CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
FATMA KAÇAR - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:35838/97)  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRASBOURG  
15 Temmuz 2005  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (35838/97) başvuru no’lu davanın nedeni,  
bu ülke vatandaşı Fatma Kaçar’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) 18  
Şubat 1997 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca  
yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran, Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Vefa tarafından temsil edilmektedir.  
Başvuran AİHS’nin 2. maddesiyle güvence altına alınan yaşam hakkının korunmasına  
aykırı olarak eşinin yargısız infaz sonucu öldürüldüğünü iddia etmektedir. Başvuran ayrıca  
eşinin ölümü üzerine yürütülen resmi soruşturmanın yetersizliğinden ve Diyarbakır Cumhuri-  
yet Savcılığı tarafından açılan ceza soruşturmasının sonucunun kendisine bildirilmediğinden  
şikayetçi olmaktadır.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
OLAYLAR  
Davanın Koşulları  
1968 doğumlu olan başvuran Diyarbakır’da ikamet etmekte olup ölen Halis Kaçar’ın  
eşidir.  
A. Başvuranın eşinin öldürülmesi  
11 Mart 1994 tarihinde saat 7:30’a doğru evinden çıkan Halis Kaçar, uğradığı silahlı  
saldırı sonucu ölmüştür.  
Bu olayın ardından aynı gün Türk makamları soruşturma açmışlardır. 12 Kasım 1996  
tarihinde başvuran Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na soruşturma hakkında bilgi istemiştir.  
Başvuran özellikle olay yerine gelen polislerin etkili bir soruşturma yapmadıklarını  
belirtmiştir.  
Aynı gün Cumhuriyet Savcısı ön soruşturmanın devam ettiğini ve faillerin henüz  
bulunamadığını bildirmiştir.  
Başvuran avukatına verdiği ifadesinde, eşinin cesedini almak için hastaneye gittiğinde  
hastane önündeki sivil polislerin kendisine “bir terörist öldürdük” dediklerini belirtmiştir.  
B. Ulusal merciler tarafından yürütülen soruşturma  
1. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen ön soruşturma  
11 Mart 1994 tarihinde polis tarafından hazırlanan tutanaklarda, manavın önündeki  
kan birikintisinden bahsedilmiş ve 9 mm çapında “makarov” marka mermi kovanı bulunduğu  
belirtilmiştir. Mermi kovanı incelenmek üzere Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle  
Mücadele Şubesi’ne gönderilmiştir. Tutanağa göre sözkonusu kişi kimliği belirsiz kişiler  
tarafından 11.07.1994 tarihinde öldürülmüştür. Aynı gün olay yerinin krokisi çizilmiş ve bir  
doktor ile bir polis memuru tarafından birlikte imzalanan ve H.K.’nın öldüğünü tespit eden bir  
tutanak düzenlenmiştir.  
11 Mart 1994 tarihli otopsi raporuna göre H.K. vücudunun çeşitli yerlerine aldığı üç  
kurşun sonucu yaşamını yitirmiştir. Aynı tarihte Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı defin izni  
çıkarmıştır.  
Yine aynı tarihte Diyarbakır Şehitler Polis Karakolu Komiseri tarafından dinlenen  
tanık Ali Aslan ifadesinde, manavdayken üç el ateş edildiğini duyduğunu ve Benüsen deresi  
yönüne doğru kaçan iki kişi gördüğünü belirtmiştir. Kaçan kişileri arkalarından gördüğü için  
tarif edemeyeceğini ifade etmiştir.  
16 Mart 1994 tarihli balistik inceleme raporunda, her üç merminin de aynı silahtan  
çıktığı, fakat silah türünün belirlenmesi için ek bir inceleme yapılması gerektiğinden  
sözedilmiştir.  
1 Nisan 1994 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı’na Emniyet Müdürü Ramazan Sürücü  
tarafından gönderilen “gizli” ibareli yazıda, 1991 yılında Diyarbakır’da yapılan arşiv  
incelemeleri sonucunda, Halis Kaçar’ın Milliyetçi Çalışma Partisi Merkez İlçe Kurucu üyesi  
olduğu, PKK’yı öven konuşmalar yaptığı ve soruşturma dosyasının 25 Mart 1994 tarihinde  
Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı’na gönderildiği belirtilmiştir.  
6 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı soruşturma dosyasını  
Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir.  
7 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı Emniyet  
Müdürlüğü’nden H.K.’nın ölümü hakkında yürütülen ceza soruşturması konusunda bilgi  
istemiştir.  
13 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı kendi birimleri tarafından  
yürütülen ön soruşturmalar ile Emniyet Müdürlüğü tarafından yürütülen soruşturmayı  
birleştirme kararı alarak soruşturmanın takibini üstlenmiştir.  
18 Mart 1996 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı Emniyet  
Müdürlüğü’nden 7 Nisan tarihli talebine cevap alamadığını ileterek bu konuda her üç ayda bir  
kendilerine bilgi gönderilmesini istemiştir. Bunun üzerine Emniyet Müdürlüğü 28 Mart  
tarihinde soruşturmanın devam ettiğini ve failler yakalandığında kendilerine bildirileceğini  
belirtmiştir.  
12 Kasım 1996 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı Emniyet  
Müdürlüğü’nden, 18 Mart tarihli taleplerine atıfta bulunarak H.K.’ya yapılan saldırının  
faillerinin araştırılmasını ve her üç ayda bir bu konu hakkında kendilerine bilgi verilmesini  
istemiştir.  
Tarihi belirtilmeyen bir yazıyla Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı Emniyet  
Müdürlüğü’ne, 7 Nisan ve 12 Kasım tarihli taleplerine cevap alamadıklarını ve H.K.’nın  
ölümü üzerine başlatılan soruşturmanın gidişatından haberdar edilmediklerini bildirmiştir.  
7 ve 12 Mayıs 1998 tarihlerinde Emniyet Müdürlüğü Diyarbakır DGM Cumhuriyet  
Savcılığı’na, cinayetin failleri hakkında başlatılan soruşturmanın devam ettiğini bildirmiştir.  
2. H.K. cinayetinin failleri hakkında başlatılan ceza muhakemesi usul işlemleri  
17 Aralık 1998 tarihinde Hizbullah’a yönelik olarak gerçekleştirilen operasyonda İdris  
Hasar isminde bir örgüt üyesi yakalanmıştır.  
11 Mart 1994 tarihli ifadesinde İ.Hasar, Ubeydullah isminde bir kişiyle H.K.’nın  
bulunduğu Çarkanat apartmanına geldiklerini ve Ubeydullah’ın H.K.’ya iki metre yakından  
silahla ateş ettiğini belirtmiştir. İ. Hasar, H.K.’nın PKK üyesi olarak tanındığından  
öldürüldüğünü eklemiştir.  
25 Aralık 1998 tarihinde Emniyet Müdürlüğü Diyarbakır DGM Cumhuriyet  
Savcılığı’na başlatılan ceza soruşturması hakkında bilgi vermiştir. Hamza kod adlı Hizbullah  
üyesi İ.H. 11 Mart 1994 tarihinde, Hizbullah’ın emri üzerine Ubeydullah adlı bir kişi ile  
birlikte H.K. cinayetine karıştığını itiraf etmiştir. Ateş eden Ubeydullah iken İ.H. gözcülük  
etmiştir.  
Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı 6 Ocak 1999 tarihinde İ.H.’ye Hizbullah’a üye  
olmak suçundan ve H.K. cinayetinden ötürü T.C.K.’nın 146. maddesi uyarınca dava açmıştır.  
21 Nisan ve 19 Temmuz 1999 tarihlerinde Diyarbakır DGM, Diyarbakır Cumhuriyet  
Savcılığı’ndan Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu bulunan İ.H.’nin duruşmalara getirilmesini  
istemiştir.  
7 Eylül 1999 tarihinde başvuran davaya müdahil taraf olarak katılmıştır.  
Diyarbakır DGM çeşitli tarihlerde Elazığ Cezaevi Müdürlüğü’nden İ.H.’nin  
duruşmalara gönderilmesini istemiştir.  
5 Nisan 2001 tarihinde Emniyet Müdürlüğü Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı’na  
ceza soruşturmasının halen devam ettiğini bildirmiştir.  
11 Haziran 2001 tarihinde yakalanan Hasan Gündüz isimli bir kişi 19 Haziran’da  
verdiği ifadesinde, Said adlı bir kişi aracılığıyla Hizbullah’tan, Mehmet Emin Güçlü’nün  
yardımıyla H.K.’yı öldürme emri aldığını belirtmiştir. T.C.K.’nın 146. maddesi uyarınca  
Savcılık Hasan Gündüz aleyhine iddianame hazırlamıştır.  
Diyarbakır DGM 17 Ekim 2002 tarihli kararıyla Mehmet Emin Gündüz’ü H.K.  
cinayetine karışmak ve Hizbullah’a üye olmak suçlarından ömür boyu ağır hapis cezasına  
çarptırmıştır. Mahkeme H.K. cinayetinin, Said kod adlı Hizbullah üyesi tarafından planlanıp  
yönetildiğine, Hasan gündüz’ün cinayetin faili olduğuna ve Mehmet Emin Güçlü’nün  
gözcülük yaptığına hükmetmiştir.  
25 Mart 2001 tarihinde Yargıtay bu kararı onamıştır.  
14 Ağustos 2001 tarihinde Diyarbakır DGM Elazığ Cezaevi Müdürlüğü’nden İ.H.’nın  
11 Ekim 2001 tarihli duruşmaya gönderilmesini istemiş, Cezaevi Müdürlüğü ise İ.H.’nın,  
H.K.’yı Ubeydullah kod adlı Ümit adlı bir şahıs tarafından öldürüldüğünü itiraf ettiğini  
bildirmiştir.  
3 Ağustos 2002 tarihinde Emniyet Müdürlüğü Diyarbakır DGM’ye Ubeydullah ve  
Said kod adlı kişilerin yakalanmadığını bildirmiştir.  
13 Kasım 2003 tarihinde Diyarbakır DGM İ.H.’den esas hakkında savunmasını  
hazırlamasını istemiştir. 15 Ocak 2004 tarihli duruşmada İ.H. daha önce vermiş olduğu  
ifadesini yineleyeceğini beyan etmiştir.  
Tutuklu yargılanması devam eden İ.H. 1 Aralık 2004 tarihli duruşmada aleyhinde delil  
olmadığını belirtmiştir.  
Yapılan yasal düzenlemelerden sonra Diyarbakır DGM’nin yerini alan Diyarbakır  
Ağır Ceza Mahkemesi 4. Dairesi İ.H. hakkındaki ceza davasını devralmıştır. Şu anda dava  
halen bu mahkeme tarafından görülmektedir.  
C. Tarafların sunduğu belgeler  
Taraflar H.K.’nın ölümüyle ve Hizbullah’a yönelik yürütülen operasyonla ilgili olarak  
farklı belgeler sunmuşlardır:  
-
-
16 Mart 1994 tarihli ekspertiz raporu  
olay yeri krokisi  
-
-
11 Mart 1994 günü saat 08:30’da düzenlenen olay yeri tutanağı  
Dava dosyasının Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden Diyarbakır DGM  
Cumhuriyet Savcılığı’na gönderildiğine ilişkin 25 Mart 1994 tarihli tutanak  
Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı’nın kendi ceza soruşturmasını Diyarbakır  
Cumhuriyet Savcılığı’nınki ile birleştirmesine ilişkin 13 Nisan 1994 tarihli karar  
Olay yerinde bulunan dört mermi kovanının yed-i emine verildiğine dair 17 Mart  
1994 tarihli tutanak  
Diyarbakır Kriminoloji Laboratuarı tarafından yapılan balistik incelemeye ait 2  
Eylül 2002 tarihli rapor  
Hizbullah’a karşı yürütülen operasyon ve bu çerçevede düzenlenen yakalama ve  
duruşma tutanakları konusunda Emniyet Müdürlüğü tarafından hazırlanan 20  
Haziran 2001 tarihli tutanak  
-
-
-
-
-
-
Hizbullah’ın gerçekleştirdiği cinayetler, bunların maksadı ve işleyişini açıklayan  
Emniyet Müdürlüğü’nün 24 Aralık 1998 tarihli tutanağı  
Diyarbakır DGM’de görülen duruşmalara ait tutanaklar  
HUKUK AÇISINDAN  
I. HÜKÜMET’İN İTİRAZI HAKKINDA  
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun  
kabuledilemeyeceği itirazını yöneltmektedir.  
Başvuran, dava konusu olayların üzerinden iki yıl geçmesine karşın yürütülen ceza  
soruşturmasının, eşinin öldürülmesinden sorumlu olan kişi veya kişilerin tespit edilmesine  
olanak sağlamadığından ötürü AİHM’ye başvuruda bulunduğunu belirtmektedir.  
AİHM kabuledilebilirlik kararında, davanın koşulları dikkate alındığında Hükümet’in  
ön itirazının, başvuranın AİHS’nin 2. maddesine dayanan şikayeti ile ortaya çıkan sorularla  
yakından bağlı soruları gündeme getirdiği kanaatine varmış olduğunu hatırlatır.  
II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran yaşama hakkına aykırı olarak eşinin yargısız infaz sonucu öldürüldüğünü  
ileri sürerek, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğinden şikayetçi olmaktadır.  
A. Tarafların iddiaları  
Başvuran ancak başvurusunun AİHM tarafından Hükümet’e iletilmesinden sonra  
ulusal makamların harekete geçtiğini ileri sürmektedir. Başvuran böylelikle yetkililerin  
soruşturmayı yeniden ele aldıklarını ve eşinin öldürülmesine karışan bir kişinin yakalandığını  
belirtmektedir. Bununla birlikte başvuran dava gizli yürütülüyormuş gibi soruşturmanın  
gidişatından haberdar edilmemiş, dolayısıyla İdris Hasar’a karşı ılan ceza davasına  
“müdahil taraf” olarak katılamamıştır. Bu itibarla başvuran benzer davalarda yetkili  
mercilerin ilgili kişileri bilgilendirmemesine sıkça rastlandığını belirtmektedir.  
Başvuran, eşinin öldürülmesi karıştığı gerekçesiyle bir kişinin yakalanması konusunda  
ise burada sözkonusu olanın fail zanlılarından sadece birisi olduğunu ve bu kişinin de  
olaylarla bir ilgisi olmadığını belirtip ifadesinin işkence altında alındığını söylediğini dile  
getirmektedir. Başvuran eşini öldüren kişi veya kişilerin hala bulunamadığını ileri sürmektedir.  
Hükümet başvuranın eşini öldürmekle suçlanan kişiye karşı ılan ceza davasının  
halen ulusal mahkemelerce görülmekte olduğunu yinelemektedir.  
Hükümet, başvuranın Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na verdiği şikayet dilekçesinde  
yalnızca eşinin ölümü üzerine açılan soruşturmanın sonucundan haberdar edilmek istediğini  
dile getirdiğini ve dilekçede açıkça ya da zımnen herhangi bir devlet memurunun bu ölüm  
olayına karışmış olabileceği düşüncesinin ileri sürülmediğini belirtmektedir. Hükümet bu  
yöndeki bir iddianın, yalnızca başvuranın AİHM’ye yaptığı başvurunun ekinde yer alan  
avukatına verdiği ifadesinde geçtiğini bildirmektedir. Hükümet bu türden bir beyanın,  
Cumhuriyet Savcılığı gibi ulusal bir merci önünde yapılmadığından hukuken delil teşkil  
etmediğini ileri sürmektedir.  
Özellikle AİHS’nin 2. maddesi kapsamındaki şikayetle ilgili olarak, Hükümet ulusal  
merciler tarafından yürütülen soruşturmanın etkili olduğunu, zira yetkililerin pasif kalmayıp  
H.K. cinayetinin sorumlusunu saptadıklarını belirtmektedir. Hükümet, bu itibarla terör örgütü  
Hizbullah’a karşı yürütülen operasyonu hatırlatmaktadır.  
B. AİHM’nin Takdiri  
1. Başvuranın eşinin ölümüne ilişkin koşullar hakkında  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin, Sözleşme’nin ana maddeleri arasında yer aldığını ve  
sözkonusu maddenin, 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik  
toplumların temel değerlerinden birini ifade ettiğini hatırlatır (Bkz., Çakıcı- Türkiye [GC],  
no 23657/94, § 86, CEDH 1999-IV, et Finucane – Birleşik Krallık, no 29178/95, §§ 67-71,  
CEDH 2003-VIII). Dahası AİHS’nin 2. maddesi ile tanınan güvencenin önemi dolayısıyla  
AİHM, yaşam hakkına ilişkin şikayetleri son derece büyük bir titizlikle inceleyerek bir görüş  
oluşturmak zorundadır (Bkz., Ekinci- Türkiye, no 25625/94, § 70, 18 Temmuz 2000 ve  
Tekdağ-Türkiye no 27699/95, § 72, 15 Ocak 2004).  
AİHM, ortaya çıkan soruları, başta yürütülen adli soruşturmalara ilişkin Hükümet  
tarafından sunulan belgeler olmak üzere dava dosyasında yer alan yazılı belgeler ile tarafların  
sunmuş olduğu gözlemler ışığı altında inceleyecektir.  
AİHM başvuranın eşinin 11 Mart 1994 tarihinde gerçekleştirilen bir silahlı saldırıda  
öldürüldüğünü belirtir. Dosyada yer alan unsurlardan 17 Aralık 1998 tarihinde yasadışı  
Hizbullah terör örgütüne yönelik düzenlenen bir operasyonda polisin İdris Hasar adlı bir  
kişiyi ele geçirdiği anlaşılmaktadır. İ.H. 25 Aralık 1998 tarihli ifadesinde, diğer itiraflarının  
yanı sıra, örgütün emri üzerine Ubeydullah isimli bir kişi ile birlikte H.K.’nın öldürülmesine  
katıldığını belirtmiştir. 6 Ocak tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı tarafından İ.H.  
aleyhine, özellikle H.K. cinayetinden dolayı ceza davası ılmıştır. 25 Ocak 1999 tarihinden  
itibaren davaya Diyarbakır DGM bakmaya başlamıştır.  
AİHM delilleri değerlendirirken “her türlü makul şüpheciliğin ötesinde” ilkesinden  
yararlanmaktadır (Bkz., mutatis mutandis, Irlanda- Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, A serisi no  
25, ss. 64-65, §§ 160-161). Fakat bu türden bir delil, yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle  
uyumlu bir dizi  
emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabilir (Bkz.,  
Abdurrahman Orak- Türkiye, no 31889/96, § 69, 14 Şubat 2002). Delillerin değerlendirilmesi  
konusunda AİHM ikincil bir role sahiptir ve verili bir davanın koşulları kendisini bunu  
yapmaya zorlamadığı sürece, olguları ele almakla yetkili olan ilk derece mahkemesinin rolünü  
üstlenemez (Tahsin Acar-Türkiye [GC], no: 26307/95, § 213, 8 Nisan 2004).  
Mevcut unsurlar ışığında AİHM, H.K.’nin güvenlik güçleri tarafından veya bunların  
işbirliğiyle öldürülmüş olduğu yönünde bir sonucun, güvenilir emarelerden çok varsayımlara  
ve spekülasyona dayandığı düşüncesindedir. Bu koşullarda AİHM, başvuranın eşinin  
öldürülmesinde devletin sorumluluğunun her türlü makul şüphenin ötesinde ortaya  
konmadığını tespit etmiştir.  
Sonuç olarak bu bakımdan AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.  
2. Soruşturmanın yetersizliği iddiası hakkında  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinde şart koşulan yaşam hakkının korunması  
yükümlülüğünün, 1. madde ile Devletlere yüklenen “kendi yetki alanları içinde bulunan  
herkese bu Sözleşme[de] .... tanımlanan hak ve özgürlükleri tanı[maları]” yükümlülüğü ile  
birlikte, zora başvurmanın bir kişinin ölümüne neden olması halinde etkili bir soruşturma  
yürütülmesini öngördüğünü ve bunu zorunlu kıldığını hatırlatır (Bkz., mutatis mutandis,  
McCann ve diğerleri- Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no 324, s. 49, § 161  
ve Kaya- Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Derleme 1998-I, s. 329, § 105). Fail oldukları  
iddia edilenler ister devlet görevlileri isterse üçüncü kişiler olsun, zor kullanımının bir kişinin  
ölümüyle sonuçlandığı her durumda benzeri bir soruşturma yürütülmelidir (Bkz., Tahsin Acar,  
adıgeçen karar, § 220). Soruşturmalar özellikle derin, tarafsız ve özenli olmalıdır (McCann ve  
diğerleri- Birleşik Krallık, adıgeçen karar, s. 39, § 161-163 ve Çakıcı, adıgeçen karar, § 86).  
AİHM ayrıca, soruşturmanın etkinliğine ilişkin asgari kriteri karşılayan incelemenin  
niteliği ve derecesinin davanın koşullarına bağlı olduğu düşüncesindedir. Bu koşullar ilgili  
olguların tümü temelinde ve soruşturma çalışmalarının uygulamadaki gerçeklerine bakılarak  
değerlendirilir. Ortaya çıkabilecek durumların çeşitliliğini, yalnızca soruşturmaya ilişkin  
işlemler listesine veya basitleştirilmiş diğer kriterlere indirgemek mümkün değildir (Bkz.,  
Tanrıkulu -Türkiye [GC], no 23763/94, §§ 101-110, CEDH 1999-IV, Kaya, adıgeçen karar,  
ss. 325-326, §§ 89-91, Güleç-Türkiye, 27 Temmuz 1998, Derleme 1998-IV, ss. 1732-1733, §§  
79-81, Velikova- Bulgaristan, no 41488/98, § 80, CEDH 2000-VI, ve Buldan -Türkiye, no  
28298/95, § 83, 20 Nisan 2004).  
Yürütülen soruşturma aynı zamanda sorumluların tespit edilip nihayetinde  
cezalandırılmalarını sağlayacak şekilde etkili olmalıdır (Oğur-Türkiye, no 21594/93, § 88,  
CEDH 1999-III). Burada sözkonusu olan sonuca değil, araçlarla ilişkin bir yükümlülüktür.  
Yetkili mercilerin, olaylara ilişkin delillerin toplanabilmesi için makul olarak kendilerine açık  
olan tedbirleri almaları gerekmektedir (Tanrıkulu, adıgeçen karar, § 109, ve Salman-Türkiye  
[GC], no 21986/93, § 106, CEDH 2000-VII).  
İvedi ve özenli olma zorunluluğu bu bağlamda zımnen mevcuttur. Özel bir durumda  
soruşturmanın ilerlemesini önleyen engel veya güçlüklerin olabileceğinin elbette kabul  
edilmesi gerekmektedir. Fakat ölümle sonuçlanan zor kullanımı üzerine yürütülen bir  
soruşturma sözkonusu olduğunda, yetkililerin ivedilikle cevap vermesi, halkın yasallık  
ilkesine uyulduğuna dair duyduğu güvenin korunması ve yasadışı faaliyetlere karışıldığı ya da  
göz yumulduğu yönündeki her türlü izlenimin önüne geçilmesi açısından genellikle temel  
önem arz etmektedir (McKerr-Birleşik Krallık, no: 28883/95, § 114, CEDH 2001-III).  
Mevcut davada H.K.’nın öldürülmesine ilişkin soruşturma ölümünden hemen sonra  
başlatılmış da olsa, AİHM dosyada yer alan unsurların tümünü dikkate aldığında, ulusal  
merciler tarafından ceza soruşturması yürütülürken gereken özenin gösterilmediğini  
saptamıştır. Dolayısıyla soruşturmanın ilk aşamasında, yani H.K.’nın ölümünden İ.H.’nin  
yakalanmasına kadar olan süreçte, soruşturmada açıklama getirilmemiş edilgenlik süreçleri  
mevcuttur. Örneğin 13 Nisan 1994’ten 18 Mart 1996’ya kadar soruşturma askıya alınmış gibi  
görünmektedir. Ardından H.K.’nın ölümüyle eş zamanlı olarak Ali Aslan isminde bir tek  
görgü tanığının davaya bakan Savcılık tarafından dinlenmesi AİHM’yi şaşırtmıştır. Maktulün  
aile fertleri gibi diğer tanıkların Savcılık tarafından dinlenmemiş olması da şaşkınlık vericidir.  
H.K.’nın ailesi gibi avukatı da soruşturmanın gidişatı hakkında bilgilendirilmemiş  
görünmektedir. Savcılığın birçok kez taleplerini yinelemesinden ortaya çıktığı üzere Savcılık  
da polis tarafından yürütülen ön soruşturmayı takip etmekte açıkça güçlükler yaşamıştır. Aynı  
şekilde 16 Mart 1994 tarihli balistik inceleme raporu H.K.’nın öldürülmesinde kullanılan silah  
tipini belirleyecek biçimde gerçekleştirilmemiştir. AİHM Hükümet’in 1 Nisan 1994 tarihli  
yazısında belirttiği gibi, maktulün PKK üyesi olmasından ötürü Savcılığın soruşturmasını  
siyasi alanda yürüttüğü argümanını inandırıcı bulmamıştır. Esasen bu argüman tüm alanlardan  
yararlanılmaması sonucunu doğurmuş olacak kadar soruşturmayı tıkamış niteliktedir. Dahası  
Savcılığın belirtilen alanı da derinleştirmediğini belirtmek gerekir.  
AİHM için katil zanlılarından biri olan İdris Hasar hakkında başlatılan ceza davasının  
halen sürdüğünün belirtilmesi önemlidir. Silahla ateş açan Ubeydullah ismindeki diğer  
zanlının ise hala bulunamadığını kaydetmekte fayda vardır. Daha sonra dosyadaki unsurlardan  
11 Haziran 2001 tarihide Hasan Gündüz isimli bir şahsın yakalandığı anlaşılmaktadır.  
Adıgeçen kişi Said adlı birinin aracılığıyla Hizbullah örgütünden Mehmet Emin Güçlü’nün  
yardımıyla H.K.’yı öldürme emri aldığını ifade etmiştir. Hasan Gündüz’e karşı ılan ceza  
davası İdris Hasar hakkında yürütülenle birleştirilmemiş olup, halen Diyarbakır DGM  
tarafından görülmektedir.  
Yukarıda anlatılanlar ışığında AİHM, yetkililer tarafından H.K.’nın katil zanlıları  
hakkında ceza soruşturması başlatılmış olmasına karşın bunların tümünün bulunamadığını  
saptamıştır. Hükümet’in verdiği bilgilere göre 17 Ekim 2002 tarihinde ömür boyu ağır hapis  
cezasına mahkum edilen Mehmet Emin Güçlü dışında bulunabilen zanlılar hakkında açılan  
ceza davası ilk derece mahkemesi tarafından halen sonuca ulaştırılmamıştır. Dava şu ana  
kadar on yıldan fazla sürmüş ve bu konuya Hükümet tarafından bir açıklama getirilmemiştir  
(Ceyhan Demir ve diğerleri- Türkiye, no 34491/97, § 110, 13 Ocak 2005, ve Tahsin Acar,  
adıgeçen karar, §§ 223-224).  
Özetle yukarıda ortaya konan eksiklikler gözönünde bulundurulduğunda AİHM,  
H.K.’nın ölümünü çevreleyen koşullar hakkında ulusal merciler tarafından yürütülen  
soruşturmaların etkili kabuledilemeyeceği sonucuna varmıştır. Dolayısıyla Hükümet’in iç  
hukuk yollarının tüketilmediği itirazının kabul edilemez bulunmasının uygun olduğuna kanaat  
getirilmiştir.  
Sonuç olarak AİHM Hükümet’in itirazını reddetmiş ve AİHS’nin 2. maddesi  
gereğince Devletlere düşen usulü yükümlülüklerin yerine getirilmediğine karar vermiştir.  
III. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran eşinin ölümünden sonra yürütülen resmi soruşturmanın yetersizliğinden ve  
Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı tarafından açılan ceza soruşturmasının sonucu hakkında  
kendisine bilgi verilmemesinden şikayetçi olmakta ve AİHS’nin 6. ve 13. maddelerine atıfta  
bulunmaktadır. AİHM bu şikayetleri Sözleşme’nin 13. maddesi açısından incelemeye karar  
vermiştir.  
A. Tarafların Argümanları  
Başvuran polis tarafından eşi PKK üyesi olarak tanıtıldığı için ölümünün ardından iç  
makamlar tarafından ciddi bir soruşturma yürütülmediğini ileri sürmektedir. Gerçekten de  
sadece bir görgü tanığı, bir bakkal dükkanının sahibi, dinlenmiş ve başta aile fertleri olmak  
üzere diğer hiç kimse dinlenmemiştir. Başvuranın 12 Kasım 1996 tarihli talebi üzerine  
Savcılık kendisine eşinin ölümünden sorumlu olanların bulunamadığı ve dosyanın Diyarbakır  
Cumhuriyet Savcılığı’na gönderildiği bilgisini vermiştir.  
Başvuran eşinin ölümünün ardından bir çok kez yazılı ve sözlü olarak soruşturmanın  
gidişatı hakkında bilgilendirilmek için yetkili mercilere başvurduğunu belirtmektedir. Her  
seferinde yetkililer kendisine soruşturmanın devam ettiğini belirtmişlerdir. Başvuran son  
olarak 12 Kasım 1996 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na başvurduğunda kendisine  
yine soruşturmanın devam ettiği cevabı verilmiştir. Başvuranın eşinin ölümünden iki yıl  
geçtikten sonra da ön soruşturmada ilerleme katedilmemesi üzerine başvuran AİHM’ye  
başvuru yapmaya karar vermiştir.  
Başvuran AİHM’nin dikkatini, 1 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürü  
Ramazan Sürücü tarafından “gizli” olarak tasnif edilen bir belgeye çekmektedir. Başvuran  
eşinin politik görüşleri nedeniyle soruşturmanın hiçbir zaman ciddiyetle yürütülmediğini iddia  
etmektedir. İdris Hasar olayların üzerinden altı yıl geçtikten sonra ancak yakalanmış, o da  
Ubeydullah isimli bir kişini kocasını öldürdüğünü söylemiştir. Bu itibarla başvuran eşinin  
öldürülmesinden sorumlu olan kişinin hala bulunamadığına işaret etmektedir.  
Başvuran Diyarbakır DGM’de İdris Hasar’a karşı ılan ceza davası sürecinde  
İ.H.’nin, kocasını öldürenin kendisi olmadığını söyleyip sözkonusu cinayetin faillerini bulmak  
zorunda olan polislerin kendisini bu cinayetten sorumlu tuttuklarını anlattığını belirtmektedir.  
Başvuran ayrıca, İdris Hasar’ın cinayete karışmış olduğu varsayılsa bile ne bu kişinin  
yakalandığı ne de ön soruşturma veya bu kişiye açılan ceza davası hakkında kendisine bilgi  
verilmediğini vurgulamaktadır.  
Hükümet AİHM içtihatlarına gönderme yaparak (Akdivar ve diğerleri, adıgeçen karar,  
s. 1211, § 68, ve Aytekin- Türkiye, 23 Eylül 1998, Derleme 1998-VII, § 86), başvuranın  
davasının görülmesini sağlamak için adli merciler önünde etkili başvuru yollarına sahip  
olduğunu savunmaktadır. Güvenlik güçleri aleyhinde herhangi bir şikayet ya da karine  
bulunmadığından Savcılık araştırma yapma gereği duymamıştır. Diyarbakır Emniyet  
Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından yürütülen soruşturma üzerine 1 Nisan 1994  
tarihinde Savcılık, maktulün PKK üyesi olduğunu gözönünde bulundurarak kendi  
soruşturmasını politik alana yönlendirmiştir.  
B. AİHM’nin Takdiri  
AİHM, AİHS’de yer alan hak ve özgürlükler iç hukukta ne şekilde tanınmış olursa  
olsun, Sözleşme’nin 13. maddesinin, bu hak ve özgürlüklerden iç hukukta yararlanılmasını  
sağlayacak yolların varlığını güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla Sözleşmeci  
Devletler, bu hükmün kendilerine getirdiği yükümlülüklere ne şekilde uydukları konusunda  
belli bir takdir payından yararlanma hakkına sahip olsalar da, sözkonusu hüküm, AİHS’ye  
dayalı “savunulabilir bir şikayetin” içeriğinin incelenmesini ve uygun bir telafinin  
sunulmasını sağlayacak bir iç hukuk yolunu zorunlu kılmaktadır. AİHS’nin 13. maddesinden  
doğan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın Sözleşme uyarınca yaptığı şikayetin niteliğine  
bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte bu maddenin gerektirdiği başvuru yolu hukuken  
olduğu kadar pratikte de “etkili” olmalı ve özellikle bu başvuru yolunun kullanılması,  
Savunmacı Devlet’in yetkili mercilerinin fiilleri tarafından haksız bir biçimde  
engellenmemelidir (Bkz., Aksoy – Türkiye, adıgeçen karar, s. 2286, § 95, Aydın-Türkiye, 25  
Eylül 1997 tarihli karar, Derleme 1997-VI, ss. 1895-1896, § 103 ve Kaya, adıgeçen karar, ss.  
329-330, § 106 ve Abdurrahman Orak, adıgeçen karar, § 97).  
Yaşam hakkının korunmasının arz ettiği temel önem dikkate alındığında, AİHS’nin  
13. maddesi, gerektiğinde tazminat ödenmesinin yanı sıra, ölümden sorumlu olanların tespit  
edilmesi ve cezalandırılmasına yönelik derin ve etkili araştırmalar yapılmasını şart koşmakta  
ve şikayetçinin soruşturma usulüne etkin bir şekilde erişebilmesini içermektedir (Kaya,  
adıgeçen karar, ss. 330-331, § 107).  
Mevcut davada AİHM, başvuranın eşinin Devlet görevlileri tarafından öldürüldüğüne  
dair her türlü makul şüphenin ötesinde delille kanıtlanmadığı sonucuna varmıştır. Bu durum  
yine de, AİHS’nin 2. maddesine dayanan şikayeti, 13. madde açısından “savunulabilir”  
olmaktan yoksun bırakmamaktadır (Bkz. Boyle ve Rice- Türkiye, 27 Nisan 1988, A serisi no  
131, s. 23, § 52, Kaya, adıgeçen karar, ss. 330-331, § 107, ve Yaşa- Türkiye, 2 Eylül 1998,  
Derleme 1998-VI, s. 2442, § 113). AİHM’nin esas hakkındaki kararı, yukarıda belirtilen  
nedenler dolayısıyla savunulabilir olduğu kabul edilmiş olan sözkonusu şikayetin özüne  
ilişkin etkili bir soruşturma yürütüme yükümlülüğünü geçersiz kılmamaktadır.  
AİHM daha önceden de yetkili mercilerin H.K. cinayetinin meydana geldiği koşullar  
hakkında etkili bir soruşturma yürütüme yükümlülüğüne sahip olduklarını ortaya koymuştur.  
Oysa birkaç yıldır fail zanlılarına karşı ılan soruşturmalar henüz sonuçlandırılmamıştır.  
Yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü Savunmacı Devlet’in, AİHS’nin 2. maddesinden  
kaynaklanan soruşturma yükümlülüğünün daha ötesinde şartlar taşıyan 13. maddede  
öngörüldüğü gibi etkili bir soruşturma yürütmüş olduğu kabul edilemez (Kaya, adıgeçen  
karar, ss. 330-331, § 107).  
Sonuç olarak AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.  
A. Maddi Tazminat  
Başvuran 69.182 Euro değerinde gelir kaybına uğradığını iddia etmekte ve bu talebini  
AİHM’ye sunduğu bir uzman raporuna dayandırmaktadır. Başvuran ölmeden önce minibüs  
şoförü olarak çalışan eşinin otuzbir yaşında olduğunu ve ayda yaklaşık 250.000.000 Türk  
Lirası (TL) kazandığını belirtmektedir. Bu dönemde Türkiye’deki ortalama yaşam beklentisi  
dikkate alındığında tablolara göre yapılan hesaplama yukarıda belirtilen miktarı vermiştir.  
Hükümet bu talebin fahiş tutarda olduğunu ve haklı bir gerekçeye dayanmadığını  
düşünmektedir.  
Mahkeme içtihatlarına göre başvuran tarafından iddia edilen zarar ile AİHS’nin ihlali  
arasında açık bir nedensellik bağı olmalıdır ve bu gerektiğinde gelir kaybının tazminini  
içermelidir (Bkz., Barberà, Messegué ve Jabardo - İsopanya (50. madde), 13 Haziran 1994, A  
serisi no 285-C, ss. 57-58, §§ 16-20). AİHM yukarıda H.K.’nın Devlet görevlileri tarafından  
veya bunların işbirliğiyle öldürüldüğünün yönünde bir tespitin yapılmayacağını saptamıştır.  
Bu koşullarda AİHS’nin 2. maddesinin esastan ihlali ile maktulün dul eşi ve çocuklarına  
sağlamış olduğu maddi gelirin kaybı arasında doğrudan bir nedensellik bağı  
bulunmamaktadır. Sonuç olarak AİHM başvuran tarafından talep edilen maddi tazminatın  
tamamını reddetmiştir (Bkz. Çakıcı, § 127, Önen - Türkiye, no 22876/93, § 115, 14 Mayıs  
2002, ve Buldan, adıgeçen karar).  
B. Manevi Tazminat  
Başvuran babalarının ölümüyle yetim kalan çocukları ve kendisi adına uğradıkları  
manevi zararın tazmini için 100.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet talep edilen miktara karşı çıkmıştır.  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesiyle şart koşulan usulü yükümlülüğe ve 13. maddeye  
aykırı olarak yetkili mercilerin, H.K.’nın ölümü hakkında etkili bir soruşturma  
yürütmediklerini ve etkili başvuru yolu sunmadıkları sonucuna vardığını hatırlatır. Bu  
durumda Mahkeme, başvuranın ve çocuklarının maruz kaldıkları zararın hakkaniyete uygun  
olarak tazmini için 10.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.  
C. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran AİHM’deki yargılama sürecinde yaptığı masraf ve harcamalar ile stajyer  
avukat ücreti olarak 7.952 Euro talep etmektedir. Bu tutarın dağılımı, 5.080 Euro esas  
avukatlık ücreti; 1.456 Euro stajyer avukat giderleri; 240 Euro çeviri ücreti; 950 Euro posta,  
telefon ve sekreterli işleri; ve 226 Euro ise uzmana yapılan ödeme şeklindedir.  
Hükümet bu tutarlara haklı bir gerekçeye dayanmadığı düşüncesiyle itiraz etmektedir.  
AİHM’de adli yardımdan yararlanmış olan başvuran, uzmana yapılan ödemeyi  
gösteren bir fatura ile avukatının bu dava için kaç saat çalıştığını belirten bir çizelge dışında  
yapılan harcamaları ve avukatlık ücretlerini gösteren herhangi bir belge sunmamıştır.  
AİHM’ye göre, bir ihlal tespiti ile sonuçlanacak olan şikayetlerin dile getirilmesi için stajyer  
avukatın yardımı zorunlu değildir. İlgilinin AİHM’deki yargılama sürecinde bazı harcamalar  
yapmış olduğu muhakkaktır; bu durumda AİHM, başvurana 3.000 Euro ödenmesinin makul  
olduğuna ve bu miktarın Avrupa Konseyi’nin adli yardım olarak verdiği 625,04 Euro’nun  
düşülerek ödenmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3 'lük  
bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERLE AİHM,  
1. Oybirliği ile, Hükümet’in ön itirazının reddine;  
2. Oybirliği ile, AİHS’nin 2. maddesinin esastan ihlal edilmediğine;  
3. Bire karşı altı oyla, AİHS’nin 2. maddesinin usulden ihlal edildiğine;  
4. Bire karşı altı oyla, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. Bire karşı altı oyla,  
a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı  
Hükümet tarafından başvurana,  
i. Halis Kaçar’ın dul eşi ve yetim kalmış üç çocuğu için manevi tazminat olarak  
10.000 (on bin) Euro ödenmesine,  
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 (üç bin) Euro verilmesine ve bu miktarın adli  
yardım olarak verilen 625, 04 Euro (altıyüz yirmi beş euro dört cent) düşülerek  
ödenmesine,  
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eşit oranda basit faizi ödenmesine;  
6. Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 15 Temmuz 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
AİHS’nin 45 § 2 maddesi ile AİHS İç Tüzüğü’nün 74 § 2 maddesine uygun olarak Sn.  
Türmen mevcut karara kısmi muhalefet şerhi koymuştur.