CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
Halise DEMİREL-TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 39324/98)  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
__________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Haklan  
Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının  
tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı  
Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan  
amaçlarla alıntılanabilir.  
1
Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Halise Demirel’in (“Başvuran”), 20 Kasım 1997  
tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşmenin "AİHS" eski 25.  
maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na "AİHK", AİHS’nin  
in 5§3 ve 6§1 maddelerinin ihlal edildiği iddiasıyla yaptığı başvurudur (Başvuru no:  
39324/98).  
1971 doğumlu olan Başvuran, Halise Demirel, Türk vatandaşı olup Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi “AİHM” önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından Sn. Mesut ve Meral Bektaş  
tarafından temsil edilmektedir. Başvuran, şu an Batman Cezaevi’nde bulunmaktadır.  
OLAYLAR  
A. Başvuranın yakalanması ve gözaltına alınması  
Başvuranın imzaladığı ve polis tarafından 28 Eylül 1991 tarihinde düzenlenen yakalama  
tutanağına göre PKK aleyhinde yürütülen bir operasyon sırasında Başvuran, Halise Ayyıldız  
adına düzenlenmiş sahte bir kimlik, PKK’ya ait belge, el bombası ve bir tabancayla  
yakalanmış ve 17 kişiyle birlikte gözaltına alınmıştır.  
5 Ekim 1991 tarihinde, Van Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nin talebi üzerine  
Van Cumhuriyet Savcısı gözaltı süresini 8 gün uzatmıştır.  
Başvuran adı geçen şube tarafından 6 Ekim 1991 tarihinde sorgulanmış ve daha sonra  
Diyarbakır’a nakil edilmiştir.  
B. Tutuklama  
9 Ekim 1991 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi üzerine Başvuran  
Diyarbakır 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (kısaca “Mahkeme”) tarafından  
tutuklanştır.  
5 Kasım 1991 tarihli iddianamesiyle Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, TCK’nin 168/1 maddesi  
çerçevesinde silahlı çete oluşturmaktan Başvuran ve diğer 17 sanık aleyhinde dava açmıştır.  
19 Ocak 1994 tarihli bir karar ile Mahkeme, Başvuran ile birlikte dört kişi hakkında  
toplanacak delillerin yargılamayı uzatacağından dolayı, dava dosyasının diğer 17 kişiye ait  
dava dosyasından ayrılmasına karar vermiştir.  
8 Nisan 1994 tarihli duruşmada, mezkur Mahkeme “kanıtların durumu ve suçun niteliği  
bakımından” Başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.  
1 Haziran 1994 tarihli duruşmada Mahkeme, Başvuranın kimliğini saplamak amacıyla nüfus  
cüzdan örneğini talep etmiştir. Ayrıca, Başvuran ile birlikte tutuklanan ve yargılanan diğer  
şahısların dava dosyasının Yargıtay’da sonuçlanmasını beklemeye karar vermiştir.  
2
Aynı gün Mahkeme, Cizre Asliye Ceza Mahkemesi’nden istinabe yoluyla görgü tanığı  
Abdulhakim Güven (“A.G.”)’in ifadesinin alınmasını ve 18 Haziran 1994 tarihli duruşmaya  
kadar gönderilmesini talep etmiştir.  
2 Ekim 1994 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanı, A.G.’in Diyarbakır Jandarma  
Komutanlığında görevli olduğunu Cizre Cumhuriyet Savcılığına bildirmiştir.  
3 Ekim 1994 tarihli bir yazı ile Cizre Asliye Ceza Mahkemesi bu bilgiyi Mahkeme’ye  
aktarştır.  
26 Ekim 1994 tarihinde Mahkeme, A.G.’in 14 Aralık 1994 tarihli duruşmada hazır  
bulundurulması için Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’na celp göndermiştir.  
15 Kasım 1994 tarihinde, söz konusu celbe karşı Diyarbakır Jandarma Komutanlığı A.G.’nin  
görevli olmadığını, Cizre’de bulunduğunu ve açık adresinin bilinmediğini belirtmiştir.  
17 Ocak 1995 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanlığı, Mahkeme’ye A.G.’nin bir itirafçı  
olarak PKK tarafından tespit edilmemesi için sık sık adres değiştirdiğini ve ona ait olan tüm  
resmi yazıları bildirdiğini belirtmiştir.  
1 Şubat 1995 tarihli yazı ile Mahkeme, A.G.’nin 22 Mart 1995 tarihli duruşmada hazır  
bulundurulması için aleyhinde celpname düzenlendiğini Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’na  
bildirmiştir. Ayrıca, Başvuranın soyadının Ayyıldız değil Demirel olarak tespit edildiğini  
belirtmiştir.  
13 Şubat 1995 tarihinde, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı, Mahkeme’ye A.G.’nın  
bölüğünde mevcut olmadığını bildirmiştir.  
22 Mart 1995 tarihinde Mahkeme, Diyarbakır Jandarma Komutanlığına yazarak 3 Mayıs 1995  
tarihli duruşmaya ilişkin Başvuran hakkında celp müzekkeresi çıkarıldığını vurgulamıştır.  
30 Mart 1995 tarihinde, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı, A.G.’nin birliğinde mevcut  
olmadığını ve Jandarma Asayiş Komutanlığına bağlı Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele  
Tim Komutanlığı’na yazılması gerektiğini Mahkeme’ye bildirmiştir.  
11 Nisan 1995 tarihinde, Diyarbakır Cezaevi Müdürlüğü A.G.’in 9 Kasım 1993 tarihinde  
Diyarbakır Merkez Kapalı Cezaevine nakil edildiğini mezkur savcılığa bildirmiştir.  
3 Mayıs, 7 Haziran ve 10 Temmuz 1995 tarihli yazışmalarda Mahkeme, A.G.’in aleyhinde 7  
Haziran 1995 tarihli duruşma için celpname çıkarıldığını Jandarma Asayiş Komutanğı’na  
bildirmiştir.  
12 ve 18 Temmuz 1995 tarihlerinde, Jandarma Asayiş Komutanğı, A.G.’nin şubesinde  
görevli olmadığını belirtmiştir.  
13 Eylül 1995 tarihli yazısında Mahkeme DGM, Cizre DGM ve Cizre Jandarma  
Komutanlığından A.G.’nin adresinin tespit edilmesini ve 8 Kasım 1995 tarihli duruşmadan  
haberdar edilmesini talep etmiştir.  
3
6 Kasım 1995 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanlığı görgü tanığının Diyarbakır Jandarma  
Komutanlığında görevli olduğunu DGM’ye bildirmiştir.  
21 Aralık 1995 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanlığı, görgü tanığının Diyarbakır Asayiş  
Komutanlığında çalışğını yinelemiştir.  
17 Ocak 1996 tarihli yazışmasında Mahkeme, A.G’in 28 Şubat 1996 tarihli duruşmaya  
çağırılması yönünde Savcılığa müzekkere yazmıştır.  
29 Ocak 1996 tarihinde, Jandarma Asayiş Komutanlığı, A.G.’nin kendi bünyesinde  
çalışmadığını Mahkeme’ye bildirmiştir.  
18 Mart 1996 tarihinde Mahkeme’nin talebi üzerine Diyarbakır Jandarma Komutanlığı,  
A.G.’nin ne kendi bünyesinde ne de Jandarma Asayiş Komutanğında çalışmadığını  
bildirmiştir.  
15 Mayıs 1996 tarihli duruşmada Mahkeme, görgü tanığı A.G.’nın bulunamamasının  
yargılamanın uzamasına neden olacağından dolayı, dinlenmesine gerek olmadığına karar  
vermiştir.  
5 Haziran 1996 tarihli duruşmada, Başvuranın temsilcisi, müvekkilinin PKK örgütüne yeni  
militanlar bulmaktan ve yasadışı yayın dağıtmaktan itham edildiğini belirtmiştir.  
10 Eylül 1997 tarihli duruşmada, Başvuranın temsilcisi müvekkili aleyhinde hiçbir kanıtın  
bulunmadığını ve 6 yıldır süren yargılamanın AİHS’ne uygun olmadığını iddia etmiştir.  
25 Eylül 1996 tarihli duruşmada Mahkeme, suç ortakları tarafından 5 Haziran 1996 tarihinde  
yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay’ın nihai kararının beklenmesine karar vermiştir.  
Mahkeme, kanıtların durumu ve suçların niteliği gözönüne alındığında başvuranların  
tutululuk hallerinin (8 Nisan, 1 Haziran, 18 Temmuz, 26 Ekim ve 14 Aralık 1994, 1 Şubat, 7  
Haziran, 7 Temmuz, 13 Eylül ve 8 Aralık 1995, 17 Ocak, 28 Şubat, 3 Nisan ,5 Ağustos, 25  
Eylül, 23 Ekim ve 11 Aralık 1996, 19 Şubat , 26 Mart, 14 Mayıs, 2 Temmuz, 10 ve 22 Eylül  
1997) tarihli duruşmalarda devamına karar vermiştir.  
Mahkeme, 26 Ekim ve 14 Aralık 1994, 22 Mart, 3 Mayıs ve 6 Aralık 1995 ve 15 Mayıs 1996  
tarihli duruşmalarda ise her hangi bir gerekçe beyan etmemiştir.  
15 Eylül 1997 tarihli tedbir kararına istinaden mahkeme, başvuranın tahliye talebini gerekçe  
göstermeksizin reddetmiştir.  
1 Haziran ve 24 Aralık 1997, 25 Şubat, 1 Nisan, 6 Mayıs ve 3 Haziran 1998 tarihli  
duruşmalarda Mahkeme, Yargıtay’ın kararının beklenmesine ve Başvuranın tutukluluk halinin  
devamına karar vermiştir.  
13 Temmuz 1998 tarihinde, mahkeme, dava dosyasının Yargıtay tarafından ilk dereceli  
mahkemeye gönderildiğini tespit etmiştir.  
Mahkeme 13 Haziran, 9 Eylül ve 14 Ekim 1998 tarihli duruşmalarda, Başvuranın tutukluluk  
halinin devamına karar vermiştir.  
4
21 Ekim l998 tarihinde, TCK’nın 168/2. maddesi ve 3713 Sayılı Yasanın 5. maddesi uyarınca,  
iki sivil ve bir asker hakimden oluşan Mahkeme, Başvuranı, PKK mensubu olmaktan 22 yıl 6  
ay ağır hapis cezasına mahkum etmiştir. Mahkeme gerekçesinde, Başvuranın gözaltı sırasında  
vermiş olduğu ifadesinde itham edildiği suçları kabul ettiğini, savcılık makamında ise 1990  
yılında PKK’ya katıldığını ve bir arama sırasında üzerinde bir silah ve el bombasıyla  
yakalanğını kabul ettiğini ve hakim karşısında ise PKK’ya üye olduğunu ancak hiçbir  
eyleme katılmadığını, Jiyan ve Gurbat kod adlarını kullandığını ve Van’a yeni üye bulmak  
için geldiğini belirmiştir.  
26 Mayıs 1999 tarihinde tebliğ edilen 12 Mayıs 1999 tarihli karar ile Yargıtay, ilk derece  
mahkemesinin kararını onamıştır.  
HUKUKA DAİR  
I.  
AİHS’NİN 5§3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
AİHS’nin 5§3 maddesine atıfta bulunan Başvuran, tutukluluk halinin uzunluluğundan  
şikayetçidir.  
Başvuran, Mahkeme’nin sadece itham edildiği suçun niteliğine dayanarak tutukluluk halinin  
devamına karar verdiğini ve söz konusu gerekçenin AİHS’nin 5§3 maddesine aykırı olduğunu  
belirtmiştir. Ayrıca Başvuran, Mahkeme’nin tutukluluk gerekçesini açıklarken firar etme  
olasılığı, ikametgahının olmayışı, kanıtların yok edilmesi vb. gibi değerlendirmelerde  
bulunmadan, kanıtların durumu ve suçun niteliğine dayandığını iddia etmektedir. Başvuran,  
kimliğinin 1 Şubat 1995 tarihinde tespit edildiğini ve tüm kanıtların toplanmasına rağmen  
tutululuk halinin devam edilmesine dair karar verildiğini ileri sürmektedir.  
Konuyla ilgili AİHM’nin içtihatlarına atıfta bulunan Hükümet, Başvuranın tutukluluk  
süresinin makul olduğu hakkında firar etme olasılığına, ikametgahın olmayışına, kanıtların  
yok edilmesine, Başvuranın da katıldığı terörist faaliyetlere ve yakalanan kişi sayısına,  
cezanın ve ihtam edildiği suçun niteliğine vurgu yapmıştır. Ayrıca, Hükümet, 1 Şubat 1995  
tarihinde, başvuranın sahte bir kimlik yakalanmasıyla DGM’nin kimlik tespitinde zorlandığını  
belirtmektedir.  
AİHM öncelikle, Başvuranın tutukluluk halinin 28 Eylül 1991 tarihinde başladığını ve  
Mahkeme tarafından mahkum edildiği tarih olan 21 Ekim 1998’de sonra erdiğini belirlemiştir.  
AİHM, AİHS’nin 5§3 maddesi tarafından öngörülen nihai kararın son aşamasında, itham  
edilen suçun mahkumiyet gerekçesinin açıklanması ile tutukluk halinin sona erdiğini  
hatırlatmaktadır (Bkz, 27 Haziran 1968 tarihli Wemhoff-Almanya kararı, §9 ve Labita- İtalya  
kararı, no: 26772/95, § 147) Başvuranın tutukluk halinin AİHS’nin 5§3 maddesine göre 21  
Ekim 1998 tarihinde sona erdiği anlaşılmaktadır. Bu halde, değerlendirmeye anılacak olan  
zaman dilimi 7 yıl 23 gündür.  
AİHM içtihatlarına göre, tutukluluk halinin makul süresi soyut bir değerlendirmeyle  
ölçülmemektedir. Bir sanığın tutukluluk halinin makul süresi her davanın kendi gerekçesine  
göre değerlendirilmelidir (Bkz, 26 Ocak 1993 tarihli W-İsviçre kararı, § 30). AİHM öncelikle,  
bir tutuklama durumunda adli makamların tutukluk süresinin öngörülen makul süreyi  
geçirmemekle sorumlu olduklarını belirtmektedir. Söz konusu kararların gerekçelerine ve  
5
ilgilinin başvurularında belirttiği olaylara dayanarak AİHM, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal  
edilip edilmediğini tespit etmek zorundadır (Bkz, 28 Ekim 1998 tarihli Assenov ve diğerleri-  
Bulgaristan kararı, §154).  
Buna karşın, mevcut dosyanın unsurlarına göre Mahkeme, Başvuranın tutukluk halinin  
devamına karar verirken çoğu kez aynı gerekçeleri (“kanıtların durumu ve isnad edilen suçun  
niteliği göz önüne alındığında...”) kullanmış ve her zaman aynı gerekçeyi belirtmemek için  
bazen de gerekçe göstermemiştir. Yakalanan kişinin suç işlediğinden şüphelenilmesine yol  
açacak nedenlerden söz etmek, tutukluk kurallarının olmazsa olmaz koşuludur. Ayrıca, söz  
konusu koşul da bir müddet sonra geçerliliğini de yitirmektedir. Bu durumda, AİHM’nin, adli  
makamlar tarafından gösterilen diğer gerekçelerin, özgürlüğün sınırlanmasını meşru kılıp  
kılmadığını tespit etmesi gerekmektedir. Eğer bu gerekçeler “yeterli” ve “etkili” ise o zaman  
AİHM, yetkili makamların yargılama sırasında “özel bir titizlik” gösterip göstermediğini  
araştırmak zorundadır (Bkz, 26 Temmuz 2001 tarihli Ilıjkov-Bulgaristan kararı, § 77 ve  
yukarıda anılan Labita kararı, §§ 152 ve 153).  
AİHM, firar etme olasılığına, ikametgahın olmayışına, kanıtların yok edilmesine, Başvuranın  
da katıldığı gibi terörist faaliyetlere ve yakalanan kişi sayısına ilişkin Hükümet tarafından ileri  
sürülen iddialara katılmamaktadır. Ayrıca, buna benzer iddialar cezanın ağırlığı gerekçe  
gösterilerek açıklanamaz. Başka bir deyişle, bu iddiaların mevcudiyetini teyit eden veya kaçma  
ihtimalinin yargılanmak üzere tutuklu tutulmayı haklı çıkarmayacak derecede düşük olduğunu  
ortaya koyan başka ilgili etkenlere göre değerlendirilmelidir. AİHM, Hükümet’in ileri sürmüş  
olduğu benzeri sakıncaların adli makamlar tarafından değerlendirmeye alınmadığını  
belirtmektedir (Bkz, 26 Haziran 1991 tarihli Letellier-Fransa kararı, § 43, 27 Ağustos 1992  
tarihli Tomasi-Fransa kararı, § 98, 8 Haziran 1995 tarihli Yağcı ve Sargin-Türkiye kararı, §  
52 ve 8 Haziran 1995 tarihli Mansur-Türkiye kararı, § 55).  
Bu bağlamda AİHM, tutukluluk gerekçelerine dayanarak yetkili makamların 7 yıl süren bir  
tutukluluktan sonra hangi risklerle karşı karşıya kalındığını açıklamak zorunda olduğunu  
vurgulamaktadır (Bkz, 31 Temmuz 2001 tarihli Zannouti-Fransa kararı, § 44 ve 45 ve  
yukarıda zikredilen W-İsviçre kararı, § 33).  
AİHM, ön soruşturmanın 6 Ekim 1991 tarihinde sona erdiğini, 10 Ocak 1992 tarihinden 1  
Şubat 1995 tarihinde kadar -özellikle uzun bir süre- Mahkeme’nin Başvuranın kimliğini tespit  
etmek amacıyla nüfus cüzdan örneğini istediğini ve Başvuranın dava dosyasını diğer  
sanıklarınkinden ayırdığını belirtmektedir.  
Sonuçta AİHM, söz konusu zaman diliminde Başvuranın tutuklu kalmasının AİHS’nin 5§3  
maddesinin ihlaline neden olduğunu belirtmektedir.  
Buna istinaden, mezkur madde ihlal edilmiştir.  
II.  
AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
A. Mahkeme’nin bağımsız ve tarafsızlığına ilişkin  
AİHS’nın 6§1 maddesine atıfta bulunan Başvuran, Mahkeme’nin (Diyarbakır 1 No’lu Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’nin) bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığını iddia etmiştir.  
6
9 Haziran 1998 tarihli Incal-Türkiye kararına dayanan Başvuran, adil bir mahkeme tarafından  
yargılanmadığını, DGM’lerin statüsünde yapılan son değişikliklerden muaf tutulduğunu ve  
karar gerekçesini açıklayan üç hakimden birinin asker kökenli olduğunu ileri sürmüştür.  
Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki  
Kanun’un, Anayasa’nın 143. maddesine değişiklik getiren 18 Haziran 1999 tarihli Kanun ile  
değiştirildiğini ve bu tarihten itibaren hiçbir askeri hakimin DGM bünyesinde görev  
almağını belirtmiştir.  
AİHM, 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar-Türkiye ve yukarıda anılan Incal kararında, benzer  
şikayetleri incelediğini belirtmiştir. DGM bünyelerinde görev alan askeri hakimlerin statüleri  
ile ilgili diğer konuların tartışıldığını ve sözkonusu hakimlerin üstlerinden emir alan ordu  
mensupları olduklarını ve atanmalarına ilişkin kararların birçoğunun idari makamlar ve ordu  
tarafından alındığını belirtmiştir.  
AİHM, Hükümet’in sunduğu bilgilere göre Türk yasalarında yapılan son değişikliklerin bir  
biçimde AİHS’nin yükümlülüklerini yerine getirdiğini vurgulamakta ve görevinin sadece  
konuyla ilgili koşulları değerlendirmek olduğunu; olay tarihinde meydana gelen  
değişikliklerden dolayı Başvuranın davasının geçerli bir hukuki gerekçesinin bulunmadığına  
dair karar alamayacağını hatırlatmaktadır (Bkz, Sadak ve diğerleri-Türkiye Davası, no:  
29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96, §38).  
AİHM’nin görevi Mahkeme’nin Başvuranın adil yargılanma hakkının ihlal edip etmediğini ve  
Başvuranı yargılayan mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığına dair meşru gerekçelerin  
bulunup bulunmadığını tespit etmektir (Yukarıda bahse konu olan Incal kararı, §70 ve  
Çıraklar kararı §38).  
Bu açıdan AİHM, Başvuranın sivil olması münasebetiyle daha önce Incal ve Çıraklar  
kararlarında olduğu gibi varmış olduğu sonuçtan farklı düşünmek için hiçbir gerekçenin  
bulunmadığını kanısındadır. Mevcut davada Başvuran, Mahkeme’nin üyelerinden birinin ordu  
mensubu olması sebebi ile dava ile hiçbir ilgisi olmayan konulardan haksız biçimde  
etkilenebileceğinden meşru olarak endişe duymaktadır. Bu nedenle, Başvuranın Devlet  
Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konularında şüphe duyması için meşru  
sebebi oluşmuştur (Bkz, yukarıda anılan Incal kararı, §72).  
Sonuçta, AİHM, Başvuranı yargılayan ve mahkum eden Mahkeme’nin AİHS’nin 6. maddesi  
uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığına karar vermiştir.  
B. Mahkeme’nin yargılamasının adilliği hakkında  
AİHS’nin 6§1 maddesine göndermede bulunan Başvuran, mahkumiyet gerekçesinin güvenlik  
güçleri tarafından yasadışı olarak toplanan kanıtlara dayandırıldığından şikayetçidir.  
Başvuran, hakim karşısında, gözaltı sırasında alınan ifadelere ve hakkında ileri sürülen  
iddialara itirazda bulunduğunu belirtmektedir.  
Hükümet, Başvuranın mahkumiyetinin diğer yakalanan kişilerin beyanlarına göre  
gerekçelendirildiğini ifade etmektedir.  
7
AİHM, yukarıda varmış olduğu sonuçlar ışığında Mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına  
ilişkin şikayetlere daha önce cevap verdiği kanısındadır ve 6. maddesine ilişkin diğer  
şikayetleri incelemeye gerek olmadığına karar vermiştir (Bkz, yukarıda anılan Sadak ve  
diğerleri kararı (N: 1), § 69).  
C. Yargılamanın süresi  
AİHS’nin 6§1 maddesine atıfta bulunan Başvuran makul bir sürede yargılanmadığından  
şikayetçidir.  
Başvuran, hakkında yürütülen cezai yargılamasının uzunluluğundan şikayetçi olduğunu ve  
yargılananın sadece bir kişi olması nedeniyle akıbetinin bir an önce belirlenmesini isteyen bir  
kişi olarak özellikle süre konusunda endişelendiğini belirtmektedir. Yargılamanın 7 yıl 7 ay  
ve 14 gün gibi bir sürede sonuçlandığını ve bu sürede hal ve tutumlarından dolayı her hangi  
bir ithamda bulunulmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Aksine, cezai yargılamayı yürüten  
Mahkeme’nin davranışı ve ihmalkarlığını bu olaya sebebiyet vermiştir.  
Ayrıca, Başvuran 19 Ocak 1994 tarihinde dava dosyasının diğer sanıkların dosyalarından  
ayrılğını, ancak 4 ay 20 gün sonra 1 Haziran 1994 tarihinde ise Mahkeme’ce davasının  
görülmeye başlandığını hatırlatmıştır.  
Başvuran, 26 Ekim 1994 tarihinde nüfus cüzdan örneğinin Mahkemeye sunulmasına rağmen  
dava dosyasına eklenmediğini ve bu tarihten itibaren yargılama sürecinde herhangi bir  
gelişme olmadığını ve karar gerekçesinin açıklanmasında Mahkeme’nin ihmalinden dolayı  
yargılama süresinin uzadığını iddia etmiştir.  
1 Haziran 1994 tarihli duruşmada Mahkeme Yargıtay’dan dava dosyasını talep etmiş ancak  
söz konusu makam dosyanın bir nüshasını 3 Mayıs 1995 tarihinde, başka bir deyişle 11 ay  
sonra göndermiştir. 5 Haziran 1996 tarihli duruşma sırasında Mahkeme, Yargıtay’dan asıl  
dava dosyasını tekrar talep etmiştir. Dava dosyası ancak 13 Temmuz 1998 tarihinde, yani 25  
ay sonra teslim edilmiştir. Bu çerçevede Başvuran, Mahkeme’nin ihmalkar davranmasının  
yargılamanın uzamasına neden olduğunu belirtmektedir. Başvurana göre, nüfus cüzdan örneği  
gibi bazı evrakları talep edilmesi veya A.G. adlı tanığın celp edilmesi sırasında bazı  
zorlukların ortaya çıkması, Devletin diğer kurumların kendisiyle işbirliği yapmaktan kaçtığını  
göstermektedir.  
Sonuçta Başvuran, yargılamanın uzun sürmesinin davanın karmaşıklığından  
kaynaklanmadığını, Devlet kurumlarının tutumlarından kaynaklandığını belirtmektedir.  
AİHM, prosedürün Başvuranın 28 Eylül 1991 tarihinde yakalanması ile başladığını ve  
Yargıtay’ın 12 Mayıs 1999 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamasıyla sona  
erdiğini hatırlatmıştır. Buna istinaden, yargılama 7 yıl 7 ay ve 14 gün sürmüştür.  
AİHM, makul sürenin niteliğini, içtihatlar tarafından belirlenen kriterlere göre özellikle  
davanın karmaşıklığı, Başvuranın ve yetkili makamların tutumları (Bkz, diğer kararlar  
arasında, 23 Nisan 1998 tarihli Doustaly-Fransa kararı, § 39, 22 Nisan 1998 tarihli Richard-  
Fransa kararı, §57, Pelissier ve Sassi-Fransa kararı, no: 25444/94, §67 ve Papachelas-  
Yunanistan kararı, n: 31423/96, §35) veya bir bütün olarak incelenen dava koşullarının  
belirlediğini hatırlatmaktadır (Bkz, mutatis mutandiz, 7 Kasım 2000 tarihli Piccolo-İtalya  
kararı, §10).  
8
Mevcut davadaki olaylar ışığında, AİHM, Başvuranın PKK mensubu olduğu gerekçesiyle  
diğer dört sanıkla birlikte yargılandığı göz önüne alındığında söz konusu davanın belirli bir  
karmaşıklığa sahip olduğunu unutmamak gerektiğini belirtmektedir.  
Adli makamların tutumları konusunda, AİHM, ilk olarak yalnızca devlete yüklenebilen  
gecikmelerin “makul sürenin” ihlal edildiğine dair neden gösterilebileceğini hatırlatmaktadır  
(Bkz, bununla birlikte, 21 Mart 2000 tarihli Gergouil-Fransa kararına, no: 40111/98,§98 ve  
yukarıda zikredilen Papachelas kararına, §40). Konuyla ilgili olarak AİHM, Başvuranın 28  
Eylül 1991 tarihinde yakalandığını, 9 Ekim 1991 tarihinde tutuklandığını, 5 Kasım 1991  
tarihinde hakkında dava açıldığını ve 8 Nisan 1994 tarihinde ise Mahkeme tarafından  
dinlendiğini kaydetmiştir. Bu çerçevede, AİHM Başvuranın nüfus bilgilerinin tespit  
edilmesine ilişkin görevin ilk soruşturmayı yürüten yetkili makamlara ait olduğunu  
belirmektedir.  
Ayrıca, AİHM, 19 Ocak 1994 tarihli bir ara karar ile Mahkeme’nin Başvuranın dava  
dosyasını diğer sanıkların dosyasından ayrılmasına karar verdiğini ve Başvuranın kimlik  
bilgilerinin 1 Şubat 1995 tarihinde tespit edildiğini belirtmektedir.  
AİHM, Mahkeme’nin Başvuranın dava dosyasının ayrı incelenmesine karar vermesini  
müteakip Başvuranın kimliğinin tespit edilmesi amacıyla 1 Haziran 1994 tarihinden itibaren  
işlemleri başlattığını ifade etmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme’nin yetkili makamlardan  
sadece Başvuranın nüfus cüzdan örneğini talep etmesinin 8 ay sürdüğünü ve bu gecikmeden  
yetkili makamların sorumlu olduğunu belirtmiştir.  
AİHM, Mahkeme’nin 1 Haziran 1994 tarihli duruşmasında, A.G. adlı tanığın dinlenmesine  
karar vermesi ile 15 Mayıs 1996 tarihinde bu tanığı dinlenmesini reddetmesi arasında 2 yıl  
geçtiğinin hatırlatılması gerektiğini düşünmektedir. AİHM, Mahkeme’nin birçok kez farklı  
makamlar ile yazışmasına rağmen bir türlü tanığı dinleyemediğini vurgulamaktadır. Bununla  
birlikte, söz konusu gecikmenin de yetkili makamlarından kaynaklandığını ifade etmektedir.  
AİHM, Hükümet tarafından mezkur süreler hakkında herhangi bir açıklama yapılmadığını  
hatırlatmaktadır. Söz konusu makamların iş yoğunluğundan dolayı böyle bir gecikmeye neden  
oldukları varsayılsa dahi; bu gibi bir iddia geçerli bir gerekçe sayılmamaktadır. Bu bağlamda,  
AİHS’nin 6§1 maddesi, mahkemelerin “makul sürede yargılama” gibi, AİHS’nin  
yükümlüklerini yerine getirmek amacıyla, sözleşmeci devletlerin kendi hukuk sistemlerini  
tekrardan düzenlemelerini sağlamaktadır (Bkz, 23 Eylül 1998 tarihli Portington-Yunanistan  
kararı, § 33).  
Sonuçta, yetkili makamların tutumları göz önüne alındığında, AİHM, 7 yıl 7 ay ve 14 gün  
süren bir yargılamanın makul sürede sona erdiğinin kabul edilemez olduğu kanısındadır.  
Buna istinaden, AİHS’nin 6§1 maddesi ihlal edilmiştir.  
Bu nedenlerle AİHM,  
1. Başvuranın, makul bir sürede yargılanmadığına ve yargılama sırasında serbest  
bırakılmadığına ilişkin AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edildiğine;  
9
2. Diyarbakır 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin tarafsız ve bağımsız bir mahkeme  
olmaması sebebiyle AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. Cezai yargılamanın uzunluğundan dolayı AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 6. maddesine ilişkin diğer şikayetlerin incelemesine gerek olmadığına;  
5.  
a) Bu kararın AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafına göre kesinleşmesini takip eden  
üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına çevrilmek üzere  
aşağıdaki miktarların, davalı Devlet tarafından Başvurana ödenmesine,  
i)  
ii)  
iii)  
Maddi ve manevi tazminat olarak 6.000 (altı bin) Euro;  
Masraf ve harcamaları için 3.200 ( üç bin iki yüz) Euro;  
söz konusu miktarlara yüklenebilecek her türlü verginin ödenmesine,  
b) Önceki paragrafta belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödemenin yapıldığı  
tarihe kadar geçen süre için, yukarıda belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankasının  
kredi faiz oranına yüzde üç puan eklenmek suretiyle gecikme faizi uygulanmasına;  
oybirliği ile;  
6. Başvuranın, hakkaniyete uygun bir tatmin için geriye kalan taleplerinin reddine; karar  
vermiştir.  
Karar, AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca, Fransızca olarak  
yazılş ve 28 Ocak 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.  
10