COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ÜÇÜNCÜ DAİRE  
DEVRİM TURAN/TÜRKİYE  
(Başvuru no. 879/02)  
KARAR  
STRAZBURG  
2 Mart 2006  
Sözkonusu karar AİHS’nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak ,şekle ilişkin  
değişiklik yapılabilir.  
1
_____________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dıileri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıileri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel  
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmı olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmi olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması ko ulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi  
ve Đnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Davanın nedeni, Türk vatandaşı Devrim Turan’ın (“başvuran”), 25 Ekim 2001  
tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”)  
34. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı  
başvurudur (başvuru no. 879/02).  
Başvuranı, görevini Ankara’da ifa etmekte olan avukat S. Kozağaçlı temsil etmiştir.  
OLAYLAR  
Başvuran, 1979 doğumlu olup halen Ankara Cezaevi’nde tutuklu bulunmaktadır.  
23 Mayıs 1999 tarihinde 15.00 sularında Kurtuluş adlı bir gazete için çalışmakta olan  
başvuran, Devrimci Halk Kurtulus Partisi-Cephesi (DHKP/C) isimli yasadışı bir örgüte  
mensup olduğundan şüphelenildiği için Tokat İli’ndeki Almus İlçesi’nde polis tarafından  
gözaltına alınmıştır.  
Aynı gün başvuran, Tokat Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nce sorguya  
çekilmek üzere Tokat İli’ne gönderilmiştir. Emniyet Müdürlüğü Binası’na alınmadan önce,  
19.45 sularında sağlık muayenesinden geçirilmek üzere Tokat Devlet Hastanesi’ne  
gönderilmiştir. 20.10 sularında bekaret durumunun tespit edilmesi talebiyle jinekolojik  
muayene için Tokat Doğumevi’ne gönderilmiştir. Rıza göstermediği için, jinekolojik  
muayenesi yapılmamıştır. 21.00 sularında bu kez, fiili livata muayenesi için Tokat Devlet  
Hastanesi’ne götürülmüş ancak reddettiği için muayene edilmemiştir.  
30 Mayıs 1999 tarihinde gözaltı süresinin bitiminde, jinekolojik muayene ve fiili livata  
muayenesi için bir kez daha Tokat Doğumevi’ne gönderilmiştir. Rıza göstermediği için  
doktorlar muayeneyi gerçekleştirememişlerdir. Müteakiben Tokat Devlet Hastanesi’nde  
muayene edilmiştir ve doktor raporuna göre, vücudunda kötü muamele izleri  
bulunmamaktadır.  
30 Mayıs 1999 tarihinde Tokat Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmıştır. Kendi  
aleyhindeki iddiaları reddetmiş ve 29 Mayıs 1999 tarihli ifadesinin baskı altında alınmış  
olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, üzerine hortumla soğuk su tutulduğunu, elektrik şoklarına  
ve Filistin askısına maruz bırakıldığını belirtmiştir.  
Aynı gün başvuran ayrıca, Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan ifadelerini tekrar  
ettiği Tokat Sulh Ceza Yargıcı huzuruna çıkarılmıştır. Soruşturma hakimi ayrıca dava  
dosyasındaki delil ve aleyhindeki suçlamalar ışığında başvuranın tutuklu yargılanmasına karar  
vermiştir.  
31 Mayıs 1999 tarihinde Tokat Cumhuriyet Savcısı görevsizlik kararı alarak davayı  
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki Cumhuriyet Savcısı’na havale etmiştir.  
15 Haziran 1999 tarihli bir iddianamede Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi  
Cumhuriyet Savcısı, başvuran aleyhinde cezai kovuşturma başlatmış ve başvuranı, yasadışı  
bir örgüte mensup olmakla suçlamıştır.  
12 Ağustos 1999 tarihinde başvuran, Mahkeme’ye bir mektup göndermiş ve baskı  
altında alınmış olduğunu ileri sürerek polise vermiş olduğu ifadesini geri almıştır. Bu  
mektupta, gözaltında tutulduğu sırada maruz kalmış olduğu kötü muamele çeşitlerini detaylı  
2
biçimde açıklamıştır. Özellikle, çırııplak soyulduğunu, tecavüzle tehdit edildiğini,  
dövüldüğünü, üzerine hortumla soğuk su sıkıldığını, elektrik şoklarına maruz bırakıldığını ve  
kollarından asıldığını iddia etmiştir.  
11 Temmuz 2000 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın sürekli  
olarak sözkonusu yasadışı örgüt için çalışmakta olduğunu tespit etmiştir. Dolayısıyla, Ceza  
Kanunu’nun 168. maddesi uyarınca, iddia makamının talebine uygun biçimde başvuranı suçlu  
bulmuş ve on iki yıl, altı ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.  
4 Nisan 2001 tarihinde, başvuran, Yargıtay’a temyiz başvurusunda bulunmuştur. İlk  
derece mahkemesinin kararına itiraz ederken, özellikle gözaltında gördüğü kötü muameleye  
atıfta bulunuştur. Ayrıca, polis nezaretinde olduğu sürede, jinekolojik muayeneden geçmek  
üzere iki kez hastaneye götürülmüş olduğunu ifade etmiştir. Bu muayenenin, onur kırıcı  
muamele oluşturduğunu iddia etmiştir.  
25 Nisan 2001 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin delil  
değerlendirmesini ve muhakemesini onaylayan Yargıtay, başvuranın temyizini reddetmiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
A. Jinekolojik muayeneler  
Başvuran, jinekolojik muayene için iki kere hastaneye götürülmüş olduğundan  
şikayetçi olmuştur. Bu, başvurana göre, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca, onur kırıcı muamele  
oluşturmuştur. Sözkonusu madde şöyledir:  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”  
Hükümet, ilk olarak, başvuranın, AİHM’ye bu şikayette bulunacak zarar gören kişi  
durumunda olmadığını ileri sürmüştür, zira, doktorlar, herhangi bir jinekolojik muayene  
yapmamışlardır. Hükümet, ayrıca, yetkililerin, başvuranı jinekolojik muayene için hastaneye  
götürmekteki amaçlarının, polis memurları tarafından cinsel tacize ilişkin herhangi bir haksız  
suçlamayı önlemek olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, başvuranın, yakalandığı gün polis  
memurlarından birinin elini ısırmış olduğunu ve daha sonra yakalanmasını protesto etmek için  
açlık grevi yaptığını ileri sürmüştür. Ayrıca, polis memurlarını, başlarına büyük bela  
çıkarmakla tehdit etmiştir.  
AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin kapsamına girmek için, iddia edilen muamelenin  
asgari düzeyde şiddete varması gerektiğini anımsar (İrlanda – Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978  
tarihli karar, Seri A no. 25, s. 65, § 162).  
Bu davada, AİHM, başvuranın, jinekolojik muayene için tutukluluğunun ilk ve  
sonuncu günlerinde Tokat Doğumevi’ne götürüldüğünü gözlemler. Ancak, başvuran rıza  
göstermediği için, doktorlar herhangi bir jinekolojik muayene yapmamışlardır. Taraflar  
arasında bu konuya ilişkin bir anlaşmazlık yoktur.  
3
AİHM, jinekolojik muayene için hastaneye götürülmüş olmanın, başvurana sıkıntı  
vermiş olabileceğini kaydeder. Ancak, AİHM içtihadında kabul edildiği gibi (bkz., mutatis  
mutandis, Y.F. – Türkiye, no. 24209/94, § 43, AİHM 2003-IX), tutukluların adli tabip  
tarafından tıbbi muayeneye tabi tutulmaları, cinsel taciz veya kötü muameleye ilişkin haksız  
suçlamalara karşı önemli bir koruma oluşturabilir. Ayrıca, başvuran jinekolojik muayeneden  
geçmeyi reddettiğinde, ona karşı kuvvet kullanılmadığı ve doktorların sözkonusu muayeneyi  
yapmaktan kaçındıkları ıktır.  
Yukarıda belirtilenlerin karşısında, AİHM, başvuranın gözaltının ilk ve son günlerinde  
jinekolojik muayene için hastaneye götürüldüğü gerçeğinin, AİHS’nin 3. maddesinin  
anlamında onur kırıcı muameleye varan asgari düzeyde şiddet içermediğini değerlendirir.  
AİHM, başvurunun bu kısmının, AİHS’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesinin anlamı dahilinde  
ıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğine karar verir.  
B. Gözaltındaki muamele  
Başvuran, 3. madde uyarınca, ayrıca, nezarette olduğu sürede çeşitli şekillerde kötü  
muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, çırııplak soyulduğunu, tecavüzle  
tehdit edildiğini, dövüldüğünü, üzerine soğuk su sıkıldığını, elektrik şoklarına maruz  
bırakıldığını ve kollarından asıldığını iddia etmiştir.  
1. Kabuledilebilirlik  
Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmiş olduğunun değerlendirilemeyeceğini  
ileri sürmüştür, zira, kötü muamele iddialarına yönelik bir cezai soruşturma başlatmak  
amacıyla hiçbir zaman Cumhuriyet Savcısı’na resmi bir şikayette bulunmamıştır.  
Başvuran, bu hususta herhangi bir görüş bildirmemiştir.  
AİHM, başvuranın, kötü muameleye ilişkin şikayetinin konusunu tekrar tekrar yerel  
yetkililerin dikkatine sunduğunu gözlemler. Bu bağlamda, AİHM, 30 Mayıs 1999 tarihinde,  
başvuranın, Cumhuriyet Savcısı’nın huzurunda, polis ifadesinin baskı altında alınmış  
olduğunu ifade ettiğini gözlemler. Ayrıca, üzerine soğuk su sıkılmış, elektrik şokuna maruz  
bırakılmış ve kollarından asılmış olduğunu ifade etmiştir. Aynı günün sonrasında, başvuran,  
Tokat Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi’nin huzurunda, Savcı tarafından alınan ifadesini  
yinelemiştir. 12 Ağustos 1999 tarihinde, başvuran, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne  
bir mektup göndermiş ve baskı altında alındığını iddia ederek polise verdiği ifadeyi geri  
almıştır. Bu mektupta, nezarette maruz kalmış olduğunu iddia ettiği kötü muamelenin çeşitli  
şekillerini ayrıntılı olarak açıklamıştır. Özellikle, polis nezaretinde olduğu sürede, çırııplak  
soyulduğunu, tecavüzle tehdit edildiğini, dövüldüğünü, üzerine soğuk su sıkıldığını, elektrik  
şokuna maruz bırakıldığını ve kollarından asıldığını iddia etmiştir. Son olarak, başvuran, 4  
Nisan 2001 tarihli temyiz başvurusunda, kötü muameleye ilişkin iddialarını yinelemiştir.  
AİHM, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 153. maddesine uygun olarak, suç  
işlenmiş olduğu şüphesi uyandıran bir durumdan bir şekilde haberdar olan Cumhuriyet  
4
Savcısı’nın, gerekli incelemeleri yürüterek olayları soruşturma yükümlülüğü olduğunu  
anımsar.  
Dolayısıyla, AİHM’nin görüşüne göre, başvuranın girişimleri, yetkilileri, onun  
şikayetini soruşturmak konusunda harekete geçirecek kadar yeterli olmuş olmalıydı,  
dolayısıyla, başvuran, bu bağlamda telafiye ilişkin iç hukuk yollarını tüketmek konusunda  
kendisinden beklenebilecek her şeyi yapmış olarak değerlendirilebilir (Örnek ve Eren –  
Türkiye (karar), no. 41306/98, 9 Ocak 2003; ve Mahmut Yaşar – Türkiye (karar), no.  
46412/99, 31 Mart 2005).  
Sonuç olarak, AİHM, Hükümet’in itirazının bu kısmını reddeder.  
Hükümet ayrıca, AİHS’nin 35. maddesi uyarınca, ayrıca, başvurunun, altı ay kuralına  
uymama gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet’in görüşüne göre,  
başvuranın, kötü muameleye ilişkin iddiasını, AİHM’ye, gözaltı süresinin son gününden  
itibaren altı ay içinde sunmuş olması gerekirdi.  
Başvuran, bu konuya ilişkin herhangi bir görüş bildirmemiştir.  
AİHM, iç hukuk yolunun mevcut olmadığı durumda, AİHS’nin 35 § 1. maddesinde  
belirtilen altı ay zaman sınırının, prensip itibarıyla, başvuruda şikayet konusu olan olayın  
meydana geldiği tarihten itibaren işlemeye başladığını yineler.  
Ancak, başvuranın başlangıçta bir iç hukuk yolundan yararlandığı ve bu hukuk yolunu  
etkisiz kılan şartların ancak daha sonraki bir aşamada farkına vardığı veya varmış olması  
gerektiği istisnai durumlarda özel yaklaşımlar uygulanabilir. Böyle bir durumda, altı aylık  
süre, başvuranın bu şartların farkına vardığı veya varmış olması gerektiği zamandan itibaren  
hesaplanabilir (Ülkü Ekinci – Türkiye (karar), no. 27602/95, 8 Haziran 1999; ve Gülistan  
Kaya ve Diğerleri – Türkiye (karar), no. 4451/02, 4 Ekim 2005).  
Bu davada, başvuranın, kötü muameleye ilişkin iddialarını, sırasıyla, Ankara Devlet  
Güvenlik Mahkemesi ve Yargıtay’daki işlemler sırasında sunduğu gözükmektedir. Başvuran  
hakkındaki nihai yerel karar 25 Nisan 2001 tarihinde verilmiş ve başvuran, AİHM’ye, 25  
Ekim 2001 tarihinde başvurmuştur. Bu şartlarda, AİHM, başvurunun, altı ay zaman sınırı  
içinde yapılmış olduğunu kabul eder. Sonuç olarak, Hükümet’in itirazlarının bu kısmını  
reddeder.  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 35 § 3.  
maddesinin anlamı dahilinde, bu şikayetin temelsiz olmadığını kaydeder. AİHM, ayrıca,  
şikayetin başka açılardan da kabuledilemez olmadığını kaydeder. Dolayısıyla, kabuledilebilir  
ilan edilmelidir.  
2. Esaslar  
(a) Gözaltında kötü muameleye ilişkin iddia  
Başvuran, gözaltında olduğu sürede kötü muameleye maruz kalmış olduğunu iddia  
etmiştir. Bu hususta, çırııplak soyulduğunu, tecavüzle tehdit edildiğini, dövüldüğünü,  
5
üzerine soğuk su sıkıldığını ve kollarından asıldığını iddia etmiştir. Ayrıca, bedenine elektrik  
şoku uygulandığını ifade etmiştir.  
Hükümet, bu iddiaları reddetmiştir. Başvuranın, iddialarını kanıtlayamadığını veya 3.  
maddeye aykırı muameleye maruz kalmış olduğu iddialarını destekleyecek herhangi bir delil  
sunmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, ayrıca, başvuranın, gözaltının ilk ve son günlerinde iki  
sefer doktor tarafından muayene edilmiş olduğunu ve adli tıp raporlarının başvuranın  
bedeninde kötü muamele izi belirtmediğini ifade etmiştir.  
3. maddenin, demokratik toplumların en temel değerlerinden birini muhafaza ettiğini  
yineleyen AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin delil  
değerlendirmesinde ispat ölçütü olarak “suçun kesin olarak veya her türlü makul şüpheden  
uzak olarak kanıtlanmış olması” ölçütünü kabul eder (Avşar – Türkiye, no. 25657/94, § 282,  
AİHM 2001-VII). Böyle bir ispat, yeterli derecede kuvvetli, açık ve uygun sonuçların veya  
benzer nitelikli çürütülmemiş karinelerin bir arada var olmasına bağlı olabilir (yukarıda  
anılan, İrlanda – Birleşik Krallık, § 161).  
AİHM, görevinin yardımcı niteliğine duyarlıdır ve bunun belirli bir davanın şartlarınca  
kaçınılmaz kılınmadığı durumda bir ilk derece mahkemesinin görevini üstlenirken dikkatli  
olması gerektiğinin farkındadır (bkz, örneğin, McKerr – İngiltere (karar), no. 28883/95, 4  
Nisan 2000). Ancak, bu davada olduğu gibi, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca iddialarda  
bulunulduğu durumda, AİHM, özellikle tam bir incelemeye başvurmalıdır (bkz., mutatis  
mutandis, Ribitsch – Avusturya, 4 Aralık 1995 tarihli karar, Seri A no. 336, § 32 ve yukarıda  
anılan Avşar, § 283).  
Sözkonusu davada, başvuranın, hakkında şikayette bulunduğu kötü muamele,  
çırııplak soyulmak, tecavüzle tehdit edilmek, dövülmek, üzerine soğuk su sıkılmak, elektrik  
şokuna maruz bırakılmak ve kollarından asılmaktan oluşmuştur. Ancak, davadaki bazı  
unsurlar, başvuranın, polis nezaretinde tutulduğu sırada 3. madde tarafından yasaklanan  
şekilde muamele görüp görmediğine dair şüpheler uyandırmaktadır.  
AİHM, ilk olarak, başvuranın, gözaltına alındığı gün saat 17.00 civarında, tıbbi  
muayene için Almus Devlet Hastanesi’ne götürüldüğünü gözlemler, burada, bir rapor  
düzenlenmiştir. Bu rapora göre, sağ gözün altında, tahriş sonucu oluşmuş, 0,5x1 cm.  
büyüklüğünde bir sıyrık olduğu kaydedilmiştir. Ondan sonra, başvuran, Tokat iline transfer  
edildiğinde, saat 19.45 civarında başka bir muayene için Tokat Devlet Hastanesi’ne  
götürülmüştür. Başvuranı muayene eden doktor, başvuranın sağ gözünün altında hiperemi ve  
burnunun sağ tarafında bir sıyrık olduğunu gözlemlemiştir. Her iki rapor da, başvuranın  
bedeninde kötü muameleye dair bir iz olmadığını belirtmiştir. Yukarıda belirtilenler ışığında  
AİHM, her ne kadar 23 Mayıs 1999 tarihli tıbbi raporlarda başvuranın yüzünde yaralar olduğu  
kaydedilmiş olsa da, bu raporların başvuranın gözaltı süresinin ilk gününde düzenlenmiş  
olduğu, oysa başvuranın kötü muamele iddialarının polis nezaretinde geçirdiği sürede tabi  
tutulduğu muameleye ilişkin olduğu şeklinde sonucuna varır. Ayrıca, başvuranın, 30 Mayıs  
1999 tarihinde de, yani gözaltının son gününde, hastaneye götürüldüğü ve Tokat Devlet  
Hastanesi’nde hazırlanan tıbbi raporun, başvuranın bedeninde kötü muameleye dair bir iz  
ortaya koymadığı kaydedilmelidir. AİHM, başvuranın, son belirtilen rapordaki tespitlere dair  
şüphe uyandırabilecek ve kendi iddialarına destekleyici ağırlık katabilecek bir malzeme  
sunmadığını kaydeder.  
6
Sonuç itibarıyla, elindeki kanıtlar hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde başvuranın  
kötü muameleye maruz bırakıldığını tespit etmesine imkan vermediğinden dolayı, AİHM,  
AİHS’nin 3. maddesinin esastan ihlal edildiğinin kanıtlandığını tespit etmemiştir (Talat Tepe  
– Türkiye, no. 31247/96, § 54, 21 Aralık 2004).  
(b)Soruşturmanın yeterliliği  
Başvuran, yerel mercilerin, kendisinin kötü muameleye ilişkin şikayetlerine yönelik  
etkili soruşturma yapmadığını iddia etmiştir. Hükümet buna itiraz etmiştir.  
AİHM, başvuranın şikayetinin özünün, sorumlu Devlet’in başvuranın kötü muamele  
iddialarına yönelik etkili soruşturma yapmadığı şeklinde olduğunu gözlemler. AİHM, ayrıca,  
3. maddenin usulen ihlal edildiğinin uygun ya da gerekli olup olmadığını tespit etmenin,  
davanın şartlarına bağlı olduğuna hükmettiği İlhan – Türkiye ([BD] , no. 22277/93, §§ 92-93,  
AİHM 2000-VII) davasına da atıfta bulunur.  
Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, dava olaylarına verilecek hukuki  
nitelendirmenin hakimi olduğundan ve kendisini, başvuran ya da bir Hükümet tarafından  
yapılan nitelendirmeye bağlı görmediğinden bu şikayetleri AİHS’nin 13. maddesi kapsamında  
incelemenin uygun olduğu kanısındadır bkz. Batı ve Diğerleri – Türkiye, no. 33097/96 ve  
57834/00, § 127, AİHM 2004-…); Aksoy – Türkiye, 18 Aralık 1996 kararı, Reports of  
Judgments and Decisions 1996-VI, s. 2287, § 98; Assenov ve Diğerleri – Bulgaristan, 28  
Ekim 1998 kararı, Reports 1998-VIII, s 3291, § 107; ve Büyükdağ – Türkiye, no. 28340/95, §  
60, 21 Aralık 2000).  
II.AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, kendisinin kötü muamele iddialarına ilişkin olarak iç hukukta etkili hukuk  
yolu bulunmadığını öne sürerek şikayetçi olmuştur. Bunun AİHS’nin 13. maddesini ihlal  
ettiğini ileri sürmüştür. Bu maddeye göre:  
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili  
resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa,  
ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.”  
AİHM, 3. madde ile teminat altına alınan hakkın niteliğinin, 13. madde bağlamında  
anlamları olduğunu tekrarlar. Bir başvuranın, Devlet görevlileri tarafından işkence gördüğü ya  
da ciddi bir kötü muameleye maruz bırakıldığı şeklinde savunulabilir bir iddiasının bulunduğu  
hallerde, “etkili hukuk yolu” kavramının, uygun durumlarda tazminat ödenmesine ek olarak,  
sorumluların belirlenmesi ve yakalanmasını muktedir ve şikayetçinin soruşturma prosedürüne  
etkin erişimini içeren, kapsamlı ve etkili bir soruşturma anlamına gelir (yukarıda anılan  
Aksoy, § 98).  
Bu davada sunulan kanıt temelinde, AİHM, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde,  
başvuranın iddia edildiği üzere polisler tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığının  
kanıtlandığını tespit etmemiştir. Ancak, geçmiş davalarda hükmettiği gibi, bu, 3. maddeye  
ilişkin şikayetin, 13. maddenin maksatları ısından “savunulabilir” bir şikayet olmasını  
engellemez (bkz. Yaşa – Türkiye, 2 Eylül 1998 kararı, Reports 1998 VI, s. 2442, § 112).  
AİHM, başvuranın kötü muamele iddialarını, mütemadiyen ulusal yetkililere ilettiğini  
not eder. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın, 30 Mayıs 1999 tarihinde Cumhuriyet Savcısı ve  
7
hakim tarafından alınan ifadelerine dayanır. Başvuran, ifadesinde, gözaltındayken üzerine  
hortumla soğuk su sıkıldığını, elektrik verildiğini ve Filistin askısına bağlandığını ıkça ifade  
etmiştir. Başvuran, 12 Ağustos 1999 tarihinde, birinci derece mahkemesine bir yazı yazmış ve  
baskı ve zorla alındığını ileri sürerek ifadesini geri çekmiştir. Başvuran, yazısında,  
gözaltındayken maruz bırakıldığını iddia ettiği çeşitli kötü muamele şekillerini ayrıntılarıyla  
anlatmıştır. Başvuran özellikle, gözaltındayken çırııplak soyulduğunu, tecavüzle tehdit  
edildiğini, dövüldüğünü, hortumla kendisine soğuk su sıkıldığını, elektrik verildiğini ve  
kollarından asıldığını ileri sürmüştür. Son olarak, 4 Nisan 2001 tarihinde Yargıtay’a yazdığı  
temyiz dilekçesinde, başvuran özellikle gözaltında uğradığı kötü muameleye atıfta  
bulunmuştur. Sonuç olarak, yetkililerin, başvuranın kötü muamele iddialarından haberdar  
olduğu açıktır. Ancak, bu iddialara yönelik olarak hiçbir soruşturma başlatılmamıştır.  
Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, yetkililerin, başvuranın kötü muamele  
iddialarına ilişkin olarak etkili bir hukuk yolu sunma yükümlülüklerini yerine getirmedikleri  
kanısındadır.  
Dolayısıyla, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
III.AİHS’NİN 41. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili  
Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa,  
Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın  
tatminine hükmeder.”  
A.Tazminat  
Başvuran, 50.000 Euro manevi tazminat talep etmiştir.  
Hükümet, bu meblağın aşırı ve kabuledilmez olduğunu ifade etmiştir.  
AİHM, başvuranın, dava şartları içinde sıkıntı ve hayal kırıklığı gibi, yalnızca bir ihlal  
tespitiyle tazmin edilemeyecek olan manevi zarara uğramış olduğunu kabul eder. Dava  
şartlarını ve içtihadını dikkate alarak AİHM başvurana 1.500 Euro manevi tazminat  
ödenmesine karar vermiştir.  
B.Mahkeme masrafları  
Başvuran ayrıca mahkeme masrafları için 1.000 Euro talep etmiştir.  
Hükümet, başvuranın bu başlık altındaki talebini reddetmiştir.  
Elindeki bilgi ve yerleşik içtihadını dikkate alarak, AİHM, mahkeme masrafları için  
talep edilen tutarın tamamının ödenmesinin uygun olacağına karar vermiştir.  
8
C.Gecikme faizi  
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermiştir.  
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,  
1. Başvuranın gözaltında kötü muameleye ilişkin şikayetini kabuledilebilir, başvurunun kalan  
kısmının kabuledilmez olduğuna oyçokluğuyla;  
2. Başvuranın gözaltında kötü muamele iddialarına ilişkin olarak AİHS’nin 3. maddesinin  
ihlal edilmediğine oybirliğiyle;  
3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine oybirliğiyle;  
4.Oybirliğiyle  
(a) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği  
tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilerek  
1.500 Euro (bin beş yüz Euro) manevi tazminat, mahkeme masrafları için 1.000 Euro (bin  
Euro) ve uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine,  
(b) yukarıda anılan üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme gününe kadar geçen süre için  
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek  
suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
4. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine  
KARAR VERMİŞTİR.  
İngilizce hazırlanmış, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 2  
Mart 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
Vincent BERGER  
Bostjan M. ZUPANCIC  
Yazı İşleri Müdürü  
Başkan  
AİHS’nin 45 § 2. maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2. maddesi uyarınca  
Yargıç J. Hedigan ve Yargıç David Thor Björgvinsson’un ortak kısmi muhalefet şerhleri bu  
karara eklenmiştir.  
V.B.  
B.M.Z.  
YARGIÇ HEDIGAN TARAFINDAN KONULAN, YARGIÇ  
BJÖRGVINSSON’UN DA KATILDIĞI KISMİ MUHALEFET ŞERHİ  
1. Başvuranın gözaltında kötü muameleye dair iddiasına ilişkin olarak AİHS’nin 3.  
maddesinin ihlal edilmediği kararı ile ilgili olarak AİHM’nin çoğunluk kararına katılıyorum.  
Ayrıca, yetkililerin, kötü muamele iddialarına ilişkin olarak başvurana etkili bir hukuk yolu  
9
sağlama yükümlülüklerini yerine getirmedikleri gerekçesiyle AİHS’nin 13. maddesinin ihlal  
edildiğine de katılıyorum.  
2. Ancak başvuranın jinekolojik muayene için Tokat Doğumevi’ne iki kere  
götürülmüş oması sebebiyle 3. madde altındaki şikayeti ile ilgili kısım açıkça dayanaktan  
yoksun olduğu gerekçesiyle kabuledilemez sayıldığı müddetçe ne yazık ki bu karara  
katılamam.  
Kabuledilebilirlik  
Benim görüşüme göre, yetkililerin, bu tıbbi muayeneleri yapmış veya yapmamış  
olmalarının, başvuranın zarar gören kişi statüsüne bir etkisi yoktur. Başvuranın şikayetinin  
esası, koruması altında olduğu yetkililer tarafından bekaret durumunun tespit edilmesi  
talebiyle jinekolojik muayene ve fiili livata muayenesi için iki kez Tokat Doğumevi’ne  
götürülmüş olmasıdır. Bu bakımdan, olaylara ilişkin bir anlaşmazlık yoktur. Dolayısıyla,  
başvuranın tartışma konusu olaylardan zarar gören kişi durumunda olduğu görüşündeyim.  
Bu şikayetin temelsiz olmadığı kararındayım. Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan  
edilmelidir.  
Esaslar  
Hükümet’in, başvuranın jinekolojik muayene ve fiili livata muayenesi için hastaneye  
götürülmesi sırasında polisin amacının, cinsel tacize yönelik yapılacak yanlış bir suçlamayı  
önlemek olduğuna ilişkin görüşlerini not ediyorum. Ancak yetkili makamların, polis  
tarafından gözaltında tutulan kişilerin onuruna saygı gösterme yükümlülüğü vardır ve kişilerin  
gözaltı süresince kaçınılmaz olan sıkıntılarının yoğunluğunu artıracak üzüntülere ve  
zorluklara maruz kalmalarına neden olabilecek önlemler almamalıdırlar.  
Hükümet’in sözkonusu hususta aldığı önlemleri haklı göstermek için sunmuş olduğu  
nedenlerin, bir kadın tutuklunun jinekolojik muayene için polis tarafından hastaneye  
götürülmesi hususundaki Y.F./Türkiye (no. 24209/94, AİHM 2003-IX) davasında sunulan  
nedenlerden daha dar çerçeveli olduğunu belirtirim.  
Ne AİHM içtihadında ne de İÖK (İşkenceyi Önleme Komitesi) raporlarında, kadın  
tutukluların, Hükümet’in öne sürdüğü maksatlar için, tutuklama yetkililerince jinekolojik  
muayeneye gönderilebileceğini destekleyen hiçbir ifade bulunmadığı görüşündeyim.  
Başvuranın hastaneye getirilip böyle bir muayeneyle karşı karşıya bırakılması, Y.F. –  
Türkiye davasında bulunan maksatlarla aynıdır. Bu davada başvuranın muayeneyi reddedecek  
kadar güçlü bir özelliğinin kişiliğinin bulunması, bana göre, bu prosedüre hiçbir surette,  
herhangi bir meşruiyet kazandırmamaktadır.  
Bu sebeplerle, başvuranın bu muayenelere götürülerek aşağılayıcı maruz bırakıldığı,  
çünkü bunun kendisinde korku, ıstırap, aşağılık duygusu, küçük düşme duygusuna sebep  
olduğu ve bu açıdan 3. maddenin ihlal edildiği kanısındayım (Labita – İtalya).  
10  
AİHS’nin 8. maddesi kapsamında bir şikayette bulunulmuş olsa idi, yetkililerin  
davranışlarının, amaçlanan hedefle orantılı olmadığı kanısına varır ve bu maddenin ihlal  
edildiğine kanaat getirirdim.  
11