CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
GEMĐCĐ -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 25471/02)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
2 Aralık 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
T.C. vatandaı Ahmet Gemici (bavuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 3  
Temmuz 2000 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin  
Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapılan  
25471/02 numaralı bavuru sonucu bu dava görülmektedir  
Bavuran Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đstanbul Barosu avukatlarından  
K.T. Sürek tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuran 1952 doğumlu olup Đzmir’de ikamet etmektedir. Olayların meydana geldiği  
dönemde Emek Partisi’nin Narlıdere (Đzmir) Đlçe Tekilatı’nın Bakanıydı.  
16 Kasım 1999 tarihinde arama izni olan polis, EMEP binasında arama gerçekletirmive  
aynı gün Đzmir Sulh Mahkemesi emriyle satıı ve dağıtılması yasaklanmıolan 443 adet parti  
dergisine el koymutur.  
23 Kasım 1999 tarihinde savcılık, EMEP büro sorumlusunu yasak dergi konusunda ifade  
vermeye davet etmitir.  
Bavuran, 25 Ocak 2000 tarihinde el koyma olayıyla ilgili olarak polise ifade vermitir.  
Bavuran ifadesinde, söz konusu derginin yasaklandığından haberi olmadığını ileri sürmütür.  
3 ubat 2000 tarihinde Đzmir Cumhuriyet Savcısı, mahkemenin verdiği karara uymadığı ve  
mahkemenin yasaklama kararını ihlâl ettiği gerekçesiyle Ceza Kanunu’nun 526. maddesinin  
1. fıkrası uyarınca bavuran hakkında kovuturma balatmıtır.  
2 Mart 2000 tarihinde Đzmir Sulh Mahkemesi dava dosyasını inceleyerek bavuranın  
yasaklama emrine uymadığına karar vermive 105 000 000 Eski Türk Lirası (TRL) hafif para  
cezasına mahkûm etmitir (olayın meydana geldiği dönemde yaklaık 184 Amerikan Doları  
USD). Mahkeme bu kararını bu tür suçlarda basitletirilmiyargılama usulü öngören Ceza  
Muhakemesi Kanunu’nun 386. maddesine dayandırmıtır.  
Bavuran, 26 Nisan 2000 tarihinde Đzmir Ceza Mahkemesi önünde bu mahkûmiyet  
kararına itiraz etmitir. Bavuran gerekçe olarak söz konusu belgelerin yasaklandığına dair  
alınan karardan haberi olmadığını ileri sürmütür. Ceza mahkemesi duruma yapmaksızın  
aldığı 27 Nisan 2000 tarihli kararında itirazı reddetmive ceza kararnamesini onamıtır.  
3 Mayıs 2000 tarihinde Đzmir savcılığı, bavuranın yazılı emir yoluyla verilen para cezasını  
ödemesini istemitir. Đlgili ahıs, 10 Temmuz 2000 tarihinde 170 USD değerindeki ceza  
tutarını ödemitir.  
2
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN 1. FIKRASININ ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Bavuran, yargılamanın durumasız yapıldığını ve dolayısıyla davasının adil bir ekilde  
görülmediğini iddia etmekte ve AĐHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına atıfta bulunmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, bavuranın savcıdan yazılı emir yoluyla « kanun yararına bozma » bavurusunda  
bulunmasını istemediği için iç hukuk yollarının tüketilmediğinden kabuledilebilirlik itirazında  
bulunmaktadır.  
Bavuran bu iddiaya itiraz etmekte ve yazılı emirle « kanun lehine bozma » yolunun  
herkese açık bir itiraz yolu olmadığını ileri sürmektedir.  
AĐHM, Hükümet’in değindiği iç hukuk yolunun Türk hukuku bağlamında olağanüstü  
bir iç hukuk yolu olduğunu kaydetmektedir. Eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 343.  
maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Basavcısı, bir davayı Yargıtay’a gönderme yetkisine  
sahip olmakla birlikte, bunu ancak Adalet Bakanı’nın resmi talimatı üzerine yapabilmektedir.  
Bu nedenle sözkonusu iç hukuk yolu, davalarına bakılmakta olan kiiler için doğrudan  
eriilebilir değildir. Sonuç olarak, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilmikuralları  
göz önüne alınırsa, AĐHS’nin 35. maddesinin gereklerini yerine getirmiolmak için bu iç  
hukuk yoluna bavurmayı gerekmemektedir (Türkiye aleyhine Karahanoğlu davası, ilgili  
bölüm, prg. 33). Dolayısıyla AĐHM, Hükümet’in bu itirazını reddetmektedir.  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bavurunun dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca baka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle bavurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun  
olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
Bavuran duruma hakkından mahrum edildiğini ve bu nedenle gereği gibi savunma  
yapamağını ileri sürmektedir.  
Hükümet bavuranın bu iddiasını reddetmekte ve ceza kararnamesinin adil bir  
yargılama sonucunda hukuk kurallarına uygun olarak verildiğini savunmaktadır. Hükümet,  
sözkonusu yargılama usulünün mahkemeler üzerindeki iyükünün azaltılması ve ikinci  
derecede önemi olan davalarda yargılamanın kolaylatırılması amacıyla birçok ülkede  
uygulanan olağan bir yargılama usulü olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, Türk hukuk  
sisteminin çıkarılan ceza kararnamelerine karı ceza mahkemeleri önünde etkin bir itiraz yolu  
sunduğunu belirtmektedir. Son olarak Hükümet, yeni Türk Ceza Kanunu ve 1 Haziran 2005  
tarihinde yürürlüğe giren Ceza Muhakemeleri Kanunu ile ceza kararnameleri uygulamasının  
kaldırılğını hatırlatmaktadır.  
AĐHM, durumaların kamuya açık yapılmasının AĐHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında  
yer alan temel bir ilke olduğunu hatırlatmaktadır. Açık duruma gerçekletirme, halkın  
denetimini aan gizli bir adalete karı yargılanabilirleri korumakta ve böylece mahkemelere  
duyulan güvenin sürdürülmesine katkı sağlamaktadır. Açık duruma sayesinde adalet effaf  
3
bir ekilde tecelli etmekte, böylece 6. maddenin amacı olan ve demokratik toplumlarda  
güvence altına alınması temel bir ilke olan, adil yargılanma ilkesi yerine getirilmektedir (San  
Marino aleyhine Stefanelli davası, no 35396/97, prg. 19 CEDH 2000-II ; Çek Cumhuriyeti  
aleyhine Malhous davası [GC], no 33071/96, prg. 55, 12 Temmuz 2001).  
AĐHM, eski Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca hakimin bazı  
suç kategorileri için, duruma yapmaksızın dosya üzerinden ceza kararnamesi çıkarabildiğini  
gözlemlemektedir. Para cezasına hükmedilen ceza kararnamelerine ilikin olarak yapılan  
itiraz da ağır ceza mahkemesi tarafından dosya üzerinden duruma yapmaksızın  
incelenmekteydi.  
AĐHM, mevcut davada bavuranın ulusal mahkemeler önünde yapılan yargılamanın hiçbir  
safhasında açık duruma hakkından yararlanamadığını gözlemlemektedir. Ne ceza  
kararnamesi çıkarıp bavuranı para cezasına çarptıran sulh ceza mahkemesi ne bavuranın  
itirazını inceleyen ve karara bağlayan ağır ceza mahkemesi duruma yapmıtır. Bavurana  
davasıyla ilgili karar verecek mahkemeler huzurunda kendisini bizzat veya bir avukat  
vasıtasıyla savunma olanağı tanınmamıtır.  
AĐHM, Anayasa Mahkemesi’nin, sulh ceza mahkemesi önünde görülen davada duruma  
yapılmaması konusunu değerlendirdiğini ve kiileri kamuya açık olarak yargılanmaktan  
mahrum bırakmanın adil yargılanma ve savunma hakkını ihlal ettiği sonucuna vardığını  
kaydeder. AĐHM, bu tespit ile birlikte yeni ceza kanunu ve yeni ceza muhakemesi kanununda  
ceza kararnamesiyle ilgili bir düzenleme bulunmadığını da dikkate almaktadır.  
Ancak yapılan bu değiikliklerin bavuranın davasına etkisi olmamıtır. Bu nedenle  
AĐHM, bavuranın davasına bakan mahkemelerde duruma yapılmamıolması dolayısıyla  
AĐHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlâl edildiği sonucuna varmaktadır.  
II. AĐHS’NĐN 10 MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran ifade özgürlüğü hakkının ihlâl edildiğinden ikâyetçi olmaktadır. Bu  
bağlamda AĐHS’nin 10 ve 11. maddelerine atıfta bulunmaktadır. AĐHM, bu ikâyetlerin  
10. maddesi bakımından incelenmesi gerektiğini kaydeder  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu ikayetin dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca baka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle bavurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun  
olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
Bavuran, bakanı olduğu siyasi partinin bürolarında bu partiye ait dergilerin bulunması  
nedeniyle ceza mahkemesi tarafından mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğü hakkının ihlâl  
edilmesi anlamına geldiğini ileri sürmektedir.  
Hükümet, bavuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale edildiği iddialarını  
reddetmektedir. Hükümet, bavuranın mahkûm edilmesinin sebebinin sorumlusu olduğu  
siyasi partinin bürolarında yasaklanmıbelgelerin bulunması olduğunu ileri sürmektedir.  
4
Hükümete göre, ceza kararnamesinin ve ilgili ahsın itirazı sonrasında ağır ceza mahkemesi  
tarafından verilen kararın gerekçeleri okunduğunda, bavuranın ifade özgürlüğüne hiçbir  
surette müdahale edilmediği anlaılmaktadır.  
1. Müdahale olup olmadığı  
Đfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin  
ve her bireyin gelimesinin balıca koullarından birini oluturur. AĐHS’nin 10. maddesinin 2.  
fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karılanan ya da zararsız veya  
önemsiz olarak algılanan ‘bilgi’ ve ‘fikirler’ için değil; ok edici, zedeleyici yahut kaygı verici  
bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. ‘Demokratik toplumun’ vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun,  
hogörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır. (bakınız, diğerleri arasından, Đspanya  
aleyhine Castells davası, 23 Nisan 1992, prg. 42, seri A no 236 ; Almanya aleyhine Vogt  
davası , 26 Eylül 1995, prg. 52, seri A no 323).  
Herkes için çok değerli olan ifade özgürlüğü, özellikle siyasi partiler ve onun aktif üyeleri  
için ayrı bir önem taımaktadır. Siyasi parti üyeleri seçenlerini temsil etmekte, onların  
sorunlarını dile getirmekte ve onların çıkarlarını savunmaktadır (Türkiye aleyhine Incal  
dava, 9 Haziran 1998, prg. 46, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-IV).  
Mevcut davada, ikâyet edilen kısıtlama, Hükümetin haklı olarak iaret ettiği gibi,  
bavuranın söz konusu derginin hazırlanmasına katkıda bulunmasıyla değil, mahkemenin  
yasaklama kararına uymaması nedeniyle verilen mahkûmiyetle ilgilidir. Ancak bavuranın  
mahkûm edilmesiyle onun fikir ve düüncelerini bakalarına iletme özgürlüğünün  
kısıtlanğını kabul etmek gerekir. AĐHM’nin her ekil altında, ifade özgürlüğüne bağlılığı ve  
demokratik bir toplumun temel ve kurucu bir değeri olarak verdiği önem kayıtsız ve  
artsızdır. Dolayısıyla AĐHM, dolaylı yollarla da olsa herhangi bir kısıtlama vasıtasıyla ifade  
özgürğü ilkesinin manasının ortadan kaldırılmasına asla müsamaha gösteremez.  
AĐHM, bir « kısıtlamanın » AĐHS’nin 10. maddesiyle koruma altına alınan ifade özgürlüğü  
ile bağdaıp bağdamadığına karar verebilecek en son mercidir (bakınız, diğerleri arasından,  
Fransa aleyhine Lehideux ve Isorni davası, 23 Eylül 1998, prg. 51, Derleme 1998-VII ;  
Fransa aleyhine Ekin Ortaklığı davası , no 39288/98, prg. 56, CEDH 2001-VIII ; Đtalya  
aleyhine Perna davası [GC], no 48898/99, prg. 39, CEDH 2003-V).  
Bu itibarla AĐHM, muhalefet partisine üye olan bir siyaset adamının mevcut davada  
olduğu gibi dolaylı yollarla da olsa ifade özgürlüğüne yapılan bir müdahaleyi daha katı  
değerlendirmelidir (Đspanya aleyhine Castells davası, ilgili bölüm, prg. 42). Ayrıca AĐHM,  
daha önce de siyasi bültenlere el konulmasıyla ilgili davalara baktığını ve sözkonusu tedbirin  
caydırıcı niteliğinin tek baına 10. madde bakımından sorun yarattığı sonucuna vardığını  
hatırlatmaktadır (Incal, ilgili bölüm, prg. 56).  
Mevcut davada AĐHM, bavuranın yasak dergileri bulundurduğu için mahkûm edilmesini,  
AĐHS’nin 10. maddesiyle koruma altına alınan bilgi ve düünce açıklama özgürlüğü hakkına  
müdahale olarak değerlendirmektedir.  
Böyle bir müdahale, “yasa ile öngörülmedikçe”, AĐHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafı  
uyarınca meru amaç ya da amaçlar izlemedikçe ve sözkonusu amaçlara ulamak için  
“demokratik bir toplumda gerekli olmadıkça” AĐHS’nin 10. maddesine aykırıdır.  
5
2. Müdahale yasayla öngörülmümüdür ?  
AĐHM, yerleik içtihadına atıfta bulunarak, “yasayla öngörülme” ifadesinin, ihtilaflı  
tedbirin iç hukukta bir dayanağı olmasını gerektirmekle kalmayıp, ilgili kii için eriilebilir ve  
etkilerinin öngörülebilir olmasını gerektirdiğini hatırlatarak, sözkonusu yasanın niteliğine de  
vurgu yapmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Birleik Krallık aleyhine Sunday Times  
davası (no 1), 26 Nisan 1979, prg. 49, seri A no 30; Romanya aleyhine Rotaru davası [GC], no  
28341/95, prg. 52, CEDH 2000-V).  
AĐHS’nin 10/2 maddesi uyarınca, ancak vatandaa davranıını düzenleme imkanı tanımak  
amacıyla yeterli açıklıkla düzenlenmibir kural kanun olarak kabuledilebilir; vatandaꢀ  
gerektiğinde uzman görüü alarak, dava koullarında belirli bir eylemin yol açabileceği  
sonuçları makul bir ölçüde öngörebilmelidir. Sonuçların nihai bir kesinlikle öngörülmesi  
gerekmez. Kesinlik, istenen bir durum olsa da, bazen aırı katıcılığı da beraberinde  
getirebilir; oysa hukukun farklı durumlara adapte olmayı bilmelidir. Bu nedenle çok sayıda  
yasa, eyanın tabiatı gereği, günün artlarına göre yorumlanabilmelerine ve uygulanmalarına  
imkân tanımak üzere az çok muğlak hükümler içermektedir (Fransa aleyhine Editions Plon  
dava, no 58148/00, prg. 26, CEDH 2004-IV).  
Meruiyet ilkesi değerlendirilirken, ulusal mahkemeler tarafından iç hukukun uygulanma  
ve yorumlanma eklinin, AĐHS ilkelerine uygun sonuçlar doğurup doğurmadığının kontrol  
edilmesi gerekmektedir (Türkiye aleyhine Apostolidi ve diğerleri davası, no 45628/99, prg. 70,  
27 Mart 2007 ; Türkiye aleyhine Karademirci ve diğerleri davası no 37096/97 ve 37101/97,  
prg. 42, CEDH 2005-I).  
Mevcut davada, bavuranın eski Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesi uyarınca mahkum  
edilmesi nedeniyle müdahalenin iç hukukta bir dayanağı bulunmaktaydı. Sözkonusu yasanın  
eriebilirlik gereğine de riayet edilmitir.  
Öngörülebilirlik ilkesiyle ilgili olarak AĐHM, Đzmir Sulh Ceza Mahkemesinin bavuranı  
Eski Ceza Kanunu’nun 526. maddesine dayanarak mahkûm ettiğini tespit etmektedir. Bu  
hüküm uyarınca, yetkili bir makamın çıkardığı bir ceza emrine veya aynı makam tarafından  
alınan bir önleyici tedbire itaat etmemek hapis ve para cezasıyla cezalandırılır. Ulusal  
mahkemeler bavuranın mahkeme kararıyla yasaklanan yayınları bulundurduğu için bu  
hükmü çiğnediğine karar vermilerdir Dolayısıyla burada söz konusu olan, Đzmir Sulh  
Mahkemesi’nin verdiği 16 Kasım 1999 tarihli yasaklama kararıdır. AĐHM, aramanın yapıldığı  
gün alınan bu karardan bavuranın haberi olduğunu gösteren bir kanıt bulunmadığını ve dava  
dosyasında bu yönde bir iddia olmadığını tespit etmektedir. Bu bakımdan AĐHM, adli bir  
karara itaatsizliğin cezalandırılması için bu kararın ilgili ahısa bildirilmesi gerektiği  
kanaatindedir. AĐHM ayrıca, ulusal mahkemelerin bavuranın bu yöndeki itirazlarını dikkate  
almadıklarını gözlemlemektedir.  
AĐHM, mevcut dava koullarında, bavuranın ihtilaflı dergileri bulundurmanın Eski Ceza  
Kanunu’nun 526. maddesi uyarınca mahkum olabileceğini « makul bir seviyede »  
öngöremeyeceği kanaatindedir. Bu artlar altında AĐHM, öngörülebilirlik koulunun yerine  
getirilmediği ve dolayısıyla müdahalenin yasayla öngörülmediği sonucuna varmaktadır. Bu  
nedenle AĐHS’nin 10. maddesi ihlâl edilmitir.  
Sözkonusu koullar ıığında, AĐHM, meru bir amacın mevcudiyeti ve demokratik bir  
toplumda gerekli olması gibi AĐHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafı ile istenen diğer koullara  
riayet edilip edilmediğinin tespit edilmesine gerek olmadığı kanaatindedir.  
6
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuran manevi tazminat olarak 5.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet bu miktara karı çıkmaktadır.  
AĐHM bavuranın ödemesine hükmedilen 105.000.000 TL’lik (eski Türk Lirası) para cezasını  
ödediğini not etmektedir. Hakkaniyete uygun olarak, kendisine sunulan bilgiler ıığında ve  
özellikle bu meblağın ödenmesinde yürürlükte bulunan ve değien pariteyi dikkate alarak  
bavurana 180 Euro maddi tazminat ve 1.000 Euro manevi tazminat ödenmesini uygun  
görmektedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Bavuran yargılama masraf ve giderleri için 2.000 Euro talep etmektedir. Bavuran bu isteğini  
ispat edici herhangi bir belge sunmamıtır.  
Hükümet bu miktara karı çıkmaktadır.  
AĐHM’nin yerleik içtihadına göre bir bavuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AĐHM bu bavuruda sözü edilen kıstas ıığında  
ve kanıtlayıcı belgenin yokluğunda bavuranın yargılama giderleri talebini reddetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. Đç hukuktaki yargı süreci çerçevesinde duruma yapılmaması nedeniyle AĐHS’nin 6/1  
maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru  
üzerinden TL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından bavurana maddi tazminat  
olarak 180 (yüz seksen) Euro ve manevi tazminat olarak 1000 (bin) Euro ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
5. Adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 2 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
7