CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
DÜNDAR – TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 26972/95)  
KARAR  
STRAZBURG  
20 Eylül 2005  
Bu karar, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Üzerinde şekle ilişkin  
değişiklik yapılabilir.  
_____________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dıileri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıileri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel  
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmı olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmi olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması ko ulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi  
ve Đnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Dündar – Türkiye davasında,  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire), Başkan J.-P COSTA  
Yargıçlar A. B. BAKA,  
R. TÜRMEN,  
K. JUNGWIERT,  
M. UGREKHELIDZE,  
A. MULARONI,  
E. FURA-SANDSTRÖM ve  
Bölüm Sekreteri S. DOLLE’nin katılımı ile 30 Ağustos 2005 tarihinde kapalı oturumda  
toplanmış ve anılan tarihte izleyen kararı vermiştir:  
USUL  
1.Dava, Zübeyir Dündar (“başvuran”) isimli Türk vatandaşı tarafından, 3 Mart 1995  
tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) eski  
25. maddesine dayanılarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) Türkiye Cum-  
huriyeti aleyhine yapılan başvrudan (no. 26972/95) kaynaklanmaktadır.  
2.Başvuran, Londra’da çalışan Dr. Anke Stock tarafından temsil edilmiştir. Türk  
Hükümeti (“Hükümet”), AİHM’deki yargılamalar için herhangi bir Ajan tayin etmemiştir.  
3.Başvuran, oğlunun Devlet görevlileri tarafından kanunsuzca öldürüldüğünü ve soruşturma  
makamlarının, öldürme olayını çevreleyen koşullara yönelik etkili bir soruşturma yapmadığını  
iddia etmiştir. AİHS’nin 2., 3., 6., 13. ve 14. maddelerine atıfta bulunmuştur.  
4. Başvuru, 1 Kasım 1998 tarihinde, AİHS’nin 1 no’lu Protokol’ü yürürlüğe  
girdiğinde, AİHM’ye gönderilmiştir (11 no’lu Protokol, madde 5 § 2).  
5. Başvuru, AİHM’nin Birinci Dairesi’ne tevzi edilmiştir (Mahkeme İç Tüzüğü, 52 §  
1. madde). Bu Daire içinde davaya bakacak olan Bölüm, (AİHS’nin 27 § 1. maddesi), 26 § 1.  
madde ile öngörüldüğü üzere oluşturulmuştur.  
6. 24 Ağustos 1999 tarihli bir kararla, AİHM, başvuruyu kısmen kabuledilebilir  
bulmuştur.  
7. Başvuran, esaslara ilişkin görüşlerini sunmuştur; ancak Hükümet sunmamıştır. (59 §  
1. madde)  
8.1 Kasım 2004 tarihinde, AİHM, Dairelerinin kompozisyonunu değiştirmiştir (25 § 1.  
madde). Sözkonusu dava, yeni oluşturulmuş İkinci Daire’ye teviz edilmiştir (52 § 1. madde).  
OLAYLAR  
I.DAVA ŞARTLARI  
9.Başvuran, Kürt kökenli bir Türk vatandaşıdır, 1940 doğumludur ve Türkiye’nin  
güneydoğusunda Cizre ilçesinde ikamet etmektedir.  
A.Giriş  
10.Başvuranın oğlu Mesut Dündar’ın ölümüne ilişkin olaylar üzerinde taraflar  
arasında ihtilaf bulunmaktadır.  
11.Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar Bölüm B’de anlatılmıştır (bkz.  
12-23 arası paragraflar). Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri Bölüm C’de anlatılmıştır (bkz.  
24-35 arası paragraflar). Hükümet’in sunduğu yazılı kanıtlar ise Bölüm D’de özetlenmiştir  
(bkz. 36-57 arası paragraflar).  
B.Başvuranın olaylara ilişkin görüşleri  
12.Başvuranın oğlu Mesut Dündar 1972 doğumludur. Mesut Dündar çocukken  
menenjit geçirmiştir. Başvuran, oğlunu tedavi ettirememiş ve oğlu zihinsel engelli olmuştur.  
13.Mesut Dündar, Kürt halk müziği, şiiri ve renklerine her zaman ilgi duymuş ve  
birçok kez “Kürt ulusal bayramlarında”, sarı, kırmızı ve yeşil olan Kürt renklerini taşıyarak  
gösteri gruplarının ön saflarında yürümüştür.  
14.Mesut Dündar’ın bu faaliyetleri, kendisini takibe alan ve kimi zamanlarda evde  
ailesine baskın yapan polislerin dikkatini çekmiştir. Mesut Dündar üç defa gözaltına alınmış  
ve her seferinde, polis tarafından dövülmüş ve işkence görmüştür.  
15.Yaklaşık olarak Temmuz 1992’de, Cizre Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polis  
memurları, başvuranın evine baskın yapmış ve başvurana, Mesut Dündar’ı Elazığ Akıl  
Hastanesi’ne götürmek için geldiklerini söylemişlerdir. Başvuranı ve Mesut Dündar’ı alarak  
Emniyet Müdürlüğü’ne götürmüşlerdir. Mesut Dündar, hastanede öldürüleceğini düşünerek  
korkmuş ve camdan atlayarak hastaneden kaçmıştır.  
16. Bundan sonra, polisler üç gün boyunca başvuranı Cizre ilçe merkezine ve civar  
köylere götürmüşler; bu süre zarfında Mesut Dündar’ı aramış ancak bulamamışlardır. Polisler,  
başvuranı dövmüş, ve eğer oğlunu bulup polislere teslim etmezse kendisini öldürmekle tehdit  
etmişlerdir. Başvuran, ancak oğlunu gördüğünde bizzat getireceğine dair söz verdikten sonra,  
üçüncü günün sonunda serbest bırakılmıştır.  
17. Mesut Dündar, polisten korktuğu için eve dönmemiştir. Arkadaşlarıyla kalmış ve  
annesiyle konuşmak için, başvuranın evine her gün telefon etmiştir. Polis, sıklıkla başvuranın  
evine gelmiş ve Mesut’un nerede olduğunu sormuştur.  
18. Bir süre sonra Mesut Dündar telefon etmemeye başlamış ve polis başvuranın evine  
artık gelmemiştir. Dolayısıyla başvuran, polisin Mesut Dündar’ı yakaladığından  
şüphelenmiştir.  
19. 6 Eylül 1992 tarihinde, Mesut Dündar boğulmuş olarak, Sulak Köyü civarında  
Şeyh Değirmenci su değirmeninin yanında bulunmuştur. Aynı gün erken saatlerde Cizre’deki  
bakkala yoğurt götüren, Sulak Köyü’nden olan dört kadınla ve başka bir şahısla yapılan  
röportaja ait rapor, 19 Kasım 1992 tarihinde Özgür Gündem Gazetesi’nde yayınlanmıştır. Bu  
röportaja göre, içlerinden birisinin polis olduğu tahmin edilen dört silahlı kişi, elleri arkadan  
bağlı halde iken Mesut Dündar’ı boğmuştur. Ölümden sonra Mesut Dündar’ın boğulduğu yere  
gelen askerler, cesedin altında bir bubi tuzağı olabileceğini öne sürerek, cesedi bir zırhlı  
personel aracının arkasında sürüklemişlerdir.  
20. Daha ileri bir tarihte, başvuranın ailesi, Mesut Dündar’ın cesedinin hastane  
morgunda olduğunu öğrenmiştir. Aileden bir kişi, hastaneye gitmiş ve ceset kendisine teslim  
edilmiştir. Mesut Dündar’ın göğüs kafesi, boğazı ve ensesi tamamen morluklarla kaplıydı.  
Yüzü ve gözleri çamurla dolmuştu ve ensesinde 34 noktada kırmızı noktalar ve yaralar vardı.  
21.Polis, “Oğlunu kim öldürmüş olabilir? Kimden şüpheleniyorsun? Düşmanlarınız  
var mıydı?” diye sorarak başvuranın ifadesini almıştır. Daha sonra, Mesut Dündar’a ait  
eşyalar başvurana teslim edilmiştir.  
22.Başvuran, Cumhuriyet Savcısı ile irtibata geçmiş ve oğluna ne olduğunu sormuştur.  
Cumhuriyet Savcısı, Mesut Dündar’ın boğulduğunu söylemiştir. Cumhuriyet Savcısı,  
başvuranın ifadesini almamıştır, başvurana yasal işlem başlatmak isteyip istemediğini  
sormamıştır.  
23. 13 Eylül 1994 tarihinde, başvuran ve ailesi, Cizre Cumhuriyet Savcısı’na dilekçe  
yazarak soruşturma yapılıp yapılmadığını ve ne safhaya geldiğini öğrenmek istemiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, başvuran Mesut Dündar olayından bahsedene kadar dostane  
davranmıştır. Katip, başvurana davanın kapandığını söylemiştir. Başvuran, daha sonra  
soruşturmanın devam ettiğini öğrenmiştir.  
C.Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri  
24. Sulak Köyü muhtarı, 7 Eylül 1992 tarihinde Jandarma Komutanlığı’na gelerek,  
köyüne çıkan yolda bir ceset gördüğünü söylediğinde yetkililer cinayetten haberdar  
olmuşlardır.  
25.Muhtar, 18 Ekim 1992 tarihli ifadesinde, kendisi Jandarma’ya haber verdikten  
sonra, Cumhuriyet Savcısı ve birkaç jandarmanın olay yerine geldiğini belirtmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, orada bulunanları cesette bubi tuzağı olabileceğini söyleyerek uyarmış ve  
cesedin zırhlı bir araca iple bağlanarak kısa bir mesafe sürüklenmesine karar verilmiştir.  
Cesette bubi tuzağı olmadığı kesinleşince, Cumhuriyet Savcısı ve doktor, cesette in situ  
inceleme yapmıştır. Ceset, otomobille Cizre’ye götürülmüştür.  
26. 8 Eylül 1992 tarihinde, Jandarma Komutanlığı, cesedin bulunduğu yeri gösteren  
bir kroki ile birlikte olay raporunu Cizre Cumhuriyet Savcılığı’na iletmiştir. Jandarma  
Komutanlığı, Cumhuriyet Savcılığı’na, maktulü boğan(lar)ın kimliğinin bilinmediğini  
bildirmişlerdir.  
27. Cizre Cumhuriyet Savcılığı tarafından derhal cezai soruşturma başlatılmıştır.  
Cumhuriyet Savcısı, 10 Eylül 1992’de, Cizre Jandarma Komutanlığı’ndan, kapsamlı bir  
soruşturma yapılmasını ve kendisini soruşturma hakkında düzenli olarak bilgilendirmesini  
talep etmiştir.  
28. 7 Eylül 1992 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, başvuranın ifadesini almıştır.  
Başvuran, Cumhuriyet Savcısı’na oğlunun akıl sağlığının bozuk ve kendisinin kontrolü  
dışında olduğunu söylemiştir. Ayrıca, kimseden şikayetçi olmadığını belirtmiştir.  
29. Cizre Jandarma Komutanlığı, 14 Kasım ve 14 Aralık 1992, 24 Şubat ve 30 Mayıs  
1993 tarihlerinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı’na, soruşturmanın devam ettiğini ve herhangi bir  
gelişme olmadığı bilgisini vermiştir.  
30. 7 Aralık 1993 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Cizre Jandarma Komutanlığı’ndan,  
kendisini her üç ayda bir bilgilendirmesini istemiştir. 31 Mayıs 1994 tarihinde, Cumhuriyet  
Savcısı, Cizre Jandarma Komutanlığı’ndan, yasal zaman aşımı sınırının bitim tarihine kadar,  
soruşturmaya devam etmesini istemiştir.  
31. Cizre Jandarma Komutanlığı, Cumhuriyet Savcısı’na düzenli olarak, soruşturmada  
herhangi bir gelişme olmadığı bilgisini vermiştir.  
32. 19 Şubat 1996’da, Şırnak Valisi, Ankara Jandarma Komutanlığı’na, Mesut Dündar’ın  
ölmeden önce gözaltına alındığı iddiasının asılsız olduğunu bildirmiştir. Vali, görüşlerine  
destek olarak, gözaltı kayıtlarının kopyalarını eklemiştir; bu kayıtlarda Mesut Dündar’ın ismi  
bulunamamaktadır.  
33.Cizre Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı’na, Savcılık tarafından başvurana  
hiçbir bilgi verilmediği iddiasının asılsız olduğunu bildirmiştir.  
34.11 Aralık 1989 tarihinde, Midyat Cumhuriyet Savcısı’nın Midyat Ağır Ceza  
Mahkemesi’ne ilettiği iddianameye göre, T. M. isimli bir şahıs ve başvuranın ölmüş olan oğlu  
Mesut Dündar, dokuz yaşındaki bir çocuğa tecavüz etmiştir; bu Türk Ceza Kanunu’nun 414.  
maddesinin ihlalidir. Sonunda, Mesut Dündar 1 Aralık 1989’da yakalanmıştır.  
35. Adli Tıp Kurumu’nun 25 Ekim 1991 tarihli, Mesut Dündar’ın ciddi akıl  
rahatsızlığı olduğunu belirten raporu temelinde, birinci derece mahkemesi, Mesut Dündar’ın  
yaptıklarından cezai olarak sorumlu tutulamayacağına karar vermiştir. 17 Aralık 1991  
tarihinde, birinci derece mahkemesi, Mesut Dündar’ın en az bir yıl bir akıl hastanesinde  
tutulması talimatını vermiştir. Karar, 27 Mayıs 1992 tarihinde kesinleşmiş ve 22 Haziran 1992  
tarihinde cezaların infazı dairesine gönderilmiştir. Polislerin, Temmuz 1992’de başvuranın  
evine gelmesinin sebebi bu idi; yani Mesut Dündar’ı Elazığ Akıl Hastalıkları Hastanesine  
götürmekti.  
D. Hükümet tarafından sunulan yazılı kanıtlar  
36. Aşağıdaki bilgiler Hükümet tarafından sunulan belgelerde yer almaktadır.  
37. 11 Aralık 1989 tarihinde, Midyat Cumhuriyet Savcısı, Midyat Ağır Ceza  
Mahkemesi’ne, Mesut Dündar’ın 29 Kasım 1989 tarihinde dokuz yaşında bir erkek çocuğa  
tecavüz etmekle suçlandığı bir iddianame sunmuştur.  
38. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi’nin talebi üzerine, Adli Tıp Kurumu 16 Ekim 1991  
tarihinde Mesut Dündar’ı muayene etmiştir. Adli Tıp Kurumu, 25 Kasım 1991 tarihinde  
düzenlenen raporunda, Mesut Dündar’ın zihinsel engelli olduğu ve dolayısıyla cezai  
sorumluluk taşımadığı sonucuna varmıştır. Sözkonusu rapor, Mesut Dündar’ın bir akıl  
hastanesinde alıkoyulmasını tavsiye etmiştir.  
39. 17 Aralık 1991 tarihinde, Midyat Ağır Ceza Mahkemesi, Mesut Dündar ve T. M.  
adında bir kişinin dokuz yaşındaki çocuğa tecavüz etmiş oldukları kararına varmıştır. Midyat  
Ağır Ceza Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’nun raporunu göz önüne alarak, Mesut Dündar’ın  
asgari bir yıl süre psikiyatrik tedavi göreceği bir akıl hastanesinde alıkoyulmasını  
hükmetmiştir. Bu karar, T. M. adındaki kişinin sunduğu temyiz başvurusunun Yargıtay  
tarafından reddedilmesinin üzerine, 27 Mayıs 1992 tarihinde kesinlik kazanmıştır.  
40. 8 Eylül 1992 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı ve bir doktor, Cizre ilçesinden  
yaklaşık 7 km. uzaklıktaki Sulak Köyü’ne yakın bir mevkide, Mesut Dündar’ın cesedinin  
üzerinde in situ inceleme yapmış ve bulgularını kaydetmişlerdir. Hazırladıkları rapora göre,  
altında bir bubi tuzağı bulunması ihtimaline karşı ceset bir halatla çekilmiştir. Güvenli olduğu  
kesinleştikten sonra ceset aranmış ve ceplerinden birinde sözde bir PKK bayrağı bulunmuştur.  
41. Ölüm sebebi, doktor tarafından, boğazlanmadan kaynaklanan asfeksiyon olarak  
tespit edilmiştir. Ölüm sonrası vücut katılaşması ve morarma gerçekleşmiştir. Ölüm sebebinin  
tespit edilmesi üzerine, doktor tam otopsinin gerekli olmadığı kararına varmıştır. Cumhuriyet  
Savcısı defin izni çıkarmıştır.  
42. Aynı zamanda, 7 Eylül 1992 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı başvuranı  
sorgulamıştır. Başvuran, Cumhuriyet Savcısı’na oğlunun akli dengesinin yerinde olmadığını  
ve kontrolünün dışına çıktığını söylemiştir. Başvuran, oğlunun öldürülmesine yönelik  
kimseye karşı hiçbir şikayette bulunmamıştır.  
43. Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı’nda görevli komutan yardımcısı tarafından 8  
Eylül 1992 tarihinde hazırlanan ve Cizre Cumhuriyet Savcılığına iletilen bir rapora göre,  
Mesut Dündar’ın başka bir yerde boğularak öldürüldüğü ve sonra cesedinin bulunduğu yere  
bırakıldığı belirlenmiştir.  
44. 10 Eylül 1992 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, Cizre Jandarma  
Komutanlığı’na cinayetin fail(ler)ini bulmaya yönelik “gizli ve uygun bir arama” yürütme  
talimatı vermiştir. Cumhuriyet Savcısı, aynı zamanda, araştırma hakkında düzenli olarak  
bilgilendirilmeyi talep etmiştir.  
45. 14 Eylül 1992 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, başvuran ve oğlu Esvet  
Dündar’a Cumhuriyet Savcılığı’na gelmeleri için çağrıda bulunmuştur.  
46. 13 Kasım 1992 tarihinde, üç jandarma tarafından düzenlenen rapora göre, “Mesut  
Dündar cinayetinin failleri askerler tarafından gizli ve uygun bir şekilde aranmış fakat  
bulunamamıştır. Fail(ler) bulundukları anda Cumhuriyet Savcılığı bilgilendirilecekti.”  
47. 19 Şubat 1993 ve 15 Şubat 1996 tarihleri arasında, Cizre Cumhuriyet Savcısı,  
Cizre Jandarma Komutanlığı’na verdiği, yukarıda geçen, talimatlarını yinelemiş (44. paragraf)  
ve Jandarmadan yasal zamanaşımı sürecinin sona ereceği 7 Eylül 2007 tarihine kadar  
Cumhuriyet Savcılığı’nı üç ayda bir her türlü gelişmeden haberdar etmeyi sürdürmesini talep  
etmiştir.  
48. Cizre Jandarma Komutanlığı’nda görevli jandarmalar, 29 Mayıs 1993, 18 Nisan ve  
18 Mayıs 1994, 28 Mart, 3 Haziran ve 18 Haziran 1995 ve son olarak 19 Haziran 1995  
tarihlerinde benzer raporlar hazırlamışlardır. Bu raporlar Cizre Cumhuriyet Savcısı’na  
iletilmiştir.  
49. Jandarmalar tarafından 5 Ocak 1996 tarihinde hazırlanan bir rapora göre, Mesut  
Dündar’ın, öldükten sonra cebine sözde PKK bayrağı bırakan, PKK üyeleri tarafından  
öldürüldüğü tespit edilmiştir.  
50. 18 Şubat 1996 tarihinde, Jandarma, Cumhuriyet Savcısı’na, faillerin kimliğini  
bilen kimseyi bulamadıklarını bildirmiştir.  
51. 18 Mart 1996 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, başvuran ve iki akrabasına  
Cumhuriyet Savcılığı’na gelmeleri için çağrıda bulunmuştur.  
52. 19 Mart 1996 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı’nın  
Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü (bundan sonra “Müdürlük” olarak  
anılacaktır)’ne cinayet araştırmasının sürdüğünü ve Cumhuriyet Savcılığı’nın Jandarma  
tarafından her ay bilgilendirildiğini belirten bir yazı göndermiştir. Başvuran, oğlunun polis  
karakolunda gözaltına alındığı ve daha sonra kaçtığı veya dört köylü kadının dört silahlı  
adamı Mesut Dündar’ı boğarken gördüğü şeklindeki iddialarını Cumhuriyet Savcılığı’na  
bildirmemiştir. Dolayısıyla, Cumhuriyet Savcısı araştırmasında, bu iddiaları dikkate  
almamıştır. Ancak, o andan itibaren dikkate alacaktır.  
53. 12 Nisan 1996 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı tarafından başvuranın ifadesi  
alınmıştır. Başvuran, 7 Eylül 1992 tarihinde verdiği ifadenin ( bkz. yukarıda 42. paragraf )  
içeriğinin doğruluğunu teyit etmiş ve ayrıca oğlunun, onu bir akıl hastanesine götürmek  
isteyen, polisler tarafından tutuklandığını belirtmiştir. Ancak, başvuranın oğlu polis  
karakolunun penceresinden kaçabilmiştir. Başvuran ve polis memurlarının onun için  
sürdürdükleri üç günlük arama başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Mesut Dündar o tarihten itibaren  
hiç geri dönmemiştir. Bir grup çocuk, başvurana Mesut Dündar’ı gördüklerini söylemiştir.  
Ayrıca, polis memurları evine gidip Mesut Dündar’ı aramışlardır. Oğlunun cesedinin  
bulunmasının ardından, başvurana, bir grup insan tarafından, Sulak Köyü’nden dört kadının  
oğlunu dört kişi tarafından dövülürken gördükleri söylenmiştir. Kadınlar bu dört adamın polis  
memuru olup olmadıklarını bilmemektedirler. Başvuranın, oğlunun öldürülmesinden polis  
memurlarının sorumlu olduğundan şüphelenmesinin nedeni, Mesut Dündar’ın polis  
karakolundan kaçışından sonra polis memurlarının onu bulmak için ısrarcı davranmaları ve  
defalarca evine gitmeleridir.  
54. 17 ve 19 Nisan 1996 tarihlerinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, Mesut Dündar’ın  
erkek kardeşleri Esvet ve Abdülaziz Dündar’ı sorgulamıştır. Her iki kardeş de babalarının  
verdiği ifadeyle benzer ifadeler vermiştir.  
55. 19 Nisan 1996 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, Cizre Jandarma  
Komutanlığı’ndan, başvurana göre Mesut Dündar’ın boğularak öldürülmesine tanık olan dört  
kadını bulmasını istemiştir.  
56. 20 Mayıs ve 26 Haziran 1996 tarihlerinde, Cizre Jandarma Komutanlığı’nda görev  
yapan komutan yardımcısı Cizre Cumhuriyet Savcısı’na, Sulak Köyü’nden kimsenin Mesut  
Dündar’ın boğularak öldürülmesine tanıklık etmemiş olduğunu bildirmiştir.  
57. Sonrasında raporların Cizre Cumhuriyet Savcılığı’na iletildiği 1999 yılına kadar,  
Jandarma benzer raporlar düzenlemeye devam etmiştir.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA  
58. İlgili iç hukuk ve uygulama Tepe – Türkiye kararında (no. 27244/95, §§115-122, 9  
Mayıs 2003) bulunmaktadır.  
HUKUK  
I. AİHM’NİN DELİLLERİ DEĞERLENDİRMESİ VE OLAYLARI TESPİTİ  
A. Tarafların İddiaları  
1. Başvuran  
59. Başvuran, oğlunun Devlet görevlileri tarafından kasıtlı olarak öldürüldüğünü  
belirtmiştir. İddiasına destek olarak, başvuran, Hükümet’in, bir yandan Mesut Dündar’ın  
gözaltına alınmadığını belirterek ve diğer yandan Mesut Dündar’ı hastaneye götürme  
teşebbüslerinde polis memurlarının mahkeme emrini yerine getirdiklerini doğrulayarak,  
çelişkili beyanlar verdiğini öne sürmüştür.  
60. Başvuran, ayrıca, oğlunun tutuklanmasından sonraki yeri ve durumu hakkında  
yetkililerin güvenilir ve bir temele dayanan herhangi bir açıklamada bulunamadıklarını öne  
sürmüştür.  
2. Hükümet  
61. Hükümet, başvuranın oğlunun polis karakolundan kaçışından sonra meydana gelen  
olayların tamamıyla meçhul olduğunu öne sürmüştür. Dolayısıyla, başvuranın, oğlunun  
gözaltındayken öldürüldüğü yönündeki iddiası hiçbir temele dayanmamaktadır.  
62. Hükümet, ayrıca, Mesut Dündar’ın PKK’ya katılmış ve zihinsel özürlü olması  
nedeniyle PKK eylemleri hakkında bilgi verebileceğinden korkan PKK üyeleri tarafından  
öldürülmüş olabileceğinin göz ardı edilemeyeceğini ileri sürmüştür.  
B. AİHM’nin olayları değerlendirmesi  
63. AİHM, gözaltında bulunan insanların hassas bir durumda olduklarını ve  
yetkililerin onları koruma yükümlülüğü taşıdıklarını yineler. AİHM, geçmişte, bir kişinin  
gözaltına alınırken sağlığı yerinde olup bu kişi serbest bırakıldığında yaralanmış olduğu  
durumlarda, Devlet’in bu yaraların nasıl oluştuğu konusunda mantıklı bir açıklama getirmekle  
yükümlü olduğu görüşüne varmıştır (bkz., diğerlerinin yanısıra, Selmouni – Fransa [BD], no.  
25803/94, § 87, AİHM 1999 – V). Yetkililerin, kişinin gözaltında gördüğü muameleye ilişkin  
ıklama getirme yükümlülüğü, sözkonusu kişinin öldüğü durumlarda bilhassa zorlayıcı olur  
(Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93, § 99, AİHM 2000 – VII).  
64. Sözkonusu davada, başvuranın oğlunun, onu akıl hastanesine götürmek isteyen  
polis memurları tarafından Temmuz 1992’de polis karakoluna götürüldüğü taraflarca kabul  
edilmektedir. Ancak, başvurana göre, oğlu bir pencereden kaçmıştır (bkz. yukarıda 15.  
paragraf).  
65. AİHM, Mesut Dündar’ın Eylül 1992’de öldürüldüğünü kaydeder (bkz. yukarıda  
40. paragraf). Bu, Mesut Dündar’ın polis karakolundan kaçışından yaklaşık iki ay sonradır ve  
bu süre boyunca Mesut Dündar serbesttir. Dolayısıyla, başvuranın oğlunun ölümüne açıklama  
getirmek, sorumlu Hükümet’in yükümlülüğü değildir. Sözkonusu davanın şartlarında,  
oğlunun Devlet görevlileri tarafından öldürüldüğü yönündeki iddiayı kanıtlama sorumluluğu  
başvurana aittir.  
66. Başvuran, AİHM’ye oğlunun öldürülmesiyle ilgisi olan Devlet görevlilerini  
gösteren hiçbir kanıt sunmamıştır. Özellikle, oğlunun boğularak öldürülmesine şahit olduğunu  
iddia ettiği dört kadının kimliklerine yönelik hiçbir bilgi sunmamıştır.  
67. Yukarıda anlatılanların ışığında, AİHM, başvuranın oğlunun ölümünü çevreleyen  
gerçek koşulların bir spekülasyon konusu olarak kaldığı sonucuna varmıştır.  
Buna göre, başvuranın oğlunun Devlet görevlileri tarafından veya Devlet görevlilerinin göz  
yumması ile öldürüldüğü sonucuna varmak için deliller yetersizdir.  
68. AİHM, izleyen paragraflarda başvuranın şikayetlerini AİHS’nin çeşitli maddeleri  
uyarınca incelemeye geçecektir.  
II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI  
69. AİHS’nin 2. maddesi şöyledir:  
“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan  
dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten  
öldürülemez.  
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi  
sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:  
a. Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunması için;  
b. Usulüne uygun olarak yakalamak veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını  
önlemek için;  
c. Ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması için.”  
A. Başvuranın oğlunun Devlet yetkilileri tarafından öldürülmesi  
70. Başvuran, oğlunun, AİHS’nin 2. maddesinin ihlaline yol açacak şekilde güvenlik  
güçleri tarafından öldürülmüş olduğunu ileri sürmüştür.  
71. Hükümet’e göre, Devlet yetkilileri, başvuranın oğlunun öldürülmesinden sorumlu  
tutulamaz.  
72. AİHM, başvuranın oğlunun, Devlet yetkilileri tarafından ya da Devlet  
yetkililerinin suç ortaklığı yapması sonucu öldürüldüğünü tespit etmemiş olduğu sonucuna  
varmıştır (bkz. paragraf 67). Sonuç olarak, sözkonusu olayla ilgili AİHS’nin 2. maddesi ihlal  
edilmemiştir.  
B. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası  
73. Başvuran, Devlet’in oğlunun öldürülmesine ilişkin yeterli ve etkin bir soruşturma  
başlatmaması hususunda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmiş olduğunu ileri sürmüştür.  
74. İddiasını desteklemek için, soruşturmada görülen aşağıdaki eksiklikleri  
vurgulamıştır:  
(a)  
yetkili makamların, başvuranın oğlunun akıl hastanesine kaldırılmasına  
ilişkin Mahkeme emrinin yerine getirilmesinden sorumlu olan ve  
başvuranın oğlunun kaçtığı sırada polis karakolunda görevlerini ifa etmekte  
olan polis memurlarını sorgulamamaları,  
(b)  
(c)  
(d)  
yetkili makamların, başvurandan ve aile mensuplarından, polis  
memurlarının başvuranın evine gittiği sırada ne olduğuna ilişkin bilgi  
almaya çalışmamaları,  
yetkili makamların, olaya tanık olduğu iddia edilen şahısların ve potansiyel  
görgü tanıklarının yerlerini tespit etmemeleri ve ifadelerini almamaları, ve  
son olarak,  
yetkili makamların, doktorların ve akıl hastanesinde görevlerini ifa etmekte  
olan hasta kabul personelinin ifadelerini almamaları.  
75. Hükümet, yetkili makamlar tarafından, Mesut Dündar’ın cesedinin bulunmasını  
müteakip gerekli işlemlerin başlatıldığını ve otopsi yapıldığını belirtmiştir. Cizre Cumhuriyet  
Savcısı, başvuranın, güvenlik güçlerinin, Mesut Dündar’ın öldürülmesine dahil olduğuna  
ilişkin iddiaları ışığında yürütülen bir ex officio soruşturma başlatmıştır.  
76. AİHM, Devlet’in, AİHS’nin 1. maddesi uyarınca “kendi yetki alanları içinde  
bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma”  
görevi ile birlikte AİHS’nin 2. maddesi uyarınca yaşama hakkının korunması  
yükümlülüğünün, kişilerin güç kullanımı sonucu öldürüldükleri durumlarda etkin bir resmi  
soruşturma açılmasını gerekli kıldığını hatırlatır (bkz, mutatis mutandis, McCann ve  
Diğerleri, yukarıda kaydedilen, sayfa 49, § 161, ve Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar,  
Hüküm ve Karar Raporları, 1998-I, sayfa 329, § 105).  
77. Etkin soruşturmalar yürütme yükümlülüğü, gerektiği durumlarda, muhtemel kötü  
muamele ve yaralama izlerinin, tam ve uygun bir kaydını içeren bir otopsi ve ölüm sebebi de  
(ibid) dahil olmak üzere klinik bulguların, objektif bir analizini kapsar.  
78. AİHM, 7 Eylül 1992 tarihinde hazırlanan rapordan, ölümün boğulmadan  
kaynaklandığı bulgusunun, Cizre Cumhuriyet Savcısı ve doktorun, tam bir otopsinin gerekli  
olmadığı sonucuna varması için yeterli olduğunun anlaşıldığını belirtmiştir (bkz. paragraf 41).  
Tam bir otopsinin, ölüm nedenini doğrulayacak, ölüm zamanının tespit edilmesini ve  
cinayetin faillerine ilişkin delilleri sağlayacak kanıt bulma şansını artıracağı olasılığını göz  
ardı etmişlerdir.  
79. 8 Eylül 1992 tarihinde jandarmalar tarafından hazırlanan rapora göre (bkz.  
paragraf 43), cesedin bulunmuş olduğu bölgede kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır.  
Örneğin, sözkonusu raporda, Mesut Dündar’ın başka bir yerde öldürüldüğü ve cesedinin, daha  
sonra bulunmuş olduğu yere bırakıldığının belirtilmesine rağmen, Hükümet cesedin bulunmuş  
olduğu bölgenin, parmak ve tekerlek izleri için araştırılmış olduğu sonucunun çıkarılabileceği  
hiçbir bilgi sağlamamıştır. Ayrıca, kurbanın boğulmuş olduğu bulgusuna rağmen, soruşturma  
dosyasında, cesedin herhangi bir DNA kanıtı veya parmak izi taşıyıp taşımadığının  
doğrulanması için adli olarak incelenmiş olduğunu gösteren hiçbir delil bulunmamaktadır.  
80. Yukarıda kaydedilenlerin ışığında AİHM, Cizre Cumhuriyet Savcısı ve doktor  
tarafından ve jandarma tarafından hazırlanan raporların, sözkonusu adam öldürmenin  
sorumlularının tespit edilmesine yardımcı olabilecek ipuçlarının açığa çıkarılmasını  
sağlayamayacağı sonucuna varmıştır.  
81. AİHM, Cizre Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen ve jandarmaya, sözkonusu  
adam öldürmenin faillerinin bulunması için “gizli ve uygun” bir arama yürütmelerine (bkz.  
paragraflar 44 ve 47) ve başvuran ve yaşayan iki oğlundan dört ifade almalarına ilişkin  
direktif verilmesi ile sınırlı olan soruşturma üzerinde eleştirel açıklamalarda bulunmuştur  
(bkz. paragraflar 42, 53 ve 54). Adam öldürmeye ilişkin soruşturmanın, zamanaşımı süresinin  
bitimine kadar devam edecek olmasına rağmen Hükümet tarafından, soruşturma ile yetkili  
makamlarca 1999 senesinden itibaren herhangi bir işlem başlatıldığına ilişkin hiçbir doküman  
sunulmamıştır.  
82. Jandarmalar tarafından hazırlanan proforma raporlarına ilişkin (bkz. paragraflar  
46, 48, 49, 50 ve 57) AİHM – ne tür işlemler başlatıldığını belirtmemiş olduklarını  
gözlemleyerek –, sözkonusu raporların, herhangi bir soruşturma işleminin kanıtı olarak ele  
alınamayacağı sonucuna varmıştır.  
83. AİHM ayrıca, Mesut Dündar’ın cesedinin, Sulak Köyü civarında bulunmasına  
(bkz. paragraf 40) ve bir gazete, adam öldürmeye tanık olduklarını iddia eden bir grup köylü  
ile yapmış olduğu röportajı yayınladığı halde (bkz. paragraf 19), Sulak’taki köylülerden ifade  
alınmamış olduğunu gözlemlemiştir.  
84. Tespit edilmiş olan ciddi boyuttaki bu eksiklikler, AİHM’nin, yerel yetkili  
makamların, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca başvuranın oğlunun öldürülmesine ilişkin ne  
yeterli, ne etkin ne de anlamlı bir soruşturma yürüttükleri sonucuna varması için yeterlidir.  
85. AİHM, sonuç olarak, usuli alan uyarınca AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmiş  
olduğu sonucuna varmıştır.  
III. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
86. Başvuran, oğlunun ölümünü müteakip yaşadığı stres ve sıkıntı ve oğlunun  
öldürülmüş olduğu koşulları ortaya çıkaramamasına ilişkin olarak AİHS’nin 3. maddesinin  
ihlal edilmiş olduğunu ileri sürmüştür.  
87. Hükümet, başvuranın oğlunun Devlet yetkilileri tarafından öldürülmüş olduğu  
iddiasını reddetmiştir.  
88. AİHS’nin 3. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”  
89. AİHM, Devlet yetkililerinin, başvuranın oğlunun öldürülmesinden sorumlu  
olduklarının tespit edilmiş olmadığını hatırlatır (bkz. paragraf 67).  
90. Başvuranın, yetkili makamların sözkonusu adam öldürmeye ilişkin etkin bir  
soruşturma yürütmemesi sonucu, oğlunun öldürüldüğü koşulları ortaya çıkaramamasının,  
başvuranın kendi hususunda AİHS’nin 3. maddesinin aksi bir muamele ile eşdeğer olup  
olmadığı konusunun, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca belirtilen kötü muameleye ilişkin değil,  
usuli gereklere ilişkin AİHS’nin 2. maddesine dayanarak açılan davada görülen şikayetten  
ayrı bir şikayet içerdiği kanısındadır (bkz. Tahsin Acar/Türkiye [BD], no. 26307/95, § 237, 8  
Nisan 2004).  
91. Oğlunun öldürülmesine ilişkin soruşturmanın yetersizliği, başvuranın sıkıntı ve  
bunalım yaşamasına yol açmış olduğu halde AİHM, başvuranın kendisine ilişkin AİHS’nin 3.  
maddesinin ihlal edildiği bulgusunu haklı gösterecek özel etkenler olduğunun tespit  
edilmediği kanısındadır (ibid, at § 239, ve orada değinilen davalar).  
92. Sonuç olarak AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmemiş olduğu sonucuna  
varmıştır.  
IV. AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
93. Başvuran, AİHS’nin 6. maddesine dayanarak, oğlunun öldürülmesine ilişkin  
yürütülen cezai soruşturmanın yetersiz olması sonucu, teşhis edilemeyen faillere karşı hukuk  
davası açmak için Mahkeme’ye ulaşamadığı hususunda şikayette bulunmuştur. Ayrıca,  
soruşturmanın yetersiz olmasının, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edilmesine yol açtığını ileri  
sürmüştür.  
94. Hükümet, başvuranın iddiaları hususunda özel bir yorumda bulunmamıştır.  
95. AİHM, başvuranın şikayetinin, Cumhuriyet Savcısı tarafından oğlunun  
öldürülmesine ilişkin başlatılan soruşturmaya yöneltilmiş olduğunu ve kendisinin, hiçbir  
hukuk davası açma girişiminde bulunmamış olduğunu belirtmiştir.  
96. AİHM, AİHS’nin 6. maddesi yerine 13. maddesi uyarınca benzer şikayetleri  
incelemiş olduğunu gözlemlemiş ve sözkonusu sıkıntıların, başvuranın, yetkili makamların  
soruşturma yürütmelerine ilişkin tutumları ile ilgili daha genel şikayetlerine bağlı olduğu  
sonucuna varmıştır. Özellikle AİHS’nin 2. maddesinin ihlali, kurbanın akrabalarına tazminat  
ödenmesi yolu ile telafi edilemeyeceği için 13. maddenin, ilgili bir madde olduğu kabul  
edilmiştir (bkz., mutatis mutandis, Kaya, yukarıda kaydedilen, §§ 104-105).  
97. AİHM, sonuç olarak, şikayetin, AİHS’nin aşağıda kaydedilen 13. maddesi  
uyarınca incelenmesi gerektiği sonucuna varmıştır:  
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan  
kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme  
hakkına sahiptir.”  
98. AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, bir iç hukuk yolunun, yerel düzeyde, yerel yasal  
düzende güvence altına alınma şeklinden bağımsız olarak, Sözleşme hakları ve  
özgürlüklerinin esaslarını icra ettiğini garanti ettiğini hatırlatır. Sonuç olarak, 13. maddenin  
etkisi, bir iç hukuk yolu maddesinin, Sözleşme uyarınca “savunulabilir şikayet” esasına  
değinmesini gerektirmek ve Sözleşmeci Devletlerin, sözkonusu madde uyarınca, Sözleşme  
yükümlülüklerine uyma şekillerine ilişkin uygun bir şekilde yargılanmaları durumunda bile  
destek sağlamaktır. Bu yükümlülüğün, 13. madde uyarınca kapsamı, başvuranın Sözleşme’ye  
dayanarak sunduğu şikayetin doğasına göre değişiklik gösterir. Bununla birlikte, 13. madde  
tarafından öngörülen iç hukuk yolu, hukuken olduğu kadar pratikte de “etkin” olmalıdır.  
Özellikle, sözkonusu yolun uygulanması, nahak yere sorumlu Devlet’in yetkili makamlarının  
fiilleri veya ihmalleri nedeniyle engellenmemelidir (bkz. Aksoy/Türkiye, 18 Aralık 1996  
tarihli karar, Raporlar 1996-VI, sayfa 2286, § 95; Aydın/Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar,  
Raporlar 1997-VI, sayfa 1895-96, § 103; Kaya, yukarıda kaydedilen, § 106).  
99. Yaşama hakkının temel önemi göz önüne alındığında, 13. madde, uygun  
görüldüğü hallerde tazminatın ödenmesine ek olarak yaşamdan mahrum bırakılmadan  
sorumlu olan kişilerin teşhisi ve cezalandırılmasını sağlayacak kapsamlı ve etkin bir  
soruşturmayı ve şikayet sahibinin, soruşturma prosedürüne etkin şekilde erişimini gerekli kılar  
(bkz. Kaya, yukarıda kaydedilen, § 107).  
100. Sözkonusu davada ileri sürülen delillere dayanan AİHM, başvuranın oğlunun,  
Devlet yetkililerince veya Devlet yetkililerinin suç ortaklığı sonucu öldürülmüş olduğunu  
tespit etmemiştir (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 67). Daha önceki davalarda karar  
bağlanmış olduğu gibi, sözkonusu durum, şikayetin 2. madde ile bağlantılı şekilde, 13.  
maddenin amaçları doğrultusunda “savunulabilir” olmasını engellemez (bkz. Boyle ve  
Rice/İngiltere, 27 Nisan 1988 tarihli karar, A Serisi no. 131, sayfa 23, § 52; Kaya, yukarıda  
kaydedilen, § 107). Bu bağlamda, AİHM başvuranın oğlunun kanuna aykırı bir adam  
öldürmenin kurbanı olduğunun ihtilaflı olmadığını ve bu nedenle başvuranın, AİHS’nin 2.  
maddesinin ihlal edildiği hususunda “savunulabilir bir iddia”sı olduğunun göz önüne  
alınabileceğini gözlemlemiştir.  
101. Dolayısıyla yetkililerin, başvuranın oğlunun ölümünü çevreleyen şartlara ilişkin  
etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Yukarıda belirtilen nedenlerle  
(bkz. 73-85. paragraflar), 2. madde ile getirilen soruşturma yürütme yükümlülüğünden daha  
geniş şartlar gerektiren 13. maddeye uygun bir cezai soruşturma yürütüldüğü söylenemez  
(bkz. yukarıda anılan Kaya, § 107). Dolayısıyla AİHM başvuranın, oğlunun ölümüne ilişkin  
etkin bir hukuk yolundan mahrum bırakıldığına ve bu nedenle, tazminat talebi de dahil, diğer  
hukuk yollarından yararlanmasının engellendiğine hükmeder.  
102. Bu nedenle, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. AİHS’NİN 2., 3., 6. VE 13. MADDELERİ İLE BİRLİKTE ELE ALINDIĞINDA 14.  
MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
103. Başvuran, Kürt kökenli olmaları nedeniyle, kendisinin ve ölen oğlunun,  
AİHS’nin 2., 3., 6. ve 13. maddeleri ile birlikte ele alındığında AİHS’nin 14. maddesine aykırı  
bir şekilde ayrımcılığa maruz kaldıklarını iddia etmiştir. 14. madde şöyledir:  
“Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal  
veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya  
herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”  
104. AİHM, AİHS’nin 2. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine karar verdiğini not eder  
ve AİHS’nin 14. maddesi kapsamındaki bu şikayetleri incelemenin gerekli olmadığı  
kanısındadır.  
VI. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
105. AİHS’nin 41. maddesi şu şekildedir:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,  
hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
106. Başvuran, ölen oğlunun herhangi bir geliri olmadığından maddi tazminat  
talebinde bulunmamıştır.  
107. Manevi tazminat olarak, başvuran, kendi adına oğlunun hayat hakkı ihlal edildiği  
için toplam 40.000 İngiliz sterlini talep etmiştir. Ayrıca ölen oğlu adına da, oğlunun yasadışı  
tutuklanması, maruz kaldığı insanlık dışı muamele ve kanun dışı ölümü için de toplam 10.000  
İngiliz sterlini talep etmiştir.  
108. Hükümet, başvuranın manevi tazminat taleplerinin aşırı olduğu kanaatindedir.  
AİHM’nin başvurana tazminat ödenmesine karar vermesi halinde, ödenecek miktarın haksız  
zenginleşmeye neden olmaması gerektiğini belirtmiştir.  
109. AİHM, yetkili makamların, AİHS’nin 2. maddesindeki usuli yükümlülüğün  
aksine, başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin etkili bir soruşturma yürütemediklerini yineler.  
Dolayısıyla, benzer davalarda kabul edilen tazminatları da dikkate alan ve eşitlik temelinde  
bir değerlendirme yapan AİHM, başvurana, Mesut Dündar’ın mirasçıları için 10.000 Euro  
tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
Ayrıca, yetkili makamların şilkayetlerini ele alma biçimi nedeniyle başvuranın  
yaşadığı sıkıntı ve endişenin, başvuran açısından, 13. maddeye ilişkin bir ihlal oluşturduğuna  
karar verilmiştir. Bu bağlamda AİHM, başvuran adına da bir tazminat verilmesi gerektiği  
kanısındadır. Dolayısıyla AİHM, kendisi için başvurana toplam 3.500 Euro tazminat  
ödenmesine karar vermiştir.  
B. Mahkeme masrafları  
110. Başvuran, başvurunun AİHM önüne getirilmesi amacıyla girdiği mahkeme  
masrafları için toplam 13.939,30 İngiliz sterlini talep etmiştir. Talebi şu kalemlerden  
oluşmaktadır:  
(a) İngiltere’deki avukatlarının ücretleri için 7.850 İngiliz sterlini  
(b) Türkiye’deki avukatlarının ücretleri için 1.950 İngiliz sterlini  
(c) İngiltere’deki avukatlarının telefon, posta, fotokopi, kırtasiye gibi idari masrafları  
için 3.264,30 İngiliz sterlini; ve son olarak,  
(d) Türkiye’deki avukatlarının telefon, posta, fotokopi, kırtasiye gibi idari masrafları  
için 925 İngiliz sterlini.  
111. Başvuran, avukat ücretlerine ilişkin taleplerini destekleyen ayrıntılı bir masraf  
listesi sunmuştur.  
112. Hükümet, başvuranın adli masraf ve harcamalara ilişkin taleplernin temelsiz ve  
aşırı olduğunu ileri sürmüştür.  
113. AİHM, başvuranın AİHS’ye dayanan taleplerini ancak kısmen ortaya  
koyabildiğini not eder ve AİHS’nin 41. maddesi uyarınca yalnızca mecburen ve gerçekten  
girilen adli masrafların tazmin edilebileceğini hatırlatır. Eldeki bilgilere dayanarak kendi  
hesaplamasını yapan AİHM, başvurana, uygulanabilecek her türlü katma değer vergisi hariç,  
10.000 Euro ödenmesine ve bu meblağın temsilcilerinin başvuran tarafından belirlenen  
İngiltere’deki hesabına İngiliz sterlinine çevrilerek yatırılmasına karar vermiştir.  
C. Gecikme faizi  
114. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uyguladığı faiz oranına üç yüzde puanı eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun  
olduğuna karar vermiştir.  
BU NEDENLERLE AİHM,  
1. Başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin olarak AİHS’nin 2. maddesine dair kapsamlı  
bir ihlal olmadığına oybirliği ile;  
2. Sorumlu Devlet’in yetkili makamlarının, başvuranın oğlunun ölümünü çevreleyen  
şartlar hakkında etkili bir soruşturma yürütememeleri nedenliyle AİHS’nin 2. maddesinin  
ihlal edildiğine oybirliği ile;  
3. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine oybirliği ile;  
4. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine oybirliği ile;  
5. Bire karşı altı oyla, başvuranın AİHS’nin 14. maddesine dayanarak yaptığı şikayetin  
ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;  
6. Oybirliği ile  
(a) sorumlu Devlet’in, kararın AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten  
itibaren üç ay içinde manevi tazminat olarak 10.000 Euro (onbin Euro) ve bu miktara  
uygulanabilecek tüm vergileri, ödeme günündeki kur üzerinden Türk lirasına dönüştürülerek  
oğlu Mesut Dündarın mirasçıları için başvurana ödemesine;  
(b) sorumlu Devlet’in, başvurana, aynı üç aylık süre içerisinde, kişisel, manevi  
tazminat olarak 3.500 Euro (üçbinbeşyüz Euro) ve bu miktara uygulanabilecek tüm vergileri,  
ödeme günündeki kur üzerinden Türk lirasına dönüştürerek ödemesine;  
(c) sorumlu Devlet’in, başvurana, aynı üç aylık süre içerisinde, mahkeme masrafları  
için 10.000 Euro (onbin Euro) ve bu miktara uygulanabilecek tüm katma değer vergilerini,  
ödeme günündeki kur üzerinden İngiliz sterlinine dönüştürerek başvuranın temsilcilerinin  
başvuran tarafından belirlenen İngiltere’deki banka hesabına ödemesine;  
(d) yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için  
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç yüzde puanı  
eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
7. başvuranın adil tazmin taleplerinin kalanının reddine oybirliği ile karar vermiştir.  
İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77 §§ 2. maddesi uyarınca 20  
Ekim 2005 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
S. DOLLÉ  
COSTA  
Bölüm Sekreteri  
J.-P.  
Başkan  
AİHS’nin 45 § 2. maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2. maddesi uyarınca Yargıç  
Mularoni’nin aşağıdaki kısmi muhalefet şerhi bu karar eklenmiştir.  
J.-P.C.  
S.D.  
YARGIÇ MULARONI’NİN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ  
Çoğunluğun aksine, ben AİHM’nin, başvuranın AİHS’nin 14. maddesine dayanarak  
bulunduğu şikayeti ayrıca incelemesi gerektiğine inanıyorum.  
Kürt kökenli Türk vatandaşları tarafından yapılan onlarca benzer başvuruyu  
inceledikten ve sık sık AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin ihlal edildiği kararına vardıktan sonra,  
Nachova ve Diğerleri/Bulgaristan davalarına (no. 43577/98 ve 43579/98) ilişkin 6 Temmuz  
2005 tarihli Büyük Daire kararının öncesinde bile böyle bir şikayeti incelememekten  
rahatsızlık duyuyordum. Bu karardan sonra daha fazla rahatsızlık duyuyorum. AİHM’nin  
Nachova ve Diğerleri davasında bu şikayeti incelemeye karar verirken, neden sözkonusu dava  
benzeri davalarda bunu gereksiz bulmayı sürdürdüğünü anlayamıyorum.  
Elbette 14. maddeye dayanan şikayetin incelenmesi, sonuçta AİHM’nin 14. maddenin  
ihlal edildiğine karar vereceği anlamına gelmemektedir. Çoğunluğun, sorumlu Devlet’in  
Türkiye olması halinde, bu tür davalarda ayrımcılık yasağının önemli bir husus olmadığını  
düşünmeye eşdeğer gördüğüm yaklaşımına katılmam mümkün değildir.