CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
ERDAL ASLAN-TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no:25060/02 ve 1705/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
2 Aralık 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (25060/02 ve 1705/03) no’lu davanın nedeni  
(T.C. vatandaı) Erdal Aslan’ın (bavuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 2 Nisan 2002  
tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin Sözleme’nin (Avrupa  
Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran, Đstanbul Barosu avukatlarından A. Becerik tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
1977 doğumlu olan bavuran, olayların meydana geldiği dönemde Bartın Cezaevinde tutuklu  
bulunmaktaydı.  
Söz konusu olay, ilgili tarafların ifadelerine göre aağıdaki gibi özetlenebilir.  
A. Bavuran’ın yakalanması ve gözaltına alınması  
Bavuran, yasadıı silahlı örgüt TKEP/L’ye (Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist)  
atfedilen bombalı saldırı giriimi kapsamında 29 Nisan 1996 tarihinde yürütülen polis  
operasyonu sırasında üzerinde tabancayla yakalanmıtır. Ö. Dağdelen, S. Özbil, E. Çiçekler  
ve M. Telli isimli diğer ahıslar da yine bu operasyonda yakalanmılardır (Türkiye aleyhine  
Dağdelen ve diğerleri davası, dilekçe no 1767/03, 14246/04 ve 16584/04).  
Bavuran, aynı gün Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ubesi’nde gözaltına  
alınmıtır. Polis tarafından sorgulanan bavuran, TKEP/L’nin milis komitesi sekreterliğinden  
sorumlu olduğunu itiraf etmi, örgütün faaliyetleri ve militanları hakkında çok detaylı bilgiler  
vermitir. Bavuranın verdiği bilgiler çerçevesinde yapılan polis aramaları sırasında, çok  
sayıda silah, cephanelik ve yasadıı belge ele geçirilmi, ihbar ettiği TKEP/L’nin olası diğer  
militanları yakalanmıtır.  
4 ve 10 Mayıs 1996 tarihlerinde, bavuran – diğer on üç sanıkla birlikte– Bezmiâlem Valide  
Sultan Vakıf Gureba hastanesinin acil servisinde doktor muayenesinden geçirilmitir. Bu  
vesileyle düzenlenen iki kısa raporda, bavuranın vücudunda herhangi bir darp ve cebir izine  
rastlanmadığı belirtilmitir.  
Savcının isteği üzerine sözkonusu on dört kii, 13 Mayıs 1996 tarihinde, Adli Tıp Kurumu  
Đstanbul ube Müdürlüğü’ne sevk edilmitir. Bu muayeneler sonucunda tek bir rapor  
yazıltır. Bu raporun bavuranla ilgili olan bölümünde, sol ayak tabanının distal kısmında  
ve ayak parmaklarının iç yüzeylerinde proksimal alanda üstderide görülen değiik  
boyutlardaki kısmen kanlı lezyonlar nedeniyle üç günlük istirahat verilmitir.  
Yine 13 Mayıs 1996 tarihinde bavuran ve diğer sanıklar, Đstanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesi (« ĐDGM ») Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenmitir. Sanıklar ifadelerinin  
ikence altında zorla alındığını ileri sürerek, haklarındaki suçlamalara itiraz etmilerdir.  
Bavuran, dövüldüğünü ve ölümle tehdit edildiğini, kafasının suya batırıldığını ve Filistin  
2
askısına asıldığını ve falakaya yatırıldığını iddia etmitir. Savcı, bu ifadelerin suç duyurusu  
olduğuna hükmederek, bu ekilde kayda geçirmitir.  
Gözaltı süresinin sona erdiği 14 Mayıs 1996 tarihinde bavuran, Adli Tıp Kurumu Đstanbul  
ube Müdürlüğü’nde tekrar muayeneden geçirilmive bir önceki tehisler doğrulantır.  
Hemen sonra ilgili ahıs, ĐDGM’nin yedek hakimi önüne çıkarılmıve tutuklanmasına karar  
verilmitir. Bavuran, önce Eskiehir cezaevine ve oradan da Ümraniye F tipi cezaevine  
sevkedilmitir.  
B. Bavurana ikence yaptığı iddia edilen polis memurlarına karı yürütülen dava  
12 Ağustos 1996 tarihinde, ĐDGM Cumhuriyet Savcısı kendisine iletilen kötü muamele  
ikayetlerine ilikin dosyayı Đstanbul Cumhuriyet Savcısı’na sevketmive ilgili ahısa ait  
doktor raporlarını ve verdiği ifadeleri aktarmıtır.  
28 Ağustos 1996 tarihinde Đstanbul Cumhuriyet Savcısı, Fatih Cumhuriyet Savcısı lehine  
görevsizlik kararı vermitir.  
Fatih Cumhuriyet Savcısı önce suçlanan polis memurlarının isimlerini F. Berkup, M.T.  
Paylaan, A. Bereket ve M. Sara olarak tespit etmive daha sonra da sorgulamalarını  
yapmıtır. Ilgili polisler, ikence suçlamalarını inkâr ederek, terörist örgütlerin olayları  
çarpıtmak ve polisleri yıldırmak amacıyla haklarında sık sık bu tür suçlamalar ileri  
sürdüklerini ifade etmilerdir.  
6 Mart 1997 tarihinde, Fatih Savcısı bu dört polis memuru hakkında Türk Ceza Kanunu’nun  
243. maddesine muhalefetten dava açılması gerektiğine dair görüünü de ekleyerek dosyayı  
Đstanbul Cumhuriyet Savcısı’na geri göndermitir.  
Buna paralel olarak, polis idaresi bünyesinde bir disiplin soruturması balatılmıtır.  
20 Mart 1997 tarihinde, Đstanbul Cumhuriyet Savcısı bu dört polis memuru hakkında ikence  
yaparak itiraf etmeye zorlama suçundan Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde (« Ağır Ceza  
Mahkemesi ») dava açmıtır.  
Durumalar 24 Mart 1997 tarihinde balamıtır. Davacılarla sanıkların yüzletirilmek üzere  
mahkemeye çağırılmalarına karar verilmitir.  
29 Nisan günü yapılan durumada, dava hakimleri, dosyadaki doktor raporlarını incelemive  
aralarında bavuranın da bulunduğu davacıları dinlemilerdir. Bavuran, sanık polisler  
tarafından tüm gözaltı boyunca ikenceye maruz kaldığını iddia etmitir.  
15 Mayıs 1997 tarihinde, Polis Đl Disiplin Kurulu, adı geçen polis memurları için herhangi bir  
disiplin cezası gerekmediğine karar vermitir.  
Bu polis memurları, 3 Haziran 1997 tarihinde durumaya çıkmılardır. Đlgili polisler,  
davacıların sorgulanmasına katıldıklarını kabul ederken, haklarında ileri sürülen tüm  
suçlamaları reddetmilerdir. Davacılara hiçbir zaman kötü muamele uygulamadıklarını  
belirten polis memurları, bu kiilerin zaten seksen altı saatlik aralıklarla düzenli bir ekilde  
doktor muayenesinden geçirildiklerini ifade etmilerdir.  
3
Bavuranın avukatın davaya müdahil olma talebi kabul edilmitir.  
Bu andan itibaren, Ağır Ceza Mahkemesi, 4 Temmuz 1997 ile durumaların sona erdiği 9  
Temmuz 2002 tarihi arasında yirmi sekiz duruma gerçekletirmitir.  
Bu süreçte, sadece iki durumada davanın esası görüülmütür: bunlar üç polis memuru ile  
tanıkların dinlenmesine ayrılan 29 Mayıs 1998 tarihli duruma ile davacılarla  
yüzletirilemedikleri için suçlanan polis memurlarının fotoğrafları vasıtasıyla tehis  
edilmelerine ayrılan 22 Aralık 1998 tarihli durumadır (zira suçlanan polislerden ikisi baka  
illere atanmı, bir diğeri ise askere alınmıtı).  
Bavuran, sunulan fotoğraflara bakarak kendisini sorgulayan polis memurlarından üçünün  
kimliğini tespit etmitir.  
Diğer oturumlar, usuli meselelerle geçmitir. On kadar duruma savunma avukatının talebiyle  
ertelenmi; üç davacının adreslerini belirlemek için sekiz duruma, M.T.isimli davacının  
mahkeme huzuruna getirilmesi için beduruma yapılması gerekmitir. Oysa, adresleri  
aranan bu kiiler ya cezaevinde bulunan ya da bilinen adreslerde ikâmet eden kiilerdi. Diğer  
taraftan, suçlanan polis memurlarının fotoğraflarının getirilmesi için de bir duruma ve yeni  
çekilmifotoğrafların beklenmesi için üç duruma, ayrıca idari formalitelerin yerine  
getirilmesi için bir duruma, dosyadaki doktor raporları hakkında Adli Tıp Kurumu’nun görüꢀ  
bildirisini almak için iki duruma ve M.T. isimli davacının elektromiyogram sonuçlarını elde  
etmek için beduruma yapılması gerekmitir.  
Adli Tıp Kurumu yukarıda belirtilen görüü 26 Ocak 2000 tarihinde dosyaya dahil edilmitir.  
Bu bildiriye göre, doktor raporlarındaki bilgiler, 13 Mayıs 1996 tarihinde tespit edilen  
yaraların « nasıl, ne zaman ve neden » meydana geldiğini bilimsel olarak kanıtlamaya yeterli  
olmamaktadır.  
Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Temmuz 2002 tarihinde zamanaımından davanın sona ermesine  
karar vermitir.  
Bu karar, 29 Temmuz 2002 tarihinde bavuranın avukatına tebliğ edilmive o da kararı  
temyize götürmütür. Avukat, ikence gibi önemli bir suçun zamanaımına tabi olmasının,  
hem Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sına hem AĐHS’nin 3. maddesinde yeralan mutlak  
yasaklara aykırı olduğu görüüyle bu hususun iptali için Anayasa Mahkemesi’ne  
bavurulması talebinde bulunmutur.  
21 Ekim 2004 tarihli kararında Yargıtay, temyiz bavurusunu reddetmive mahkeme kararını  
onamıtır.  
C. Bavurana karı yürütülen dava  
12 Ağustos 1996 tarihinde savcı, bavuran ve beraberindeki diğer on üç sanık hakkında Türk  
Ceza Kanunu’nun 146. maddesi kapsamında o dönemde idam cezasıyla cezalandırılan  
Anayasal düzeni bozmak amacıyla silahlı eylemde bulunma suçuyla ĐDGM’de dava açmıtır.  
Bavuran TKEP/L örgütüne atfedilen on altı eylemden suçlanmaktaydı.  
4
1. Birinci derece mahkemesinin kararı  
Durumalar 20 Ağustos 1996 tarihinde baladığında ĐDGM heyetinde biri asker üç hakim  
bulunmaktaydı. Hakimler, aralarında bavuranın da bulunduğu on iki sanığın gıyabında « atılı  
suçların tür ve amacını » ve « delillerin durumunu » dikkâte alarak sanıkların tutukluluk  
hallerinin devamına karar vermitir.  
17 Ekim 1996 tarihinde görülen bir sonraki durumada, bavuran herhangi bir tahliye  
talebinde bulunmadığından, tutukluluk halinin devamına resen, gerekçe gösterilmeden, karar  
verilmitir.  
22 Kasım 1996 tarihli durumada, mahkeme heyetinin üyeleri değitiği için daha önceki  
durumaların tutanakları yeniden okunmutur. Daha sonra, bavuran savunmasını sunmutur.  
Bavuran bu savunmasında TKEP/L’nin «bir savaçısı» olmaktan gurur duyduğunu, ancak  
silahlı eylemlere bulamadığını söylemitir. Đꢀkence altında verdiğini iddia ettiği ifadesine bir  
kez daha itiraz etmitir. Bu konuyla ilgili olarak kendisini temsil eden avukat Kırdök, 13  
Mayıs 1996 tarihli Adli Tıp raporunu öne sürmüve müvekkilinin verdiği bu ifadenin yasal  
olmayan yollarla elde edildiği gerekçesiyle dosyadan çıkarılmasını talep etmitir.  
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (« CMUK ») 254. maddesinde açık bir ekilde ifade edildiği  
halde, ĐDGM, diğer kanıt belgeleriyle örtütükleri cihetle bu ifadelerin okunması ve dava  
değerlendirilirken dikkate alınması gerektiğine karar vererek bu talebi reddetmitir.  
Diğer taraftan, tahliye talebinin olmaması dolayısıyla hakimler resen bavuranın tutukluluk  
halinin devam etmesine karar vermilerdir.  
Daha sonra 2 ubat 1997 ile 28 Ocak 1999 tarihleri arasında bavuran kendi isteğiyle, yapılan  
on üç durumadan sekizine, avukatı ise üçüne katılmamıtır. Gıyabında yargılanma riski  
nedeniyle bavuran sonuçta 28 Nisan 1998 tarihinde mahkeme önüne çıkmıtır.  
Bu dönemde on kere kadar hakim ve savcı değiikliği olması nedeniyle daha önceki duruma  
tutanaklarının defalarca yeniden okunması gerekmitir.  
Tüm bu süreç boyunca 28 Ocak 1999 tarihine kadar bavuran ve avukatı herhangi bir tahliye  
talebinde bulunmamıve dolayısıyla ĐDGM bir defasında « kanıtların henüz toplanmadığı »,  
baka bir defasında « tutuklama sebeplerinin devam ettiği » gerekçesiyle, iki defasında ilgili  
ahısa atılı «suçların niteliği» ve «kanıtların durumu» dolayısıyla, üç defasında «kanıtların  
değimemesi » ve/veya « kaçma ihtimali » nedeniyle düzenli olarak resen tutukluluk halinin  
devamına karar vermitir. Diğer altı karar için açık bir gerekçe gösterilmemitir.  
Bavuran ve avukatının hazır bulunmadığı 8 Nisan 1999 tarihli durumada, iddia makamı  
taleplerini sunmutur. Bavuranın TKEP/L üyesi olduğunu hiçbir zaman inkâr etmediğini  
hatırlatan savcı, kendi düüncesine göre ilgili ahsın dava konusu itiraflarıyla örtüen somut  
delillerini sıralamıtır. Savcıya göre, bavuranın molotof kokteylli ve bombalı saldırılara,  
duvar yazılamalarına ve silahlı soygunlara karığı, sadece bu delillerle değil, aynı zamanda  
mağdurların ifadeleri, parmak izleri ve yüzletirmelerle de desteklenmektedir.  
Hiçbir salıverme talebinde bulunulmamasını dikkate alan yargıçlar resen bavuranın  
tutukluluk halinin devamına karar vermilerdir.  
5
10 Haziran 1999 tarihinde, bavuran iki sayfalık ek savunmasını okumutur. Avukatı,  
herhangi bir gerekçe göstermeksizin, aralarında bavuranın da bulunduğu yedi müvekkilinin  
tahliyelerini talep etmitir.  
ĐDGM de aynı ekilde gerekçe göstermeksizin bu talebi geri çevirmitir.  
16 Temmuz 1999 tarihli durumadan itibaren, ĐDGM bünyesinde hiçbir askeri yargıç görev  
almatır. Bavuran, 8 Ekim 1999 tarihine kadar arka arkaya yapılan üç durumada hazır  
bulunmamıtır. Bu tarihte, avukatı on besayfalık bir savunma sunmu, ancak müvekkilinin  
salıverilmesini talep etmemitir. ĐDGM, üç kez resen bavuranın tutukluluk halinin devam  
etmesine hükmetmitir.  
Karar duruması 12 Kasım 1999 tarihinde yapılmıtır. ĐDGM son söz hakkını avukat Kırdök’e  
verdikten sonra kararını açıklamıtır. Bu kararla bavuranı önce idam cezasına çarptırmıve  
daha sonra dava konusu eylemlerde fiilen adam öldürme bulunmadığından, tutuklu kaldığı  
süre düülmek suretiyle bu cezayı müebbet hapise çevirmitir.  
Kararın okunması sırasında, TKEP/L lehine sloganlar atan sanıklar ile salonu boaltmakla  
görevli jandarmalar arasında bir arbede yaanmıtır.  
Açıklanan karardan anlaıldığına göre, ifadelerin ikence altında zorla verdirildiği iddiası  
hakkında yargıçlar, bavurana ikence uyguladığı öne sürülen dört polis memuru hakkında  
Ağır Ceza Mahkemesi önünde kamu davası açılmıolmasını ve bu dava dosyasında yeralan  
tıbbi kanıtları dikkate almıtır. Bununla birlikte hakimler, her halukarda itiraz konusu  
ifadelerin diğer maddi delillerle desteklenmesi nedeniyle Anayasa’ya aykırılık konusunu  
irdelemeye gerek görmemilerdir : bavuranın oturduğu evde ve yine ilgili ahısın gösterdiği  
baka bir adreste – örgüt toplantılarında kullanılan - çok sayıda yasadıı belge, silah,  
cephanelik ve patlayıcı yapımında kullanılan madde ve malzeme bulunmutur. Ayrıca,  
bavuranın verdiği ifadeler diğer üç sanığın da yakalanmasına imkân vermive bu da suç  
niteliği taıyan çok sayıda malzemenin ele geçirilmesini sağlamıtır. Bunlara bir de  
mağdurların bavuranı suçlu gösteren ifadeleri ve yüzletirmeler eklenmektedir.  
2. Đlk temyiz davası  
13 Aralık 2000 tarihinde, bavuran temyize bavurmutur. Avukat, müvekkiline ikence  
uygulayan kiiler hakkında yürütülen kamu davası henüz sonuçlanmadan, mahkemenin  
müvekkili ile ilgili hükme varmasının Yargıtay’ın önceki içtihatlarına aykırı olduğunu ileri  
sürmütür. Avukat, hel halukarda bavurana yöneltilen suçlamaların esasen ceza kanununun  
azami on beyıl hapis cezası öngören 146/3 maddesi kapsamına girdiğini savunmutur.  
Basavcı da, verilen kararı, bavurana yapılan on altı suçlamadan yalnızca bir kısmını  
kapsağı gerekçesiyle temyiz etmitir.  
Bavuranın da hazır bulunduğu duruma sonunda Yargıtay, basavcının gerekçesini  
benimseyerek kararı bozmutur.  
Yargıtay kararını 26 Mart 2001 tarihinde vermi, sözkonusu karar 4 Nisan 2001 tarihinde  
avukat Kırdök’ün huzurunda açıklanmıtır.  
6
3. Mahkeme kararı ve bavuranın itirazı  
Davayı yeniden gören ĐDGM, ilk durumasını 9 Mayıs 2001 tarihinde gerçekletirmitir. 24  
Temmuz 2001 tarihinde yapılan ve bavuranın hazır bulunmadığı bir sonraki durumada  
avukat Kırdök, müvekkilinin tahliyesini talep etmitir. Müvekkilinin hapiste geçirdiği süreye  
dikkat çeken avukat, talebinin yerine getirilmemesi halinde AĐHM’ye bavuracağını  
belirtmitir.  
Bu tahliye talebi, « ilgili ahısın tutuklu olarak yargılanmasını gerektiren artlarının  
değimediği » gerekçesiyle geri çevrilmitir.  
13 Eylül 2001 tarihli durumada, bavuran yeniden dinlenmive bir öncekiyle aynı  
gerekçeleri ileri sürerek bir kez daha salıverilmesini talep etmitir. Avukat, ikenceye maruz  
kalan müvekkilinin daha fazla acı çekmemesi gerektiğini savunmutur.  
ĐDGM, kararını gerekçelendirmeden, sanığın tutukluluk halinin devamına karar vermitir.  
Bavuranın talebi üzerine kendisinin durumaya katılmamasına izin vermitir.  
19 Kasım 2001 tarihinde avukat Kırdök, bir kez daha müvekkilinin tahliyesini talep etmive  
bu amaçla detaylı bir layiha sunmutur. Bavuranın tutuklu kaldığı sürenin olası mahkumiyet  
süresine ulağını ileri süren avukat zaten bu yaptırımın, özellikle Almanya aleyhine Wemhoff  
(27 Haziran 1968 tarihli karar, prg. 10-17, seri A no 7) kararında teyid edilen AĐHS’nin bu  
konudaki gereklerine uymadığını savunmutur. Avukat ayrıca, aağıdaki argümanları öne  
sürmütür :  
– Tüm önemli kanıtlar toplanmıolduğu cihetle, tutukluluk hali bunların yok edilmemesini  
öngören bir tedbir olamaz.  
- Bavuranın sabit bir ikâmet adresine ve ailesinin de bir iyerine sahip olması dolayısıyla,  
sanığın kaçma tehlikesi bulunmamaktadır. Ayrıca, bavuranın adaletten kaçmak gibi bir niyeti  
olamaz çünkü tutuklu geçirdiği senelerin olası mahkumiyetinden düülmesi olanağını  
kaybeder.  
Avukat layihasında ayrıca, dosya ve olayların esastan incelenmiolması muvacehesinde  
davanın ilanihaye devam etmesinin devam etmesi için bir neden olmadığını da belirtmitir  
Yargıçlar 20 Kasım 2001 tarihli durumada layihayı değerlendirmiler ve sunulan gerekçelere  
cevap vermeksizin, bavuranın tutukluluk halinin devamına karar vermitir.  
Bunun üzerine avukat Kırdök, daha önceki argümanlarını tekrar ederek bu karara itiraz  
etmitir. 29 Kasım 2001 tarihinde ĐDGM 3. Dairesi, « bavuran hakkındaki yapılan  
suçlamaların tür ve amacı ile delillerin durumunu » göz önüne alarak itiraz edilen kararın  
eletirilecek bir durumunun olmadığını tespit ederek bu itirazı reddetmitir  
19 ubat 2002 tarihinde ĐDGM, dört polis memuru hakkında yürütülen ceza davasının  
sonucunu aratırma kararı almıve bir yandan bu davayla ilgili belgelerin gönderilmesini  
istemi, diğer yandan bavuranın tutukluluk halinin devamına ve diğer iki sanığın tahliyesine  
karar vermitir.  
7
7 Mayıs 2002 tarihli durumada hakimler, polis memurları hakkında açılan davanın hâlâ  
derdest olduğunu tespit etmive Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nden sanıklardan ikisinin  
yeniden ifadesinin alınmasını talep etmitir.  
16 Temmuz 2002 tarihinde ĐDGM, Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde devam eden dava  
dosyasını almıtır.  
26 Eylül 2002 tarihinde, adıgeçen iki sanığın Trabzon’da ikâmet etmemesi dolayısıyla  
istinabe yoluyla ifadelerinin alınamadığı anlaılmıtır.  
ĐDGM aynı durumada, polis memurlarına karı yürütülen davanın zamanaımı nedeniyle  
sona erdiğini de not etmitir.  
Son üç durumada hakimler, gerekçelendirmeden, her seferinde bavuranın tutukluluk halinin  
devamı yönünde karar vermilerdir.  
17 Aralık 2002 tarihinde, savcılık makamı taleplerini sunmuve 13 Mart 2003 tarihinde  
ĐDGM, sanıklar ile avukatlarının savunmalarını dinlemitir.  
6 Mayıs 2003 tarihinde ĐDGM, Yargıtay’ın kararı doğrultusunda düzelttiği kararını  
açıklatır. Bu kararıyla bavuranı bir kez daha müebbet hapse mahkûm etmitir. Bu kararın  
gerekçeleri de ilk karardakilerin aynı olmutur.  
4. Đkinci temyiz bavurusu  
Bavuranın temyiz bavurusu yeni avukatı A. Becerik aracılığı ile yapılmıtır. AĐHS’nin 6.  
maddesinde yeralan dava usulüne ait teminatlara dikkat çeken avukat müvekkilinin ikence  
altında elde edilen ifadelerin mahkumiyetinde kullanıldığını öne sürmütür. Avukat,  
bavuranın iddialarının doktor raporlarıyla, ahitlerin ifadeleriyle ve yüzletirmelerden elde  
edilen sonuçlarla birebir örtüğünü, ikenceciler aleyhindeki davanın zamanaımından  
ğünü savunmutur.  
Bir duruma sonrasında alınan 1 Aralık 2003 tarihli kararda Yargıtay,  
delillerin  
değerlendirilmesinde ve kullanılmasında herhangi bir usulsüzlük tespit edilmediği  
gerekçesiyle bu kararı onamıtır.  
Bu karar, 10 Aralık günü, Yargıtay önündeki durumada savunma yapan avukat Becerik’in  
gıyabında kamuya açıklanmıtır.  
Bavuran, cezasını çekmek üzere Bartın özel cezaevine nakledilmitir.  
26 Nisan 2004 tarihinde avukat Biricik, kararın düzeltilmesi itirazında bulunmutur. Basavcı  
28 Mayıs 2004 tarihli kararında, ileri sürülen iddiaların temyiz davasında incelenen iddialarla  
aynı olduğu gerekçesiyle bu itirazı geri çevirmitir.  
8
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 3. VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
A. Anlamazlığın konusu  
8 Ocak 2003 tarihli ikinci dava dilekçesinde bavuran, gözaltında maruz kaldığı muameleden  
ikâyetçi olmuve AĐHS’nin 3. ve 13. maddelerinin ihlâl edildiğini ileri sürmütür.  
Bavuran, hereyden önce F. Berkup, M.T. Paylaan, A. Bereket ve M. Sara isimli polis  
memurları tarafından sorgulandığı sırada kendisine ikence edildiğinden ikâyetçi olmutur.  
Bu ikâyetine dayanak olarak, özellikle 13 Mayıs 1996 tarihli doktor raporunu göstermitir.  
Kendisine ikence uygulayan kiiler hakkında yürütülen davanın zamanaımına uğramasından  
dolayısıyla bu kiilerin cezasız kalmasından ikayetçi olan bavuran, bu tür eylemlere ilikin  
kovuturmaların zamanaımına tabi olmasının 3. madde ile bağlantılı 13. maddenin özüne  
aykırı olduğunu ileri sürmütür.  
Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.  
B. Tarafların argümanları  
Hükümet, bavuranın Anayasa’nın 125. maddesi ile hüküm altına alınan Devletin objektif  
sorumluluğu çerçevesinde, sosyal risk teorisi çerçevesinde idareye atfedilebilecek zararların  
telafisini istemekten imtina ettiği için iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmaktadır.  
Diğer taraftan Hükümet, bavuranın iddiaları doğrultusunda derhâl bir adli soruturmanın  
balatıldığını anımsatarak, davanın ceza mahkemesinde görüldüğünü vurgulamaktadır.  
Hükümet, bavuranın iddia ettiği gibi bu davanın etkisiz olduğunun kabul edilmesi halinde,  
bavuranın AĐHM’ye ikayetçi olduğu eylemlere maruz kaldığından itibaren altı ay içerisinde  
bavurmuolması gerektiğini belirtmektedir.  
Esasa ilikin olarak Hükümet, Belçika aleyhine Čonka (no 51564/99, prg. 75, CEDH 2002-I)  
davasına atıfla, bir bavuru yolunun AĐHS’nin 13. maddesi anlamında etkili olmasının,  
sonucunun bavuran lehine olması ile bir alakası olmadığını hatırlatmaktadır. Aynı ekilde,  
sanık polisler aleyhinde devam eden davanın, hakimlere atfedilemeyecek nedenlerle dümesi  
belirleyici değildir.  
Bavuran, ikayetinin 3. maddeye ilikin olması nedeniyle idari uyumazlık yolunu kullanmak  
yükümlülüğü bulunmadığını savunmaktadır.  
Bavuran ayrıca, kamu davasının, suç duyurusundan sekiz ay sonra açıldığını  
anımsatmaktadır. Dava beyıl dört ay sürmüve 29 duruma yapılmıtır. Dava boyunca,  
hakimler en basit talimatlarını bile sonuçlandırmaktan aciz kalmılar ve beceriksizlikleri  
davanın dümesine neden olmutur. Böylece, ikencecilerin tehis edilmesine rağmen  
bavuranın mağduriyetinin telafisi mümkün olmamıtır. neden olmutur.  
9
Bavuran ayrıca, çabuk davranmadığı ve özellikle silahların eitliği hakkını sistematik olarak  
inkar ettiği için Đstanbul Ağır Ceza Mahkermesi’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme  
olmadığını iddia etmektedir.  
C. AĐHM’nin değerlendirmesi  
1. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Önce AĐHS’nin 125. maddesinde öngörülen idari eylem ve ilemlere karı dava hakkına  
ilikin olarak AĐHM, bu davada olduğu gibi yetkili savcılık nezdinde yapılan suç  
duyurusunun AĐHS’nin 35/1. maddesinin gereklerini yerine getirdiğini (bakınız, diğerleri  
arasından, Türkiye aleyhine Nimet Acar davası (karar), no 24940/94, 3 Mayıs 2001) ve  
Hükümet tarafından ileri sürülen itiraz yolunun, ikencecilerin tehisini içermediği cihetle,  
tüketilmesine gerek olmadığını belirtir (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Özkur  
ve Göksungur davası (karar), no 37088/97, 7 Aralık 1999).  
Hükümet’in dava dilekçesinin gecikmeli olarak verildiğine dair ileri sürdüğü ikinci  
kabuledilemezlik argümanı ile ilgili olarak ise AĐHM, ikence uyguladığı iddia edilen kiiler  
hakkında yürütülen davanın etkili olmadığı yönündeki ikayetin, 3. maddenin usuli  
yükümlülükleri kapsamına girdiğini ve bavuranın esasen, 3. maddeyle bağlantılı 13. madde  
çerçevesinde maddi tazminat rejiminden yararlanmasını sağlayacak bir iç hukuk yolunun  
yokluğundan ikayetçi olmadığını anımsatır (Türkiye aleyhine Fahriye Çalıkan davası, no  
40516/98, prg. 45, 2 Ekim 2007).  
Altı aylık sürenin, bavuru yolunun etkililiğini göz göre göre olumsuz yönde etkileyecek  
artların ilgili ahıs tarafından öğrenildiği – veya öğrenilmesi gerektiği- andan itibaren  
hesaplanabileceği durumların var olduğu da baka bir gerçektir (Türkiye aleyhine Bayram ve  
Yıldırım davası (karar), no 38587/97, CEDH 2002-III). Bununla birlikte, sözkonusu davada,  
bavuranın (8 Ocak 2003 tarihinde sunulan) AĐHM’ne bavurmadan önce söz konusu  
davanın etkisiz olduğunu öngörüp öngöremediğinin anlaılması için bu ikâyetin AĐHS’nin 3.  
maddesi açısından dayanağı olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir (Türkiye aleyhine  
Sabri Oğrave diğerleri davası, (karar), no 39978/98, 7 Mayıs 2002).  
Sonuç olarak AĐHM, Hükümet’in itirazını, idari bir telafi mekanizmasıa atıfta bulunduğu  
cihetle reddeder, itirazın bavurunun geç yapılmasına ilikin bölümünü ise 3. maddenin usuli  
yükümlülüklerinin yerine getirilmesine ilikin esas incelemesi ile birletirir.  
2. Esasa ilikin  
a. AĐHS’nin 3. maddesinin esastan ihlal edilip edilmediği  
Bavuran 29 Nisan 1996’da yakalanmıve gözaltına alınmı, 14 Mayıs 1996’da gözaltı  
bitimine kadar polis nezaretinde kalmıtır. Adli Tıp Kurumu Đstanbul ube Müdürlüğü’nde  
gözaltının sona ermesinden bir gün önce yapılan doktor muayenesi sonucunda, ayak  
tabanlarında ve ayak parmaklarında kısmen kanlı lezyonlara rastlandığı rapor edilmitir.  
Bavuranın gözaltına alınmasından Adli Tıp Kurumu’nda muayenesine kadar geçen sürede 4  
ve 10 Mayıs tarihlerinde Bezmiâlem Valide Sultan Vakıf Gureba hastanesinde görevli bir  
doktor tarafından muayene edildiği ve bu muayene raporlarına göre vücutta hiçbir yara izinin  
bulunmadığı da ayrı bir gerçektir. Bununla birlikte, bu muayenelerin yapıldığı koulları göz  
önüne alan AĐHM, düzenlenen raporları ihtiyatla karılamakta ve her halukarda, lezyonların  
10  
10 ile 13 Mayıs 1996 tarihleri arasına tekabül eden bir dönemde meydana geldiğini kanıtladığı  
üncesindedir.  
Dolayısıyla, Hükümet’in bu yara izlerinin meydana gelmesine ilikin geçerli bir açıklama  
getirmesi ve bavuranın özellikle 13 Mayıs 1996 tarihli raporla inandırıcılığı artmıolan  
falakaya yatırıldığı ile ilgili iddialarını çürütecek kanıtlar sunması gerekmektedir (Türkiye  
aleyhine Ölmez davası, no 39464/98, prg. 56, 20 ubat 2007 ; Türkiye aleyhine Salman davası  
[GC], no 21986/93, prg. 100, CEDH 2000-VII ; Fransa aleyhine Selmouni davası [GC], no  
25803/94, prg. 87, CEDH 1999-V ; Türkiye aleyhine Berktay davası, no 22493/93, prg. 167, 1  
Mart 2001), (bakınız, gereken değiikliğin yapılması artıyla, Türkiye aleyhine Hasan Kılıç  
dava, no 35044/97, prg. 38 sonunda, 28 Haziran 2005 ; Türkiye aleyhine Türkmen davası, no  
43124/98, prg. 49, 19 Aralık 2006).  
Oysa, Hükümet’in bu konuyla ilgili öne sürdüğü en güçlü argüman, dört polis memuru  
hakkındaki davanın özenle yürütüldüğüne dayanmaktadır. Bu argüman AĐHM tarafından ikna  
edici bulunmamıtır çünkü, iç hukukta davanın yürütülmesine ve davanın sonucuna ilikin  
koullar savunmacı devletin ihtilaf konusu yara izlerinin kaynağına ilikin ikna edici bir  
açıklama yapma yükümlülüğünden kurtarmamaktadır (Selmouni, adı geçen bölüm, prg. 87 ;  
yine bakınız, Türkiye aleyhine Uçkan davası, no 42594/98, prg. 35, 22 Haziran 2006).  
3. madde için gerekli olan kanıtın, yeteri kadar ciddi, açık ve konuyla uyuan karineler  
demetiyle de oluturulacağını (bakınız, diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Dikme  
davası no 20869/92, prg. 73, CEDH 2000-VIII) ve Hükümet’in baka bir açıklama  
getirmediğini göz önüne alan AĐHM, bavuranda gözlemlenen lezyonların gözaltı sırasında  
maruz kaldığı muamele sonucunda meydana geldiği ve dolayısıyla Türkiye’nin sorumlu  
olduğu kanaatine varmaktadır.  
Böyle bir iddet ancak bir suçun itirafını sağlamak veya bazı bilgiler elde etmek amacıyla  
kasten uygulanabileceği için «ikence» olarak nitelenir (bakınız Ölmez, adı geçen bölüm, prg.  
60, ve içeriğinde yeralan referanslar) Dolayısıyla AĐHS’nin 3. maddesi esastan ihlal  
edilmitir.  
b. AĐHS’nin 3. maddesinin usule ilikin bölümü  
AĐHM’e göre, 3. maddenin usuli yükümlülükleri (bakınız, diğerleri arasından, Türkmen, adı  
geçen bölüm, prg. 51), bu bavuruda olduğu gibi ceza davası açıldığı durumlarda ön  
soruturma yapmadan daha fazlasını gerektirmektedir. Dolayısıyla, 3. madde tarafından  
yasaklanan eylemler kapsamında suçlanan bir kamu görevlisinin, hakkında yürütülen dava  
sürerken görevde kalması; yine aynı ekilde böyle bir davanın, böyle bir durumda olması  
beklenen özen ve çabukluk gerekleri ile uyumayan yargı organlarının beceriksizliği  
neticesinde cezasız sonuçlanması kabul edilemez (Türkiye aleyhine Hüseyin imek davası,  
no 68881/01, prg. 67, 20 Mayıs 2008, aynı ekilde metinde yeralan referanslar, özellikle  
Türkiye aleyhine Okkalı davası, no 52067/99, prg. 65 ve 66, CEDH 2006-XII).  
Bu davayla ilgili olarak AĐHM, bavuranın 13 Mayıs 1996’da suç duyurusunda  
bulunmasından sonra, suçlanan ahısların Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin önüne  
çıkarılması için sekiz aydan fazla bir süre geçtiğini tespit etmektedir. Yine AĐHM’nin  
gözlemlemelerine göre, 3 Haziran 1997 tarihli duruma ile 9 Temmuz 2002 tarihli karar  
duruması arasında sadece iki oturumda dava esastan görüülmütür: bu dönemde, polis  
memurlarının vekili olan avukatın talebi üzerine onlarca duruma ertelenmi, ikâyetçilerin  
sadece adreslerinin belirlenmesi için – üstelik de bilindiği halde – yedi ay gerekmi, ikâyetçi  
11  
M.T.’ye mahkeme çağrı tebligatı ulatırmak için beduruma feda edilmive nihayet bu son  
ikâyetçiye elektromiyogram testi yapılması için bir hastane aranması da tam bir yıl  
sürmütür.  
Diğer taraftan hakimler, ihtilaflı yara izlerinin kaynağını öğrenmek üzere Adli Tıp Kurumu’na  
danımak için üç buçuk yıl beklemilerdir. Esas hakimlerinin ikâyetçilerle yüzletirmeyi  
gerçekletirememeleri dolayısıyla, sanıkların yeni çekilmifotoğrafları gerekmive bunlar  
ancak dört oturum sonra elde edilebilmitir.  
Yukarıda açıklanan beceriksizlik ve özensizliklerin tek sorumlusu yargı organlarıdır ve bu  
durum pozitif yükümlülüklere aykırıdır (bakınız, örnek olarak, Hüseyin imek, adı geçen  
bölüm, prg. 70). Tüm bunlara bir de dava süresince sanık polislere tanınan hareket serbestisi  
eklenmektedir: içlerinden üçü polis olarak görevlerine devam etmiler, bir diğeri askerliğini  
yapmıtır. Đl disiplin kurulu, devam eden davanın sonucunu beklemeye bile gerek görmeden  
bunlar hakkında takipsizlik kararı vermitir.  
Bütün bu gelimeler çerçevesinde AĐHM, bu olayda, ulusal yargı organlarının, Devlet  
görevlilerinin yasal olmayan eylemelerine müsamaha göstermemek (Türkmen, adı geçen  
bölüm, prg. 51 sonunda; Okka, adı geçen bölüm, prg. 65) ve kamu davasını zamanaımına  
uğramadan sonuçlandırmak (Hüseyin imek, adı geçen bölüm, prg.71) amacıyla koulların  
elverdiği özen ve iradeyi göstermedikleri kanaatine varmıtır.  
Son olarak AĐHM, davanın zamanaımına uğradığına dair kararın 9 Temmuz 2002 tarihinde  
açıklanğını ve itiraz için yetersiz bir süre bırakılarak ikâyetçi tarafa 29 Temmuz günü  
tebliğ edildiğini gözlemlemektedir. Bavuranın bu tarihten itibaren altı aylık süre içerisinde  
AĐHM’ne dava açması dolayısıyla, AĐHM’ne göre bavurunun bu bölmüyle ilgili olarak  
hiçbir gecikme sorunu bulunmamaktadır.  
Kısacası AĐHM, Hükümet’in altı aylık süre içerisinde bavurulmadığı yönündeki iddiasını  
reddetmekte ve 3. maddenin usule ilikin bölümünün ihlâl edildiğini tespit etmektedir.  
II. AĐHS’NĐN 6. VE 14. MADDELERĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI ÜZERĐNE  
A. Anlamazlığın konusu  
Bavuran, 2 Nisan 2002 tarihli ilk bavurusunda, AĐHS’nin 6. maddesinin ihlâlinden mağdur  
olduğunu iddia etmitir :  
Hereyden önce bavuran, 6/1 madde ile teminat altına alındığı gibi makul bir süre içerisinde  
yargılanmadığını savunmaktadır.  
Ayrıca, bünyesinde bir askeri yargıç bulundurması dolayısıyla ĐDGM’nin bağımsız bir  
mahkeme sayılamayacağını ileri sürmektedir. Diğer taraftan bavuran, tutuklu olarak  
yargılanmasının da yine 6/2 maddede yeralan masumiyet karinesine aykırı olduğunu  
savunmaktadır.  
ĐDGM önündeki davasının sonuçlanmasından sonra bavuran, 10 Haziran 2004  
tarihinde 25060/02 nolu bavurusuna ilave bir layiha sunmutur.  
12  
Bu layihada, kendisinin ve diğer sanıkların ikence altında ifade vermeye zorlanarak yasal  
olmayan yollarla elde edilmikanıtlara dayandırılarak mahkûm edilmesi dolayısıyla 6.  
maddenin 1. ve 3)c paragraflarının ihlâl edildiğini ileri sürmütür.  
Kendisine karı düzenlenen çeitli tutanakların tamamen polis tarafından uydurulduğunu iddia  
etmektedir. Kendi üncesine göre, yüzletirmelerin de yasalara uygun yapılmadığını ileri  
süren bavuran esas hakimleri önünde sanık ve tanıkların ilk defa yüzletiriliyormugibi  
normal usule göre yüzletirildiğini, oysa, adı geçen tanıkların kendilerine birer birer gösterilen  
zanlıları tespit etmek üzere daha önce polis bürolarına çağırılmıolduğunu ve dolayısıyla  
uygulanması gereken usulün ihlâl edildiğini savunmutur.  
Kısacası bavuran, mahkûmiyetinin bir taraftan olgu ve kanıtların yanlıdeğerlendirilmesine  
ve diğer taraftan da bu değerlendirmeye bağlı olarak yapılan yanlıbir cezai nitelendirmeye  
dayanğını düünmektedir.  
Bavuran, ayrıca 6/3 maddede yeralan silahların eitliği ilkesinin de çiğnendiğinden ikâyetçi  
olmaktadır. Birçok adli soruturmanın, özellikle bazı tanıkların dinlenme ve yüzletirilme  
ilemlerinin kendisinin gıyabında ama savcının bulunduğu bir ortamda yapıldığını ileri  
sürmektedir.  
6/2 madde kapsamında ileri sürdüğü ilk ikâyetine geri dönen bavuran, ĐDGM’nin kendisini  
mahkûm etmeden önce, yalnızca gerçekletirdiği öne sürülen eylemleri ve toplanan kanıtları  
sıralamakla yetindiğini ve sözkonusu eylemlerle elde edilen kanıtların birbirleriyle olan  
bağlantısını hiçbir zaman açıklamadığını iddia etmektedir. Bavurana göre böylece, ceza  
hukukunda genel kuralın aksine savunma suçsuzluğunu ispat etmeye çalı, böylece  
masumiyet karinesi ihlâl edilmitir.  
Yargıtay önünde görülen ikinci davayla ilgili olarak bavuran, basavcı mütalaasının  
kendisine bildirilmediğinden ve 1 Aralık 2003 tarihli kararın tebliğ edilmemesinden ikâyetçi  
olmaktadır.  
Son olarak bavuran, 6. maddeyle bağlantılı olarak 14. madde kapsamında ayrımcılığa  
maruz kaldığını ileri sürmektedir, zira özellikle devlet güvenlik mahkemelerinin görev alanına  
giren siyasi nitelikli bir suçtan mahkûm olması dolayısıyla, kendi görüüne göre, basit suçlar  
için kamu hukukunda öngörülen hafifletici sebeplerden yararlanamadığını iddia etmektedir.  
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.  
B. Tarafların argümanları  
Hükümet’e göre, bavuranın mahkûmiyetine dayanak olarak çok sayıda tartımasız kanıt  
bulunduğu halde yalnızca kendisinin iddia ettiği gibi ikence altında verdiği ifadesine  
bakılarak yargılandığını ileri sürmesi onun kötü niyetini göstermektedir.  
ĐDGM’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda ise Hükümet, ikâyet bavurusunun  
gecikmeli yapıldığını, davanın askeri bir yargıcın da bulunduğu mahkeme heyeti önünde  
yürütülen aamasının 12 Kasım 1999 tarihinde bavuranın ilk mahkûmiyetiyle sona erdiğini  
ve 24 Temmuz 2001 tarihinde balayan ikinci aamasının ise yalnızca sivil hakimlerden  
oluan bir mahkeme heyeti önünde yürütüldüğünü belirtmitir. Bu konuyla ilgili olarak  
13  
Hükümet, Türkiye aleyhine Incal davası için verilen kararına atıfta bulunmaktadır (ilgili  
bölüm, prg. 65 ve 70).  
Davanın süresiyle ilgili olarak Hükümet, bir kez daha söz konusu davanın iki aamada  
yürütülğünü ve bunların hiçbirisinde geciktirici veya yavalatıcı bir davranıın olmadığını,  
birinin (29 Nisan 1996’da balayıp 26 Mart 2001 tarihinde sona ererek) dört yıl, on ay ve  
yirmi yedi gün sürdüğünü ve diğerinin (24 Temmuz 200’de balayıp, 1 Aralık 2003 tarihinde  
sona ererek) iki yıl, dört ay ve yedi gün sürdüğünü anımsatmaktadır. Hükümet’e göre, dava  
dosyasının ve bavuran ile diğer sanıklar arasındaki ilikilerin karmaıklığı ile kanıtların  
toplanmasında karılaılan zorluklar göz önüne alındığında, yaklaık yedi yıl üç ay süren bu  
davanın aırı bir ekilde uzun sürdüğü söylenemez.  
Bavuran, dava dilekçesinde ileri sürdüğü argümanları tekrarlamaktadır.  
C. AĐHM’nin tespitleri  
1. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet’in kabuledilebilirliğe ilikin bir itirazı olmağından, AĐHM, bavurunun bu  
bölümünün dayanaktan yoksun olmadığını AĐHS’nin 35. maddesi uyarınca bakaca bir  
kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder.  
Bu nedenle bavuru kabuledilebilir niteliktedir.  
2. Esasa ilikin  
Bavuranın dile getirdiği ikâyetler ile bunlara bağlı olayların tamamı göz önüne alındığında  
AĐHM, öncelikle ĐDGM’nin baskı altında verdiği ifadeye dayanarak bavuranı mahkûm  
ettiğine dayalı 6. maddenin 1. ve 3)c maddeleriyle ilikilendirilen ikayetleri  
değerlendirecektir  
Bu konu delillerden yararlanma ve kiinin kendi suçlamasına katkıda bulunmama hakkına  
ilikin olduğu cihetle AĐHM öncelikle bu konudaki içtihadına atıfta bulunur (bakınız Örs ve  
diğerleri, adı geçen bölüm, prg. 55-56, ve metinde yeralan referanslar ; Birleik Krallık  
aleyhine Shannon davası, no 6563/03, prg. 32, 4 Ekim 2005 ; Birleik Krallık aleyhine John  
Murray davası, 8 ubat 1996, prg. 45, Derleme 1996-I ; Fransa aleyhine Funke davası,  
25 ubat 1993, prg. 44, seri A no 256-A).  
Bu bağlamda AĐHM, sorgulamalar sırasında bavurana yapılan kötü muamele nedeniyle 3.  
maddenin esastan ihlal edildiğini tespit ettiğini hatırlatır.  
Böyle bir tespit bavuran hakkında yürütülen davanın hakkaniyetine ilikin ciddi sorular  
doğmasına yol açmaktadır. (Almanya aleyhine Jalloh davası [GC], no 54810/00, prg. 104,  
CEDH 2006-IX). Bu çerçevede, sanık polis memurlarının suçluluğunun tespit edilmemiꢀ  
olması önem taımamaktadır (bakınız, gereken değiikliğin yapılması artıyla, Türkiye  
aleyhine Kapan ve diğerleri davası, no 71803/01, prg. 42, 26 Haziran 2007). Nitekim,  
AĐHM’nin daha önce de belirttiği gibi polisler hakkında açılan davanın zamanaımı ile  
mesi adli makamların ihmallerinin bir sonucudur. Adli makamlar bu ekilde hareket  
ederek AĐHS’nin 3. maddesinin gereklerini inkar etmekle kalmamılar, aynı zamanda  
bavuranın vücudundaki darp ve cebir izlerinin kaynağına açıklığa kavuturmak ve böylece  
14  
zora bavurulan bir ortamda kendini suçlamak zorunda kalıp kalmadığını tespit etmek  
imkanından mahrum kalmılardır (Örs ve diğerleri, adı geçen bölüm, prg. 58 sonunda; Đtalya  
aleyhine Ferrantelli ve Santangelo davası ile karılatırınız, 7 Ağustos 1996, prg. 49-50,  
Derleme 1996-III).  
Olayın meydana geliꢀ ꢀartlarını tekrar hatırlatan AĐHM, gözaltı sırasında bir avukat  
yardımından yoksun olan bavuranın ayrıntılı itiraflarda bulunduğunu ve kendini suçlayacak  
birçok bilgi verdiğini ve avukatının itirazına ve gözaltında verilen ama hakim önünde inkar  
edilen ifadelerin kullanılmasına imkan vermeyen Türk hukukuna rağmen, bu bilgilerin baka  
delillerle örtüğü gerekçesiyle kendisine karı kullanıldığını not eder (Türkiye aleyhine  
ahiner davası (karar), no 29279/95, 11 Ocak 2000 ; Türkiye aleyhine Yakıdavası (karar),  
no 33368/96, 11 Ocak 2000).  
Ayrıca, ĐDGM, bu dönemde ikence uygulamakla suçlanan dört polis memuruyla ilgili dava  
henüz sonuçlandırılmadığı halde, Anayasa’ya aykırılık itirazını inceleme gereği görmemitir  
(Örs ve diğerleri, adı geçen bölüm, prg. 59 ; Türkiye aleyhine Hulki Günedavası ile  
karılatırınız, no 28490/95, prg. 91, CEDH 2003-VII). Sonuç olarak, ihtilaflı itiraflar, kısmen  
de olsa, bavuranın müebbet hapse mahkûm edilmesinde, hem de iki kez, aleyhine delil olarak  
kullanıltır.  
Bu artlar altında, Hükümet’in savunduğunun aksine, hükmün verilmesinde bu itirafların ne  
derece etkili olduğunu daha fazla aratırmaya gerek bulunmamaktadır (Örs ve diğerleri, adı  
geçen bölüm, prg. 60 ; ahiner ve Yakı, adı geçen bölümler ; Türkiye aleyhine Yalgın ve  
diğerleri davası (karar), no 33370/96, 11 Ocak 2000 ; Türkiye aleyhine Fikret Doğan davası  
(karar), no 33363/96, 11 Ocak 2000). AĐHM’nin, Örs ve diğerleri davasındaki içtihadında  
belirttiği gibi, bu davada usuli teminatlar, 3. maddeye aykırı olarak elde edilen delillerin  
kullanılmasını engelleyecek, dolayısıyla kendini suçlamama hakkının kullanılmasını  
sağlayacak ekilde iletilmemitir.  
Yargıtay’ın da bu hatayı telafi etmemesi dolayısıyla, bavuranın davasının 6. maddenin  
gereklerini yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. ve 3c) paragrafları ihlâl edilmitir.  
AĐHM, 6. madde ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkına ilikin temel sorun  
hakkında karar verdiği cihetle, bu balık altında ileri sürülen diğer ikayetleri münferiden  
veya 14. maddeyle bağlantılı olarak incelemesine gerek olmadığı kanaatindedir (bakınız,  
diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs  
2007).  
III. AĐHS’NĐN 5. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI ÜZERĐNE  
A. Anlamazlığın konusu  
Bavuran yine ilk dava dilekçesinde, özellikle AĐHS’nin 5. maddesinin 1., 3. ve 4.  
paragraflarının ihlâl edildiğinden ikâyetçi olmaktadır:  
Bavuran, 5. maddenin 1c paragrafına atıfla, yakalanması, gözaltına alınması, gözaltında  
tutulması ve tutuklanmasıyla  
ilgili kararlarda, sözkonusu kararların meruiyetini  
15  
gösterebilecek makul nedenlerin bulunmamasından ikayetçidir. Bavurana göre, bu kararlar,  
silahlı bir çeteye üye olmak üzerine kurulu muğlak bir suçlamaya dayandırılmıtır. Kararlar  
bavuranın özel durumunu dikkate almamakta ve suçluluğu hakkında bir önyargı  
içermektedir.  
5/3 madde kapsamında bavuran, öncelikle dava süresince tutuklu yargılanmasının herhangi  
bir dayanağı bulunmadığını öne sürmektedir. Diğer taraftan, tutukluluğunun devamına ilikin  
alınan kararların gerektiğince gerekçelendirilmediğinin ve tutuklu yargılanmasına neden olan  
koulların halen geçerli olup olmadığının aratırılmadığının altını çizmektedir.  
AĐHS’nin 5/4 maddesini ileri süren bavuran, bu davada zorla uygulanan özgürlük  
mahrumiyetinin yasalara uygunluğunun denetlenebileceği etkili bir bir yol bulunmadığından  
ikâyetçi olmaktadır. Bu noktada bavuran, tahliye taleplerinin geri çevrilmesine karı yaptığı  
itiraz bavurularının cevapsız bırakıldığını anımsatmaktadır.  
Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.  
B. Tarafların argümanları  
Hükümet’e göre, öncelikle 29 Nisan 1996 (yakalanma tarihi) ile 12 Kasım 1999 (mahkûm  
edildiği tarih) arasında yeralan ilk tutukluluk döneminin dikkate alınmaması gerektiğini zira  
12 Kasım 1999’un aynı zamanda altı aylık sürenin balangıç tarihi olduğunu belirtmektedir.  
Diğer taraftan, bavuranın tutuklanmasına 14 Mayıs 1996 tarihinde karar verildiğinden, 2  
Nisan 2002 tarihinde yapılan bu ikâyet zaten gecikmeli olarak gerçekletirilmitir.  
24 Temmuz 2001 tarihinde balayan ve 6 Mayıs 2003 tarihinde son bulan ikinci tutukluluk  
dönemi açısından ise yürürlükteki içtihat uyarınca esasa ilikin bir sorun bulunmadığını  
belirtmektedir.  
5/4 maddeyle ilgili olarak dile getirilen ikâyetler hakkında Hükümet, ahsın tutukluluk  
halinin devam etmesinin gerekli olup olmadığını ceza hakimlerinin düzenli bir ekilde ve  
resen incelemekle yükümlü olduğunu, ancak bunun, ilgili ahsın AĐHS’nin 35. maddesinde  
belirtilen sorumluluklarını ortadan kaldırmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca Hükümet,  
bavuranın tutukluluk halinin devamı yönünde alınan her karara ayrı ayrı itiraz hakkı olduğu  
halde bunu kullanmamak suretiyle iç hukuk yollarını tamamen tüketmediğini iddia  
etmektedir. Bavuran yalnızca bir defa ĐDGM 3. dairesi önünde bu hakkını kullanmıtır.  
Hükümet’e göre, ayrıca, bavuranın 5. maddenin 1c) paragrafının ihlal edildiği yönündeki  
ikayeti, ikayete konu olayların bavuranın tutuklanma tarihi olan 14 Mayıs 1996 tarihinden  
önceki bir dönemde meydana gelmesi dolayısıyla gecikmeli olarak sunulmutur.  
Đlgili ahıs karı görüolarak, tutukluluk halinin yakalandıktan hemen sonra baladığını ve 1  
Aralık 2003 tarihli Yargıtay kararıyla sona erdiğini ileri sürmektedir.  
Ayrıca bavuran, Kasım 1999 tarihine kadar tahliyesini talep etmemiolsa bile, her  
tutuklunun en büyük arzusunun özgürlüğüne kavumak olduğunu ve zaten esas hakimlerinin  
CMUK’un 112. maddesi uyarınca azami otuz günlük düzenli aralıklarla tutuklunun tahliye  
durumunu resen incelemeleri gerektiğini vurgulamaktadır.  
16  
C. AĐHM’nin tespitleri  
1. AĐHS’nin 5/3 maddesi  
a. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet’in itirazının ilk bölümüyla ilgili olarak AĐHM, özellikle tutukluluk süresinin  
hesaplanma yöntemlerinin 5/3 madde açısından detaylı bir ekilde incelendiği Solmaz davası  
(no 27561/02, prg. 23-35, CEDH 2007-... ; ayrıca metinde yeralan referanslara bakınız) ile  
ilgili verdiği karardaki içtihatına atıfta bulunmaktadır.  
Art arda birden fazla tutukluluk döneminin söz konusu olduğu durumlarda, AĐHS’nin 5/1a  
maddesi çerçevesinde bavuranın « mahkeme tarafından mahkûm edildikten sonra » hükümlü  
olduğu sürelerin düülmesi suretiyle, kalan tutukluluk sürelerinin birbirine eklenerek  
hesaplanması gerekmektedir.  
Altı aylık müracaat süresinde balangıç olarak kabul edilecek tarih, son tutukluluk halinin  
sona erdiği tarihtir (Solmaz, adı geçen bölüm, prg. 36 ve 37 sonunda). Söz konusu davada bu  
tarih 6 Mayıs 2003 olduğundan, 2 Nisan 2002 tarihinde dile getirilen ikâyetin gecikmeli  
olarak yapılmamıtır.  
Buradan yola çıkarak AĐHM, Hükümet’in bu konuyla ilgili iddialarını reddetmekte ve  
kabuledilebilirlikle ilgili baka hiçbir engelin bulunmaması dolayısıyla bavurunun bu  
bölümünü kabul etmektedir.  
b. Esasa ilikin  
Daha önce benimsenen kıstaslar ve bilinen olgular ıığında AĐHM, bu davada  
değerlendirilecek tutukluluk süresinin yaklaık beyıl, yedi ay ve yirmi güne ulağını  
gözlemlemektedir.  
AĐHM bu dönemin hesaplanması için bilinen genel ilkeleri hatırlatır (bakınız, özellikle,  
Birleik Krallık aleyhine McKay davası [GC], no 543/03, prg. 41-47, CEDH 2006-X ; ve yine  
Solmaz, adı geçen bölüm, prg. 38-40 ; Türkiye aleyhine Sevgin ve Đnce davası, no 46262/99,  
prg. 61, 20 Eylül 2005 ; Bulgaristan aleyhine Ilijkov davası, no 33977/96, prg. 77, 26  
Temmuz 2001 ; Đtalya aleyhine Labita davası [GC], no 26772/95, prg. 152-153, CEDH  
2000-IV ; Polonya aleyhine Kudła davası [GC], no 30210/96, prg. 110, CEDH 2000-XI ;  
Rusya aleyhine Smirnova davası, no 46133/99 ve 48183/99, prg. 59, CEDH 2003-IX ; Fransa  
aleyhine Letellier davası, 26 Haziran 1991, prg. 43, seri A no 207).  
Bu bavuruda, ihtilaflı dava 29 Nisan 1996 ile 26 Nisan 2004 tarihleri arasında yeralan  
yaklaık sekiz yıllık bir süreye yayılmaktadır; bu süre zarfında davayla ilgili iki asliye  
mahkemesi kararı, iki Yargıtay kararı ve bir düzeltme kararı alınmıtır.  
Dava süresince ĐDGM, aağı yukarı düzenli aralıklarla otuz kadar duruma yürütmütür. Her  
durumanın sonunda esas hakimleri, altı kez gerekçe göstermeksizin ve diğerlerinde daha  
ziyade «dellilerin durumu», ilgili ahıs hakkında «yapılan suçlamanın niteliği», «tutuklama  
sebeplerinin devam ettiği» ve «kaçma tehlikesi » gibi basmakalıp formüllerle bavuranın  
tutukluluk halinin devamı yönünde karar vermilerdir.  
AĐHM’nin kanaatine göre, «delillerin durumu » suçlulukla ilgili önemli ipuçlarının olduğunu  
ve bunların devam ettiğini gösterebilir ve genel olarak bu artlar belirleyici faktör olarak  
17  
kabul edilebilir, ancak tek baına, bu denli uzun bir tutukluluk süresinin gerekçesi olamaz  
(Acunbay, adı geçen bölüm, prg. 61, ve metinde yeralan referanslar; Türkiye aleyhine Demirel  
dava, no 39324/98, prg. 61, 28 Ocak 2003)i Üstelik bu davada, söz konusu ipuçlarının  
arasında 3. madde ihlâl edilerek elde edilen bilgi ve itiraflar da yeralmaktadır.  
Görülğü kadarıyla esas hakimleri, bavuranın yürütülen soruturmaya zarar vermesini veya  
tanıklar üzerinde baskı yapmasını engellemek gerektiği gibi gerekçeler ileri sürmemitir  
(bakınız, Demirel, adı geçen bölüm, prg. 61 ; Acunbay, adı geçen bölüm, prg. 62), dolayısıyla  
bu davada AĐHM, kaçma tehlikesinin var olup olmadığı üzerinde durmalıdır.  
Bavurana atfedilen eylemelerin veya bunların cezai müeyyidelerinin önemine kimse itiraz  
edemez. Bununla beraber, kaçma tehlikesi, sadece cezai müeyyidelerin önemi esas alınarak  
değerlendirilemez (bakınız, örnek olarak, Fransa aleyhine Muller davası, 17 Mart 1997,  
prg. 43, Derleme 1997-II) : böyle bir tehlikenin mevcudiyetiyle ilgili belirleyici bütün ek  
unsurların da incelenmesi gerekmektedir (Acunbay; Mansur, 8 Haziran 1995, prg. 55, seri A  
no 319-B).  
Bu bağlamda, – sadece üç defasında gerekçe gösteren– esas hakimlerinin kararda belirleyici  
nitelik taıyan ve böylesine uzun bir süre ısrarla öne sürülen kaçma riskinin neler olduğunu  
belirlemeye çaba göstermemeleri üzücü olmutur (bakınız, diğerleri arasından, Letellier, prg.  
52). Ancak, dosyadaki belgeler okunduğunda ve durumalar sırasında sanıkların davranıları  
göz önüne alındığında, ĐDGM hakimlerinin bavuranın adaletten kaçmaya çalıabileceğinden  
üphelenmeleri haklı kabul edilebilir.  
Bu konuyla ilgili olarak ayrıca, 19 Haziran 1999 tarihli durumaya kadar bavuranın tahliye  
talebinde bulunmadığını ve aynı vesileyle salıverilmesi talebini destekleyecek bir unsur da  
sunmağını vurgulamak yerinde olacaktır. Oysa burada, hem tutuklama halinin devamı  
yönünde alınan kararların gerekçeleri hakkında hem ilgili ahsın taleplerinde ileri sürdüğü  
tartımasız olguların AĐHM tarafından incelenmesi için gerekli unsurlar söz konusudur (ilke  
için, bakınız Wemhoff, adı geçen bölüm, prg. 12 ; aynı ekilde bakınız, Bulgaristan aleyhine  
Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, prg. 154, Derleme 1998-VIII ; Türkiye aleyhine  
Remzi Aydın davası, no 30911/04, prg. 58, 20 ubat 2007 ; Türkiye aleyhine Bağrıyanık  
dava, no 43256/04, prg. 38, 5 Haziran 2007).  
Daha önce edinilen bilgiler ıığında AĐHM, bu davada esas hakimlerinin kaçma riski  
mevcudiyeti ile ilgili olarak sadece genel kurallarla yetindiklerini kabul etmektedir (bakınız,  
diğerleri arasından, Đtalya aleyhine Contrada davası, 24 Ağustos 1998, prg. 58, Derleme  
1998-V ; Acunbay, adı geçen bölüm, prg. 60).  
Bununla birlikte, sanıkların ivedilikle savunmalarını yapabilmeleri için davalarına özel bir  
özen gösterilmesi gerektiği cihetle, davanın görülüünde gerekli özenin gösterilip  
gösterilmediğinin gerekmektedir (Rusya aleyhine Kalachnikov davası, no 47095/99, prg. 132,  
CEDH 2002-VI ; Türkiye aleyhine Kiper davası, no 44785/98, prg. 40, 23 Mayıs 2006).  
Bu çerçevede öncelikle, gerekli ivedilik kavramının, hakim ve yargıçların görevlerini yerine  
getirmek için gerekli özeni göstererek harcadıkları çaba gözardı edilerek  
yorumlanamayacağını hatırlatmak gerekir (Avusturya aleyhine Toth davası, 12 Aralık 1991,  
prg. 77, seri A no 224). Bu davada çok sayıda sanık bulunması, bavuranın terörist sayılacak  
eylemlerle suçlanması ve söz konusu dava dosyasının oldukça kabarık olması dolayısıyla, adli  
makamların gerçekten karmaık bir davayla uğratıklarını kabul etmek gerekir.  
18  
Bavuranın davranııyla ilgili olarak AĐHM, kendisinin 13, vekilinin üç durumada hazır  
bulunmamasının (yukarıdaki ilgili paragraflar) ĐDGM’nin davaya bakmasını gerçekten  
engellediğine inanmamaktadır (Acunbay, adı geçen bölüm, prg. 64 ile karılatırınız), zira  
bazı aamalarda bavuranın durumalara katılmaması için izin bile verilmitir..  
AĐHM’nin kanaatine göre, Devletlerin yargı organlarını makul süre artlarını yerine getirecek  
ekilde örgütleme sorumluluğu (Mansur, prg. 68 ; Acunbay, prg. 65), bavuranın müebbet  
hapis ve hatta idam cezasıyla sonuçlanması muhtemel bir davadaki benimsemesi gereken  
davrabiçiminden çok daha önemlidir ve onun önüne geçer.  
Bu açıdan bakıldığında, dosyanın incelenmesinden dava boyunca on kere kadar hakim ve  
savcı değiikliği olduğu görülmektedir. Bu değiiklikler, her ne kadar gerekli gözükse de,  
duruma tutanaklarının tekrar tekrar okunmasına ve incelenmesine neden olmuve  
dolayısıyla kararın gecikmesine katkı sağlamıtır (Acunbay, adı geçen bölüm, prg. 65 ile  
karılatırınız; aynı ekilde bakınız Türkiye aleyhine Yavuz davası, no 52661/99, prg. 60,  
13 Kasım 2003). Daha önemlisi, AĐHM, yaklaık iki yıl süren ikinci yargılamanın yapılmasını  
gerektiren artların olumasında balıca sorumluluğun ĐDGM’nde olduğu kanaatindedir, zira  
ilk kararın bozulma nedeni, ĐDGM’nin tüm suçlamalara ilikin hüküm kurmayı ihmal  
etmesidir.  
Her eyi göz önünde tutan AĐHM’nin kanaatine göre, ihtilaflı davanın bir bölümünde tahliye  
talebinin yapılmamasına rağmen (yukarıdaki ilgili paragraf– bakınız Türkiye aleyhine Ayhan  
ve diğerleri davası, no 29287/02, prg. 25, 23 Eylül 2008 (kesin karar değil)), adli makamların  
AĐHS’nin 5/3 maddesinde öngörüldüğü ekilde çabuk davrandıklarını ve dolayısyla  
bavuranın toplam tutukluluk süresinin makul olduğunu söylemek mümkün değildir.  
Dolayısıyla bu nedenlerle, AĐHS’nin 5/3 maddesi ihlal edilmitir.  
2. AĐHS’nin 5/4 maddesi  
a. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, 20 Kasım 2001 tarihinde görüülen duruma dıında, bavuranın tutukluluk halinin  
devamı yönünde verilen kararlara itiraz hakkını kullanmaması dolayısıyla, iç hukuk yollarının  
tamamen tüketilmediğini ileri sürmektedir.  
AĐHM’nin kanaatine göre, ikayetin bu bölümü ile ortaya konan sorun zaten Hükümet  
tarafından 5/4 maddesine uygun olduğu iddia edilen itiraz yolunun uyğun ve etkili olup  
olmadığına ilikindir. Dolayısıyla bu yolun birden fazla kullanılmasının gerekip gerekmediği  
konusu ikayetin esasının incelenmesi ile bağlantılıdır.  
b. Esasa ilikin  
5/4 maddeyle ilgili genel ilkeler için AĐHM, bu konuya ilikin içtihatlarına gönderme yapar  
(McKay, adı geçen bölüm, prg. 30-31 ; Bağrıyanık, adı geçen bölüm, prg. 46-47 ; Toth, adı  
geçen bölüm, prg. 84 ; Belçika aleyhine Bouamar davası, 29 ubat 1988, prg. 57, seri A  
no 129 ; Birleik Krallık aleyhine Weeks davası, 2 Mart 1987, prg. 61, seri A no 114).  
Türk ceza hukukuna göre, devlet güvenlik mahkemesinin bir dairesinin tutukluluğun  
devamına ilikin kararına, bir sonraki numarayı taıyan daire önünde itiraz etmek  
mümkündür.  
19  
Bu bavuruda, avukat Kırdök bu yola bavurmu, ancak sonuç alamamıtır. 29 Kasım 2001  
tarihinde, CMUK’un 302/1 maddesine uygun olarak ĐDGM 3. Dairesi, savcılığı dinledikten  
sonra bavuran ve avukatının gıyabında dosya üzerinden yaptığı inceleme sonucunda  
«bavurana atılı suçun niteliğini ve delillerin durumunu» ileri sürerek itirazı reddetmitir.  
Bu çerçevede, öncelikle geçmite devlet güvenlik mahkemelerinin gördüğü birçok davada  
sanığın tutukluluk halinin devamına karar verirken – bu bavuruda olduğu gibi– basmakalıp  
gerekçelere dayandırılması olgusunun sadece 5/3 maddesinin ihlalinin tespitinde anahtar bir  
unsur olmadığını, aynı zamanda itiraz yolunun bu tür bir anlayıkarısında baarı perspektifi  
konusunda da ciddi tereddütlere neden olduğunu hatırlamak gerekmektedir (Türkiye aleyhine  
Koti ve diğerleri davası, no 74321/01, prg. 22, 3 Mayıs 2007).  
Bu davada, söz konusu prosedürün aslında adli bir nitelik kazanmadığı ve özgürlükten  
mahrumiyete uygulanacak usuli teminatları içermediği sonucuna varılmaktadır (Toth, aynı  
yerde ; Bulagristan aleyhine Nikolova davası [GC], no 31195/96, prg. 58, CEDH 1999-II).  
Bunun olabilmesi için, çekimeli olması ve her halukarda iddia makamı ile savunma arasında  
silahların eitliğini sağlaması gerekirdi (Bağrıyanık, adı geçen bölüm, prg. 50 ; Koti ve  
diğerleri, aynı yerde, ve metinde yeralan referanslar; bakınız, aynı ekilde, Birleik Krallık  
aleyhine Hussain davası, 21 ubat 1996, prg. 59, Derleme 1996 I ; Polonya aleyhine Włoch  
dava, no 27785/95, prg. 126, CEDH 2000 XI). ayrıca, ilgili ahsın kendisinin veya  
avukatının, bu sürece katılmaları, üstelik açık duruma yapılması gerekirdi. (Bağrıyanık, aynı  
yerde ; Koti ve diğerleri, aynı yerde ; Almanya aleyhine Megyeri davası, 12 Mayıs 1992, prg.  
22, seri A no 237-A ; Almanya aleyhine Schöps davası, no 25116/94, prg. 44, CEDH 2001-I).  
Sonuç olarak, bu amaçla uygulanan prosedürün AĐHS’nin 5/4 maddesinin gereklerini  
karılamaması nedeniyle sözkonusu madde ihlal edilmitir.  
3. AĐHS’nin 5/1c maddesi  
6. maddeyle ilgili olarak daha önce açıkladığı aynı gerekçelere dayanarak AĐHM, 5. madde  
kapsamında dile getirilen diğer ikâyetlerle ilgili olarak bir karar vermenin gerekli olmadığı  
kanaatine varmaktadır.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Maddi tazminat olarak, bavuran, 10.000 Euro’su yedi yıl boyunca hapisteyken kendisine  
destek olmak için ailesinin yapmıolduğu masraflar ve 25.000 Euro’su aylık en az 400  
YTL’den maruz kaldığı gelir kaybı olmak üzere 35.000 Euro talep etmektedir.  
Bavuran, manevi tazminat olarak, maruz kaldığı ikencelerden dolayı 50.000 Euro, haksız  
yere tutuklanmasının neden olduğu sıkıntıdan dolayı 50.000 Euro ve hakkaniyetten yoksun bir  
yargılamanın sonunda mahkum edilmesi nedeniyle 65.000 Euro talep etmektedir.  
Hakkaniyetten yoksun yargılanma ile ilgili olarak, bavuran, AĐHM’den, Hükümet’e davanın  
yenilenmesi çağrısında bulunmasını talep etmektedir.  
20  
Hükümet, yazılı belge ve somut unsurlarla desteklenmediği gerekçesi ile sözkonusu iddiaların  
reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.  
AĐHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı bulunmadığını  
gözlemlemektedir. Dolayısıyla, AĐHM, sözkonusu talebi reddetmektedir.  
Buna karın AĐHM, AĐHS’nin 3. ve 5. maddelerinin ihlal edildiği tespitine yol açan koullar  
nedeniyle bavuranın maruz kaldığı manevi zarar için bavurana 20.000 Euro ödenmesine  
hükmetmektedir. Ancak, AĐHS’nin 6. maddesi bakımından bavuranın sahip olduğu haklara  
ilikin olarak ise, AĐHM, mevcut dava koullarında, sözkonusu maddenin ihlal edildiği  
tespitinin, yeterli adil tatmin oluturduğu kanaatindedir. Aynı bağlamda, AĐHM, mevcut  
davada, bavuranın davanın yenilenmesine ilikin talebini değerlendirmenin uygun  
olmayacağını düünmektedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Bavuran, Đstanbul Barosu ücret tarifesine atıfta bulunarak, iki bavurusunu sunmak amacıyla,  
avukatı tarafından yapılan çalımayı ileri sürmekte ve AĐHM önünde yapmıolduğu  
yargılama masraf ve giderleri için 15.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet, bu balık altında yapılacak hiçbir ödeme bulunmadığı ve talebin tamamen  
mesnetten yoksun olduğu kanaatindedir.  
AĐHM içtihadına göre, bir bavuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini ancak  
gerçekliği, gerekliği ve makul oranda oldukları ortaya konduğu sürece elde edebilir (Bkz,  
Nikolova). Mevcut davada, bavuranın iddiasını destekler nitelikte hiçbir belge  
sunmamasından dolayı AĐHM, sözkonusu talebi reddetmektedir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç  
puanlık bir artıeklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Birletirilen iki bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AĐHS’nin 3. maddesinin esas ve usül bakımından ihlal edildiğine;  
3. Bavuranın mahkumiyetine dayanak oluturmak için AĐHS’nin 3. maddesine aykırı  
olarak elde edilen delillerin kullanılmasından dolayı AĐHS’nin 6/1 ve 6/3 c)  
maddesinin ihlal edildiğine;  
4. Bavuranın tutuklu bulunduğu toplam süre bakımından, AĐHS’nin 5/3 maddesinin  
ihlal edildiğine;  
5. AĐHS’nin 5/4 maddesinin gereklerine uygun bavuru yolunun bulunmaından  
sözkonusu maddenin ihlal edildiğine;  
21  
6. AĐHS’nin 5., 6., 13. ve 14. maddeleri kapsamında yapılan ikayetlerin ayrıca  
incelenmesine gerek olmadığına;  
7. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz  
kuru üzerinden ulusal para birimine çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından  
bavurana 20.000 Euro (yirmi bin Euro) manevi tazminat ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
8. Adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve  
3. paragraflarına uygun olarak 2 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
22