C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ESKĐ ĐKĐNCĐ DAĐRE  
FENER RUM PATRĐKLĐĞĐ - TÜRKĐYE  
(B a vuru no: 14340/05)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
8 Temmuz 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2. maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek olup bazı  
ekli düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (14340/05) no’lu davanın nedeni Fener Rum  
Patrikliği’nin (bavuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) 19 Nisan 2005  
tarihinde Avrupa Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözlemesi’nin (AĐHS)  
34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Fener Rum Patrikliği Ortodoks dünyasının en öndegelen ve inisiyatif ve egüdüm rolünü haiz  
Đstanbul’da kain Ortodoks kilisesidir. Fener Rum Patrikliği halihazırda, Türkiye’deki  
Ortodoks azınlığı bir araya getirmekte ve temsil etmektedir. Fener Rum Patrikliği  
“Ekümenik” Patrik 1. Bartolemeos tarafından temsil edilmektedir.  
Bavuran 6 Ocak 1902 tarihli satısözlemesi gereğince 246.650 Sterlin karılığında bir  
taınmaz satın almıtır. Bu taınmaz 23.255 m² yüzölçümünde bir arsa olup Büyükada’daki en  
yüksek tepenin zirvesinde bulunmaktaydı. Bu arsa üzerinde, balangıçta otel olarak hizmet  
vermesi için tasarlanmıbekatlı bir ana bina ile iki katlı mütemilat bulunmaktaydı.  
Sözkonusu tarihte taınmazların durumunu düzenleyen Osmanlı Kanunu’na göre sözkonusu  
taınmazın bavurana devrine çıkarılan bir padiah fermanıyla (vakıf senedi) resmiyet  
kazanve tahrir defterine kaydedilmitir.  
1903 yılında, bu mülkün kullanım hakkı Ortodoks azınlığının bir vakfı olan “Büyükada Rum  
Erkek Yetimhanesi Vakfı”’na (Yetimhane Vakfı) verilmitir. Ayrıca tapu sicilinde bu  
taınmazdan ‘Ahap Rum yetimhanesi’ olarak bahsedilmektedir. Balangıçta Đstanbul  
Yedikule’de bulunan bir binada hizmet veren yetimhane, binanın yıkılmasına yol açan bir  
depremin ardından faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmıtır.  
13 Haziran 1935 tarihinde vakıflar kanununun (2762 sayılı Kanun) yürürlüğe girmesiyle  
birlikte Yetimhane Vakfı’nın tüzel kiiliği resmen tanınmıtır. Yetimhane Vakfı sözkonusu  
taınmazı bu kanunun geçici 1. maddesi gereğince 1936 yılında verdiği beyannamede  
belirtmitir. Bu beyanname uyarınca Vakıf ‘Rum erkek yetimhanesini’ idare etmekteydi.  
1964 yılında bata yangın riski olmak üzere güvenlik nedeniyle, Türk makamları  
Yetimhane’ye binaların tahliye edilmesi talimatı vermitir. Bavuran, sözkonusu taınmaz  
malın sahipliğini ve idaresini aynı yıl geri aldığını iddia etmektedir.  
Bavuran, binaların bakım ve onarımı için mali destek bulmak amacıyla 1995 yılında özel bir  
Türk irketiyle (Büyükada Turizm ve Ticaret Anonim irketi) anlama yapmıtır. Bu  
anlamada adıgeçen irketin 49 yıllığına binaların iletmeciliğini yapması öngörülmütü.  
Ancak idari makamların itirazı nedeniyle bu anlama hiçbir zaman yürürlüğe girememitir.  
A. Yetimhane Vakfı’na ilikin idari ve adli süreç  
Vakıflar Genel Müdürlüğü 22 Ocak 1997 tarihinde 2762 sayılı Kanun’un 1. maddesine atfen  
aldığı bir kararla o tarihe kadar mülhak vakıflar kategorisine giren Yetimhane Vakfını mazbut  
vakıf olarak nitelendirmitir. Aynı kararla, hayri bir hizmeti kalmadığı gerekçesiyle  
2
Yetimhane Vakfı’nın yönetim kurulu azledilmive vakfın idaresi Ankara’daki Vakıflar Genel  
Müdürğü’ne geçmitir.  
Yetimhane Vakfı sözkonusu kararın iptali istemiyle 4 Nisan 1997 tarihinde Đstanbul Đdare  
Mahkemesi’ne bavurmutur.  
12 Mart 1998 tarihli bir kararla Mahkeme, sözkonusu talebi reddetmitir. 19 ubat 2001  
tarihinde, Danıtay, bu kararı bozmutur.  
3 Nisan 2002 tarihli bir kararla Mahkeme, Yetimhane’nin talebini reddetmitir. Danıtay, 19  
Kasım 2003 tarihinde kararı onamıtır. Dosyadan Yetimhane Vakfı tarafından yapılan karar  
düzeltme bavurusunun halen derdest olduğu sonucuna ulaılmaktadır.  
B. Bavuran hakkındaki hukuki süreç  
16 Mart 1999 tarihinde, Yetimhane Vakfı adına hareket eden Vakıflar Genel Müdürlüğü,  
Adalar Asliye Hukuk Mahkemesi’ne bavuranın tapusunun iptal edilmesi ve Yetimhane Vakfı  
adına tescil edilmesi amacıyla bavuruda bulunmutur.  
18 Aralık 2002 tarihli bir kararla, Asliye Hukuk Mahkemesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün  
talebini kabul etmive ihtilaf konusu taınmazın, 1997 yılından beri Genel Müdürlüğün  
yönetiminde bulunan Yetimhane Vakfı adına kaydedilmesine karar vermitir. Bu bağlamda  
Mahkeme, Yetimhane Vakfı’nın “mazbut” vakıf olarak sayıldığını hatırlatarak sözkonusu  
taınmazın adı geçen kurum tarafından 1936 beyannamesinde beyan edildiğini tespit etmitir.  
Ayrıca, Mahkeme, Patrikhanenin, uluslararası çapta önemi haiz tarihi binanın bakımı için  
hiçbir çalıma yapmadığını da göz önüne almıtır.  
30 Eylül 2003 tarihinde, Yargıtay, usul hatasından dolayı sözkonusu kararı bozmutur.  
18 Aralık 2002 tarihli kararında ifade edilen gerekçeleri gelitirerek Asliye Hukuk  
Mahkemesi, 25 ubat 2004 tarihinde, bir kez daha bavuranın tapusunun iptaline ve  
taınmazın Yetimhane Vakfı adına tescil edilmesine karar vermitir.  
Bavuran, karara itiraz etmek için Yargıtay’a temyiz bavurusunda bulunmuve duruma  
yapılmasını talep etmitir.  
21 Ekim 2004 tarihinde, Yargıtay itiraz edilen kararı onamıve ilgili yargılama masraflarının  
karılanmadığı gerekçesiyle duruma talebini reddetmitir. Yargıtay, Yetimhane Vakfı’nın  
1936 beyannamesini beyan etmesinden beri ihtilaflı taınmazın Yetimhane Vakfı’nın  
mameleki olduğu ve artık bavurana ait olmadığı kanaatine varmıtır.  
7 ubat 2005 tarihli bir karar ile Yargıtay karar düzeltme talebini reddetmitir.  
C. Bavuran tarafından sunulan belgeler  
Bavuran, vergi dairesi tarafından kabul edilen iki kararı AĐHM’nin dikkatine sunmaktadır. 18  
Temmuz 1944 tarihli ilk kararında, vergi dairesi, sözkonusu 135 daireli binanın Yetimhane  
Vakfı tarafından kullanılmamasından dolayı, ihtilaflı taınmazın sahibi ve vergi mükellefi  
olarak bavuranın vergi ödemesi gerektiğine karar vermitir. Ancak, vergi kararları hakkında  
yapılan itirazları incelemekle yükümlü daire tarafından 18 Haziran 1945 tarihinde alınan  
3
karardan da anlaılacağı üzere, sözkonusu daire, Yetimhane olarak kullanılmayan yerlerin  
gelir elde etmek amacıyla da kullanılmaması nedeniyle bavuranın vergi ödeme  
yükümlülüğünün bulunmadığına kanaat getirmitir.  
Ayrıca, 1 Aralık 1959 tarihli bir yazı ile Đstanbul Büyükehir Belediyesi Đmar Müdürlüğü,  
bavuranın Patrikhanenin tahtı tasarrufunda bulunan Yetimhane binasının restorasyon  
çalımalarını balatabileceğini ifade etmitir. Đkinci binanın yapımına ilikin olarak yapılan  
talep ile ilgili olarak ise Belediye, bavuranın Đçileri Bakanlığı’na müracaat etmesi  
gerektiğini belirtmitir.  
Belediye, 5 Kasım 1962 tarihli bir karar ile sözü edilen yazının içeriğini teyit etmitir. Ayrıca  
9 ubat 2004 tarihli bir yazı ile de Adalar Belediyesi, yangın tehlikesine karı alınan tedbirler  
konusunda bavuranı bilgilendirmitir.  
Son olarak 4 Kasım 2004 tarihinde de Đstanbul Büyükehir Belediyesi, yangın tehlikesine  
karı alınan tedbirler konusunda bavuranı bir kez daha bilgilendirmitir.  
HUKUK  
1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine atıfta bulunan bavuran, ulusal makamların mülkünün  
Yetimhane Vakfı adına tescil ettirilmesi talimatı vermek suretiyle mülkiyet haklarını ihlal  
ettiklerini iddia etmektedir.  
A. Tarafların savları  
1. Bavuran  
Bavuran, kendisine ait mülkü Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından idare edilen Yetimhane  
Vakfı adına tescil ettirmek suretiyle ulusal mahkemelerin mülkiyet hakkını ihlal ettiklerini  
ileri sürmektedir. Bavurana göre, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin birinci fıkrasının  
ikinci cümlesi anlamında bu mülkiyet hakkından yoksun bırakma ilemi kamu yararı amacı  
taımayıp yasadıı koullarda meydana gelmitir. Bu ilem ayrıca uluslararası hukukun genel  
ilkelerine de aykırıdır.  
Bavuran, ihtilaf konusu taınmaz malı yasaya uygun surette aldığını, ayrıca Osmanlı  
döneminde tahrir defterlerine uygun surette kaydettirdiğini de beyan etmektedir. Bavuran bu  
taınmazı aynı ekilde 1929 yılında Cumhuriyet dönemindeki tapu siciline de kaydettirdiğini  
belirtmektedir. Bavuran o tarihten bu yana, yangına karı korunması da dahil olmak üzere  
bakımı ve resmi ilemler yapılması noktasında mülkiyet haklarını tam manasıyla kullandığını  
ifade etmektedir. 10 Haziran 1953 tarihli bir Yargıtay kararına atıfta bulunan bavuran, mülk  
edinimlerini onayan Padiah fermanlarının Türkiye’deki mevcut kamu düzeninde halen  
yürürlükte olduğunu iddia etmektedir.  
Bavuran ayrıca, yetkili makamların 1940’tan bu yana kendisine gönderdikleri mektupların da  
sözkonusu taınmazın yegâne maliki olduğu hususunu itiraza mahal bırakmayacak ekilde  
teyid ettiğine dikkat çekmektedir.  
Bavuran ayrıca, Hükümetin sözkonusu taınmazın Yetimhane Vakfı namına satın alındığı  
yönündeki argümanına karı çıkmaktadır. Bavurana göre bu taınmazın kullanım hakkı 1903  
yılında Yetimhane Vakfı’na devredilmive Yetimhane Vakfı de bu taınmaz üzerinde hiçbir  
4
zaman bir mülkiyet iddiasında bulunmamıtır. Ayrıca, 1964 yılından itibaren Yetimhane  
Vakfı faaliyetlerini baka yerlerde sürdürmütür.  
Bavuran ayrıca, Türkiye’deki gayrimüslimlerin taınmaz mallarının korunmasının Lozan  
Anlaması’nın 44. maddesinin 2. paragrafından ve AĐHS’den kaynaklanan uluslararası  
sözleme hukukunun bir yükümlülüğü olmasına karın yetkili makamların mülkiyet  
hakkından yoksun bırakma ilemini herhangi bir kamu yararı amacına dayandırmadıklarını  
ileri sürmektedir. Bavuran bu nedenle sözkonusu yoksun bırakma ileminin keyfi olduğunu  
ve dini bir topluluğun haklarını kısıtlamaktan baka bir amaç taımadığını iddia etmektedir.  
Bavuran ayrıca, Hükümetin, ihtilaf konusu mülkün 1936 yılında Yetimhane Vakfı tarafından  
kendi mal varlığına dahil olduğunun ‘beyan edildiği’ ve beyannamenin açıkça mülkün  
Yetimhane Vakfı’na devredildiğini teyid ettiği yönündeki savına itiraz etmektedir. Esasen bu  
beyannamede sözkonusu taınmaz maldan açıkça söz edilmemiolup sözkonusu beyanname  
asla bir senet yahut Yetimhane Vakfı’nın ihtilaf konusu mülkün tescili yönündeki bir talebi  
olarak değerlendirilemez. Bu tür beyannameler ilgili vakıfların mali durumlarına dair hesap  
vermeleri amacına matuf olarak verilmektedir. Bu itibarla, sözkonusu vakıfların bu  
beyannameyi vermelerini art koan 2762 sayılı kanun ‘eriilebilir’, ‘açık’ ve ‘öngörülebilir’  
bir kanun değildi.  
Bavurana göre, bu müdahale hiçbir kamu yararı amacı taımamaktadır. Gayrimüslim  
vakıfların mülkiyet hakkına ilikin davalarda Türk mahkemeleri ulusal güvenlik gerekçelerini  
öne sürmülerdir. Ancak bu gerekçe, makul bir temelden yoksun olduğu cihetle mevcut  
davada kabuledilemez bir gerekçedir.  
Bavuran mağduru olduğu mülkiyetten yoksun bırakma ileminin, herhangi bir tazminat  
ödenmeden ve haklı bir gerekçeye dayandırılmadan gerçekletirildiği cihetle açıkça orantısız  
olduğunu değerlendirmektedir.  
2. Hükümet  
Đhtilaf konusu taınmaz malın bavurana değil Yetimhane Vakfı’na ait olduğunu  
değerlendiren Hükümet bu nedenle sözkonusu taınmazın 1 No’lu Ek Protokol’ün 1.  
maddesiyle güvence altına alınan ‘mülk’ kavramı kapsamında değerlendirilemeyeceği  
kanaatindedir. Hükümete göre bu hüküm yalnızca mevcut mal ve mülkleri kapsamakta olup  
bavuranın tapu senetlerinin iptali sadece bir tescil hatasının düzeltilmesinden ibarettir.  
Hükümet, ihtilaf konusu taınmazın tabi olduğu hukuki rejim incelenirken yalnızca medeni  
kanun hükümlerine değil Osmanlı Hukukunun özelliklerine de bakılması gerektiğini  
savunmaktadır. Bu çerçevede Hükümet, çok sayıda olayın da iaret ettiği üzere burada sui  
generis bir hukuki rejimin sözkonusu olduğunu bildirmektedir. Đlk olarak Osmanlı  
Hukukunda dini makamlar, dini cemaatlerin mal varlıklarına ilikin çıkarlarını temsil  
etmekteydiler. Bu çerçevede sözkonusu cemaatlerin kullanımına tahsis edilmiçok sayıda  
taınmaz mal dini makamlar adına tescil edilmibulunuyordu. Bu uygulama hayır vakıflarının  
tüzel kiiliğinin bulunmamasından kaynaklanıyordu. Böylece taınmazlar tapu sicil  
kayıtlarında bu taınmazların idaresini denetleyen dini kurumlar adına tescil edilmekteydi.  
Aynı durum, 1902 yılında bavuran adına tescil edilmiolan ihtilaf konusu taınmaz için de  
geçerlidir. Đkinci olarak Osmanlı dönemindeki vakıflar hukuku uyarınca mülkiyet hayır  
vakıfları ile bağlantılıydı. Adıgeçen vakıf bu taınmazın yetimhane olarak idare edilmesi  
amacıyla kurulmutu. Hayır amacına tahsis edilmiolan bir taınmazın bu niteliğinin  
5
değitirilmesi mümkün olmadığı gibi taınmazın kendisini de bu vakıflardan ayrı  
değerlendirilemezdi. Bu duruma padiahın dahi müdahalesi mümkün değildi. Dolayısıyla  
yapılan tahsis tapu kütüğüne ilenmiti ki, bu durum, taınmazın tapu sicilinde belirtilenden  
baka bir amaca tahsisini yasaklamaktaydı. Sehzade Sultan Mehmet Vakfı’na mukataalı olan  
bu taınmazın devri bavuran adına yapılmıtı. Bu devrin yegane amacı yetimhane kurulması  
idi ve bu husus tapu sicilinde açıkça belirtilmiti. Bu itibarla Hükümet, sözkonusu taınmazın  
asıl malikinin ab initio (baından beri) Fener Rum Patrikliği değil Yetimhane Vakfı olduğu  
sonucuna varmaktadır.  
Laik Cumhuriyetin ilan edilmesini müteakip cemaatlerin bu yetkileri feshedilmitir. Dini  
azınlıklara ait vakıfların durumunu düzenleyen vakıflar kanunu hükümleri gereğince 1936  
yılında adıgeçen vakıf tarafından verilen beyanname, tapu sicilinde bavuranın isminin  
geçmesinin baından beri yok hükmünde olduğunu itiraza mahal vermeyecek ekilde ortaya  
koymaktadır. Yetimhane Vakfı 1936 yılında verdiği beyannamede bu taınmazın zilyetliğinin  
kendisinde olduğunu açıkça belirtmitir. Dolayısıyla tapu senedinin iptal edilmesi bir hatanın  
düzeltilmesinden ibarettir.  
Hükümet ayrıca, bavuranın tapu sicilindeki tahsisata asla itiraz etmediğine dikkat  
çekmektedir. Hükümet, bir kamusal kullanım sözkonusu olduğu cihetle tahsis edilen amaçta  
bir değiiklik yapılamayacağı kanısındadır. Bu itibarla Patrikliğin ihtilaf konusu taınmaz  
üzerindeki yetkileri ‘murakıp’ yahut ‘mutemet’ sıfatına tekabül etmekte olup kesinlikle  
mülkiyete karılık gelmemektedir.  
Hükümet Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün vakıfların faaliyetlerini denetlemekle yükümlü  
olduğunu ve bu çerçevede adıgeçen vakıftan kayıtlarını düzeltmesini istediğini belirtmektedir.  
Hükümete göre burada sözkonusu olanın müsadere ya da kamulatırma ilemi değil bir kayıt  
hatasının düzeltilmesidir. Hükümet ayrıca tapu senedinin Hazine adına değil asıl malik adına  
tescil edildiğine dikkat çekmektedir.  
B. AĐHM’nin değerlendirmesi  
1. 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir ‘mülkün’ olup olmadığı hakkında  
AĐHM, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ilk bölümünde yer alan «mülk» kavramının iç  
hukuktaki resmi tanımlamalardan bağımsız otonom bir özellik taıdığını anımsatır (bkz.  
Beyeler - Đtalya kararı no: 33202/96, prg. 100). Filhakika, davanın koullarını, bir bütün  
olarak değerlendirildiğinde, bavuranı 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi çerçevesinde  
korunan ciddi bir çıkarın sahibi kılıp kılmadığını incelemek gerekmektedir. Bu optikten  
bakarak, AĐHM aağıda belirtilen hukuki ve olgusal unsurların dikkate alınmasının yerinde  
olacağı kanaatine varmaktadır.  
AĐHM evvela, Hükümetin, sözkonusu döneme ait senetlere göre asıl malikin Fener Rum  
Patrikliği değil Yetimhane Vakfı olduğu cihetle bavuranın herhangi bir mülke sahip olmadığı  
yönündeki savını kabul etmeyecektir. Đhtilaf konusu taınmazın baından beri belli bir  
kullanıma yönelik olarak tahsis edildiği doğruysa da AĐHM bu tür bir tahsisin hangi nedenle  
bavuranın bu taınmazın maliki olmasına engel tekil edeceğini anlayamamaktadır.  
Bu çerçevede AĐHM, bavuranın 1902 yılında ihtilaf konusu taınmazı kendi parasıyla  
ödeyerek satın aldığını gözlemlemektedir. Ayrıca Hükümet, 1902 yılından bu yana malik  
sıfatıyla, ihtilaf konusu taınmazı gerçek anlamda bu taınmazdan yararlanan Yetimhane  
6
Vakfı’na devrettiğini ya da bağıladığını gösteren herhangi bir belge sunmamıtır. Hükümet  
tarafından sunulan tapu sicil kayıtları bu taınmazın Yetimhane Vakfı’nın kullanımına tahsis  
edildiğini göstermekteyse de bavurandan daima sözkonusu taınmazın ‘maliki’ olarak  
bahsedildiğini de kanıtlamaktadır. Öte yandan, yetkili makamlar, defaatle taınmazın ‘maliki’  
sıfatıyla bavuranı muhatap almılardır.  
Ayrıca, Asliye Hukuk Mahkemesi 25 ubat 2004 tarihinde verdiği kararda bavuranı ihtilaf  
konusu taınmazın meru maliki olarak değerlendirmitir. Bu çerçevede, malik tarafından  
yapılması gereken binanın sağlamlatırma çalımalarının yapılmamasının bavuranın tapu  
senedinin iptalinin gerekçelerinden biri olarak ileri sürüldüğünü tespit etmek yeterli olacaktır.  
AĐHM, böylesi bir hükme ancak bavuranın ihtilaf konusu taınmazın maliki olduğu  
ilkesinden hareketle varılabileceği kanaatindedir. ayet bu taınmaz bavurana ait olmamıꢀ  
olsaydı ya da mülkiyeti 1936 yılında Yetimhane Vakfı malik olacak ekilde devredilmiꢀ  
olsaydı bu gerekçelerin hiçbir dayanağı kalmazdı.  
Hükümetin, dini azınlıklara ait vakıflar tarafından kullanılan mallara uygulanan Osmanlı  
Hukukunun özel hükümleri yönünden ileri sürdüğü argümana ilikin olarak AĐHM, bu  
imtiyazların cumhuriyetin ilanıyla birlikte kaldırıldığını tespit etmektedir. 4 Ekim 1926’da  
Medeni Kanun’un ve 13 Haziran 1935 tarihinde Vakıflar Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle  
birlikte bu vakıfların tabi olduğu hukuki rejim köklü bir değiime uğramıtır. Bu çerçevede  
AĐHM sözü edilen bu kanunların kabul edilmesini müteakip kamu makamlarının bavuranın  
malik sıfatına hiç itiraz etmedikleri ve Yetimhane Vakfı’nın da herhangi bir ekilde mülkiyet  
iddiasında bulunmadığı hususuna özel bir önem atfetmektedir.  
Yukarıda ifade olunanlar göz önünde bulundurulduğunda, AĐHM, sözkonusu taınmazın özel  
bir rejime tabi olduğunu kabul etse dahi, neredeyse kamusal bir nitelik taıdığı ve hiçbir  
zaman bavurana ait olmadığı sonucuna varamaz. Bu itibarla AĐHM sözkonusu taınmazın,  
bavurana ait olduğu, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi bakımından bir ‘mülk’ tekil ettiği  
ve 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin mevcut davada uygulanabilir olduğu hükmüne  
varmaktadır.  
2. 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine riayet edilip edilmediği hakkında  
a) Mülkiyet hakkına yönelik bir müdahalenin olup olmadığı hakkında  
Đhtilaf konusu taınmazın bavurana ait olduğunu kabul ettikten sonra AĐHM tapu senedinin  
iptalinin ilgilinin mülkiyet hakkına yönelik bir müdahale tekil ettiği kanaatine varmaktadır.  
Bu çerçevede AĐHM, AĐHS’nin ‘somut ve etkili’ hakların korunmasını amaçlaması  
çerçevesinde sözkonusu durumun fiili bir kamulatırmaya tekabül edip etmediğinin  
incelenmesine önem atfettiğini anımsatır (Sporrong ve Lönnroth – Đsveç, 23 Eylül 1982 tarihli  
karar, prg. 63).  
Hükümet fiili ya da hukuki bir kamulatırmanın değil basit bir kayıt hatası düzeltilmesinin  
sözkonusu olduğunu belirtmektedir. Hükümet, sözkonusu taınmazın bidayetteki tahsis  
amacının muhafazası maksadıyla tapu senedinin Hazine adına değil asıl malik adına tescil  
edildiğine dikkat çekmektedir.  
Bununla birlikte AĐHM ihtilaflı durumun gerçeklerini analiz etmesi gerektiği kanaatindedir.  
Bu doğrultuda AĐHM, bavuranın tapu senedini iptal eden ulusal mahkemelerin mülkiyetin,  
artık hayır hizmeti yapmadığı gerekçesiyle Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından ‘mazbut’  
7
vakıf olarak nitelendirilen Yetimhane Vakfı’na devredilmesine karar vermitir. Bu itibarla,  
sözkonusu taınmazın artık bavurana ait olmadığı ve bundan sonra Babakanğa bağlı bir  
kamu kuruluu olan sözkonusu genel Müdürlük tarafından idare edileceği hususunda bir  
tereddüt bulunmamaktadır.  
Dolayısıyla bavuranın mülkiyet hakkı 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin birinci bendinin  
ikinci cümlesi anlamında mülkiyetten yoksun bırakma olarak değerlendirilmesi gereken bir  
müdahaleye maruz kalmıtır.  
b) Eitlik ilkesine riayet edilip edilmediği hakkında  
1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi her eyden evvel, kamu otoritesinin mülkiyet hakkına  
yönelik müdahalesinin yasal olmasını zorunlu kılar. Demokratik bir toplumun temel  
ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü ilkesi AĐHS maddelerinin tamamında mündemiçtir  
(Iatridis – Yunanistan, no: 31107/96, prg. 58). Yasallık ilkesi ulusal hukuk normlarının yeterli  
derecede eriilebilir, açık ve öngörülebilir olmalarını öngörmektedir (Hentrich – Fransa, 22  
Eylül 1994 tarihli karar, prg. 42 ; Lithgow ve diğerleri – Birleik Krallık, 8 Temmuz 1986  
tarihli karar, prg. 110 ; La Rosa ve Alba – Đtalya (no:1), no: 58119/00, prg. 76, 11 Ekim  
2005)  
Hükümet öncelikle, Medeni Kanunun 1024. ve 1025. maddeleri uyarınca, tescil ileminin  
meru dayanağı olmadan yapılmıolması ve asıl malikin haklarının ihlal edilmesi halinde  
tapu sicillerinin bir mahkeme kararıyla düzeltilebileceğini öngördüğünü belirtmektedir.  
Hükümet ulusal mahkemelerin, Yetimhane tarafından 1936 yılında verilen beyannamede  
sözkonusu taınmazın bildirilmesine istinaden tapu kayıtlarını düzelttiklerini ileri sürmektedir.  
Bavuran yapılan bu müsadere ileminin hiçbir yasal dayanağının olmadığını iddia  
etmektedir.  
AĐHM, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 25 ubat 2004 tarihli kararında tapu iptaline gerekçe  
olarak, belirli bir kanun maddesine ya da ilgili uluslararası anlamaya atıfta bulunmaksızın  
‘Medeni Kanun, uluslararası anlamalar ve (…) Vakıflar Kanunu’ nu zikretmekle yetindiğini  
tespit etmektedir.  
Đlk derece mahkemesi tarafından ileri sürülen sözkonusu gerekçe her ne kadar muğlak ve  
farklı yorumlara açıksa da AĐHM, Yargıtay’ın 21 Ekim 2004 tarihli kararında Yetimhane  
Vakfı tarafından 1936 yılında verilen beyannameye ve bu beyannamenin sonuçlarına açıkça  
atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir. Bu muhakeme tarzını göz önünde bulunduran AĐHM,  
bavuranın tapu senedinin, 2762 sayılı kanunun sözü edilen hükümlerine istinaden iptal  
edildiği ilkesinden hareket edecektir.  
Bundan sonra, sözkonusu hukuki standardın eriilebilirlik ve öngörülebilirlik koullarını  
yerine getirip getirmediği meselesini incelemek gerekmektedir. Ancak, müdahalenin  
orantılığı yönünden vardığı sonucu göz önünde bulunduran AĐHM, bu mesele hakkında bir  
hükme varmayı gereksiz bulmaktadır (aynı anlamda bkz., sözgelimi, Çetin ve diğerleri –  
Türkiye, no: 40160/98, prg. 44).  
c) Kamu yararı amacı  
8
AĐHM’nin, bu kez sözkonusu mülkiyetten yoksun bırakma ileminin 1 No’lu Ek Protokol’ün  
1. maddesinde ifade edilen ikinci kural anlamında ‘kamu yararı amacı’ gibi meru bir amaç  
taıyıp taımadığını incelemesi gerekmektedir.  
Hükümet bavuranın tapu senedinin iptalinin ihtilaf konusu taınmazın balangıçtaki tahsis  
amacının korunması ihtiyacından kaynaklandığını savunmaktadır. Hükümete göre bu nedenle  
sözkonusu karar meru bir amaca matuftu.  
Hükümet tarafından ileri sürülen tahsis amacının artık bir manasının kalmadığını ileri süren  
bavuran mülkiyetine el konulmasının hiçbir meru bir amaç taımadığını iddia etmektedir.  
Bavuran, esasen Đstanbul’da çok az sayıda yetim Rum çocuğunun kalğını, bunların da daha  
elverili binalarda barındırıldığını belirtmektedir. Đlgili ayrıca, vakfın amacının ortadan  
kalkmasına rağmen, mülk sahibini mülkünden mahrum etmenin kamu düzenine hangi ekilde  
hizmet ettiği hususunun Hükümet tarafından izah edilmediği kanaatindedir.  
AĐHM, “kamu yararı” kavramını  
doğası niteliği hep genibir kavram olarak  
değerlendirdiğini hatırlatır. Özellikle mülkiyetten yoksun bırakma hususundaki yasaların  
kabul edilmesi kararı, çoğu zaman politik, ekonomik ve sosyal sorunların incelenmesini  
kapsamaktadır. Ekonomik ve sosyal bir politika izlemek için yasa koyucunun genibir  
özgürğünün olmasının normal olduğuna kanaat getiren AĐHM, yargısının makul bir  
dayanaktan yoksun olmaması kaydıyla, yasa koyucunun “kamu yararının” gereklerini  
belirleme ekline saygı duymaktadır (James ve diğerleri-Birleik Krallık, 21 ubat 1986  
tarihli karar; Pressos Compania Naviera S.A. ve diğerleri-Belçika, 20 Kasım 1995 tarihli  
karar; Broniowski-Polonya, bavuru no: 31443/96).  
AĐHM, her eyden önce, Adalar Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından dava konusu  
müdahaleyi haklı kılmak için gösterilen gerekçelerden birinin, tarihi bir öneme sahip  
sözkonusu taınmazı sağlamlatırmak için sahibinin gerekli tedbirleri almaması olduğunu  
gözlemlemektedir. Ancak mevcut dava bağlamında böyle bir amacın geçerli olmadığı  
anlaılmaktadır, zira ne ulusal mahkemeler ne Hükümet, sözkonusu bina için de geçerli  
olduğu üzere kültürel, mimari veya tarihi bir değere sahip taınmaz mallar sözkonusu  
olduğunda, özellikle mimari mirasın korunmasına yönelik olarak alınması gereken tedbirleri  
içeren koulları belirleyen ilgili mevzuattan faydalanmıtır (Bkz, mutatis mutandis, sözü  
edilen Beyeler; SCEA Ferme de Frensoy-Fransa, bavuru no: 61093/00 son olarak  
Debelianovi-Bulgaristan, bavuru no: 61951/00, 29 Mart 2007).  
AĐHM’nin, Türk Devletinin, vakıfların statüsüne ve sahip oldukları mallara ilikin hukuki bir  
sorunu çözmek durumunda kaldığı hususunda tereddütü bulunmamaktadır. Nitekim, AĐHM,  
Sözlemeci Devletlerin vakıflar gibi tüzel kiiler tarafından taınmaz mal edinilmesine ilikin  
rejimi düzenleme konusunda genibir takdir yetkisine sahip olduklarını hatırlatmaktadır. Bu  
durumda, Sözlemeci Devletler, genel menfaate uygun olarak, açıklanan hedef ve amaçların  
gerçeklemesini, kamu düzenini ve vakfın üyelerinin çıkarlarını gözetecek tedbirleri hayata  
geçirebilirler. (Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı-Türkiye, bavuru no: 34478/97).  
Sonuç olarak, 1936 beyannamesinden altmıbir yıldan fazla bir süre sonra 1997 yılında tapu  
iptal davasının açılması, ihtilaflı tedbirin alınmasını gerekli kılan gerekçelere ilikin soru  
iaretlerine neden olsa da, bu tek baına, vakıflar kanununun “kamu yararı amacına” hizmet  
etme genel amacının meruiyetini ortadan kaldırmaz. (Bkz. Yunanistan’ın Eski Kralı).  
d) Müdahalenin orantılılığı  
9
Mallara saygı hakkına yönelik bir müdahalenin, kamu yararının gerektirdikleri ile kiinin  
temel haklarının korunması yükümlülükleri arasındaki adil dengeyi sağlaması gerekmektedir  
(bkz. diğerleri arasından, Sporrong ve Lönnroth). Bu tür bir dengenin sağlanması kaygısı, 1  
No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin yapısının tamamında, dolayısıyla, birinci cümlede  
güvence altına alınan prensiple bağlantılı okunması gereken ikinci cümlesinde de  
bulunmaktadır. Özel olarak da, bir kiiyi mülkünden yoksun bırakan tedbir ile hedeflenen  
amaçla kullanılan araçlar arasında makul bir orantılılık bağının bulunması gerekmektedir  
(Prssos Compania Naviera S.A. ve diğerleri).  
Mevcut davada bavuran, karılıksız olarak mülkünden yoksun bırakılmıtır. AĐHM yerleik  
içtihadına göre, ayet bir müdahale meruiyet ilkesine riayet ediyorsa ve keyfi değilse,  
tazminat ödenmemesi eo ipso ve her zaman Devlet tarafından bavuranların mallarına el  
konulmasını gayrımeru kılmaz. (Bkz. Jahn ve diğerleri- Almanya; bavuru no: 46720/99,  
72203/01 ve 72552/01). AĐHM, yukarıda bavuranın mülkiyet hakkının, 1 No’lu Ek  
Protokol’ün 1. maddesinin ilk satırının ikinci cümlesi anlamında mülkünden mahrum kalma  
olarak değerlendirilecek bir müdahaleye maruz kaldığı sonucuna ulağını hatırlatmaktadır.  
Bu durumda, bavuranın, orantısız ve aırı bir yüke katlanıp katlanmadığının aratırılması  
gerekmektedir. Bu konuda AĐHM daha önce, değerine göre makul bir miktar ödenmeksizin  
mülkten yoksun bırakmanın, aırı bir müdahale tekil ettiğini ve tazminatın hiç  
ödenmemesinin ise 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi kapsamında yalnızca istisnai  
koullarda haklı görülebileceğini belirtmitir.  
Hükümet, tapu iptalinin, yalnızca yanlıtescilin düzeltilmesini tekil etmesi nedeniyle,  
bavurana hiçbir tazminat ödenmemesinin tamamen meru olduğunu ifade etmektedir.  
Bavuran, tazminat ödenmeksizin malına el koyulmasının kesinlikle orantısız olduğunu ileri  
sürmektedir. Bir kii tarafından yasal olarak edinilen bir malın belirli bir kullanım amacıyla  
tahsis edilmesi sözkonusu malın değerini tazminat ödenmeksizin elde edilmesi kadar  
ürmez. Orantılılık ilkesi gereği, malın edinilme ekli ne olursa olsun malının kaybından  
dolayı mal sahibinin zararının adil olarak tazmin edilmesi gerekmektedir.  
Mevcut davada AĐHM, tazminat ödemeksizin bavuranın malından yoksun bırakmayı haklı  
kılmak için Hükümetin ileri sürdüğü, sözkonusu taınmazın aslında Yetimhane Vakfı’na ait  
olduğunu ve bavuranın hakkının “murakıp” veya “mutemet” statüsüne tekabül ettiği  
argümanına katılmamaktadır. Zira AĐHM’nin daha önce de belirttiği gibi, sözkonusu  
taınmazı bavuranın kendi kaynakları ile edindiği hususuna itiraz edilmemitir. Satın  
almasının hemen ardından, sözkonusu taınmazın belli bir kullanım amacına tahsis edilmesine  
rağmen, bavuran hep bu malın sahibi olarak muamele görmütür. Ayrıca 18 Temmuz 1944  
ve 18 Haziran 1945 tarihlerinde vergi dairesi tarafından kabul edilen kararlarda da görüldüğü  
üzere, binanın yalnızca bir kısmı sözü edilen kullanıma tahsis edilmiti.  
Ayrıca, AĐHM’nin elinde bulunan dosyadan, ne 1902 tarihinde satın alınmasından ne 1936  
beyannamesinin ardından, iptal davasının açıldığı 1997 tarihine kadar, bavuranın tapusunun  
mahkemeler veya idari merciler tarafından tartıma konusu yapıldığı sonucuna ulaılmaktadır.  
Aynı durum, güvenlik nedenleriyle taınmazın boaltıldığı tarih olan 1964 yılı ile 1997  
arasında geçen dönem için de geçerlidir. Zira 1964’ten sonra uygulamada binanın tahsis  
edildiği amacın varlığı son bulmutur.  
10  
Ayrıca, 1903 yılında ihtilaflı taınmazı edindiğinden beri Yetimhane Vakfı, 1936  
beyannamesi sırasında veya sonrasında 1995 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından  
“mazbut” olarak nitelendirilene kadar hiçbir zaman taınmazın sahibi olduğunu ileri  
sürmemitir. Sadece bu tarihte, Yetimhane Vakfı adına hareket eden Vakıflar Genel  
Müdürğü 1936 beyannamesine dayanarak taınmazın tapusunu istemitir. Bu bağlamda,  
sözkonusu beyannamede, Yetimhane Vakfı’nın, herhangi bir mal “sahipliği” sıfatına atıfta  
bulunmaksızın, “Rum Erkek Yetimhanesini” yönettiğini beyan ettiğini belirtmek gerekir.  
Ayrıca ilgili mevzuat vakıflara “gelirlerinin niteliğini ve kaynağını, harcamalarını, gelir ve  
giderlerinin miktar ve niteliğini” belirttikleri bir beyanname sunma yükümlülüğü  
getirmekteydi. AĐHM’ye göre, Yargıtay kararının aksine, sözkonusu iki metnin, ipso facto,  
sözkonusu beyannamede belirtilen amaca göre yönetilmesi ile yükümlü Yetimhane Vakfı’na  
mülkün devredilmesinin teyidi olduğu sonucuna güçlükle ulaılmaktadır.  
1936 beyannamesi konusunda ise AĐHM, dini azınlıklara ait vakıflar tarafından 1936 yılında  
verilen beyannamelerin, bu vakıfların “vakıf senedi” yerine geçtiğine ilikin 1974 tarihli  
içtihadın uygulanmasının “öngörülebilirlik” gereği ile bağdamadığı sonucuna ulağını  
hatırlatır (Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, paragraf 57). Oysa ki, Yetimhane Vakfı’nın 1936  
beyannamesinde atıfta bulunmakla malın sahibi olduğu yönündeki sonucun sözkonusu  
içtihata dayandığı anlaılmaktadır.  
Sonuç olarak, sözkonusu taınmazın, uzun seneler boyunca belirli bir kullanım amacına tahsis  
edildiği göz önüne alınsa bile, hiçbir halde, sözkonusu tahsisin, mülkiyet hakkının içeriğinin  
boaltılmasını gerektirdiğini düündürecek bir durum bulunmamaktadır. Savunmacı  
Hükümet’in sözkonusu taınmazın tahsis edildiği amacını korumak istemesi kendi baına bir  
sorun tekil etmemekle beraber, AĐHM, Türk yetkililerin, bavurana uygun bir tazminat  
ödemeksizin bavuranı bu ekilde malından yoksun bırakamayacaklarına kanaat  
getirmektedir. Zira mevcut davada bavuranın hiçbir ekilde tazminat almadığını saptamak  
gerekmektedir.  
Bu koullarda, mülkten yoksun bırakmanın yasa ile öngörülmüolduğunu ve kamu yararı  
amacına hizmet ettiğinin ispat edildiği varsayılsa dahi AĐHM, mülkiyet hakkının korunması  
ile kamu yararının gerekleri arasında hüküm sürmesi gereken adil dengenin bozulduğu ve  
bavuranın alıılmıın dıında ve ölçüsüz bir yüke katlanmak zorunda kaldığı kanaatindedir.  
Bu durumda, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmitir.  
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN VE 1 NO’LU EK PROTOKOL’ÜN 1. MADDESĐ ĐLE  
BĐRLĐKTE 14. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
AĐHS’nin 6/1 maddesine atıfta bulunan bavuran, iç hukukta yapılan hatalardan dolayı ulusal  
mahkemeler nezdinde adil bir yargılamadan yararlanamadığını ileri sürmektedir. Bavuran,  
ayrıca, Yargıtay kararının yeterince gerekçelendirilmediğini de ileri sürmektedir. Bavuran,  
Yargıtay nezdinde duruma yapılması talebinin reddedilmesi nedeniyle savunma hakkının  
ihlal edilmesinden de ikayetçi olmaktadır.  
Ayrıca bavurana göre, taınmazın tapu kaydının, halihazırda Türk idari makamları tarafından  
yönetilmekte olan Yetimhane Vakfı adına tescil edilmesi keyfi bir el koyma ilemi tekil  
etmekte olup AĐHS’nin 14. maddesi ile birlikte 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinde  
güvence altına alınan haklarını ihlal etmektedir.  
11  
Hükümet bu iddialara karı çıkmaktadır.  
AĐHM, sözkonusu ikayetin yukarıda incelediği ikayetle bağlantılı dolaysıyla kabuledilebilir  
nitelikte olduğunu belirtmektedir.  
Bununla birlikte, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine ilikin olarak ulağı tespiti göz  
önünde alarak AĐHM, sözkonusu ikayetlerin ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığına  
kanaat getirmektedir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
Bavuran, neden olunan zararın giderilmesi için Hükümet tarafından uygulanacak en uygun  
yolun ihtilaflı taınmazın tamamının kendisine iade edilmesi olduğunu belirtmektedir.  
Hükümetin sözkonusu taınmazı iade edememesi durumda, bavuran zararının tazmin  
edilmesini kabul etmeye hazır olduğunu ifade etmekte ve taınmazın piyasa değerine tekabül  
eden meblağı talep etmektedir. ayet bu da mümkün değilse, bavuran, 80.000.000 Euro  
değerinde tazminat talep etmektedir.  
Bavuran, manevi zarar için de 10.000 Euro talep etmektedir. Ayrıca, ulusal mahkemeler ve  
AĐHS organları önünde yapmıolduğu yargılama masraf ve giderleri için de 50.000 Euro  
talep etmektedir.  
Hükümet, makul olmadığına kanaat getirerek bu iddialara karı çıkmaktadır. Yargılama  
masraf ve giderlerine ilikin olarak ise Hükümet, talep edilen miktarın aırı olduğu ve  
yeterince belgelendirilmediği kanaatindedir. Ayrıca Hükümet, Yetimhanenin “mazbut vakıf”  
olarak değerlendirilmesine ilikin karar düzeltme bavurusunun ulusal mahkemelerde halen  
devam ettiğini ve yargılamanın sonucunun ibu dava için belirleyici olabileceğini  
belirtmektedir.  
Mevcut dava koullarında Savunmacı Devlet ile bavuranlar arasında olası bir uzlama  
ihtimalini göz önünde bulunduran AĐHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aamada saklı  
tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
2. AĐHS’nin 6. maddesi ve 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi ile birlikte AĐHS’nin 14.  
maddesi kapsamında yapılan ikayetlerin ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığına;  
3. AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun  
a) saklı tutulmasına;  
b) Hükümet ve bavuranların, AĐHS’nin 44/2 maddesi uyarınca kararın  
kesinlemesinden itibaren altı ay içinde bu mesele hakkındaki görülerini yazıyla  
kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında varacakları her türlü uzlamadan kendisini  
haberdar etmeye davet edilmesine;  
c) Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire bakanının izlenecek süreci  
belirlemeye yetkili kılınmasına;  
12  
KARAR VERMĐꢀTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 8 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Đꢀbu kararda AĐHS’nin 45/2 ve AĐHM iç tüzüğünün 74/2 maddesi uyarınca Yargıç Baka,  
Yargıç Ugrekhelidze ve Yargıç Mularoni’nin mutabakat erhi bulunmaktadır.  
13