neden olacak darbe aldığı iddialarına ilişkin olarak, AİHM, başvuranın  
sağ kulak zarında meydana gelen delinmenin, 14 Mart 1999 ile 21 Mart 1999 tarihleri  
arasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde tutulduğu sırada  
meydana geldiği kanısına varmıştır.  
AİHM, Devletlerin savunmasız konumdayken tutulu bulundurulan herkesten yükümlü  
olduğunu ve makamların böyle bir kişiyi koruma görevlerinin bulunduğunu yineler. Devlet  
makamlarının, gözaltında denetimlerinde bulunan kişilerin maruz kaldığı yaralanmalara  
ıklama getirme yükümlülüğünü göz önünde bulundurarak, AİHM, kötü muamele  
uyguladıklarından şüphelenilen polis memurlarının beraatinin, devleti AİHM kapsamındaki  
yükümlülüğünden kurtarmayacağı kanısına varır (bkz. Çolak ve Filizer – Türkiye, 32578/96  
ve 32579/96 ve Yavuz – Türkiye, 67137/01).  
Kısaca, davanın koşulları ve Savunmacı Devletin makul açıklama vermediği bütün olarak  
göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, 21 Mart 1999 tarihli tıbbi raporlarda kaydedilen tüm  
yaralanmaların, başvuranın, Devletin yükümlülüğünü taşıdığı bir işlem olan gözaltında  
tutulduğu sırada uygulanan kötü muamelenin sonucu olduğu kanısına varır.  
Buna göre AİHS’nin 3. maddesi, esastan ihlal edilmiştir.  
2. AİHS’nin 3. maddesinin usul yönü ışığında Savunmacı Devlet’in sorumluluğu  
a. Tarafların görüşleri  
Başvuran İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin sanık polis memurlarını, dava dosyasındaki  
kanıta rağmen ve soruşturma yürütmeden beraat ettirdiğinden şikayetçi olmuştur. Başvuran  
ayrıca haklarında açılan dava sırasında polis memurlarıyla ilgili hiçbir disiplin tedbiri  
alınmadığından şikayetçi olmuştur.  
Hükümet, başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin hemen etkili bir soruşturma  
yapıldığını, bunun sonucunda da iki polis memuru aleyhinde cezai kovuşturma başlatıldığını  
belirtmiştir.  
b. AİHM’nin değerlendirmesi  
AİHM, bir kişinin 3. maddeye aykırı olarak polis tarafından ciddi bir kötü muameleye tabi  
tutulduğu yönünde savunulabilir bir iddia ortaya attığı durumlarda, sözkonusu hükmün,  
9
AİHS’nin 1. maddesinde yer alan devletin “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHS’de  
yer alan hak ve özgürlükleri tanıması” genel yükümlülüğüyle birlikte okunduğunda, etkili bir  
resmi soruşturma yapılması gerekliliğini içerdiğini hatırlatır. Soruşturma, sorumluların  
belirlenmesini ve cezalandırılmasını, ayrıca davacının soruşturma işlemlerine etkili bir şekilde  
erişimini sağlar nitelikte olmalıdır (bkz. Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan; Aksoy – Türkiye;  
ve Labita / İtalya [BD], no. 26772/95).  
AİHM, ayrıca, bir devlet memurunun işkence veya kötü muameleyle suçlandığı  
durumlarda, soruşturması veya davası süren görevlinin görevinin askıya alınmasının, hüküm  
giymesi durumunda ise mesleğinden men edilmesinin önemine dikkat çekmektedir (bkz.  
Abdülsamet Yaman - Türkiye, no. 32446/96).  
AİHM, sözkonusu davada, başvuranın kötü muamele iddiasını yerel makamlar önünde  
dile getirdiğini kaydetmektedir. Daha sonra, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi  
Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine, Fatih Cumhuriyet Savcısı soruşturma başlatmış ve  
emniyet amirliğinde başvuranın ifadesini alan iki polis memuru aleyhinde cezai kovuşturma  
yürütmüştür.  
Dolayısıyla, AİHM’ye göre, değerlendirilmesi gereken konu, Hükümet tarafından ileri  
sürüldüğü gibi usul şartlarına uygun bir hazırlık soruşturmasının yapılıp yapılmadığının  
incelenmesi değil, adli makamların sorumluları tespit etmeye kararlı olup olmadıklarıdır  
(Türkmen - Türkiye, no. 43124/98).  
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama sırasında, sanık memurları, başvuranı ve  
başvuranı yakalayan iki memuru dinlemiş ve kimlik tespiti yapmıştır. Başvuran, sanık  
memurlardan birinin kendisine kötü muamelede bulunan kişilerden birisi olduğunu teşhis  
etmiştir. İlk derece mahkemesi, B.T. adlı doktordan tıbbi görüş sunmasını talep etmiştir.  
Doktor, 21 Mart 1999 tarihinde, başvuranda kulak zarı yırtığı gözlemlemiştir.  
Bununla birlikte, AİHM, yargılamada ciddi eksiklikler bulunduğunu gözlemlemektedir.  
İlk olarak, B.T., yaranın “taze” olmadığını belirtmiş, ancak bu konuda herhangi bir  
ıklamada bulunmamıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, yaralanmaların ne zaman ve  
hangi koşullarda oluştuğunun belirlenemeyeceği yönünde karar vermeden önce, doktordan  
herhangi bir açıklama yapmasını istememiştir.  
Ayrıca, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, sanık polis memurları H.G. ile M.K.’nin  
başvuranda görülen yaraların neden kaynaklandığına ilişkin vermiş oldukları çelişkili ifadeleri  
dikkate almamıştır. 8 Haziran 1999’da, iki polis memuru, Fatih Cumhuriyet Savcısı’na vermiş  
oldukları ifadede, başvuranın vücudundaki yaraların, başvuranın yakalanmasından sonra  
yapılan olay yeri incelemesi sırasında kaçmaya çalışması üzerine, başvuranla aralarında  
yaşanan arbede sırasında oluştuğunu belirtmişlerdir. Ancak, H.G., duruşma sırasında,  
başvuran yakalandığı sırada olay yerinde bulunmadığını, başvuran yakalandıktan sonra ise  
başvuran ile kendisini yakalayan memurlar arasında arbede yaşandığını duyduğunu ifade  
etmiştir. M.K., başvuranın yakalanmasından sonra yapılan olay yeri incelemesi sırasında  
başvuran ile polis memurları arasında arbede yaşandığını belirtmiştir.  
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin polis memurlarıyla ilgili beraat kararını verirken, dava  
dosyasında olay yeri incelemesinin gerçekten yapıldığını gösteren herhangi bir belge  
bulunmamasına rağmen, başvuranın olay yeri incelemesi sırasında başına darbeler aldığını  
kaydetmesi AİHM’yi şaşırtmıştır.  
10  
Özetle, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, maddi şartları belirleyememiş ve gözaltı süresinin  
sonunda başvuranın vücudunda görülen yaraların neden kaynaklandığını tespit edememiştir.  
Ayrıca, sanık polis memurları, aleyhlerinde devam eden kovuşturma sona erinceye kadar  
mesleklerini icra etmeye devam etmişlerdir. AİHM’ye göre, yerel makamların soruşturmaları  
ve davaları süren bu memurların görevlerini askıya almaması, AİHM içtihadında yer alan  
ilkelere ters düşmektedir (bkz, Abdülsamet Yaman, yukarıda kaydedilen ve Zeynep Özcan -  
Türkiye, no. 45906/99).  
Yukarıda kaydedilenler ışığında, AİHM, H.G. ile M. K. aleyhinde yürütülen cezai  
kovuşturmanın yeterli olmadığı, dolayısıyla bunun AİHS’nin 3. maddesi uyarınca devletlerin  
usul yönünden yükümlülüklerine aykırı olduğu sonucuna varmıştır.  
AİHM, 3. maddenin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna varmıştır.  
AİHM, başvuranın iddiasının AİHS’nin 13. maddesi uyarınca ayrıca incelenmesine gerek  
olmadığı kanısındadır (bkz, Timur - Türkiye, no. 29100/03; Onay - Türkiye, no. 31553/02).  
III. BAŞVURANIN GÖZALTINDA TUTULMASIYLA İLGİLİ OLARAK AİHS’NİN  
5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, yakalanmasının herhangi bir makul şüpheye dayanmadığı, yakalanmasının  
gerekçeleri konusunda kendisine bilgi verilmediği ve yakalanmasının ardından hemen bir  
hakim veya yargılama yetkisi olan bir başka memur huzuruna çıkartılmadığı konusunda  
şikayetçi olmuş ve bu şikayetlerini AİHS’nin 5. maddesinin 1., 2. ve 3. paragraflarına ve 13.  
ve 14. maddelerine dayandırmıştır.  
AİHM, bu şikayetlerin AİHS’nin 5. maddesinin 1., 2. ve 3. paragrafları yönünden  
incelenmesi gerektiğini belirterek, AİHS’nin 35/1 maddesi uyarınca, nihai karardan itibaren  
altı aylık süre içerisinde davayla ilgilenebileceğini hatırlatmaktadır.  
AİHM, başvuranın gözaltı süresinin 14 Mart 1999 tarihinde başlayıp, hakimin tutuklu  
yargılanması yönünde karar verdiği 21 Mart 1999 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir.  
Başvuran, altı aydan fazla bir süre sonra, 23 Ocak 2003 tarihinde AİHM’ye başvurmuştur  
(bkz, Sacettin Yıldız - Türkiye, no. 38419/02).  
AİHM, başvurunun bu kısmının altı aylık süre zarfının dışında yapıldığını belirterek,  
AİHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna  
varmıştır.  
IV. BAŞVURANIN TUTUKLU YARGILANMASIYLA İLGİLİ OLARAK AİHS’NİN  
5. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
A. AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiği iddiası  
Başvuran, çok uzun bir süre boyunca tutuklu yargılandığı konusunda şikayetçi olmuş ve  
bu şikayetini AİHS’nin 5/3 maddesine dayandırmıştır.  
1. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
11  
AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden  
AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit  
eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
2. Esas  
a. Tarafların iddiaları  
Başvuran, devam etmekte olan tutukluluğu için İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi  
tarafından sunulan gerekçelerin yetersiz olduğunu iddia etmiştir.  
Hükümet, başvuranın tutukluluğunun, suç işlemiş olması nedeniyle makul şüphe  
gerekçelerine dayandığını ve yetkili makam tarafından gözaltı tedbirinin periyodik olarak  
gözden geçirildiğini ifade etmiştir. Hükümet, ayrıca, başvuranın ciddi bir suçla itham  
edildiğini ve başvuranın devam eden tutukluluğunun suçun önlenmesi, kamu düzeninin  
korunması ve başvuranın kaçma riskinin ortadan kalkması için gerekli olduğunu belirtmiştir.  
b. AİHM’nin değerlendirmesi  
AİHM, sözkonusu davada gözönünde bulundurulması gereken sürenin, başvuranın  
gözaltına alındığı 14 Mart 1999 tarihinde başlayıp başvuranın Devlet Güvenlik Mahkemesi  
tarafından suçlu bulunduğu 18 Eylül 2002 tarihinde sona erdiğini kaydetmektedir.  
Dolayısıyla, bu süre üç yıl altı aydır.  
AİHM, ayrıca, dava dosyasındaki belgelere bakarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin her  
duruşma sonrasında başvuranın tutukluluğunu göz önünde bulundurduğunu kaydetmektedir.  
Mahkeme, her seferinde “kanıtların durumu, toplam tutukluluk süresi, sanığın itham edildiği  
suçun niteliği ve bu suç için verilecek cezanın üst sınırı” gibi birbirinin aynı ve kalıplaşmış  
terimler kullanarak tutukluluk süresini uzatmıştır.  
AİHM, genel olarak, “kanıtların durumu” ifadesinin, ciddi suç emarelerinin varlığı ve  
devamlılığı ısından alakalı bir unsur olabileceği kanısındadır. AİHM, ayrıca, isnat edilen  
suçun ciddiyetini ve suçlu bulunması durumunda başvurana verilecek olan cezanın ağırlığını  
kabul etmektedir. Bu bakımdan, AİHM, verilen cezanın ağırlığının, başvuranın kaçma  
riskinin değerlendirilmesi bağlamında alakalı bir unsur olduğu görüşüne katılmaktadır (bkz,  
Michta - Polonya, no. 13425/02). Ancak, AİHM’ye göre, ne kanıtların durumu, ne de  
suçlamaların ciddiyeti yalnız başına üç yıl altı aydan fazla olan ihtiyati tutukluluk süresini  
haklı çıkarabilir (Çetin Ağdaş - Türkiye, no. 77331/01; Mehmet Yavuz - Türkiye, no.  
47043/99).  
AİHM, bu bağlamda, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, özellikle  
kovuşturmanın son safhalarında, başvuranın serbest bırakılmasının ne ölçüde bir risk  
taşıyacağını belirtmediğini gözlemlemektedir (bkz, Demirel - Türkiye, no. 39324/98). Ayrıca,  
ilk derece mahkemesi, başvuranın devam eden tutukluluğu yerine, ülkeden ayrılma yasağı  
veya kefaletle tahliye gibi önleyici tedbirlerin uygulanması konusunu hiçbir zaman  
gözönünde bulundurmamıştır (bkz, Mehmet Yavuz, yukarıda kaydedilen).  
12  
İlk derece mahkemesinin kalıplaşmış muhakemesi gözönünde bulundurulduğunda,  
yukarıda yer alan bilgiler, AİHM’nin, başvuranın üç yıl altı aydan fazla süren tutukluluğunun  
haklı çıkarılamayacağı sonucuna varması için yeterlidir (Çetin Ağdaş, yukarıda kaydedilen).  
Buna göre, AİHS’nin 5/3 maddesi ihlal edilmiştir.  
B. AİHS’nin 5/4 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği iddiası  
Başvuran, ilk derece mahkemesinin tutukluluğunun devamına ilişkin vermiş olduğu  
kararlara itirazda bulunabilmek için etkin bir iç hukuk yolu bulunmadığı konusunda şikayetçi  
olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 5/4 ve 13. maddelerine dayandırmıştır.  
AİHM, bu şikayetin yalnızca AİHS’nin 5/4 maddesi açısından incelenmesi gerektiği  
kanısındadır.  
1. Kabuledilebilirlik  
AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden  
AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit  
eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
2. Esas  
a. Tarafların iddiaları  
Başvuran, karara karşı itirazda bulunma usulünün, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygun  
olmamasına karşı etkili bir kontrol mekanizması sağlamadığını ileri sürmüştür.  
Hükümet, başvuranın tutukluluğunun devamına ilişkin verilen kararlara itirazda  
bulunabilmesi için bir hukuk yolunun mevcut olduğunu ifade etmiştir. Hükümet, başvuranın  
eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 297-304 maddelerinde öngörülen bu hukuk  
yolundan yararlanmadığını ileri sürmüştür.  
b. AİHM’nin değerlendirmesi  
AİHM, başvuranın 4 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin önünde birçok kez serbest  
bırakılma talebinde bulunduğunu, ancak mahkemenin bütün bu talepleri reddettiğini  
gözlemlemektedir. Dolayısıyla, mahkeme, başvuranın uzun süren tutukluluğunu sona  
erdirerek iddia edilen AİHS ihlalini önleme veya telafi etme imkanına sahipti (bkz, Mehmet  
Şah Çelik - Türkiye, no. 48545/99).  
AİHM, Hükümet tarafından önerilen hukuk yoluyla ilgili olarak, uygulamada bu hukuk  
yolunun başarı olasılığının çok düşük olduğunu ve sanık açısından gerçek anlamda çekişmeli  
bir usul sağlamadığını kaydetmektedir (bkz, Koşti ve Diğerleri - Türkiye, no. 74321/01;  
Bağrıyanık - Türkiye, no. 43256/04; Doğan Yalçın - Türkiye, no. 15041/03).  
AİHM, Hükümet’in, daha önceki saptamalarından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir  
kanıt ya da iddia ortaya koymadığı görüşündedir.  
Buna göre, AİHS’nin 5/4 maddesi ihlal edilmiştir.  
13  
V. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN 1., 2. VE 3. PARAGRAFLARININ İHLAL EDİLDİĞİ  
İDDİASI  
A. AİHS’nin 6/3 maddesi uyarınca başvuranın sessiz kalma ve kendini suçlamaya  
karşı korunma hakkına ilişkin iddia  
Başvuran, kötü muameleye maruz bırakıldığı gözaltı sürecinde kendini suçlayan ifadeler  
kullanmaya zorlandığı konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 6/3 maddesine  
dayandırmıştır.  
AİHM, bu şikayetin AİHS’nin 6/1 maddesi uyarınca incelenmesi gerektiği kanısındadır.  
1. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden  
AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit  
eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
2. Esas  
a. Tarafların iddiaları  
Başvuran, gözaltında bulunduğu sırada, kendisini suçlayan ifadeler içeren bir belgeyi  
imzalamaya zorlandığını iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, İstanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’nin kararını verirken bu belgeyi gözönünde bulundurduğunu ileri sürmüştür.  
Hükümet, bu iddiaya cevaben, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi kararının yalnızca  
başvuranın ifadelerine dayanmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, başvuran aleyhinde başka  
kanıtların bulunduğunu ifade etmiştir. Hükümet, ayrıca, başvuranın polise ifade vermek  
istemediğini belirtmiştir.  
b. AİHM’nin değerlendirmesi  
AİHM, 20 Mart 1999 tarihinde, başvuranın yalnızca PKK’ya karşı sorumlu olduğu için  
polise veya Türkiye Cumhuriyeti mahkemesine ifade veremeyeceğini belirttiği bir belgeyi iki  
polis memurunun imzaladığını gözlemlemektedir. Ancak, başvuran bu belgeyi imzalamayı  
reddetmiştir. Bu da AİHM’yi başvuranın gözaltı süresince sessiz kalmak istediği sonucuna  
götürmektedir.  
AİHM, bu bağlamda, sessiz kalma ve kendini suçlamaya karşı korunma haklarının, genel  
olarak, AİHS’nin 6. maddesi kapsamında adil yargılanma kavramının esasını oluşturan  
uluslararası standartlar olarak algılandığını hatırlatmaktadır. Bu hakların gerekçeleri, diğer  
hususlar meyanında, sanıkları makamların zorlamalarına karşı korumak ve böylece adli  
hataların önlenmesine ve 6. maddenin amaçlarının yerine getirilmesine katkıda bulunmaktır.  
Özellikle bir kişinin kendini suçlamasının önlenmesi hakkı, bir ceza davasındaki adli  
kovuşturmanın, başvuranın iradesine karşı gelerek zorlama ve baskı yoluyla alınan ifadelere  
başvurmadan sanık aleyhindeki davayı kanıtlama amacında olduğunu varsaymaktadır (bkz,  
Jalloh - Almanya, no. 54810/00).  
14  
AİHM’nin görevi, davanın koşulları ışığında, iddia makamının başvuranın ifade vermeyi  
reddetmiş olmasını, sessiz kalma hakkının gerekçesiz bir şekilde ihlalini oluşturacak şekilde  
istismar edip etmediğini incelemektir. Özellikle, başvuranın ifade vermeye zorlanıp  
zorlanmadığı, yargılama sırasında başvuranın gözaltından verdiği ifadenin veya sessiz kalma  
hakkının dikkate alınmasının 6/1 maddesinde öngörülen adil yargılanma hakkının temel  
ilkelerine aykırı bir durum teşkil edip etmediğinin belirlenmesi gerekmektedir (bkz, Macko ve  
Kozubal / Slovakya, no. 64054/00 ve Saunders / Birleşik Krallık, Raporlar 1996-VI).  
AİHM, bu bağlamda, başvuranın gözaltında bulunduğu sırada polis memurlarından  
görmüş olduğu kötü muamele nedeniyle AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği yönünde bir  
karara vardığını hatırlatır. AİHM, ayrıca, on üç kişinin ölümüne sebebiyet veren bir terör  
eylemi nedeniyle başvuranın yakalanıp tutuklandığını kaydetmektedir. AİHM, özellikle  
başvuranın ilgisi olduğu düşünülen Mavi Çarşının bombalanması olayına ilişkin bilgi almak  
amacıyla başvuranın kötü muamele gördüğüne dair güçlü çıkarımlara varılabileceği  
kanısındadır. Bu nedenle, AİHM, başvuranın kendini suçlayan ifadeler vermeye zorlandığı  
sonucuna varmaktadır.  
AİHM, bir sonraki aşamada, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından başvuranın  
sessiz kalmasının dikkate alınmasının AİHS’nin 6/1 maddesinin hükümlerini ihlal edip  
etmediği sorununa eğilecektir. AİHM, bu bağlamda, mahkemenin vermiş olduğu kararda,  
başvuranın yasadışı bir örgüt mensubu olması nedeniyle polise ifade vermeyi reddettiğini ve  
aynı sebeple sessiz kalma gerekçelerinin belirtildiği 20 Mart 1999 tarihli belgeyi imzalamak  
istemediğini belirttiğini gözlemlemektedir.  
AİHM, 20 Mart 1999 tarihli belgenin, başvuranın sessiz kalmasının gerekçeleri adı altında  
kendini suçlayan ifadeler barındırdığını kaydetmektedir. AİHM’ye göre, İstanbul Devlet  
Güvenlik Mahkemesi, başvuranın kötü muamele iddialarını kaale almadan sözkonusu belgeyi  
imzalamadığı için yasadışı örgüt mensubu olarak hareket ettiği sonucuna varmakla,  
başvuranın sessiz kalmasını suçluluğunun bir göstergesi olarak algılamıştır. Bu da adil  
yargılanma hakkının özüne aykırı bir durum teşkil etmektedir (John Murray - Birleşik  
Krallık).  
Ayrıca, AİHM’ye göre, başvuranın imzası olmadan 20 Mart 1999 tarihli belgenin  
başvuranın polise ifade vermeyi reddetme gerekçelerini gösterdiği düşünülemez. Ayrıca,  
sözkonusu zamanda yürürlükte olan eski Ceza Kanunu’nun 135. maddesine göre, tutuklu  
kişinin imzası olmadan bu tür belgelerin hiçbir yasal değeri yoktur. Ancak, İstanbul Devlet  
Güvenlik Mahkemesi, sanki başvuranın kendi isteğiyle vermiş olduğu bir ifadeymiş gibi, 20  
Mart 1999 tarihli belgenin içeriğini dikkate almıştır. Dolayısıyla, mahkeme hiçbir yasal değeri  
olmayan bir kanıtı başvuran aleyhine kullanmıştır.  
Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, 20 Mart 1999 tarihli belgenin başvuran aleyhinde  
delil olarak kabul edilmesinin, başvuranın hüküm giymesinde sonuca götüren bir kanıt  
olmamasına rağmen, başvuranın sessiz kalma ve kendini suçlamaya karşı korunma hakkını  
tehlikeye düşürdüğü sonucuna varmaktadır.  
Buna göre, AİHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.  
B. Mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, başvurana gözaltındayken avukat  
yardımı sağlanmaması ve suçsuz sayılma hakkıyla ilgili olarak AİHS’nin 6.  
maddesinin 1., 2. ve 3. paragraflarının ihlal edildiği iddiaları  
15  
Başvuran, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde yargılanmadığı  
konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 6/1 maddesine dayandırmıştır.  
Başvuran, konuyla ilgili olarak, Haziran 1999’a kadar İstanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’nin yargıçlar kurulunda bir askeri hakimin bulunduğunu ve Devlet Güvenlik  
Mahkemesi hakimlerinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlı olduğunu belirtmiştir.  
Başvuran, ayrıca, AİHS’nin 6/2 maddesi uyarınca, yakalanmasının ardından İstanbul Emniyet  
Müdürü ile Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından basına suçlu olarak duyurulduğunu ileri  
sürmüştür. Başvuran, son olarak, gözaltında bulunduğu sırada avukat yardımı almadığı  
konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 6/3 maddesine dayandırmıştır.  
AİHM, dava olaylarını, tarafların iddialarını ve 6/1 maddesinin ihlaline ilişkin tespitini  
gözönünde bulundurduğunda, AİHS’nin 6. maddesi uyarınca ortaya atılan asıl hukuki sorunu  
incelemiş olduğu kanısına varmıştır. Bu nedenle, AİHM, başvuranın bu madde uyarınca  
yapmış olduğu diğer şikayetlerle ilgili olarak ayrı bir hükme varmaya gerek olmadığı  
sonucuna varmıştır (bkz, Yalçın Küçük - Türkiye (no. 3), no. 71353/01 ve Kamil Uzun -  
Türkiye, no. 37410/97).  
VI. AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yargılaması yapılan suçların cezai  
kovuşturmalarının diğer mahkemelerce yargılaması yürütülen suçlarınkinden farklı olması  
nedeniyle, kendisine karşı ayrımcılık uygulandığı konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini  
AİHS’nin 14. maddesine dayandırmıştır.  
AİHM, daha önce bu tür şikayetleri reddettiğini kaydetmektedir (bkz, Halis -Türkiye, no.  
30007/96 ve Abidin Doğan -Türkiye, no. 67214/01). AİHM, bu davada, daha önceki  
kararlarından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir gerekçe olmadığı görüşündedir.  
AİHM, AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca bu şikayetin dayanaktan  
yoksun olduğunu belirterek reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.  
VII. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,  
hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuranın kardeşi, manevi tazminat olarak 80,000 Euro talep etmiştir.  
Hükümet, bu talebe itiraz etmiştir.  
AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin, 5. maddesinin 3. ve 4. paragraflarının ve 6/1 maddesinin  
ihlallerini saptadığını kaydetmektedir. AİHM, AİHS’nin 5/4 ve 6/1 maddelerinin ihlallerinin  
tespitinin, tek başlarına başvuranın görmüş olduğu manevi zarar için yeterli adil tatmin  
oluşturdukları kanaatindedir. AİHM, diğer yandan, AİHS’nin 3. ve 5/3 maddelerinin ihlalleri  
nedeniyle başvuranın görmüş olduğu manevi zararın yalnızca bu ihlallerin tespiti ile telafi  
16  
edilemeyeceğini de kabul etmektedir. AİHM, ayrıca, sözkonusu yargılamada başvuranın  
kardeşinin AİHM tarafından başvuranın halefi olarak kabul edildiği için, başvurana ödenecek  
olan manevi tazminatı almaya hakkı olduğunu belirtmektedir. AİHM, hakkaniyete uygun  
temellere dayanarak, manevi tazminat olarak başvuranın kardeşine 11,500 Euro ödenmesine  
karar verir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran, ayrıca, AİHM önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 3,000  
Euro talep etmiştir.  
Hükümet, başvuranın kardeşinin bu masraflara dair herhangi bir belge sunmadığı  
gerekçesiyle, bu talebe karşı çıkmıştır.  
AİHM’nin içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Sözkonusu davada, başvuranın kardeşi, bu  
masrafların gerçekten yapıldığını kanıtlamamıştır. Bu nedenle, AİHM, bu başlık altında  
herhangi bir ödeme yapılmamasına karar vermiştir.  
A. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına  
üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE  
1. Sedreddin Getiren’in sözkonusu davayı başvuranın yerine devam ettirme hakkı  
olduğuna;  
2. Başvuranın gözaltında bulunduğu sırada kötü muamele gördüğü, kötü muamele  
gördüğüne dair etkili bir soruşturma yapılmadığı, tutukluluk süresinin uzunluğu, tutuklu  
yargılanmasının haksızlığı ile sessiz kalma hakkının ve kendini suçlamaktan imtina etme  
hakkının ihlaline itiraz edebileceği bir hukuk yolu bulunmadığı iddialarının kabuledilebilir  
olduğuna;  
3. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;  
4. AİHS’nin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine;  
5. AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;  
6. AİHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;  
7. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
8. Başvuranın AİHS’nin 6. maddesi uyarınca yapmış olduğu diğer şikayetlerle ilgili olarak  
ayrı bir hükme varmaya gerek olmadığına;  
17  
9. (a)AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren  
üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek  
üzere, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte, Savunmacı Hükümet tarafından  
başvuranın kardeşi Sedreddin Getiren’e manevi tazminat olarak 11,500 Euro (on bir bin  
beş yüz Euro) ödenmesine;  
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin  
yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi  
kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
10. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.  
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragrafları gereğince 22 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
Sally Dollé  
Françoise Tulkens  
Zabıt Katibi  
Başkan  
18