C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
EBRU VE TAYFUN ENGĐN ÇOLAK- TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 60176/00)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
30 Mayıs 2006  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
1
_____________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dıileri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıileri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel  
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmı olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmi olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması ko ulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi  
ve Đnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (60176/00) bavuru no’lu davanın nedeni bu  
ülke vatandaları olan Ebru Çolak (anne) ve Tayfun Engin Çolak (çocuk) (bavuranlar) 10  
Temmuz 2000 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM), Avrupa Đnsan Hakları  
Sözlemesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıoldukları bavurudur.  
Bavuranlar, Đstanbul Barosu avukatlarından F. Bakirci Efe tarafından temsil  
edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOULLARI  
Bavuranlar sırasıyla 1973 ve 1991 doğumlu olup Bursa’da ikamet etmektedirler.  
2 Nisan 1992 tarihinde bavuran Ebru Çolak, kendisi ve oğlu adına, arkıcı Emrah  
Đpek hakkında Đstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’ne (Mahkeme) babalık davası açmıtır.  
Mahkeme’nin talebi üzerine Đstanbul Üniversitesi Adli Tıp Kurumu tarafından yapılan  
kan muayeneleri ve genetik testler sonucunda 24 Ekim 1994 tarihinde düzenlenen raporda,  
Tayfun Engin Çolak’ın babasının %99,77 kesinlikle Emrah Đpek olduğu saptanmıtır.  
19 Aralık 1994 tarihinde tıbbi test sonuçları ve dosyada yer alan unsurların tümü ıığı  
altında Mahkeme, Emrah Đpek’in Tayfun Engin Çolak’ın babası olduğuna ve Tayfun Engin  
Çolak’ın nüfus cüzdanındaki baba adı hanesine Emrah Đpek’in adının yazılmasını karar  
vermitir.  
30 Mayıs 1995 tarihinde Yargıtay bu kararı onamıtır  
Kararın düzeltilmesi talebiyle Yargıtay’a yapılan bavuru üzerine 7 ubat 1996  
tarihinde Yargıtay, bilirkii raporunun Mahkeme tarafından belirlenen kurumca  
hazırlanmadığı gerekçesiyle 19 Aralık 1994 tarihli kararı bozmuve dava dosyasını tekrar  
incelenmek üzere ilk derece mahkemesine göndermitir.  
Mahkeme taraflara, 24 Temmuz 1996 tarihinde gerekli testlerin yapılması için Adli  
Tıp Kurumu’na gitmeleri ve bilirkii raporu masraflarının davalı tarafından karılanması  
çağrısında bulunmutur.  
Davalı tarafın masrafları karılamağının anlaılması üzerine 28 Ekim 1996 tarihine  
yeni bir randevu belirlenmi, fakat davalı belirtilen tarihte orada bulunmamıtır.  
19 ubat 1997 tarihinde Mahkeme, tarafların durumaya gelmemeleri üzerine davanın  
kayıtlardan düürülmesine karar vermitir.  
26 ubat 1997 tarihinde bavuranın talebi üzerine Mahkeme davanın tekrar ele  
alınmasını uygun bulmutur.  
Mahkeme 6 Ekim 1997 tarihinde tarafların testler için Adli Tıp Kurumu’na  
gitmelerini istemi, Emrah Đpek’in belirtilen tarihte orada bulunamayacağı bildirmesi üzerine  
baka bir gün için randevu alınmı, fakat Emrah Đpek bu tarihte de hazır bulunmamıtır.  
2
24 Aralık 1997 tarihinde bavuranın avukatının talebinin ardından Mahkeme, Emrah  
Đpek hakkında, 21 Ocak 1998 tarihinde yapılacak olan testlere getirilmesi için ihzar  
müzekkeresi çıkartmıtır.  
Belirtilen adreslerde bulunamayan Emrah Đpek 21 Ocak 1998 tarihinde de Adli Tıp  
Kurumu’na gelmemitir.  
Mahkeme Emrah Đpek hakkında bir kez daha ihzar müzekkeresi çıkartmıfakat ilgili  
kii Mahkeme tarafından belirlenen 12 Mart 1998 tarihli randevuya da uymamıtır.  
Emrah Đpek’in bundan sonra belirlenen 15 Mayıs ve 30 Haziran tarihli randevulara da  
gelmemesi üzerine bavuran, ihzar müzekkeresini yerine getirmekle görevli polis memurları  
hakkında görevi ihmalden dolayı ikayetçi olmutur.  
5 Kasım 1998 tarihinde Mahkeme, Emniyet Müdürlüğü’ne yaptığı taleplere cevap  
alamadığından bu konu hakkında kendilerine bilgi sağlanmasını talep etmi, ayrıca ihzar  
müzekkeresi yerine getirilmediği takdirde, görevli polis memurlarının görevi ihmal etmekten  
sorumlu tutulabileceklerini bildirmitir. Mahkeme 12 Kasım 1998 günü için yeni bir randevu  
ve duruma tarihi belirlemitir. Bavuranın avukatı Mahkeme’den, Emrah Đpek’in yapılan  
hiçbir çağrıya uymadığını ve bulunamadığını belirterek, son çağrıya da uymaması halinde  
gıyabında babalık kararı vermesini talep etmitir.  
12 Kasım 1998 tarihinde Mahkeme, Emrah Đpek’in avukatının sunduğu belgelerden  
ilgili kiinin bir turne dolayısıyla yurt dıında bulunduğunu öğrenmitir.  
10 Aralık 1998 tarihinde Mahkeme, Cumhuriyet Savcılığı’na, ihzar müzekkeresini  
yerine getirilmekle görevli polis memurları hakkında görevi kötüye kullandıkları gerekçesiyle  
ikayette bulunmutur. Mahkeme Emrah Đpek’e de, test yaptırmaktan kaçınmasının babalığı  
kabul ettiği eklinde yorumlanacağını bildirmitir.  
1 ubat 1999 tarihinde yapılan durumada her iki taraf da hazır bulunmutur.  
3 Mart 1999 tarihinde Đstanbul Cumhuriyet Basavcılığı, ihzar müzekkeresinin  
yürütülmemesi ikayeti hakkında takipsizlik kararı vermitir.  
13 Nisan 1999 tarihinde Mahkeme, Adli Tıp Kurumu’ndan dosya geri gönderilene  
kadar beklenmesine karar vermitir. 27 Ekim 1999 tarihine kadar dosyanın geri gelmemesi  
üzerine Mahkeme bu konuyu aratırma kararı almıtır.  
8 Kasım 1999 tarihinde Adli Tıp Kurumu gerekli testler için yeniden kan alınması  
gerektiğini belirtince Mahkeme 17 Ocak 1999 tarihi için bir randevu daha belirlemitir.  
Gerekli tüm tetkikler yapıldıktan sonra 28 ubat 2000 tarihinde hazırlanan raporda,  
Emrah Đpek’in %99.99 Tayfun Çolak’ın babası olduğu tespit edilmitir.  
17 Mayıs 2000 tarihinde Mahkeme, Emrah Đpek’in Tayfun Çolak’ın babası olduğuna  
hükmetmitir.  
18 Ocak 2001 tarihinde Yargıtay ilk derece mahkemesi kararını onamıve kararın  
düzeltilmesi talebini reddetmitir.  
3
Emrah Đpek’in tanınan biri olması dolayısıyla sözkonusu dava, tüm yargılama süreci  
boyunca basında geniyer bulmutur.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AĐHS’NĐN 6 § 1. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, AĐHS’nin 6§1 maddesine atıfta bulunarak, yargılama süresinin “makul  
süre” ilkesine uymadığını iddia etmektedirler.  
Hükümet, prosedürün uzamasının hukuki makamlara isnat edilemeyeceğini,  
gecikmenin esas sebebinin tarafların ve diğer yetkililerin davraları olduğunu ileri  
sürmektedir. Hükümete göre, ilk bata bavuranı durumada temsil edecek vasisinin atanması  
için beklenmitir. Daha sonra ise bavuranın annesinin ve de avukatının neden bildirmeden  
durumalara katılmaması süreyi uzatmıtır ve bu durum mahkemeyi davayı düürmeye sevk  
etmitir. Bunun dıında bavuranın annesi, bulunamayan bir tanığın dinlenmesi için ısrar  
etmitir. Bununla birlikte Hükümet, bavuranların Adli Tıp Kurumundaki 16 Mart 1994 tarihli  
randevularına gitmediklerine dikkat çekmektedir. Aynı zamanda davalı tarafın birçok hukuki  
bavuru yolunu kullanması da prosedür süresini uzatmıtır.  
Hükümet sürenin ikinci kısmının kesinlikle uzun olduğunu kabul etmektedir. ama bu  
durum esas olarak uzun yıllar test yaptırmaktan kaçınan davalı tarafa isnat edilebilir.  
Hakimler Emrah Đpek’i reddinin sonuçları konusunda uyarmılardır ve onun durumalarda  
hazır bulunması için ellerinden geleni yapmılardır. Bunun yanısıra, hakimler görevlerini  
gerektiği gibi yapmayan polisler hakkında ikayette bulunmulardır.  
Ve yine Hükümet, prosedür süresinin biraz da tıp yetkililerinin davranılarına bağlı  
olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, Adli Tıp Kurumunun kan testlerinin sonucunu  
göndermek için bir yıldan fazla beklediğine ve üç sefer de tarafların hazır bulunmasını talep  
ettiğine dikkat çekmektedir. Mahkeme prosedürü hızlandırmak için gerekli önlemleri almıve  
bu amaçla tıp otoritelerine emir vermitir.  
Bavuranlar bu argümanları reddetmektedir.  
AĐHM, hesaplanacak sürenin 2 Nisan 1992 tarihinde Đstanbul Asliye Hukuk  
Mahkemesinde babalık davasının açılmasıyla baladığına ve 18 Ocak 2001 tarihli Yargıtay  
kararıyla son bulduğuna hükmetmitir. Dolayısıyla süre beduruma için sekiz yıl dokuz  
aydan daha fazla sürmütür.  
AĐHM, prosedürün makul süresinin davanın artlarına bağlı olduğunu belirtmive  
içtihat kriterlerini özellikle davanın karmaıklığını, bavuranların ve yetkili makamların  
davralarını aynı zamanda ilgililerin uyumazlıktaki kozlarını (Bkz. Frydlender-Fransa  
dava, 30979/96 no’lu dava, § 43) göz önünde bulundurmutur.  
Kiilerin durum ve kapasiteleriyle ilgili davalarda özel bir itina gerekmektedir (Bock-  
Almanya davası, 29 Mart 1989 tarihli, A serisi 150 no’lu dava). AĐHM, bavuranın davadaki  
amacının Emrah Đpek’in kendisinin biyolojik babası olup olmadığının tespit edilmesi, böylece  
soy belirsizliğinin ortadan kalkması olduğunu göz önünde bulundurmutur. AĐHM, AĐHS’nin  
6 § 1 no’lu maddesi gereğince, bavuranın ülkesindeki konuyla ilgili yetkililerinin prosedürün  
4
çabuk ilerlemesini garanti etmek için özel bir itinayla hareket etmesi gerektiği görüündedir  
(Mikulic-Hırvatistan davası, 53176/99 no’lu dava, § 44).  
AĐHM, davada kayda değer bir zorluk olmadığını belirtmektedir. Adli makamların  
davralarıyla ilgili olarak, AĐHM, dava ilk olarak Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açıldığı  
zaman, mahkemenin davayı ele almak için iki yıl sekiz aydan daha fazla beklediğini tespit  
etmitir. AĐHM, mahkemenin, hepsini aynı anda yapabilecekken birbirinin ardı sıra birçok  
prosedür ilemi yaptığını da tespit etmitir. Bununla birlikte, mahkeme ahitlerin  
dinlenmesine balamak için durumada bavurana vasi tayin edilmesini beklemitir ve de tıbbi  
muayene emrini, ancak 18 ubat 1994 tarihinde, durumanın balamasından yaklaık iki yıl  
sonra, bavuranların talebi üzerine vermitir. Yargıtay’ın davayla ilgili itirazı inceleme süresi  
için ise eletirilecek bir unsur bulunmamaktadır.  
Özellikle, prosedürün ikinci bölümü ivedilikle hareket etme zorunluluğuna cevap  
vermemektedir. Adli Tıp Kurumu’ndaki ilk randevu tarihi 24 Temmuz 1996 olarak  
belirlenmiolmasına rağmen davalı taraf ancak 11 ubat 1999 tarihinde hazır bulunmutur.  
Bu süre zarfında, Asliye Hukuk Mahkemesi, DNA testleri için on bir randevu ayarlamıve  
davalı bu randevuların hiçbirine gelmemitir. Hükümetin davalı tarafın buyruklara geç  
uymasının prosedürün ilerlemesini engellediği yolundaki tezi ikna edici olmamıtır. Bu  
bağlamda, AĐHM, bireyin hak ve yükümlülükleriyle ilgili itirazını makul bir sürede kesin  
karara bağlayabilmek için iç hukuk sistemlerinin düzenlemesinin Devletin sorumluluğunda  
olduğunu hatırlatmaktadır (Comingersoll-Portekiz davası, 35382/97 no’lu dava. § 24).  
Bununla birlikte, AĐHM, polisin, davalıya durumalara katılması için gerekli ekilde  
celp veya ihzar müzekkeresi gönderme ve gerekenleri yapma konusunda ihmali bulunduğunu,  
bu durumun bavuranları ve mahkemeyi sorumlu polis memurları hakkında ikayetçi olmaya  
sevk ettiğini belirtmektedir. Son olarak, raporunu düzenlemesi yaklaık bir yıl süren ve bu  
raporun düzenlenebilmesi için tarafların üç kez hazır bulunmasını talep eden Adli Tıp  
Kurumunun ihmalinin olduğunun da altını çizmek gerekir. Devlet, sadece adli makamlardan  
değil bütün hizmetlerden sorumlu olduğundan, bu ihmallerin adli makamlara doğrudan isnat  
edilemez oluu, Devletin sorumluluktan muaf tutulması için yeterli bir unsur  
oluturmamaktadır (Bkz. Moreira de Azevedo-Portekiz davası, 23 Ekim 1990 tarihli karar, A  
serisi 189 no’lu, § 73).  
Bavuranların tutumları davanın uzamasının tek baına sebep unsurunu  
oluturmamaktadır. Bavuranların tanığının aylar boyunca bulunup dinlememesi bir veri olsa  
da, mahkeme bu süre zarfında diğer dava ilemlerini gerçekletirmive özellikle bavuranlar  
diğer tanıkların dinlenmesinin ardından bulunamayan tanığın dinlenilmesi taleplerinden  
vazgeçmilerdir. Bavuranların, 16 Mart 1994 tarihli randevuda hazır bulunmamaları ve bu  
ekilde mazeret belirtmeden hazır bulunmamaları nedeniyle davanın üç defa dümesi, hemen  
harekete geçerek soruturmanın devamını talep etmeleri üzerine davanın en fazla birkaç ay  
uzamasına sebep olmutur.  
AĐHM, konuyla ilgili yerleik içtihadı, davanın koullarını ve özellikle de  
bavuranların amaçlarını göz önünde bulundurarak, uyumazlığın makul sürede  
çözümlenmediğini ve çok uzun sürdüğüne hükmetmitir.  
Sonuç itibarıyla, AĐHS’nin 6 § 1 no’lu maddesi ihlal edilmitir.  
II. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
5
Bavuranlar, dava süresinin uzunluğunun özel ve aile hayatlarına saygı duyulması  
ilkesinin ihlal edilmesine neden olduğunu iddia etmektedirler. Bavuranlar, geçen bu süre  
zarfında Emrah Đpek’in mehur olması nedeniyle kendilerinin medyanın odağı haline  
geldiklerini ve kendilerine nafaka bağlanmamıolmasının çocuğun daha iyi bir yaam  
standardından ve tahsil hayatından mahrum kalmasına sebep olduğunu iddia etmilerdir. Son  
olarak, nesebi hakkındaki belirsizliğin çocuk üzerinde yarattığı psikolojik etkilerden ve  
normal bir aile hayatı yaamalarının imkansız olmasından ikayet etmilerdir. Bavuranlar, bu  
doğrultuda AĐHS’nin 8. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
A. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐNĐN UYGULANABĐLĐRLĐĞĐ  
AĐHM, “özel hayat” kavramının tam olarak tanımı verilemeyecek genibir kavram  
olduğunun altını çizmektedir. Özel hayat, kiinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü  
kapsamaktadır (Bkz. X ve Y-Hollanda davası, 26 Mart 1985 tarihli karar, A serisi 91 no’lu,  
syf.11 § 22). AĐHS’nin 8. maddesi bireyin, kiilik ve kiisel geliim hakkını, hemcinsleriyle  
ve dıdünyayla ilikiler kurması ve gelitirmesi hakkını güvence altına almaktadır. Bu  
bağlamda, bireyin özel hayata saygı hakkından etkin ekilde yararlanabilmesi için, zihin  
sağğının korunması vazgeçilmez bir önkouldur. Bireyin kiisel varlığıyla ilgili gerekli bilgi  
ve detayları öğrenmesi hayati önem taımakta ve bireyin kiisel geliimine katkıda  
bulunmaktadır. (§§ 54 ve 64’te adı geçen Mikulic). Doğum, özellikle de doğum sırasında  
içinde bulunulan koullar çocuğun özel hayatının bir parçasıdır (Bkz. Odièvre-Fransa davası,  
42326/98 no’lu dava, § 29).  
Bu olayda Mikulic davasına benzer ekilde, bavuran, soy bağının aslını hukuki yolları  
izleyerek öğrenmeye çalıan evlilik dıı dünyaya gelmibir çocuktur. Açılan babalık  
davasının amacı, bavuranın Emrah Đpek ile hukuki bağlarının belirlenmesidir. Dolayısıyla,  
bavuranın özel hayatıyla, soy bağının kurulması arasında doğrudan iliki vardır.  
AĐHM, evlilik dıı dünyaya gelmioğlunun baba olduğu varsayılan kiiyle soy bağı  
ilikisinin belirlenmesinin, kukusuz, bavuranın annesinin de kiisel geliimine katkıda  
bulunduğu ve aynı ekilde onun da özel hayatını ilgilendirdiği kanaatindedir.  
Sonuç olarak, davaya konu olan olaylar AĐHS’nin 8. maddesinin uygulama alanı  
kapsamındadır.  
B. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐNĐN ĐNCELENMESĐ  
Hükümet, basının davaya gösterdiği ilginin Emrah Đpek’in tanınmıbir kii  
olmasından kaynaklandığını ve bavuranların özel hayatlarına saygı gösterilmesine ilikin  
haklarının basın özgürlüğüyle uzlaması gerektiğinin altını çizmektedir. Hükümete göre,  
bavuranlar isteyerek davayı medyatik hale getirmiler ve hiçbir zaman davanın kapalı  
oturumla yapılması için talepte bulunmamılardır.  
Bavuranlar, bu iddiaları reddetmektedirler.  
AĐHM, AĐHS’nin 8.maddesinin asıl amacının bireyi kamu gücünün keyfi  
müdahalelerine karı uyarmak olsa da, maddenin, Devlete sadece bu uygulamalardan  
kaçınmasını art komakla yetinmediğini, daha çok negatif özelliği olan bu yükümlülüğe,  
özel hayatın etkin ekilde korunmasının ayrılmaz bir parçası olan pozitif yükümlülüklerin de  
6
eklenebileceğinin altını çizmektedir. Bu yükümlülükler, bireyler arasındaki ilikilerin  
düzenlenmesinde bile, özel hayata saygı gösterilmesi ilkesine yönelik önlemler alınmasını  
içerebilir. (bkz. X ve Y- Hollanda davası, syf. 11, § 23 ve Botta-Đtalya davası, 24 ubat 1998  
tarihli karar, Kararların toplamı, 1998-I, syf.422, § 33).  
AĐHS’nin 8. maddesi uyarınca, Devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki  
sınır kesin bir ekilde ayrılmamaktadır. Bununla birlikte, uygulanabilir prensipler birbirine  
benzemektedir. Özellikle, her iki durumda da karılıklı menfaatler arasında denge kurmaya  
özen gösterilmelidir. Aynı ekilde, her iki varsayımda da, Devletin bir ölçüde takdir yetkisini  
kullanma hakkı vardır. (bkz. Mikulic, § 58, Odièvre, § 40)  
Bu olayda, Emrah Đpek’in iddia edilen babalık bağını reddettiği göz önünde  
bulundurulunca, ahsın çocukla soy bağının tespit edilmesi amacıyla bavuranlar için tek çare  
sivil mahkemeler önünde dava açmaktır.  
Đç Hukuk’a göre, taraflar, soy bağının tespit edilmesi için gerekli olan inceleme sağlık  
açısından herhangi bir tehlike arz etmediğine göre, sözkonusu incelemenin yapılmasında  
zorluk çıkarmamak durumundadırlar. Eğer taraflardan biri mahkemenin öngördüğü  
incelemeye rıza göstermezse, sözkonusu test ve analizlerin yapılması için bireye uygulanacak  
herhangi bir müeyyide bulunmamaktadır. Yine de, böyle bir durumda, hakim bu davranıtan  
bazı sonuçlar çıkarabilir ve söz konusu incelemenin sonuçları olmadan da karar verebilir.  
AĐHM, 17 Mayıs 2000 tarihinde, davanın açılmasından yaklaık sekiz yıl sonra,  
mahkemenin Emrah Đpek’in babalığı konusunda ikinci defa karar verdiğinin altını  
çizmektedir. Davanın ikinci bölümünde, Emrah Đpek DNA testlerinin yapılması için  
öngörülen on bir randevuya da gelmemitir. Adli Tıp Kurumunun raporu ancak yaklaık bir  
yıl sonra ve tarafların üç kez hazır bulunmalarından sonra düzenlenebilmitir. DNA testlerinin  
yapılması toplam olarak üç buçuk yıldan fazla zaman gerektirmitir.  
AĐHM, bavuran statüsündeki kiilerin özellikle de çocuk statüsünde olan kiinin  
kimliğinin önemli bir parçası hakkındaki gerçeği öğrenebilmesi için vazgeçilmez olan  
bilgilerin edinilmesinin hayati önem taıdığı kanaatindedir. Hal böyleyken, üçüncü kiileri  
koruma gerekliliğinin onları herhangi bir tıbbi tahlil özellikle de DNA testi yaptırmaya  
mecbur etme imkanını dılayacağını göz önünde bulundurmak gerekir.  
Devletin takdir yetkisi göz önünde bulundurulunca, baba olduğu varsayılan kiinin  
DNA testlerini yaptırmak zorunda bırakacak müeyyideler öngörmeyen bir sistem, ilke olarak,  
8. maddeden kaynaklanan yükümlülüklerle uyumlu olarak değerlendirilebilir. Bunun için,  
babalık DNA testleriyle tespit edilemiyorsa, soy bağını öğrenmeye çalıan kiinin menfaati  
korunmalıdır. Nisbilik ilkesi, söz konusu sistemin, baba olduğu iddia edilen kiinin itirazından  
bazı sonuçlara varmasını ve babalık davasında ivedilikle karar vermesini art komaktadır.  
(Bkz. mutadis mutandis, Mikulic, § 64). Halbuki bu olayda söz konusu durum  
gerçeklememitir. Asliye Hukuk Mahkemesi, Emrah Đpek’i davayı engellemekten alıkoyacak  
elverili idari önlemler alamamıtır. Mahkeme, belirgin verilerin, özellikle de tanıkların ve  
Emrah Đpek’in %99,77 oranında baba olduğunu tespit eden ilk muayene raporunun  
değerlendirilmesi yoluyla takdir yetkisini kullanarak babalık sorununu çözmeyi  
baaramatır.  
Bundan dolayı, AĐHM, yargılama usulünün, bir an önce çocuğun soy bağı  
konusundaki belirsizliği bertaraf etmek isteyen bavuranların haklarıyla baba olduğu  
7
varsayılan kiinin DNA testi yaptırmama hakkı arasında adil bir denge sağlayamadığı  
kanısındadır. AĐHM, söz konusu menfaatlerin orantılı ekilde korunmadığı kanaatindedir.  
Sonuç itibariyle, ülke mahkemelerinin babalık sorununu ivedilikle çözüme  
ulatıramaolmaları bavuranları çocuğun kimliği hususunda uzun süren bir belirsizlik  
içinde bırakmıtır. Dolayısıyla, bavuranların özel hayatlarına saygı duyulması ilkesi  
uygulanmamıtır.  
Bu bağlamda, AĐHS’nin 8. maddesi ihlal edilmitir.  
III. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, Türkiye’de davanın arı derecede uzun sürmesinden yakınmak için  
bavurulabilecek hiçbir hukuki yol olmadığından ikayet etmektedirler. Bavuranlar,  
AĐHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
Hükümet ise davanın süresine itiraz etmek için bavuru yollarının olduğunu ileri  
sürmektedir: ilk önce, konuyla ilgili soruturma talebinde bulunabilecek olan Cumhuriyet  
Savcılığı’na veya Adalet Bakanlığı’na hitaben yazılacak bir dilekçeyle mahkeme üyesine  
karı açılabilecek bir dava; daha sonra görevlerini yapmadaki ihmalleri yüzünden polis  
memurları ve Adli Tıp Kurumu personeline karı açılacak dava. Sonuç itibariyle, Hükümet,  
bavuranların kullanmadıkları hukuki yolların mevcut olduğunu ileri sürmektedir.  
Bavuranlar bu savları reddetmektedirler. Bavuranlar, görevinin ihmal ettiğine dair  
polis hakkındaki ikayetlerinin sonuçsuz kaldığını ileri sürmekte ve bir kamu görevlisine  
sorumluluk yüklemenin zorluğunun altını çizmektedirler.  
AĐHM, 13. maddenin, bireyin, 6 § 1. maddede getirilen, davanın makul bir süre  
içerisinde görülmesi zorunluluğuna uyulmaması gibi ikayetlerini ulusal bir mahkeme önünde  
dile getirebileceği etkin bir bavuru yapma hakkını garanti altına aldığını hatırlatmaktadır  
(Bkz. Kudla-Polonya davası, 30210/96 no’lu dava, § 156). 13. maddenin getirdiği  
yükümlülük, bavuranın AĐHS’ye dayalı olarak yapmıolduğu bavurunun yapısına göre  
değimektedir. Bununla birlikte, 13. maddenin öngördüğü bavuru hukukta olduğu kadar  
pratikte de «etkili» olmalıdır. (Bkz. Đlhan-Türkiye dava, 22277/93 no’lu dava, § 97).  
Bir bavurunun 13. madde uyarınca etkin olması bavuranın lehinde bir sonuç elde  
edilmesine bağlı değildir. Aynı ekilde, bu düzenlemenin sözünü ettiği merci hukuki bir  
kurum olmak zorunda değildir, ama yetkileri ve temsil ettiği güvenceler kendisi aracılığıyla  
yapılan bavurunun etkinliğini değerlendirmek açısından hesaba katılmaktadır. Ayrıca, Đç  
Hukuk tarafından bireylere sunulan bütün bavuru yolları, hiçbiri tek baına 13. maddenin  
gereklerine tamamen cevap vermeseler de bu gereksinimleri tamamlayabilirler (Bkz. Silver ve  
diğerleri-Đngiltere davası, 15 Kasım 1996 tarihli dava, 1996-V, syf. 1869-1870, § 145).  
Bu bağlamda, AĐHM, Đç Hukukta ilgili kiinin bir davanın süresinin uzunluğundan  
ikayet etmek için kullanabileceği bavuru yollarının AĐHS’nin 13.maddesi uyarınca etkili  
olduğuna hükmetmesi için sözkonusu bavuru yollarının iddia edilen ihlalin ortaya çıkması  
veya devam etmesini engellemesi veya gerçeklemitüm ihlaller için elverili bir düzeltme  
yapması gerektiğini vurgulamaktadır. (bkz. Kudla, § 158). O halde, 13. madde konuyla ilgili  
bir seçimlik art sunmaktadır: bir bavuru yolu ya daha ziyade bavurulan mercilerin  
kararlarını ivedilikle açıklamasını sağlayarak ya da ilgili kiiye, tespit edilen gecikmeler  
8
(ibidem, § 159) için elverili bir tazmin imkanı sağladığı zaman etkin olarak nitelendirilebilir.  
AĐHM’e göre, AĐHS’nin 13 ve 35 § 1. maddelerindeki (ibidem, § 152) ince benzerlikler göz  
önüne alındığında, aynı durum bu ikinci maddede yer alan etkin bavuru kavramı için de  
kaçınılmaz olarak geçerlidir.  
Olayda, Hükümet, bavuranların davanın süresine itirazda bulunabilecekleri belirli bir  
hukuki yolun varlığını ortaya koymamaktadır.  
AĐHM, bavuranların, Hükümet tarafından belirtilen hukuki yollar aracılığıyla  
önleyici veya tazmin edici bir tatmin elde edemedikleri kanaatindedir. Bu yollar ilgililerin  
kiisel sorumluluğunu devreye sokmayı amaçlamaktadır ve sonuçta bazı disiplin cezaları  
uygulanabilir fakat bu hukuki yollar daha hızlı bir ekilde karar alınmasına veya bavuranlara  
uygun bir tazminatın sağlanmasını hedeflememektedir. Bu yolların davayı hızlandırdığı  
varsayılsa bile, durumada bir tarafın davadaki diğer geciktirici kiiler aleyhinde harekete  
geçmesini salık vermek mantıksız bir davranıolarak kabul edilmektedir. Bu görev, davanın  
hızla seyretmesinden sorumlu olan hakimin görevidir.  
Bu durumda, AĐHM, olayda, bavuranların davalarının, AĐHS’nin 6 § 1.maddesinde  
belirtildiği ekilde, makul bir süre zarfında çözüme ulatırılması haklarını kullanabilmelerine  
olanak tanıyan bir bavuru yolunun Đç Hukukta bulunmamasından dolayı AĐHS’nin  
13.maddesinin ihlal edildiği kanaatindedir.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. TAZMĐNAT  
Bavuranlar, 50 000 Euro maddi 50 000 Euro da manevi tazminat talep etmektedirler.  
Hükümet, bu miktarlara itiraz etmektedir.  
AĐHM, tespit edilen ihlallerle uğrandığı öne sürülen maddi zarar arasında bir  
nedensellik ilikisi kurmadığından talebi reddetmitir. Buna karılık, AĐHM, bavuranların,  
AĐHS’nin ihlal edildiğine dair yüzeysel bir saptamayla telafi edilemeyecek manevi bir zarara  
uğratıldıklarını kabul etmektedir. AĐHM, hakkaniyetle karar vererek, bavuranların ikisine  
birlikte 12 000 Euro manevi tazminat ödenmesi gerektiğine hükmetmitir.  
B. MASRAF VE HARCAMALAR  
Bavuranlar, Đç Hukuk mahkemelerinde harcadıkları masraf ve harcamalar için 20 000  
Euro talep etmektedirler. Bunun dıında, miktar belirtmeden, AĐHM’e bavurmalarının yol  
açtığı masraf ve harcamaların da tazminini talep etmektedirler. Bavuranlar, bu taleplerini  
ispat edecek belge sunmamaktadırlar.  
Hükümet, bu iddiaları reddetmektedir.  
AĐHM’nin yerleik içtihadına göre, bavuran, masraf ve harcamalarını ancak  
sözkonusu masraf ve harcamaların talep edilen miktarının gerçekliği, gerekliliği ve makul bir  
düzeyde olduğu belirlendiği takdirde tazmin edebilir. Olayda, AĐHM, elindeki verileri ve  
yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak, bütün masraflar için 2 000 Euro’luk bir  
9
miktarı makul bulmutur ve bavuranların ikisine birlikte bu miktarın ödenmesine  
hükmetmitir.  
C. GECĐKME FAĐZĐ  
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artıın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. AĐHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;  
2. Đkiye karı beoyla, AĐHS’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AĐHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere ve miktara yansıtılabilecek  
her türlü vergiden muaf tutularak, Savunmacı Hükümet tarafından bavurana manevi  
tazminat için 12.000 Euro (on iki bin) ve masraf ve harcamalar için 2.000 Euro (iki  
bin) ödenmesine;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tazmine ilikin diğer taleplerin reddedilmesine;  
karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 30 Mayıs 2006 tarihinde yazıyla bildirilmitir.  
10  
11