CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
GASYAK VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE  
(B a şvuru no. 27872/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
13 Ekim 2009  
Đşbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir.  
Şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 27872/03 no’lu davanın nedeni Sabri Gasyak, Leyla  
Gasyak, Đsa Akman ve Hanım Candoruk (“başvuranlar”) adlı dört T.C. vatandaşının Avrupa  
Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 13 Haziran 2003 tarihinde, Đnsan Hakları ve Temel  
Özgürlüklerin Korunmasına Đlişkin Sözleşme’nin (“Avrupa Đnsan Hakları Sözleşmesi -  
AĐHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.  
Başvuran Diyarbakır Barosu avukatlarından Tahir Elçi tarafından temsil edilmiştir.  
OLAYLAR  
DAVANIN OLAYLARI  
Sırasıyla 1975, 1974, 1961 ve 1972 doğumlu başvuranlar Cizre’de ikamet etmektedirler.  
Abdulaziz Gasyak, Süleyman Gasyak, Yahya Akman ve Ömer Candoruk 1994 yılının  
Mart ayında öldürülmüşlerdir. Başvuranlardan Sabri Gasyak Abdulaziz Gasyak’ın ağabeyi,  
Leyla Gasyak Süleyman Gasyak’ın eşi, Đsa Akman Yahya Akman’ın babası, Hanım Candoruk  
ise Ömer Candoruk’un eşidir. Başvuranlar başvuruyu hem kendi adlarına hem de dört  
maktulün diğer mirasçıları adına sunmuşlardır.  
A. Giriş  
Davanın olayları, özellikle de 6 Mart 1994 tarihinde meydana gelen olaylar taraflar  
arasında ihtilaflıdır.  
Başvuranların sunduğu olaylar B başğı altında verilmiştir. Hükümet’in olaylara ilişkin  
görüşleri C başğı altında özetlenmiştir. Başvuran ve Hükümet’in sunduğu belgeye dayalı  
kanıtlar D başğı altında özetlenmiştir.  
B. Başvuranların olaylara ilişkin görüşleri  
Başvuranların esnaf olan dört yakını, Türkiye’nin Irak sınırına yakın bölgesinden  
yiyecek, çay, sigara alıp, bunları Cizre’ye yakın ilçe ve başka yerleşim birimlerinde  
satmaktaydılar.  
Dört maktul 6 Mart 1994 tarihinde Ömer Candoruk yönetimindeki bir otomobille  
Cizre’den Silopi’ye hareket etmişlerdir. Silopi ilçesine 5-6 kilometre mesafe kala jandarmalar  
tarafından arama noktasında durdurulmuşlardır. Maktullerin araçlarının yanına iki sivil plakalı  
Renault marka araç park etmiştir. Bu sırada, Cizre’de ikamet etmekte olan ve maktulleri  
tanıyan A.M. isimli şahıs, minibüsle Cizre’den Silopi’ye hareket ederken maktullerin bir grup  
1
sivil jandarma görevlisiyle tartıştıklarını görmüştür. Eski PKK örgüt üyesi olan ancak  
yakalandıktan sonra jandarma için çalışan Abdulhakim Güven ve Adem Yakın’ın da jandarma  
2
görevlileriyle birlikte olduklarını görmüştür. Güven ve Yakın yörede “itirafçı” olarak  
tanınmaktadırlar. Başvuranların yakınları araçlara bindirilmiştir. Jandarma ve itirafçılar da  
araca binmiş, araçlar Cizre istikametine doğru uzaklaşştır.  
A.M. araçlardan birinin içinden bir cisim atıldığını görmüştür. Aracını durdurup, araçtan  
atılan cismi almış, bunun Ömer Candoruk’a ait sürücü belgesi olduğunu görmüştür. Araçlar  
ana yoldan ayrılarak Holan köyüne sapmışlardır. A.M. araçları bir daha görmemiştir.  
Başvuranların Holan köylülerinden aldıkları bilgilere göre, maktullerden biri hareket  
halindeki araçtan atlayıp kaçmaya çalışırken, jandarma görevlilerinden veyahut itirafçılardan  
biri tarafından silahla vurmuştur. Vurulan şahıs araçlardan birinin bagajına konmuştur.  
Geri kalan üç kişi, Cizre ilçesine 7-8 kilometre mesafedeki Bozalan Köyü Jandarma  
Karakolu’na götürülmüştür. Güneş batmadan önce aynı araçlarla yakın bir yere götürülerek  
kurşuna dizilip öldürülmüşlerdir.  
Olay yerine yakın bir tarlada çalışan E.T. isimli bir kadınla arkadaşları olanlara tanık  
olmuşlardır.  
Ertesi gün, 7 Mart 1994 tarihinde, A.M. başvuranlara gördüklerini anlatmış ve Ömer  
Candoruk’un sürücü belgesini teslim etmiştir. Bunun üzerine başvuranlar Silopi ilçesindeki  
emniyet müdürlüğü ve jandarma yetkililerine yakınlarının akıbetini sormuşlarsa da bilgi  
alamaşlardır. Aynı gün E.T. başvuranlara yakınlarının başlarına geleni anlatmıştır.  
Peşinden başvuranlar jandarma görevlilerine haber vermişler, durumu savcılık ve valiliğe  
bildirmişlerdir.  
Jandarma görevlileri 8 Mart 1994 tarihinde, maktullerin cesetlerini toprağın altında  
taşlarla örtülü olarak bulmuşlardır. Hepsi vurularak öldürülmüş, başları taşla ezilmiştir. Aynı  
gün hazırlanan olay yeri raporu, olayın, maktulün köy korucusu olması nedeniyle misilleme  
olarak PKK örgütü üyeleri tarafından gerçekleştirildiğini ifade etmiştir. Öte yandan maktuller,  
jandarma yetkililerinden gelen köy korucusu olmaları yönündeki tavsiyelere karşın, bu görevi  
hiçbir zaman kabul etmemişlerdir.  
Jandarma yetkilileri bölgede başka bir işlem yapmamıştır. Çevre sakinleri ve maktul  
yakınlarının ifadeleri alınmamıştır.  
Ek olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 5 Nisan 1994 tarihinde soruşturma dosyasını  
davanın devam etmesine karar veren Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığına  
göndermiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı başka bir soruşturma işlemi yapmamıştır.  
Savcının Diyarbakır’da yürüttüğü soruşturma, zaman zaman rutin yazılar yazıp, jandarma  
yetkililerinden olayı araştırıp failleri bulmaları talimatı verilmesiyle sınırlı kalmıştır.  
Olaydan sonra, maktullerin 6 Mart 1994 tarihinde içinde bulundukları aracın plakası  
değiştirilerek, itirafçılarla diğer sivil görevliler tarafından kullanılmıştır.  
Makamların itirafçılar Güven ve Yakın’ı arama çabaları sonuçsuz kalmıştır. Cizre  
Cumhuriyet Başsavcılığının itirafçıların adreslerinin tespiti yönünde verdiği talimata uzun bir  
süre yanıt verilmemiştir. Peşinden Güven’in adresi tespit edilmiş, Güven polis tarafından  
sorgulanmıştır. Başvuranların Yakın’ın adresini de sunmalarına karşın, bu şahsın ifadesi  
alınmaştır. Đki itirafçının nihayette Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nde cinayetle  
yargılanması sırasında hiçbiri duruşmaya katılmamıştır.  
C. Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri  
Hükümet’in görüşleri, ulusal makamların soruşturma, yargılama ve tazminat davası  
esnasında hazırladıkları belgelere dayanmıştır. Bu belgeler aşağıda özetlenmiştir.  
D. Tarafların sundukları belgeye dayalı kanıtlar  
1. Öldürme olayına ilişkin cezai soruşturmayla ilgili belgeler  
Jandarma görevlileri 8 Mart 1994 tarihinde dört maktulün cesedini bulmuş, cesetler o  
sırada bölgede bulunan köylüler tarafından teşhis edilmiştir. Jandarma görevlileri cesetlerin  
yanında beş adet kalaşnikof tipi tüfekten atılmış kovan bulmuşlardır. Jandarma görevlilerinin  
hazırlağı olay yeri raporunda, dört maktulün PKK örgütü üyeleri tarafından, ailelerinin diğer  
üyelerini köy korucusu olmaktan caydırmak için öldürülmüş olabileceği sonucuna varılmıştır.  
Maktullerin bulundukları yerde öldürülmüş oldukları tespit edilmiştir.  
Aynı gün cesetler in situ incelenmiş, incelemeyi gerçekleştiren doktor silahtan çıkan  
kurşunlarla öldürüldüklerini tespit etmiştir. Cesetler üzerinde çok sayıda kurşun giriş ve çışı  
saptayan doktor tam otopsi yapılmasının gerekli olmadığını, ölüm nedeninin tespit edildiğini  
ve bunun yeterli olduğunu ifade etmiştir. Abdulaziz Gasyak’ın vücudundan çıkan kurşun,  
ayrıntılı incelenmek üzere muhafaza edilmiştir. Doktorun gerçekleştirdiği inceleme sırasında  
Cizre Cumhuriyet Başsavcısı da hazır bulunmuştur.  
Aynı gün ayrıca Cizre Cumhuriyet Başsavcısı “yasadışı örgüt üyeleri tarafından işlenen”  
cinayetlerin incelenmesi için yetkisi bulunmadığına karar vermiş ve dosyayı Diyarbakır  
Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığına (“Diyarbakır Başsavcılığı”) göndermiştir.  
Diyarbakır Başsavcısı 18 Nisan 1994 tarihinde jandarmaya cinayetin faillerinin  
bulunması talimatını vermiştir.  
Balistik incelemeye göre, bulunan beş kovan iki farklı silahtan çıkmıştır.  
Jandarma yetkilileri 1 Eylül 1995 ile 22 Mart 2002 tarihleri arasında “büyük olasılıkla  
PKK örgütü üyelerince gerçekleştirildiği sanılan cinayetin faillerini bulamadıklarını”  
Diyarbakır Başsavcılığına çeşitli kereler bildirmiştir. 16 Şubat 2002 tarihinde askerler,  
cesetlerin 1994 yılında bulundukları yere gitmişler ancak faillerin kimliklerini tespit  
edememişlerdir.  
Başvuranları temsil eden avukat, 11 Temmuz 2002 tarihinde Diyarbakır Başsavcısına  
yazdığı yazıda, cinayetin soruşturulmasını istemiştir. Avukat, makamların, maktullerin  
yakınlarından hiçbirinin ve cesetlerin bulunduğu bölgede yaşayan kimsenin ifadesini  
almağına işaret etmiştir. Ayrıca Başsavcıyı A.M. ile E.T.’nin olaylara tanıklık ettikleri  
konusunda bilgilendirmiştir.  
Diyarbakır Başsavcısının 15 Temmuz 2002 tarihinde ifadelerini aldığı başvuranlar,  
yakınlarının öldürülmesinden sonra, güvenlik güçlerinin, kendilerini, şikayette bulunmamaları  
yönünde uyardıklarını ifade etmiştir. Ayrıca Başsavcıya, soruşturmayı yürüten hiçbir  
yetkilinin ifadelerini almadığını da iletmişlerdir.  
Diyarbakır Başsavcısı aynı gün A.M. ve E.T.’nin de ifadelerini almıştır. A.M. ve E.T  
görgü şahidi olarak tanıklık yapmışlar, Başsavcıya dört kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan ve  
yukarıda özetlenen olaylarla ilgili ifade vermişlerdir.  
Aynı gün Diyarbakır Başsavcısı ayrıca, Cizre Başsavcısının cinayetin 1994 yılında PKK  
örgütü üyeleri tarafından işlendiğini ifade etmesine karşın, başvuranların şu anda yakınlarının  
köy korucusu olmayı kabul etmemeleri nedeniyle öldürüldüklerini iddia etmeleri nedeniyle,  
cinayet olayını soruşturma yetkisi bulunmadığına karar vermiştir. Bu belgede iki itirafçı ile  
“kimlikleri tespit edilemeyen suç ortaklarına” “zanlı” olarak atıfta bulunulmaktadır.  
Diyarbakır Başsavcısı dosyayı Cizre Başsavcısına sevk etmiştir.  
Cizre Başsavcısı 2002 yılının Aralık ayıyla 2003 yılının Ocak ve Mayıs aylarında çeşitli  
kereler başvuranlarla A.M. ve E.T. adlı iki görgü şahidinin ifadelerini almıştır. Bu kimseler  
şikayetlerini ve olaylara ilişkin görgü şahidi ifadelerini yinelemişlerdir. Ayrıca A.M.  
Başsavcıya iki itirafçının kimliklerini teşhis etmeye hazır olduğunu ifade etmiştir.  
17 Mart 2003 tarihinde, cinayete karışğı iddia edilen iki itirafçıdan Abdulhakim  
Güven’in polis tarafından ifadesi alınmıştır. Güven, hakkındaki suçlamaları reddetmiştir.  
Diğer itirafçı Adem Yakın’ın ifadesi Cizre Başsavcısı tarafından 15 Temmuz 2003  
tarihinde alınmıştır. Yakın da suçlamaları reddetmiş, sözkonusu tarihte vatani görevini  
yapmakta olduğunu ifade etmiştir.  
Şırnak Başsavcısı 5 Ağustos 2003 tarihinde Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’ne, iki  
itirafçıyı, birden fazla adam öldürmek suçuyla itham eden bir iddianame sunmuştur.  
7 Ağustos 2003 tarihinde yapılan duruşma esnasında Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi, iki  
sanığın yaşadığı Diyarbakır ve Batman illerindeki ağır ceza mahkemelerine sanıkların  
ifadesini alma talimatı vermiştir.  
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 12 Eylül 2003 tarihinde Abdulhakim Güven’in  
ifadesini almış, Güven iddiaları reddedip, cinayetin gerçekleştiği sırada cezaevinde olduğunu  
belirtmiştir.  
9 Ekim 2003 tarihinde yapılan duruşma sırasında, A.M. ve E.T. görgü şahidi olarak  
Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdikleri ifadeyi yinelemişlerdir. Aynı gün Şırnak Ağır  
Ceza Mahkemesi Adem Yakın hakkında tutuklama emri çıkartmıştır. Ayrıca Abdulhakim  
Güven’in, görgü şahitlerine gösterilmesi amacıyla fotoğraflarının çekilmesine de karar  
vermiştir.  
Adem Yakın 14 Kasım 2003 tarihinde gözaltına alınmış ve yukarıda belirtilen istinabeyle  
Batman Ağır Ceza Mahkemesi tarafından sorgulanmıştır. Kendisine yöneltilen suçlamaları  
reddetmiş, cinayetler sırasında askerliğini yapmakta olduğunu ileri sürmüştür. Aynı gün  
serbest bırakılmıştır.  
Başvuranların avukatı 30 Mart 2004 tarihinde Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’ne  
gönderdiği mektupta, müvekkillerinin davaya müdahil olarak katılmalarını talep etmiştir. Bu  
talep 12 Ekim 2004 tarihinde kabul edilmiştir.  
Davanın ilerleyen aşamalarında, cinayetten altı gün kadar önce 28 Şubat 1994 tarihinde,  
Abdulhakim Güven’in, cezaevinden, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin izniyle 10  
günlüğüne “güvenlik güçlerine terörle mücadele operasyonlarında yardımcı olması için”  
serbest bırakıldığı ortaya çıkmıştır. Esasında Güven, 1994 yılında güvenlik güçlerine yardımcı  
olması için çeşitli tarihlerde serbest bırakılmıştır.  
Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi Abdulhakim Güven’in fotoğraflarının beklenmesi için  
birkaç duruşmayı ertelemiştir.  
Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi pek çok ihbar gönderdikten sonra, 27 Ocak 2005 tarihinde  
nihayet Abdulhakim Güven’in 17 Ocak 2005 tarihinde çekilen fotoğrafları gönderilmiştir. 29  
Mart 2005 tarihinde yapılan duruşma esnasında görgü şahidi A.M.’ye fotoğraflar gösterilmiş  
ancak A.M. Abdulhakim Güven’i teşhis edememiştir. A.M. Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’ne  
Güven’i en son on yıl önce gördüğünü ve o zaman Güven’in uzun sakalları olduğunu,  
fotoğraftaki şahsın sakalı bulunmadığını ifade etmiştir.  
Aynı duruşmada savcı Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nden davalıları beraat ettirmesini  
istemiştir. Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi talebi kabul etmiş, delil yetersizliğinden sanıkları  
beraat ettirmiştir. Özellikle, A.M.’nin minibüste başka kişilerle beraber olmasına karşın, iddia  
konusu dört adamın kaçırılışı olayına tanıklık eden tek kişi olduğunu göz önünde  
bulundurmuştur. Her halükarda, sanıklar muhbir olarak çalışmakta ve güvenlik güçlerine  
yardım etmekteydiler. Böyle muhbirler bölge halkı tarafından hoş karşılanmamaktadır. Bu  
nedenle A.M.’nin itirafçıların cinayete karıştıklarına ilişkin şahitliği dikkate alınmamıştır.  
Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’ne göre, Abdulhakim Güven’in cinayetlerin işlendiği sırada  
cezaevinde olmaması bu cinayetlere karışğı anlamına gelmemektedir. Güven güvenlik  
güçlerine operasyonlarda yardım ediyordu. Bu nedenle cinayete karışması mantıklı değildir.  
Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca ilgili savcıyı faillerin aranmasına devam edilmesi  
yönünde bilgilendirmeye karar vermiştir.  
Başvuranlar itiraz etmişlerdir. Đtiraz dilekçelerinde, cinayet olayına ilişkin etkili  
soruşturma yürütülmesiyle ilgili AĐHS’nin 2. ve 13. maddeleri çerçevesindeki yükümlülüklere  
atıfta bulunmuşlar, yakınlarının öldürülmesine ilişkin soruşturmanın aksadığını iddia  
etmişlerdir. Görgü şahitlerinin cezai soruşturma boyunca tutarlı olduklarını ileri sürmüşlerdir.  
Đtirafçı Abdulhakim 6 Mart 1994 tarihinde cezaevinde olduğunu söylediğinde soruşturma  
makamlarına yalan söylemiştir. Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi sanıklardan birinin fotoğrafını  
bir görgü şahidine göstermiş, sanıklara mahkeme celbi göndermemiştir. Ayrıca soruşturma  
makamları jandarma ve güvenlik güçlerinin olaya karışğına ilişkin ipuçlarını araştırmaş  
ve yalnızca iki itirafçı hakkında soruşturma açmıştır. Davayı gören mahkemenin, görgü  
şahitlerinin iki itirafçıyı teşhis edebilmeleri için kimlik teşhisine ortam hazırlamadıklarını  
savunmuşlardır.  
Yargıtay 14 Kasım 2006 tarihinde itirazı reddetmiş, iki sanığın beraatini onamıştır.  
20 Ağustos 2009 tarihli mektuplarında başvuranlar, AĐHM’yi, jandarma için çalışan aynı  
iki itirafçı (Abdulhakim Güven ve Adem Yakın), bir yüksek rütbeli subay ve üç istihbarat  
memurunun, 2009 yılının Temmuz ayında, dört maktulün öldürülmesiyle aynı tarihlerde  
meydana gelen başka şahısların öldürülmeleriyle itham edilip haklarında dava açıldığı  
konusunda bilgilendirmişlerdir.  
2. Tazminat davasına ilişkin belgeler  
25 Temmuz 2005 tarihinde, başvuranlar Leyla Gasyak, Đsa Akman ve Hanım Candoruk,  
maktullerin diğer birkaç mirasçısıyla beraber Şırnak Valiliği’ne dilekçe verip, (27 Temmuz  
2004 tarihli ve 5233 Sayılı) Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması  
Hakkında Kanun’un hükümleri uyarınca tazminat talebinde bulunmuşlardır. Üç başvuran,  
dilekçelerinde, cinayete devletin karışğı iddialarını yinelemişlerdir.  
Şırnak Valiliği 10 Temmuz 2006 tarihinde üç başvuranın yakınlarının “PKK örgütünün  
üyeleri tarafından” öldürülmesine ilişkin tazminat talebini kısmen kabul etmiştir. Başvuran  
Leyla Gasyak’a eşi Süleyman Gasyak’ın öldürülmesiyle ilgili olarak yaklaşık 2500 Euro  
(EUR) ödenmesine karar verilmiştir. Başvuran Đsa Akman’a oğlu Yahya Akman’ın  
öldürülmesiyle ilgili olarak yaklaşık 5000 Euro (EUR) ödenmesine hükmedilmiştir. Başvuran  
Hanım Candoruk’a eşi Ömer Candoruk’ın öldürülmesiyle ilgili olarak yaklaşık 2500 Euro  
(EUR) ödenmesine karar verilmiştir. Bu üç maktulün diğer mirasçılarına da değişik  
meblağlarda tazminatlar ödenmesine karar verilmiştir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 2 VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuranlar, AĐHS’nin 2. maddesi ihlal edilerek, dört yakınlarının Savunmacı  
Hükümet’in görevlileri tarafından öldürüldüklerinden şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca, AĐHS’nin  
13. maddesine dayanarak, soruşturmanın aksaması nedeniyle, yakınlarının öldürülmelerine  
ilişkin etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığından şikayetçi olmuşlardır.  
Hükümet sözkonusu iddiayı reddetmiş ve soruşturmanın etkili olduğunu ileri sürmüştür.  
AĐHM her iki şikayeti de yalnızca AĐHS’nin 2. Maddesi bakımından incelemenin uygun  
olduğu kanısındadır.  
A. Kabuledilebilirlik  
1. Altı ay  
Hükümet, başvuranların AĐHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen altı ay kuralına  
uymağını ileri sürmüştür. Özellikle Bayram ve Yıldırım - Türkiye (no. 38587/97), AĐHM  
2002-III) davasındaki karara atıfta bulunan Hükümet, soruşturmanın etkili olmadığını iddia  
eden başvuranların, yakınlarının cesetlerinin 1994 senesi Nisan ayında bulunması ardından  
makul bir süre içerisinde başvuruda bulunmaları gerektiğini kaydetmiştir. Ancak başvuranlar,  
bu şekilde hareket etmeyerek başvuruda bulunmadan önce dokuz yıl beklemişlerdir.  
Başvuranlar, kendilerine yakınlarının jandarma arama noktasında alıkondukları bildirilir  
bildirilmez, durumu Cumhuriyet Savcısına ve valiye bildirdiklerini; Cumhuriyet Savcısı ve  
valinin kendilerine yakınlarının gözaltında tutulmadıklarını söylediklerini belirtmiştir. Olay  
ardından güvenlik güçleri, başvuranları şikayette bulunmamaları hususunda tehdit etmiştir.  
Ayrıca, 2002 senesinin Kasım ayında olağanüstü halin kaldırılmasını müteakiben hayatın  
normale dönmesi ile birlikte başvuranlar, yetkili mercilere suç duyurusunda bulunmuştur.  
AĐHM, Hükümet’in atıfta bulunduğu Bayram ve Yıldırım - Türkiye kararı ile bir dizi  
benzer kararda, herhangi bir iç hukuk yolunun mevcut olmaması ya da etkili olmadıklarına  
hükmedilmesi halinde, altı aylık süre sınırının ilke olarak şikayette bulunulan olay tarihinden  
itibaren işlemeye başladığına karar verdiğini kaydeder. Başvuranın öncelikle iç hukuk yoluna  
başvurduğu ancak sonraki aşamada sözkonusu iç hukuk yolunu etkisiz hale getiren koşulların  
farkına vardığı ya da varmış olması gerektiği hallere özel istisnai davalarda farklı sonuçlara  
varılabilmektedir. Sözkonusu olayda, altı aylık sürenin başvuranın bu koşullardan haberdar  
olduğu ya da olması gereken tarihten itibaren işlemeye başladığı kabul edilebilir (bkz. Bulut  
ve Yavuz - Türkiye (karar), no. 73065/01, 28 Mayıs 2002 ve bu kararda anılan olaylar).  
Mevcut dava koşulları göz önüne alındığında başvuranların yakınları, 1994’te öldürülmüş  
ve soruşturma aynı yıl başlatılmıştır. Ancak, dava dosyasında 11 Temmuz 2002’de  
Cumhuriyet Savcısına başvuruda bulunana kadar başvuranların, soruşturmada yer alma ya da  
soruşturmanın gidişatı hakkında bilgi alma girişiminde bulunduklarını gösteren bilgiler  
mevcut değildir. AĐHM, soruşturmanın etkili şekilde yürütülmediğini farz etse dahi,  
başvuranların 11 Temmuz 2002’de Cumhuriyet Savcısına başvuruda bulunmadan çok önce  
cezai takibatın etkili olmadığından haberdar olduklarının kabul edilmesi gerektiği sonucuna  
varır.  
Bu nedenle AĐHM, başvuranların yakınlarının öldürülmesi ve 11 Temmuz 2002 tarihine  
kadar yürütülen, öldürülmelerine ilişkin soruşturmanın etkili olmadığı hususundaki  
şikayetlerinin, öngörülen süre içerisinde yapılmadığı ve AĐHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4.  
paragrafları uyarınca kabuledilemez olduğu sonucuna varmıştır.  
Ancak AĐHM, bir takım davalarda öldürülme koşullarına ışık tutan bilgilerin, sonraki  
aşamada kamuya açıklanabileceği kanaatindedir. Bu durumda asıl konu, soruşturma yapmaya  
ilişkin usuli bir yükümlülüğün doğup doğmadığı ve ne şekilde doğduğudur. AĐHM bu amaçla  
Brecknell - Đngiltere (no. 32457/04, 71. paragraf, 27 Kasım 2007) davasındaki kararında,  
makul ya da inanılır bir iddianın mevcut olduğu durumlarda, cinayet failinin teşhisine,  
yargılamasına ve cezalandırılmasına ilişkin yeni delil ya da bilgilerin ortaya çıkarılmasının,  
yetkili makamların soruşturma hususunda yeni tedbirler almasını gerekli kıldığı kanaatine  
varmıştır. Atılması makul olacak adımlar, dava olaylarına göre değişim gösterecektir.  
Zamanaşımı, tanıkların yerlerinin belirlenmesi ve olayları güvenilir şekilde hatırlamaları  
hususlarında kaçınılmaz olarak engel teşkil edecektir. Bu tür bir soruşturma, bir takım  
davalarda, makul olarak, bilgi kaynağının ya da bildirilen yeni delilin güvenirliğinin  
doğrulanması ile sınırlandırılabilmektedir.  
Bu nedenle AĐHM, mevcut davada Devlet’in ve iki itirafçının yakınlarının öldürülmesine  
dahil olduklarını ileri süren başvuranların, 11 Temmuz 2002’de ulusal makamlara sundukları  
bilgilerin, önceki paragrafta anılan yeni delil türlerine işaret edip etmediğini inceleyecektir.  
AĐHM bu bağlamda adam öldürme hususunda yeni yollar ve bilgiler keşfeden yetkili  
makamların iddialara ilişkin yeni bir soruşturma başlatmış olduğunu gözlemler. Müteakiben,  
iki itirafçının Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasına başlanmıştır. Başvuranlar,  
yargılamaya müdahil olarak katılmış ve iki şüpheliyi beraat ettiren karara itiraz etmiştir.  
Ayrıca, mahkeme önünde yapılan yargılamada, başvuranların yalnızca Mart 1994 ve Temmuz  
2002 arasında yürütülen soruşturmanın değil, aynı zamanda Temmuz 2002’den sonra  
yürütülen soruşturmanın ve yapılan yargılamanın etkinliğine de itiraz ettikleri  
kaydedilmelidir.  
Karşıt olarak, yukarıda kaydedilen Bayram ve Yıldırım ve Bulut ve Yavuz davalarında  
faillerin aranmasına, yetkili makamlar ya da başvuranlar tarafından etkili bir girişimde  
bulunulmaksızın ya da yetkili makamların dikkatine herhangi bir delil sunulmaksızın uzun  
süre devam edilmiştir.  
AĐHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, Temmuz 2002’de başvuranlar tarafından yetkili  
makamlara sunulan bilgilerin, önemli yeni gelişmelere yol açtığı ve buna bağlı olarak,  
başvuranların yakınlarının öldürülmesine ilişkin soruşturma yapma hususundaki usuli  
yükümlülüğün, bu tarihten sonra doğduğu kanaatindedir (bkz., mutatis mutandis, Hüsna Kara  
ve Diğerleri - Türkiye (karar), no. 37446/97, 3 Aralık 2002; Kavak - Türkiye, no. 53489/99,  
paragraflar 84-90, 6 Temmuz 2006).  
AĐHM, bu noktada, özellikle savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bağlamında, faillerin  
yargılanması ve mahkum edilmesi sağlanırken kamu yararının gözetilmesi nedeniyle  
cinayetlerin soruşturulması yönünde, olayların gerçekleşmesinden yıllar sonra ortaya çıkan  
yükümlülük olasılığı hususunda aşırı derecede kuralcı olmak için gerekçe bulunmadığını  
yineler.  
Sonuç olarak, Hükümet’in soruşturmanın etkinliği ve Temmuz 2002’den sonra yapılan  
yargılama hususlarında AĐHS’nin 2. maddesi bağlamında yapılan şikayete itirazı  
reddedilmelidir.  
2. Mağdur statüsü  
Đçyer - Türkiye (no. 18888/02, 12 Ocak 2006) ve Uca - Türkiye (no. 3743/06, 29 Nisan  
2008) davalarındaki kabuledilemezlik kararlarına atıfta bulunan Hükümet, yakınlarının  
ölümleri hususunda başvuruda bulunmuş ve tazminat almış olmaları nedeniyle başvuranların  
bundan böyle AĐHS’nin 34. maddesi bağlamında mağdur statüsünde olduklarını iddia  
edemeyeceklerini ileri sürmüştür.  
AĐHM öncelikle yetkili makamlar açıkça ya da esas itibariyle AĐHS’nin ihlal edildiğini  
kabul ve telafi edene kadar, başvuranın lehinde verilen bir kararın ya da alınan bir tedbirin,  
ilke olarak, başvuranın “mağdur” statüsünü ortadan kaldırmaya yeterli olmadığını yineler  
(bkz. Nikolova ve Velichkova/Bulgaristan, no. 7888/03, 49. paragraf, 20 Aralık 2007 ve orada  
kaydedilen olaylar).  
Ayrıca, yaşama hakkından mahrum bırakmaya ilişkin davalarda, Sözleşmeci Devletler,  
AĐHS’nin 2. maddesi bağlamında, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesini ve  
cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü altındadır. AĐHM,  
AĐHS’nin 2. maddesi kapsamına giren şikayetler hususunda, bir başvuranın mağdur  
statüsünün yalnızca tazminat ödenmesine karar verilerek telafi edildiği durumlarda sözkonusu  
yükümlülüğün aldatıcı olacağı kanaatindedir (bkz., mutatis mutandis, Yaşa - Türkiye, 2 Eylül  
1998 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1998-VI, 74. paragraf; bkz., aynı zamanda,  
Nikolova ve Velichkova, 55. paragraf). Yetkili makamların yaşama hakkından mahrum  
bırakma vakalarında yalnızca tazminat ödenmesine karar vermesi aynı zamanda bir takım  
davalarda Devlet görevlilerinin, dokunulmazlık sahibi olarak kontrollerindeki kişilerin  
haklarını ihlal etmelerine olanak verecek ve her ne kadar birincil derecede önemi haiz olsa da  
adam öldürmeye ilişkin hukuki yasaklar, uygulamadaki etkinliklerini yitirecektir (Leonidis -  
Yunanistan, no. 43326/05, 46. paragraf, 8 Ocak 2009).  
AĐHS’nin 2. maddesi bağlamındaki yaşama hakkından mahrum bırakma vakalarına  
ilişkin etkili soruşturmalar yürütme gereği hususunda AĐHM, bu konuda Türkiye aleyhinde  
açılan birçok davada, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmalarını  
sağlayamaması nedeniyle başvuranların kendi davalarına ilişkin olmayan bir idari iç hukuk  
yolunu tüketmek durumunda olmadıklarına karar vermiştir. Bu nedenle, sözkonusu iç hukuk  
yolu AĐHS’nin 35/1 maddesi bağlamında etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul edilemez (bkz.,  
mutatis mutandis, Tanrıkulu - Türkiye [BD], no. 23763/94, 79. paragraf, AĐHM 1999- IV).  
Mevcut davada Şırnak Valiliği, yakınları “PKK mensuplarınca” öldürülen dört  
başvurandan üçüne tazminat ödenmesine karar vermiştir. AĐHM’ye, sözkonusu üç başvurana  
tazminat ödenmesine karar verilmeden önce Valilik – ya da Valilik adına görevli herhangi bir  
makam tarafından – cinayet faillerinin kimliklerinin tespit edilmesi amacıyla soruşturma  
yapıldığını gösteren herhangi bir bilgi ya da belge sunulmamıştır. Hükümet, sözkonusu  
tazminat prosedürünün, 2. madde bağlamındaki etkili soruşturma yürütme ve dolayısıyla da  
yine sözkonusu madde bağlamındaki etkili iç hukuk yollarının mevcudiyeti gereğini  
karşıladığını gösteren herhangi bir bilgi ya da belge sunmamıştır.  
Yukarıda kaydedilenler ışığında anılan yerleşik içtihadını göz önüne alan AĐHM, dört  
başvurandan üçünün kullanmış olduğu tazminat prosedürünün, kendilerine yeterli tatmin  
sağlamaması nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesi çerçevesinde etkili bir iç hukuk yolu olarak  
kabul edilemeyeceği kanaatindedir. Sonuç olarak, Hükümet’in başvuranların mağdur  
statüsüne itirazı reddedilmelidir.  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvuranların soruşturmanın  
etkinliğine ve Temmuz 2002’den sonra yapılan yargılamanın etkinliğine ilişkin şikayetlerinin  
dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da  
kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit eder. Bu nedenle, kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
Başvuranlar ulusal makamların, yakınlarının öldürülmesine ilişkin yeterli ve etkili bir  
soruşturma yürütmediklerini belirtmiştir. Ayrıca, jandarma ve güvenlik güçleri sözkonusu  
adam öldürmeye dahil olmamış olsaydı, yetkili makamların öldürmeleri soruşturacaklarını  
iddia etmişlerdir.  
Hükümet, soruşturmanın etkili olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, Şırnak Ağır Ceza  
Mahkemesi’nin başvuranların yakınlarının kaçırıldıkları gün arama noktasında görevli  
personelin yerini tespit etmemesi ve onları sorgulamamasının, başvuranların olayı yetkili  
makamlara zamanında haber vermemelerinden kaynaklandığı kanısındadır. Şırnak Ağır Ceza  
Mahkemesi’nin olayın gerçekleştiği sırada nerede olduğu hususunda Abdulhakim Güven’in  
verdiği çelişkili bilgileri sorgulamamasına ilişkin olarak Hükümet, Abdulhakim Güven’in  
birçok defa güvenlik güçlerine yardım etmek üzere cezaevinden salıverildiğini ve bu nedenle  
de olaylardan sekiz yıl kadar sonra salıverilme tarihlerini kesin olarak hatırlayamamasının  
normal olduğunu kaydetmiştir. Her halükarda, cezaevinden salıverildiğinde dahi, serbestçe  
hareket etmesine müsaade edilmemiş ve güvenlik güçlerinin kontrolünde tutulmuştur.  
AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesi kapsamındaki yaşama hakkının korunması  
yükümlülüğünün, Devlet’in AĐHS’nin 1. maddesi kapsamındaki “yetkili alanına dahil olan  
herkese AĐHS’de tanımlanan hak ve özgürlükleri sağlama” yükümlülüğü ile birlikte, dolaylı  
olarak, şahısların güç kullanımı sonucu öldürülmesi hallerinde etkili bir resmi soruşturma  
yapılmasını gerekli kıldığını yineler (bkz., mutatis mutandis, McCann - Đngiltere, no.  
19009/04, 161. paragraf, 13 Mayıs 2008; Kaya - Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar,  
Raporlar, 1998-I, 105. paragraf). AĐHM bu bağlamda sözkonusu yükümlülüğün, öldürmeye  
bir devlet yetkilisinin neden olmadığının açık olduğu durumlarla sınırlı olmadığını kaydeder  
(bkz. Salman - Türkiye [BD], no. 21986/93, 105. paragraf, AĐHM 2000-VII).  
Soruşturma, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmalarını  
sağlayacak kadar etkili olmalıdır (bkz. Oğur - Türkiye [BD], no. 21954/93, 88. paragraf,  
AĐHM 1999-III). Bu, sonuca değil, yönteme dayalı bir yükümlülüktür. Yetkili makamlar,  
inter alia, görgü şahitlerinin ifadelerini de kapsayan delilleri güvence altına almak için  
mevcut tüm makul adımları atmalıydı (bkz. Tanrıkulu, 109. paragraf). Soruşturmada, sorumlu  
kişinin kimliğinin tespit edilmesini zorlaştıracak herhangi bir eksiklik, sözkonusu standardın  
çiğnenmesi riskine yol açacaktır.  
AĐHM, mevcut dava olayları hususunda, ilk olarak, başvuranların ve görgü şahitlerinin  
jandarmaların, yakınlarının kaçırılması ve öldürülmesine dahil olduklarına ilişkin  
yineledikleri ifadelerine rağmen, dava dosyasında arama noktasında veya yakınlardaki  
Bozalan Köyü Jandarma Karakolu’nda görevli personelin kimliklerini tespit etme ve onları  
sorgulama girişiminde bulunulduğunu gösteren bilgiler mevcut değildir. Ulusal makamların,  
güvenlik güçlerinin öldürmeye dahil oldukları ihtimaline ehemmiyet vermemeleri, ilk derece  
mahkemesinin vardığı sonuçtan da anlaşılmaktadır. Hükümet’in de paylaşğı sözkonusu  
sonuca göre, davalılardan birinin sözkonusu tarihte güvenlik güçlerinin düzenledikleri  
operasyona yardımcı olması, sözkonusu adam öldürmelere dahil olduğunu göstermez.  
AĐHM, adam öldürmekle suçlanan iki itirafçının, hiçbir zaman ilk derece mahkemesi  
önüne çıkmadıklarını gözlemler. Türk yasalarına göre, aleyhlerinde yapılan cezai takibat  
sırasında tutuklu yargılanmayan davalıların, ilk derece mahkemesi duruşmalarına katılmama  
hakları bulunduğunu kaydeder. Mevcut davada olduğu gibi, ilk derece mahkemelerince  
yayımlanan istinabe müzekkerelerine göre, bu tür davalıların ifadeleri, yaşadıkları yerlerde  
bulunan cezai mahkemelerince alınmaktadır. Ancak AĐHM, mevcut dava koşullarında, ilk  
derece mahkemesinin iki davalının katılımını sağlamamasının, etkili bir soruşturmanın  
gereklerine uygun olmadığı kanaatindedir. Katılımın sağlanmaması, yalnız ilk derece  
mahkemesini direk olarak davalıları başvuranların avukatları huzurunda sorgulamaktan  
alıkoymaz, aynı zamanda görgü şahitlerinin davalıları teşhis etmesini de engeller. Bu  
bağlamda AĐHM, olayın en önemli tanığının, Cumhuriyet Savcısına iki davalıyı, bir kimlik  
kontrolü sırasında teşhis etmek istediğini bildirdiğini gözlemler. Başvuranlar, Yargıtay’ın  
dikkatini ilk derece mahkemesinin bu tür bir prosedür sağlayamamasına çekmişlerdir. Ancak,  
temyiz dilekçelerinde başvuranların belirtmiş oldukları gibi, Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi  
davalılardan birinin fotoğrafını sözkonusu görgü şahidine göstermiştir. AĐHM, bu bağlamda,  
sözkonusu fotoğrafları ele geçirmenin bile ilk derece mahkemesinin bir seneden fazla  
zamanını aldığını ve birçok hatırlatma gerektirdiğini kaydeder.  
AĐHM ayrıca davalılardan birinin bulunduğu yerle ilgili verdiği yanıltıcı bilginin dahi ilk  
derece mahkemesini davalıyı bir istinabe müzekkeresi ile bir başka mahkemenin yardımını  
alarak direk ya da dolaylı olarak sorgulamaya teşvik etmemiştir.  
Yukarıda anılan soruşturmada tespit edilen eksiklikler ışığında AĐHM, ulusal  
makamların, başvuranların yakınlarının öldürülmesi hususunda AĐHS’nin 2. maddesinin  
gerektirdiği gibi etkili bir soruşturma yürütmediği sonucuna varmıştır.  
Bu nedenle AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin usul açısından ihlal edildiği sonucuna  
varmıştır.  
II. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuranlar, yetkili makamların iddialarına kayıtsız kalmasının, AĐHS’nin 3. maddesi  
bağlamında insanlık dışı muamele anlamına geldiğinden şikayetçi olmuştur.  
Hükümet, görüşlerinde bu şikayete cevap vermemiştir.  
AĐHM, yetkili makamların etkili bir soruşturma yürütmemesinin, başvuranlar hususunda  
AĐHS’nin 3. maddesine aykırı bir muamele teşkil edip etmediği konusunun, AĐHS’nin 2.  
maddesine dayanılarak yapılan şikayetten farklı olduğu kanaatindedir. 2. madde kapsamındaki  
şikayet, usuli gereklere ilişkin olup 3. madde çerçevesindeki kötü muamele ile ilgili değildir  
(bkz. Tahsin Acar - Türkiye [BD], no. 26307/95, 237. paragraf, 8 Nisan 2004).  
Başvuranlar, yakınlarının öldürülmesi hakkında yapılan soruşturmanın yetersizliği  
nedeniyle açıkça manevi ve ruhsal sıkıntılar yaşamış oldukları halde AĐHM, başvuranlar  
hususunda, 3. maddenin ayrıca ihlal edildiği sonucuna varılmasını haklı çıkaracak özel  
unsurlar tespit edilmediği kanaatindedir (ibid, 239. paragraf ve burada anılan hususlar; bkz.  
Dündar - Türkiye, no. 26972/95, 91. paragraf, 20 Eylül 2005; Çelikbilek - Türkiye, no.  
27693/95, paragraflar 98-99, 31 Mayıs 2005 ve burada anılan hususlar).  
Bu nedenle, sözkonusu şikayetin dayanaktan yoksun olduğu ve AĐHS’nin 35.  
paragrafının 3. ve 4. maddeleri bağlamında reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI  
AĐHS’nin 41. maddesine göre:  
Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Birinci başvuran Sabri Gasyak, maddi tazminat olarak 100,000 Euro ve manevi tazminat  
olarak 200,000 Euro talep etmiştir.  
Diğer üç başvurandan her biri maddi tazminat olarak 92,000 Euro ve manevi tazminat  
olarak 200,000 Euro talep etmiştir. Sözkonusu üç başvuran, maddi tazminat taleplerini ifade  
ederken Valilik tarafından kendilerine ve yakınlarına ödenen tazminat meblağlarını göz önüne  
almıştır.  
Hükümet, başvuranların taleplerini destekleyen deliller sunmadıklarını ve talep ettikleri  
meblağların, dava koşulları altında haklı sebeplere dayanmadığını ileri sürmüştür.  
AĐHM, tespit edilen ihlal ve ileri sürülen maddi tazminat arasında illiyet bağı bulunmadığı  
kanısındadır; bu nedenle, sözkonusu talebi reddeder. Ancak, benzer davaları göz (bkz. Nesibe  
Haran - Türkiye, no. 28299/95, 107. paragraf, 6 Ekim 2005; bkz. ayrıca Dündar, 109.  
paragraf) önüne alarak ve hakkaniyet temelinde, başvuranların her birine manevi tazminat  
olarak 10,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuranlar ayrıca ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde yaptıkları masraf ve harcamalar  
için 6,400 Euro talep etmiştir. Taleplerini desteklemek için avukatlarının dava üzerinde  
harcağı saatlerin bir listesini sunmuşlardır.  
Hükümet, bu talebe itiraz etmiştir.  
AĐHM içtihadına göre, bir başvuran ancak gerçekten gerekli olduklarını ve meblağın  
makul olduğunu ispatladığı müddetçe yargılama masraf ve giderlerinin tazminine hak kazanır.  
Mevcut davada, sunulan belgeleri ve yukarıda kaydedilen kriterleri göz önüne alan AĐHM,  
başvuranlara, toplam olarak, tüm başlıklar altındaki yargılama masraf ve giderlerini kapsayan  
4,000 Euro tazminat ödenmesini makul bulmuştur.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı  
faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.  
AĐHM YUKARIDAKĐ GEREKÇELERE DAYANARAK,  
1. Oybirliğiyle adam öldürme hususunda Temmuz 2002’den sonra yürütülen soruşturmanın  
etkinliğine ilişkin AĐHS’nin 2. maddesi bağlamında yapılan şikayetin kabuledilebilir, ve oy  
çokluğuyla diğer şikayetlerin kabuledilemez olduğuna;  
2. Oybirliğiyle Savunmacı Devlet makamlarının etkili bir soruşturma yürütmemesi hususunda  
AĐHS’nin 2. maddesinin usul açısından ihlal edildiğine;  
3. Oybirliğiyle;  
(a) Savunmacı Devlet’in başvuranlara, AĐHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın  
kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden  
Sorumlu Devlet’in ulusal para birimine çevrilerek:  
(i) Başvuranların her birine 10,000 Euro (on bin Euro) manevi tazminat ve  
uygulanabilecek her tür vergi,  
(ii) Yargılama masraf ve giderleri için başvuranlara toplam olarak 4,000 Euro (dört bin  
Euro) ve uygulanabilecek her tür verginin ödenmesine,  
b. Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için  
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan  
eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
4. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine,  
KARAR VERMĐŞTĐR.  
Đngilizce hazırlanmış, AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 13 Ekim  
tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.