Haziran 1968 ve Labita-Đtalya kararı no: 26772/95) olduğunu, bu baꢀvurudaki gibi birden
fazla tutukluluk süresinin sözkonusu olduğu durumlarda tutukluluk süresinin tamamının
dikkate alınması gerektiğini hatırlatır (Bkz. Baltacı-Türkiye kararı, no: 495/02, 18 Temmuz
2006, Solmaz-Türkiye kararı no: 27561/02).
AĐHM bu baꢀvuruda tutukluluk süresinin ilk döneminin 7 Kasım 1996 tarihinde baꢀvuranın
yakalanması ile baꢀlayıp, 13 Haziran 2001 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin
mahkumiyet kararı ile sona erdiğini tespit etmektedir. Bu süre dört yıl yedi aydır. AĐHS’nin
5/3 maddesine göre Yargıtay’ın davanın yeniden incelenmesi için ilk derece mahkemesine
gönderdiği 12 ꢁubat 2002 tarihinden itibaren ikinci tutukluluk dönemi baꢀlamaktadır. Bu süre
devam etmektedir ve hali hazırda altı yıl üç aya ulaꢀmıꢀtır. Baꢀvuran halihazırda toplamda on
yıl on ay tutuklu kalmıꢀtır.
AĐHM, ilk olarak ulusal makamların tutukluluk süresinin makul sınırı aꢀmamasını gözetmekle
birinci derecede yükümlü olduklarını hatırlatmaktadır. Bu amaçla, masumiyet karinesi
doğrultusunda bireysel özgürlüğe saygı kuralına istisna getirilmesini meꢀru kılan kamu
çıkarının gerektirdiği gerçek bir zorunluluğun olup olmadığını ortaya çıkaracak bütün
koꢀulları incelemeli ve tutuksuz yargılanma talebini reddettiğinde kararında bunu
gerekçelendirmelidir. Özellikle mevcut kararlarda yer alan gerekçelere, ilgili tarafından
yapılan baꢀvurularda ihtilafa mahal vermeyen olaylara dayalı olarak AĐHM, AĐHS’nin 5 / 3
maddesine yönelik bir ihlalin olup olmadığını tespit ederken, sözkonusu kararlardaki
gerekçeleri ve baꢀvuran tarafından yerel mahkeme nezdinde yapılan baꢀvurularda dile
getirilen tartıꢀılmaz verileri değerlendirecektir. (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan kararı,
28 Ekim 1998).
AĐHM, ayrıca, tutukluluğun meꢀruiyetinin, ancak, kamu düzenine karꢀı gerçek bir tehdit
olduğu hallerde sürebileceğini; tutukluluğun devamının hürriyetten yoksun bırakma cezası
haline gelmemesi gerektiğini hatırlatır (Bkz. özellikle Letellier-Fransa kararı, 26 Haziran
1998).
Bu bağlamda yakalanan kiꢀinin bir suç iꢀlediğinden ꢀüphe edilmesine neden olan makul
nedenlerin devam etmesi, tutukluluk halinin devamı için sine qua non (olmazsa olmaz)
koꢀuldur. Ancak bir süre sonra bu da yeterli olmaz. Dolayısıyla AĐHM, adli makamlar
tarafından benimsenen diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı göstermeye
yetip yetmediğini belirlemelidir. Bu gerekçeler “uygun” ve “yeterli” olduğu takdirde, AĐHM,
bunun üzerine yetkili ulusal makamların “yargılamanın devamına özel bir ihtimam gösterip
göstermediğini araꢀtırmalıdır (Bkz. diğerleri arasında, Ali Hıdır Polat-Türkiye kararı, no:
61446/00, 5 Nisan 2005 ve sözü edilen Baltacı kararı).
Bu baꢀvuruda dava dosyasında yer alan unsurlara göre Devlet Güvenlik Mahkemesi düzenli
olarak her duruꢀmada, neredeyse birbirinin aynı basmakalıp ifadelerle, iꢀlenen suçun
niteliğine, delillerin durumuna, dosyanın içeriğine, davanın seyrine dayalı olarak baꢀvuranın
tutukluluk halinin devamına karar vermiꢀtir. Mahkeme ayrıca baꢀvuranın firar riskinin
bulunduğuna ve delillerin tahrif edildiğine vurgu yapmıꢀtır.
AĐHM, firar tehlikesinin sadece öngörülen cezanın ağırlığı ile bağlantılı olarak
değerlendirilemeyeceğinin, firar tehlikesinin varlığını teyid edebilecek veya tutukluluğun
gerekliğini ortadan kaldıracak kadar düꢀük olduğunu ortaya koyabilecek ꢀekilde, ilgili
tamamlayıcı bütün öğeler ıꢀığında değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizer. (Bkz. diğerleri
arasında, sözü edilen Letellier-Fransa kararı ve Mansur kararı). AĐHM, firar riski zaman
içinde doğal olarak azalırken, ulusal yargıçın baꢀvurduğu gerekçelerin kısalmasını not
5