COUNCIL  
OF EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
ELĞAY – TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no. 18992/03)  
KARAR  
STRAZBURG  
20 Ocak 2009  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tâbi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın  
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
ELĞAY – TÜRKİYE KARARI  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 18992/03 no’lu davanın nedeni Turgay Elğay adlı  
T.C. vatandaşının (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM”) 22 Nisan  
2003 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin  
(“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından M. Avcı tarafından temsil  
edilmiştir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran 1983 doğumludur ve İstanbul’da yaşamaktadır. 10 Temmuz 2002 tarihinde bir  
yol kontrolü sırasında, polislerin cep telefonunun ekranında Abdullah Öcalan’ın bir fotoğrafı  
ve “Biji Serok Apo” (“Yaşasın Başkan Apo”) ve “Biji Kurdistan” “Yaşasın Kürdistan”  
sloganlarını görmeleri üzerine yakalanarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüştür.  
Başvuran aynı tarihte polise ve Gebze Sulh Ceza Mahkemesi’ne ifade vermiş, mahkeme  
delillerin durumu, polise verdiği ifadesi ve işlediği iddia edilen suçun niteliğini (yasadışı PKK  
örgütüne üyelik) dikkate alarak başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.  
11 Temmuz 2002 tarihinde başvuran tutukluluk kararına itiraz etmiş ancak herhangi bir  
sonuç alamamıştır. Aynı tarihte Gebze savcısının görevsizlik kararı vermesinin ardından  
soruşturma dosyası İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısına gönderilmiştir.  
1 Ağustos 2002 tarihinde İstanbul DGM savcısı eski TCK’nın 168/2 maddesi uyarınca  
başvuranı yasadışı bir örgüte üye olmakla suçlamıştır. İstanbul DGM 12 Ağustos 2002  
tarihinde başvuranın işlediği iddia edilen suçun niteliği, delillerin durumu ve başvuran  
hakkındaki ilk tutukluluk kararı tarihini dikkate alarak başvuranın tutukluluk halinin  
devamına karar vermiştir.  
25 Ekim 2002 tarihinde DGM ilk duruşmasını yapmış, avukatı başvuranın tutuksuz  
yargılanmasını talep etmiştir. Mahkeme talebi kabul ederek başvuranın tutuksuz  
yargılanmasına karar vermiştir.  
5 Eylül 2003 tarihinde İstanbul DGM başvuranın beraatine karar vermiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 5/4 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran AİHS’nin 5/4 maddesine dayanarak birinci derece mahkemesinin verdiği  
tutukluluk kararlarının yasallığına itiraz edebileceği etkili bir hukuk yolu bulunmayışından  
şikâyetçi olmuştur.  
1
ELĞAY – TÜRKİYE KARARI  
A. Kabuledilebilirlik  
Hükümet başvurunun AİHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen altı ay kuralına  
uyulmaması nedeniyle kabuledilemez olarak ilan edilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu  
bağlamda başvuranın bu başvuruyu 10 Temmuz 2002 tarihli tutuklama kararından sonraki altı  
ay içinde yapmış olması gerektiğini ifade etmiştir.  
AİHM, başvuranın iddia ettiği gibi hakkındaki tutukluluk kararının yasallığına itiraz  
edebileceği etkili bir hukuk yoluna erişimi olmayışının tutukluluğu boyunca devam etmiş  
kabul edilmesi gerektiği görüşündedir. Dolayısıyla altı aylık süre başvuranın tahliye edildiği  
tarihte başlamalıdır. Bu bağlamda AİHM başvuranın tutukluluğunun birinci derece  
mahkemesinin tutuksuz yargılama kararı verdiği 25 Ekim 2002 tarihinde sona erdiğini ve  
AİHM’ye başvurunun 22 Nisan 2003 tarihinde, yani zamanında yapılmış olduğunu gözlemler.  
Bu nedenle AİHM Hükümetin itirazını reddeder.  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik  
unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
Başvuran birinci derece mahkemesinin verdiği tutukluluğun devamı kararlarına itiraz  
edebileceği etkili bir hukuk yolu bulunmamasından şikâyetçi olmuş, Hükümet bu şikâyetin  
esasına ilişkin herhangi bir görüş bildirmemiştir.  
AİHM öncelikle başvuranın tutuksuz yargılanmayı DGM önünde talep ettiğini ancak  
talebinin kabul edilmediğini gözlemler. Dolayısıyla birinci derece mahkemesinin başvuranın  
tutukluluk halini kaldırma ve AİHS’nin iddia edilen ihlalini önleme ya da telafi etme imkânı  
bulunmaktaydı (bkz. Acunbay – Türkiye, no. 61442/00 ve 61445/00; Mehmet Şah Çelik –  
Türkiye, no. 48545/99).  
Ayrıca 11 Temmuz 2002 tarihinde başvuran 10 Temmuz 2002 tarihinde verilen  
tutukluluk halinin devamı kararına itiraz etmiş ancak birinci derece mahkemesi bu konuda  
işlem yapmamıştır. AİHM, her halükarda eski CMUK’un 297-304. maddelerinde öngörülen,  
tutukluluğun devamı kararlarına itiraz edilebileceği hükmünün uygulamada başarı şansının az  
olduğunu ve sanık için gerçek anlamda çekişmeli bir yargılama sağlamadığını kaydeder (bkz.  
Koşti vd. – Türkiye, no. 74321/01; Bağrıyanık – Türkiye, no. 43256/04; Doğan Yalçın –  
Türkiye, no. 15041/03).  
AİHM, somut davada önceki bulgularından ayrılmasını gerektirecek unsur tespit  
etmemektedir. Bu nedenle AİHM, başvuranın tutukluluk halinin yasallığına AİHS’nin 5/4  
maddesi bağlamında itiraz edebileceği bir iç hukuk yolu bulunmadığına karar verir.  
Dolayısıyla AİHS’nin 5/4 maddesi ihlal edilmiştir.  
2
ELĞAY – TÜRKİYE KARARI  
II. AİHS’NİN 5/5 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran AİHS’nin 5/5 maddesine dayanarak AİHS’nin 5/4 maddesi ile güvence altına  
alınan hakkının ihlal edilmesine karşılık olarak iç hukukta tazminat hakkı bulunmamasından  
şikâyetçi olmuştur.  
A. Kabuledilebilirlik  
Hükümet, AİHS’nin 35/1 maddesinin gerektirdiği iç hukuk yollarının tüketilmemiş  
olması nedeniyle sözkonusu şikâyetin reddedilmesi gerektiğini savunmuştur. Başvuranın 466  
sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında  
Kanuna dayanarak dava açmış olması gerektiğini ifade etmiştir.  
AİHM Hükümetin itirazının başvuranın bu başlık altındaki şikâyetine ayrılmaz şekilde  
bağlı olduğu görüşündedir. Bu nedenle sözkonusu husus davanın esasıyla birlikte  
incelenmelidir.  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik  
unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
Başvuran AİHS’nin 5/4 maddesinde güvence altına alınan hakkın ihlali nedeniyle iç  
hukukta tazminat talep edebileceği bir yol bulunmadığını ifade etmiştir. 466 sayılı kanunun  
getirdiği yolun bu bağlamda etkili olmadığını savunmuştur.  
Hükümet başvuranın 466 sayılı kanunun 1(6) maddesinin “kanun dairesinde  
yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra … beraatlarına karar verilen kimselere devletçe  
tazminat ödenir” hükmüne dayanarak tazminat talebinde bulunması gerektiğini savunmuştur.  
AİHM, 5. maddenin 1., 2., 3. veya 4. fıkralarına aykırı koşullarda uygulanan bir  
özgürlükten yoksun bırakma sonucunda tazminat için başvuruda bulunmanın mümkün olduğu  
hallerde AİHS’nin 5/5 maddesine uyulduğunu hatırlatır (Wassink – Hollanda, A Serisi no.  
185-A). Dolayısıyla 5. fıkrada öngörülen tazminat hakkı, 5. maddenin önceki fıkralarından  
birinin ihlal edildiğinin ulusal bir makam ya da AİHM tarafından tespit edilmiş olmasını  
gerektirir (bkz. Saraçoğlu vd. – Türkiye, no. 4489/02).  
AİHM somut davada başvuranın gözaltına alınmasının yasallığına itiraz etme hakkının  
ihlal edildiğini tespit ettiğini belirtir. Bu nedenle AİHS’nin 5/5 maddesi davaya uygulanabilir  
niteliktedir. O halde bu davada AİHM Türk kanunlarının başvurana AİHS’nin 5. maddesinin  
ihlali nedeniyle icra edilebilir bir hak sağlayıp sağlamadığını belirlemelidir.  
Bu bağlamda AİHM başvuranın, hakkında yürütülen yargılamanın beraatla sona  
ermesiyle birlikte 466 sayılı kanunun 1(6) maddesine dayanarak tazminat davası açma  
imkânına sahip olduğunu gözlemler. Ancak 466 sayılı kanuna dayalı olarak tazminata  
hükmederken ulusal mahkemelerin değerlendirmelerini sadece beraat kararı verilmiş olmasına  
dayandırdıklarını dikkate alır. Ulusal mahkemelerin değerlendirmesi beraatın otomatik bir  
sonucudur ve 5. maddenin 1. – 4. fıkralarının herhangi bir ihlalini tespit etmemektedir (bkz.  
3
ELĞAY – TÜRKİYE KARARI  
Sinan Tanrıkulu vd. – Türkiye, no. 50086/99; Medeni Kavak – Türkiye, no. 13723/02;  
Saraçoğlu vd., yukarıda anılan).  
Dolayısıyla 466 sayılı kanun başvuranın davasında AİHS’nin 5/4 maddesinde korunan  
hakkının ihlaline karşılık olarak icra edilebilir bir tazminat hakkı sağlamamaktadır.  
Bu nedenle AİHM Hükümetin ön itirazını reddeder ve AİHS’nin 5/5 maddesinin ihlal  
edildiğine karar verir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,  
hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
Başvuran adil tatmine ilişkin herhangi bir talepte bulunmamıştır. Bu nedenle AİHM  
herhangi bir ödeme yapılmasına gerek olmadığı görüşündedir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 5/5 maddesinin ihlal edildiğine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragrafları uyarınca 20 Ocak 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
4