COUNCIL  
OF EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no. 50973/06, 8672/07 ve 8722/07)  
KARAR  
STRAZBURG  
9 Aralık 2008  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tâbi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 50973/06, 8672/07 ve 8722/07 no’lu  
davanın nedeni T.C. vatandaşları Cem Demirbaş, Haydar Ceylan ve Binnaz Demirbaşın  
(“başvuranlar”), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sırasıyla 8 Aralık 2006, 15 Şubat 2007  
ve 17 Şubat 2007 tarihlerinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin  
(“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları üç başvurudur.  
Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından Z. Polat tarafından temsil edilmiştir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuranlar, sırasıyla 1977, 1974 ve 1974 doğumludur ve İstanbul’da yaşamaktadır.  
A. Başvuranların yakalanması, tutuklanması ve yargılanması  
Cem Demirbaş ve Haydar Ceylan, 18 Nisan 1999’da; Binnaz Demirbaş, 19 Nisan  
1999’da yakalanmıştır. Binnaz Demirbaş ve Cem Demirbaş hakkında hazırlanan yakalama  
tutanağına göre, Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist – Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş  
Ordusu (TKP/ML-TİKKO) adlı yasadışı örgüte üye oldukları şüphesiyle yakalanmışlardır.  
Müteakiben İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltına  
alınmışlardır.  
25 Nisan 1999’da başvuranlar, önce Cumhuriyet Savcısı ve müteakiben kendilerini  
sorgulayarak ifadelerini kayda geçiren İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi  
önüne çıkarılmışlardır. Nöbetçi hakim, başvuranların tukuklanmasına karar vermiştir.  
3 Haziran 1999’da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,  
başvuranlar ve diğer dokuz kişi aleyhinde bir iddianame sunmuştur. Başvuranlar, eski  
TCK’nın 146/1 maddesince yasaklanan devletin anayasal düzenini bozmak suçuyla itham  
edilmiştir.  
25 Ağustos 1999’da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, davanın esasına ilişkin ilk  
duruşmayı yapmış, takip eden 12 duruşma ise, iddianamenin açıktan okunması,  
başvuranlardan savunmalarının istenmesi ve kimlik tespiti ile sabıka kayıtlarının elde edilmesi  
ile geçmiştir. Başvuranlar, bazı görgü tanıklarının dinlenmesini ve böylece, diğer hususlar  
yanında, soruşturmanın kapsamının genişletilmesini talep etmişler ancak talepleri  
reddedilmiştir.  
22 Mayıs 2002’de birinci derece mahkemesi, başvuranları suçlandıkları üzere mahkûm  
etmiş ve ölüm cezasına çarptırmıştır. Ceza, daha sonra ömür boyu hapis cezasına çevrilmiştir.  
Başvuranlar temyize gitmiş, 17 Nisan 2003’te Yargıtay kararı bozmuştur.  
2 Haziran 2003’te başvuranlar aleyhindeki dava, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi  
önünde yeniden görülmeye başlanmıştır.  
1
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
30 Haziran 2004’te Resmi Gazete’de yayımlanan 16 Haziran 2004 tarihli ve 5190 no’lu  
Kanun ile devlet güvenlik mahkemeleri kaldırılmıştır. Başvuranlar aleyhindeki dava dosyası,  
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.  
Başvuranlar ve yasal temsilcileri, 14 Şubat 2007 tarihine kadar birçok defa hem İstanbul  
DGM hem de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde başvuranların tutuksuz yargılanmalarını  
talep etmiştir. Birinci derece mahkemesi her defasında “suçun niteliği, delillerin durumu ve  
kaçma tehlikesinin devam etmesi” nedeniyle başvuranların taleplerini reddetmiştir. Binnaz  
Demirbaş 15 Nisan 2002’de, diğer iki başvuran 25 Temmuz 2005’de tutukluluklarının  
devamına ilişkin kararlara itiraz etmiştir. İtirazlar sırasıyla 17 Nisan 2002 ve 5 Eylül 2005  
tarihlerinde reddedilmiştir.  
14 Şubat 2007’de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların tutuksuz  
yargılanmalarına karar vermiştir.  
Dava dosyasındaki bilgilere göre, 2 Haziran 2003 tarihinden beri başvuranlar  
hakkındaki cezai yargılama kapsamında on üç duruşma düzenlenmiş olup dava halen  
derdesttir.  
B. Haydar Ceylan’ın gözaltında kötü muamele gördüğü iddiası  
18 Nisan 1999 tarihinde saat 13.00’te yakalanmasını müteakiben, Haydar Ceylan ilk  
olarak İstanbul’daki Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne getirilmiştir.  
İki polis memuru tarafından hazırlanan yakalama tutanağına göre, Haydar Ceylan  
şüpheli” bulunması nedeniyle polis memurları tarafından yakalanmıştır. Raporu, başvuranın  
imzalamayı reddettiği kaydedilmiştir. Aynı gün saat 13.45’te, üç polis memuru tarafından  
başvuranın üstünün aranmasına ilişkin başka bir rapor hazırlanmıştır. Raporda, başvuranın  
üzerinde bulunan eşyaların kendisine verildiği belirtilmiştir. Sözkonusu raporda da başvuranın  
imzalamayı reddettiği kaydedilmiştir. Üzerinde başvuranın imzası ya da imzalamayı  
reddettiğine ilişkin bir not bulunmayan tarihsiz üçüncü bir rapora göre, başvuran üzerinin  
aranmasına karşı çıkmış, Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında tutulduğu  
sırada bir pencereden kaçmaya teşebbüs etmiş ve polis memurları, güç kullanarak kaçmasını  
engellemiştir.  
Aynı tarihte başvuran, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne sevk  
edilmiştir.  
19 Nisan 1999 tarihinde, sabaha karşı 3.42’de, başvuran bir doktor tarafından muayene  
edilmiştir. Sırtında, sol göz kapağında ve sol omzunda çürükler tespit edilmiştir.  
22 Nisan 1999 tarihinde, 17.45’te başvuran bir kez daha doktor tarafından muayene  
edilmiştir. Sağ kaşında ve burnunun sol kısmında kabuk bağlamış iki yara ve sol omzunda  
kabuk bağlamış bir diğer yüzeysel yara tespit edilmiştir.  
Başvuran 25 Nisan 1999 tarihinde, sabah 10.30’da savcı ve nöbetçi hakim huzuruna  
çıkarılmadan önce, Adli Tıp Kurumu Beyoğlu Şubesi’nde muayene edilmiştir. Başvuranı ve  
diğer dokuz kişiyi muayene eden doktor, başvuranın sağ kaşında ve burnunun sol kısmında  
0.2-0.3 cm çaplı yaralar bulunduğunu kaydetmiştir. Aynı zamanda, sol omzunda 1x1 cm.lik  
kabuk bağlamış bir yara tespit etmiştir.  
2
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
Aynı gün Haydar Ceylan, DGM nöbetçi hakimine polis tarafından gözaltında tutulduğu  
sırada işkenceye maruz kaldığını belirtmiştir. Kollarından asılmış, üzerine su sıkılmış ve  
dövülmüştür.  
3 Mart 2000 ve 22 Mayıs 2002’de Haydar Ceylan, İstanbul DGM önünde ifade vermiş  
ve diğer hususlar yanında polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada işkenceye maruz  
kaldığını ifade etmiştir. 3 Mart 2000 tarihli ifadesinde başvuran, maruz kaldığını iddia ettiği  
kötü muameleyi ayrıntılı şekilde anlatmıştır.  
6 Haziran 2002’de başvuranın yasal temsilcisi, başvurana kötü muamele yaptıkları iddia  
edilen polis memurları aleyhinde Fatih Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette bulunmuştur.  
İddialarını desteklemek üzere, başvuran hakkında hazırlanmış sağlık raporlarını sunmuştur.  
Başvuranın temsilcisinin dilekçesini kabul eden Fatih Cumhuriyet Savcısı, kötü  
muamele iddialarına ilişkin soruşturma başlatmıştır.  
26 Ağustos 2002’de Fatih Cumhuriyet Savcısı, Gaziosmanpaşa ve İstanbul Emniyet  
Müdürlüğünde kötü muameleye uğradığını iddia eden Hasan Ceylanın ifadesini almıştır.  
28 Kasım 2002’de Cumhuriyet Savcısı, başvuranı yakalayan polis memurlarından biri  
olan H.İ.’nin ifadesini almıştır. H.İ., sağlık raporlarında kaydedilen yaraların, başvuranın  
emniyet müdürlüğünden kaçmaya ve polis memurlarının bunu önlemeye çalıştığı sırada  
oluştuğunu kaydetmiştir. H.İ., işkence iddialarını reddetmiştir.  
17 Şubat 2003’te Cumhuriyet Savcısı polis memuru M.Ö.’nün ifadesini almış, M.Ö.,  
ifadesinde başvuranın pencereden atlayarak kaçmaya teşebbüs ettiğini ve kendilerinin de güç  
kullanmak durumunda kaldıklarını belirtmiştir.  
25 Ağustos 2003’te Fatih Cumhuriyet Savcısı, H.İ. ve M.Ö. aleyhinde, eski Ceza  
Kanunu’nun 245. maddesi uyarınca, Haydar Ceylan’a kötü muamelede bulunmakla suçladığı  
bir iddianame sunmuştur.  
1 Eylül 2003’te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi önündeki duruşmada usule ilişkin  
işlemler yapılmıştır. Davanın esasına ilişkin ilk duruşma için tarih olarak 18 Aralık 2003  
belirlenmiştir.  
7 Eylül 2003’te Haydar Ceylan, Kandıra Asliye Ceza Mahkemesi önünde kötü  
muameleye maruz kaldığı yönündeki iddialarını yinelemiştir (O sırada Kandıra’daki  
cezaevinde tutuklu bulunmaktaydı). Başvuranın ifadesinin yer aldığı duruşma tutanağı, Fatih  
Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.  
18 Aralık 2003’te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranın kötü muamele iddialarını  
bir kez daha reddeden H.İ.’nin ifadesini almıştır. Aynı gün Fatih Asliye Ceza Mahkemesi,  
başvuranın müdahil olarak yargılamaya katılmasını kabul etmiştir.  
Esasa ilişkin 6 Temmuz 2004 tarihli ikinci duruşmanın sonunda mahkeme, bir adli tıp  
uzmanının, başvuranın iddia ettiği gibi kötü muameleye maruz kalıp kalmadığı hususunda  
görüşlerini bildirmesine karar vermiştir.  
3
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
Adli tıp uzmanı, belirtilmeyen bir tarihte, başvuranın geçirmiş olabileceği fiziksel ve  
psikolojik travmaya ilişkin olarak birinci derece mahkemesinin, Adli Tıp Kurumu yetkili  
biriminin tıbbi görüşünü almasını tavsiye etmiştir.  
2 Kasım 2004’te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’ndan başvuranın  
davasına ilişkin bir rapor hazırlamasını istemiştir.  
Belirsiz bir günde, Adli Tıp Kurumu, Fatih Asliye Ceza Mahkemesi’nden başvuran  
hakkında hazırlanmış sağlık raporlarını talep etmiştir. Ayrıca, başvuranın sağlık  
muayenesinden geçmek üzere kuruma gönderilmesini istemiştir.  
1 Mart 2005’te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nden  
başvuran hakkında hazırlanmış sağlık raporlarını talep etmiştir.  
8 Haziran ve 20 Ekim 2005’te birinci derece mahkemesi, İstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesi’nin talebine cevap vermemesi nedeniyle duruşmaları ertelemiştir.  
21 Mart 2006’te Fatih Cumhuriyet Savcısı, mahkeme önünde, suçlanan polis  
memurlarının eylemlerinin, eski Ceza Kanunu’nun 243. maddesi bağlamında işkence olarak  
tanımlanabileceğini ve bu nedenle, ağır ceza mahkemelerinin, davayı inceleme yetkisi  
bulunduğunu ifade etmiştir.  
Aynı gün Fatih Asliye Ceza Mahkemesi İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi lehine  
görevsizlik kararı vermiştir.  
17 Ekim 2006’da İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önündeki ilk duruşmada usule ilişkin  
işlemler yapılmıştır. Davanın esasına ilişkin ilk duruşma için tarih olarak 1 Aralık 2006  
belirlenmiştir.  
1 Aralık 2006’da İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, zamanaşımına uğramış olması  
nedeniyle polis memurları aleyhindeki cezai kovuşturmanın sona erdirilmesi gerektiği  
sonucuna varmıştır.  
HUKUK  
I. HAYDAR CEYLAN’A İLİŞKİN OLARAK AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL  
EDİLDİĞİ İDDİASI  
İkinci başvurudaki başvuran Haydar Ceylan, AİHS’nin 3. ve 13. maddelerine dayanarak  
gözaltında kötü muameleye uğramış ve yetkililerin sorumluları cezalandırmamış olmasından  
şikâyetçi olmuştur.  
AİHM, sözkonusu iddiaların sadece 3. maddeden hareketle incelenmesi gerektiği  
kanaatindedir.  
A. Kabuledilebilirlik  
Hükümet, başvuranın 3. maddeye dayalı şikâyetinin AİHS’nin 35/1 maddesinde  
belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle reddedilmesi gerektiğini  
4
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
savunmuştur. Başvuranın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi kararına itiraz etmediğini ifade  
etmişlerdir.  
Başvuran, cevaben eski TCK’nın 102/4 maddesinin, 243. madde ile birlikte ele  
alındığında kamu görevlilerinin yaptığı kötü muamele ve işkence suçlarının yargılanmasında  
beş yıllık zamanaşımının öngörüldüğünü savunmuştur. Eski TCK’nın 104/2 maddesine göre  
102. maddede tanımlanan zamanaşımı sürelerinin işleyişi mahkûmiyet hükmü, yakalama,  
tevkif ve sanığın sorgulanması gibi birtakım olaylar nedeniyle kesintiye uğrayabilmekte ve bu  
tür durumlarda zamanaşımı, son kesilme olayından itibaren yeniden işlemeye başlamaktadır.  
Yine de aynı paragrafa göre zamanaşımı, en fazla 102. maddede belirtilen sürenin yarısı kadar  
uzatılabilmektedir. Dolayısıyla kötü muamele ve işkence suçlarının yargılanması için  
tanınmış süre, yedi yıl altı ayın bitiminde dolmuştur. Başvuran gözaltında kötü muameleye  
uğramasının üzerinden yedi yıl altı ay geçtiğini doğrulamaktadır; dolayısıyla ağır ceza  
mahkemesinin kararı eski TCK’nın 102. ve 104. maddelerine uygundur. Bu nedenle  
Yargıtay’a yapılacak bir itirazın sözkonusu dava koşullarında başarı şansı bulunmamaktadır.  
AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının  
başvuranları öncelikle iddia edilen ihlaller nedeniyle tazminat elde edilebilmesi amacıyla iç  
hukuk sisteminde normalde mevcut ve yeterli çareleri kullanmaya zorunlu kıldığını hatırlatır.  
Yolların mevcudiyeti teori ve pratikte yeterince açık olmalıdır; aksi takdirde bunlar zaruri  
erişilebilirlik ve etkililikten yoksun olacaktır (bkz. Chitayev and Chitayev – Rusya, no.  
59334/00). AİHM ayrıca çarenin sözkonusu zamanda teori ve pratikte etkili ve kullanılabilir  
olduğu; yani erişilebilir olduğu, başvuranın şikâyetleri bağlamında telafi sunduğu ve başarı  
konusunda makul ümit verdiği konusunda AİHM’yi ikna etmek sorumluluğunun bu iddiayı  
ortaya atan Hükümete ait olduğunu hatırlatır (bkz. Sejdovic – İtalya [BD], no. 56581/00).  
Somut davada AİHM, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranın şikâyeti üzerine  
iki polis memuru aleyhine açılan davayı kapatmış olduğunu ve başvuranın sözkonusu davaya  
müdahil olarak katılmış olmasına rağmen karara itiraz etmediğini gözlemler. O halde AİHM,  
somut dava koşullarında Yargıtay’da yapılacak olan bir temyizin Haydar Ceylan’ın AİHS’nin  
3. maddesine dayanan şikâyeti bakımından etkili bir hukuk yolu oluşturup oluşturmayacağını  
belirlemelidir.  
AİHM, olay zamanında yürürlükte olan TCK’nın 102. ve 104. maddelerine göre kötü  
muamele davalarına ilişkin olarak yedi yıl altı aylık kesin bir zamanaşımının öngörüldüğünü  
kaydeder. Bu bağlamda AİHM, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi iki polis memuru hakkındaki  
kovuşturmayı zamanaşımı nedeniyle sona erdirdiğinde başvurana yapıldığı iddia edilen kötü  
muamelenin üzerinden gerçekten de yedi yıl altı ay iki haftalık bir sürenin geçmiş olduğunu  
gözlemler. Ancak AİHM başvuranın kararı temyize götürüp, eski TCK’da öngörülen kesin  
zamanaşımı süresini dikkate alarak birinci derece mahkemesi kararını sadece onayacak olan  
Yargıtay önünde kötü muamele iddialarını neden bir kez daha dile getirmesi gerektiğine  
anlam verememektedir. Hükümet ayrıca Yargıtay’a yapılacak itirazın başvuranın 3. maddeye  
dayanan şikâyetleri bağlamında nasıl bir telafi sağlayacağına ayrıntılı bir açıklama  
getirmemiştir. İddialarını desteklemek üzere Yargıtay’ın benzer davalardaki kararlarının  
nüshalarını da sunmamışlardır.  
AİHM, somut dava koşullarında Yargıtay’da yapılacak temyiz yargılamasının Haydar  
Ceylan’ın AİHS’nin 3. maddesine dayanan şikâyeti bağlamında başarı şansı taşımadığını  
tespit etmiştir. Bu nedenle Hükümetin ön itirazını reddeder.  
5
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik  
unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
1. Sorumlu devletin AİHS’nin 3. maddesinin esasa ilişkin kısmı ışığında sorumluluğu  
Hükümet Haydar Ceylan’ın kötü muamele iddialarının asılsız olduğunu savunmuştur.  
Başvuranın kaçma girişiminde bulunması nedeniyle polis memurlarının kendisini zaptetmek  
için güç kullanmak zorunda kaldığı sırada yaralandığını belirtmiştir. Hükümet ayrıca  
başvuranın ulusal mahkemeler ve AİHM önünde olaylara ilişkin ifadesinin tutarlılık  
taşımadığını savunmuştur. Sonuç olarak, başvuranın kötü muamele iddialarının makul  
şüphenin ötesinde kanıtlanamayacağını ifade etmişlerdir.  
Haydar Ceylan, ulusal yetkililere uğradığı kötü muamelenin ayrıntılı tarifini ilettiğini  
belirtmiştir. Yumruklanmış, tekmelenmiş, yere yatırılmış ve dövülmüş, falakaya yatırılmış,  
üzerine su sıkılmış ve uzun süre ayakta durmaya zorlanmıştır. Gaziosmanpaşa Emniyet  
Müdürlüğü’ndeki gözaltı sırasında kaçma girişiminde bulunduğunu belirten ve kendi imzasını  
taşımayan tarihsiz polis raporunda yer alan iddiaları reddetmiş ve raporun sahte olduğunu  
ifade etmiştir.  
AİHM AİHS’nin 3. maddesinin, istisnalara yer ve AİHS’nin 15/2 maddesine göre  
ihlaline izin verilmeyen, demokratik bir toplumun en temel değerlerini muhafaza ettiğini  
hatırlatır (bkz. Selmouni – Fransa [BD], no. 25803/94). AİHM, bir kişinin sağlıklı olarak  
gözaltına alınıp tahliye olduğunda yaralanmış olduğu görüldüğünde sözkonusu  
yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair makul bir açıklama getirmenin ve başvuranın  
iddialarına, özellikle de bunlar tıbbi raporlarla desteklenmişse, şüphe getirecek deliller ortaya  
koymanın, devletin görevi olduğunu yineler. Aksi halde AİHS’nin 3. maddesine dayalı ık  
bir sorun ortaya çıkacaktır (bkz. diğer birçok kararın yanısıra Selmouni, yukarıda anılan ve  
Çelik ve İmret – Türkiye, no. 44093/98). AİHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla ‘her  
türlü makul şüpheden uzak’ delil ölçütüne başvurmaktadır. Bununla birlikte, böyle bir delil,  
yeterli derecede kuvvetli, belirli ve tutarlı bir göstergeler demetinden yahut çürütülemeyen  
karineler demetinden de doğabilmektedir (bkz. Hacı Özen – Türkiye, no. 46286/99).  
Eğer sözkonusu olaylar, şahsın gözaltında kendi kontrolleri altında olduğu durumdaki  
gibi, tamamıyla veya büyük oranda yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleşmişse tutukluluk  
sırasında meydana gelen yaralanmalarla ilgili güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Aslında  
tatminkar ve ikna edici bir açıklama getirme yükümlülüğünün yetkililere ait olduğu  
söylenebilir (bkz. Hacı Özen, yukarıda anılan).  
Somut dava koşullarına dönülecek olursa, AİHM öncelikle başvuranın gözaltına  
alınmadan önce muayene edilmediğini ve gözaltı sırasında hakkında düzenlenmiş üç doktor  
raporu bulunduğunu gözlemler. 19 Nisan 1999 tarihli rapor başvuranın sırtı, sol gözkapağı ve  
sol omzundan yaralandığını belirtmiştir. 22 Nisan 1999 tarihli ikinci rapor başvuranın sağ  
kaşı, burnunun sol tarafı ve sol omzunda yaralar bulunduğunu belirtmiştir. 25 Nisan 1999  
tarihli üçüncü ve son rapor ise başvuranın sağ kaşı, burnunun sol tarafı ve sol omzunda yara  
izleri bulunduğunu belirtmiştir.  
AİHM, tarafların sözkonusu raporların bulgularına itiraz etmediklerini kaydeder. Ancak  
başvuranın nasıl yaralandığı konusunda farklı nedenler öne sürmektedirler. Haydar Ceylan  
6
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
gözaltındayken kötü muamele gördüğünü, Hükümet ise yaraların başvuranın Gaziosmanpaşa  
Emniyet Müdürlüğü’nün penceresinden atlamaya çalıştığı sırada oluştuğunu iddia etmiştir.  
Hükümet sözkonusu iddiasını desteklemek üzere üç polis memurunun imzasını taşıyan bir  
tutanak ibraz etmiştir.  
AİHM bu bağlamda Hükümetçe ibraz edilen tutanağın başvuranın ne imzasını ne  
imzalamayı reddettiğini belirten bir not taşıdığını gözlemler. Belgenin üzerinde düzenlenme  
tarih ve saati de yer almamıştır. Ayrıca 18 Nisan 1999 günü saat 1.45’te düzenlenen üst arama  
tutanağı başvuranın memurlara mukavemet gösterdiği ve onların başvurana karşı güç  
kullandıklarına ilişkin bilgi içermemektedir. İkinci bir raporun hazırlanacağına ilişkin bilgi de  
yer almamıştır. AİHM, yaşandığı iddia edilen arbedenin neden üst arama tutanağında yer  
almadığını anlamakta güçlük çekmektedir. Bu nedenle başvuranın 19 Nisan 1999 tarihli  
raporda belirtilen yaraların meşru bir güç kullanımının sonucunda meydana geldiğinin ikna  
edici bir şekilde kanıtlanmadığı görüşündedir.  
AİHM ayrıca 22 ve 25 Nisan 1999 tarihli doktor raporlarının 19 Nisan 1999 tarihli  
raporda yer almayan bulguları tespit ettiğini gözlemler. Bunlar başvuranın sağ gözü ve  
burnunun sol tarafındaki yara izleridir ve Hükümet bu yaralara herhangi bir açıklama  
getirmemiştir.  
AİHM, devletlerin gözaltında tutulan herkesin esenliğinden sorumlu olduğunu hatırlatır.  
Bu şahıslar savunmasız bir durumdadır ve yetkililerin onları koruma görevleri vardır (bkz.  
Mehmet Emin Yüksel – Türkiye, no. 40154/98). Yetkililerin gözaltında denetimleri altında  
bulunan kişilere verilen zararın hesabını verme sorumluluğu ve Hükümetin mevcut davada  
ikna edici bir açıklama vermediği göz önünde bulundurularak AİHM, 19, 22 ve 25 Nisan  
1999 tarihli doktor raporlarında kaydedilen yaralanmaların Hükümetin sorumluluğunu taşıdığı  
bir muamelenin sonucu olduğu kanısındadır.  
Buna göre AİHS’nin 3. maddesi esas yönünden ihlal edilmiştir.  
2. AİHS’nin 3. maddesinin usule ilişkin kısmı ışığında savunmacı Hükümetin  
sorumluluğu  
Hükümet, yerel makamların başvuranın iddialarına ilişkin etkili bir soruşturma yapma  
yükümlülüklerini yerine getirdiklerini belirtmiştir.  
Başvuran, polis memurları hakkındaki soruşturma ve cezai kovuşturmanın, yargılamanın  
zamanaşımına uğraması nedeniyle etkili olamadığını ileri sürmüştür.  
AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin, yetkili makamların kötü muamele iddialarını, iddialar  
“savunulabilir” ve “makul şüphe uyandırır” nitelikte iseler soruşturmalarını gerektirdiğini  
yineler (özellikle bkz. Ay - Türkiye, 30951/96). Bu soruşturma, bağımsız, tarafsız ve kamu  
denetimine açık olmalıdır. Ayrıca sorumluların belirlenip cezalandırılmalarını sağlayabilecek  
nitelikte olmalıdır (bkz. Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan; Aksoy - Türkiye; Labita - İtalya  
[BD], 26772/95).  
Bu çerçevede aynı zamanda ivedilik ve makul süre şartı da zımnen bulunmaktadır.  
Belirli bir durumun soruşturmasında kaydedilecek ilerlemeyi önleyecek engel ve zorluklar  
olabileceği kabul edilmektedir. Öte yandan, işkence veyahut kötü muameleyi soruşturmada  
makamların vereceği ivedi bir yanıt, halkın hukukun üstünlüğüne olan bağlılığını sürdürmek  
7
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
ve hileli itilaf emaresine veyahut kanunsuz eylemlere müsamaha edildiği izlenimi vermemek  
için olmazsa olmaz olarak addedilebilir.  
AİHM, başvuranın yaralanmasından AİHS’nin 3. maddesi kapsamında savunmacı  
Hükümetin sorumlu olduğu kanısındadır. Bu nedenle etkili bir soruşturma gerekliydi.  
AİHM, 25 Nisan 1999, 3 Mart 2000 ve 22 Mayıs 2002 tarihlerinde, başvuranın, Devlet  
Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi ve mahkeme huzurunda, gözaltındayken kötü  
muameleye uğradığını ileri sürdüğünü gözlemler. Başvuranın iddialarına karşın, hukuki  
merciler, hiçbir ivedi cezai işlem başlatmamışlardır. Başvuranın iddialarına ilişkin soruşturma  
başlatılması ancak 3 yıldan fazla bir süre sonra, başvuranın temsilcisinin resmen suç  
duyurusunda bulunmasının ardından gerçekleşmiştir. Bunun ardından Fatih Cumhuriyet  
Savcısı, iddianamesini Fatih Ceza Mahkemesi’ne bir yıl üç ay sonra sunmuştur. Fatih Ceza  
Mahkemesi, yargılamanın başlamasından bir yıl üç ay ve kötü muamele eyleminin  
gerçekleşmesinden ise yedi yıl sonra görevsizlik kararı vermiştir. Ardından dava dosyasını  
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiş, bu mahkeme, davanın esasına ilişkin ilk  
duruşmada davanın düşürülmesine karar vermiştir.  
AİHM, sözkonusu davanın fazla sayıdaki tehirler yüzünden bir sonuç getirmediğini,  
sonunda da iç hukukta kanuni zamanaşımının uygulandığını gözlemler (bkz. Abdülsamet  
Yaman - Türkiye, 32446/96). Ulusal makamların yeterince ivedilik ve itinayla hareket  
ettiklerinin söylenemeyeceği ve bunun, aleyhlerindeki delillere rağmen şiddet eyleminin  
gerçek failleri için fiili dokunulmazlık yarattığı kanısındadır (bkz. Batı ve Diğerleri).  
Yukarıdakiler ışığında AİHM, Haydar Ceylan’ın kötü muamele iddialarının ulusal  
makamlar tarafından AİHS’nin 3. maddesinin gerektirdiği gibi etkili bir soruşturmaya tabi  
tutulmadığı kanısına varır.  
Dolayısıyla 3. madde usul yönünden ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar AİHS’nin 5/3 maddesine dayanarak uzun tutukluluk sürelerinden şikâyetçi  
olmuşlardır. Ayrıca AİHS’nin 5/4 maddesi kapsamında, tutuklu bulundurulmalarının kanuni  
geçerliliğine itiraz etmek için etkili iç hukuk yolları bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Son  
olarak başvuranlar, AİHS’nin 5/5 maddesine dayanarak, haddinden uzun süre tutuklu  
kalmalarına karşılık, bunun için tazminat haklarının bulunmadığından şikâyetçi olmuşlardır.  
A. Kabuledilebilirlik  
Hükümet AİHM’den, başvuranın, AİHS’nin 35/1 maddesinin gerektirdiği gibi iç hukuk  
yollarını tüketmediği gerekçesiyle, şikâyetlerini AİHS’nin 5/4 maddesi uyarınca reddetmesini  
talep etmiştir. Hükümet, AİHM’nin Köse - Türkiye (50177/99) ve Baştımar - Türkiye  
(74337/01) davalarına ilişkin kararlarına atıfta bulunarak, başvuranların Ceza Muhakemeleri  
Usulü Kanunu’nun 297-304 maddeleriyle uyumlu olarak, devam eden tutukluluk hallerine  
itiraz etmediklerini ileri sürmüştür.  
Başvuranlar, itirazlarını Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 297-304 maddeleriyle  
uyumlu olarak sunduklarını ve sözkonusu iç hukuk yollarının etkisiz kaldığını belirtmişlerdir.  
8
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
AİHM, başvuranların 15 Nisan 2002 ve 25 Temmuz 2005 tarihlerinde, Hükümet’in  
atıfta bulunduğu hukuk yollarını kullanarak tutukluluk hallerinin devam etmesi kararlarına  
itiraz ettiklerini gözlemlemektedir. Ayrıca iç hukuk yollarının tüketilmesiyle ilgili konunun,  
bu hukuk yolunun etkililiğinin tespit edilmesine bağlı olduğu kanısındadır. Bu, başvuranın  
şikâyetlerinin esasıyla ayrılmaz biçimde bağlantılıdır. Bu nedenle konunun davanın esasıyla  
birlikte incelenmesi gerekmektedir.  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikâyetin dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
1. AİHS’nin 5/3 maddesi  
Hükümet, başvuranların, yargılama sürecinde de devam etmek üzere terör eylemlerinde  
yer aldıkları konusunda geçerli şüphe bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca, başvuranların tutuklu  
olarak yargılanmalarının, kaçmalarını, başka suçlar işlemelerini ve delilleri ortadan  
kaldırmalarını önlemek için gerekli olduğunu ileri sürmüştür.  
Başvuranlar iddialarını sürdürmüşlerdir.  
AİHM, göz önünde bulundurulacak süreyi hesaplarken, başvuranların birden fazla ve  
birbirini izleyen tutukluluk sürelerinin bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini kaydeder.  
Ek olarak, başvuranların tutuklu yargılanma sürelerinin makul olup olmadığı  
değerlendirilirken, AİHS’nin 5/3 maddesi kapsamında, birikmiş tutukluluk sürelerinin global  
olarak değerlendirilmesi gerekmektedir (bkz. Solmaz - Türkiye, 27561/02). Sonuç olarak,  
AİHS’nin 5/1 (a) maddesi uyarınca, başvuranların mahkûmiyetlerinden sonra hükümlü  
kaldıkları süreyi (22 Mayıs 2002 ile 17 Nisan 2003 tarihleri arasında kalan süre) mahkum  
edilmeden önce tutuklu kaldıkları toplam süreden çıkardıktan sonra, mevcut davada göz  
önünde bulundurulacak süre 6 yıl 11 aydan fazladır.  
AİHM, mevcut davadakine benzer meseleleri gündeme getiren davalarda sıklıkla  
AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (örneğin bkz. Gökçe ve Demirel -  
Türkiye, 51839/99; Solmaz; Bayam - Türkiye, 26896/02).  
AİHM kendisine sunulan tüm bilgi ve belgeleri incelemiş, Hükümet’in mevcut  
davadakinden farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak hiçbir delil veya görüş sunmadığı  
sonucuna varmıştır. AİHM konuya ilişkin içtihadını göz özününde bulundurarak, mevcut  
davada başvuranın tutuklu olarak yargılanma süresinin haddinden uzun olduğu kanısına  
varmıştır.  
Buna göre AİHS’nin 5/3 maddesi ihlal edilmiştir.  
2. AİHS’nin 5/4 maddesi  
Hükümet, başvuranların bu madde kapsamındaki şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun  
olduğunu belirtmiştir.  
Başvuranlar iddialarını sürdürmüşlerdir.  
9
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
AİHM, başvuranların başlangıçta Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Ağır Ceza  
Mahkemesi’nde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmalarını defalarca talep ettiklerini,  
ancak bu taleplerin tümünün reddedildiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle davayı gören  
mahkemelerin başvuranların uzun süre tutuklu bulundurulmalarına son verip, iddia edilen  
AİHS ihlallerini önleme veya telafi etme fırsatları bulunuyordu (bkz. Acunbay - Türkiye,  
61442/00 ve 61445/00 ve Mehmet Şah Çelik - Türkiye, 48545/99).  
AİHM ayrıca Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun başvuranların tutukluluk  
sürelerinin devamına hükmeden kararlara itiraz edebilecekleri 297-304 maddelerinin sağladığı  
hukuk yollarının uygulamada başarı sağlama ihtimalinin düşük olduğunu ve bu hukuk  
yollarının sanıklar için gerçek anlamda çekişmeli yargılama sağlamadığını kaydeder (bkz.  
Koşti ve Diğerleri - Türkiye, 74321/01; Bağrıyanık - Türkiye, 43256/04; Doğan Yalçın -  
Türkiye, 15041/03).  
Mevcut davada, AİHM’nin daha önce vardığı bulgulardan sapmasını gerektirecek bir  
unsur bulunmamaktadır. Bu nedenle AİHM 5/4 madde çerçevesinde, iç hukukta başvuranların  
tutuklu bulundurulmalarının kanuni geçerliliğine itiraz edebilecekleri bir yol bulunmadığı  
kanısına varır.  
Buna göre AİHM Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin ön itirazını  
reddedip, AİHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiği kanısına varır.  
B. AİHS’nin 5/5 maddesi  
Hükümet, bu başlık altında, başvuranların tutukluluğunun iç hukuka uygun ve gerekli  
olduğunu ileri sürmüştür.  
Başvuranlar, iddialarını sürdürmüş ve uzun süren tutuklulukları sonucu uğradıkları zarar  
karşılığında tazminat talebinde bulunabilecekleri herhangi bir iç hukuk yolu bulunmadığını  
ileri sürmüşlerdir.  
AİHM, sözkonusu davada, AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlalini saptadığını kaydederek,  
aynı maddenin 5. paragrafı uyarınca başvuranlara tazminat ödenmesinin gerektiğini  
belirtmektedir. AİHM, bu bağlamda, Türk hukukunda, AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlaline  
neden olacak ölçüde “makul süre”yi aşan tutukluluk sonucu uğranan zarar karşılığında bir  
kişinin tazminat talebinde bulunabilmesini sağlayacak herhangi bir hukuk yolu bulunmadığını  
tespit ettiğini hatırlatmaktadır (Çiçekler – Türkiye, no. 14899/03; Cahit Solmaz – Türkiye, no.  
34623/03).  
Sözkonusu davada, AİHM’nin önceki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi  
bir unsur bulunmamaktadır. Bu nedenle, AİHM, başvuranların uygulanabilir tazminat hakkına  
sahip olmadıkları sonucuna varır.  
Buna göre, AİHS’nin 5/5 maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar, aleyhlerinde yürütülen cezai yargılamanın uzun sürmesi konusunda  
şikayetçi olmuş ve bu şikayetlerini AİHS’nin 6/1 maddesine dayandırmışlardır.  
10  
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
A. Kabuledilebilirlik  
AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden  
AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit  
eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
Hükümet, sözkonusu dava koşulları dikkate alındığında, yargılama süresinin makul  
olmadığının düşünülemeyeceğini ileri sürmüştür. Bu bakımdan, Hükümet, terörle ilgili  
suçlardan yargılanan sanıkların sayısına değinmiştir. Hükümet, ayrıca, başvuranlar ile diğer  
sanıkların savunmalarını sunmak için uzatma istemelerinin yargılamanın uzun sürmesinde  
etkili olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, son olarak, yargılamada yaşanan hiçbir gecikmenin  
makamlara atfedilemeyeceğini ileri sürmüştür.  
Başvuranlar iddialarını sürdürmüştür.  
AİHM, göz önünde bulundurulması gereken sürenin başvuranların yakalandıkları ve  
gözaltına alındıkları 18 ve 19 Nisan 1999 tarihlerinde başladığını ve dava dosyasındaki  
bilgiye göre, yargılamanın bu kararın alındığı tarihte halen derdest olduğunu  
gözlemlemektedir. Dolayısıyla, dikkate alınması gereken süre, iki aşamalı yargıda dokuz yıl  
yedi ay sürmüştür.  
AİHM, yargılama süresinin makul olup olmadığı konusunun dava koşulları ışığında ve  
davanın karmaşıklığı ve başvuranlar ile ilgili makamların tutumu gibi ölçütler dikkate alınarak  
değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır: (Pélissier ve Sassi / Fransa, no. 25444/94).  
AİHM, sözkonusu başvurudakine benzer sorunlar içeren davalarda, sıklıkla AİHS’nin  
6/1 maddesinin ihlalini tespit etmiştir (Sertkaya / Türkiye, no. 77113/01; Hasan Döner /  
Türkiye, no. 53546/99; Uysal ve Osal / Türkiye, no. 1206/03).  
Elindeki bütün verileri inceleyen AİHM, Hükümet’in bu davada farklı bir sonuca  
varmasını sağlayacak herhangi bir kanıt veya iddia ortaya koymadığı kanaatine varmıştır.  
Konuyla ilgili içtihadını gözönünde bulunduran AİHM, sözkonusu kararda yargılamanın çok  
uzun sürdüğü ve “makul süre” şartını yerine getirmediği görüşündedir.  
Buna göre, AİHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar, ayrıca, aleyhlerinde yürütülen cezai yargılama süresinin uzunluğu  
karşılığında Türk hukukunda herhangi bir iç hukuk yolu bulunmadığı konusunda şikayetçi  
olmuş ve bu şikayetlerini AİHS’nin 13. maddesine dayandırmışlardır.  
A. Kabuledilebilirlik  
AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden  
AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit  
eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.  
11  
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
B. Esas  
Hükümet, bu şikayetle ilgili olarak herhangi bir açıklama yapmamıştır.  
Başvuranlar iddialarını sürdürmüşlerdir.  
AİHM, daha önce benzer davaları incelemiş ve Türk hukukunda başvuranların ihtilaf  
konusu yargılamanın uzunluğuna itiraz edebilecekleri etkili bir iç hukuk yolu bulunmaması  
nedeniyle AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Bahçeyaka / Türkiye,  
no. 74463/01; Tendik ve Diğerleri / Türkiye, no. 23188/02). AİHM, sözkonusu davada, önceki  
tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi bir gerekçe bulunmadığı görüşündedir.  
Buna göre, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Manevi tazminat olarak, Cem Demirbaş 20,000 Euro, Haydar Ceylan ile Binnaz  
Demirbaş ise 40,000’er Euro talep etmiştir. Cem Demirbaş, ayrıca, maddi tazminat olarak  
20,000 Euro talep etmiştir.  
Hükümet, başvuranların taleplerine itiraz etmiştir.  
AİHM, Haydar Ceylan ile ilgili olarak, AİHS’nin 3., 5/3, 5/4, 5/5, 6/1 ve 13.  
maddelerinin ihlallerini tespit ettiğini kaydeder. AİHM, Cem Demirbaş ve Binnaz Demirbaş  
ile ilgili olarak ise, AİHS’nin 5/3, 5/4, 5/5, 6/1 ve 13. maddelerinin ihlallerini tespit etmiştir.  
AİHM, bir taraftan, AİHS’nin 5/4, 5/5 ve 13. maddelerinin ihlallerinin başvuranların uğradığı  
manevi zarar için tek başına yeterli adil tatmin oluşturduğunu kaydeder. Diğer taraftan,  
AİHM, tespit edilen ihlallerin AİHS’nin 3., 5/3 ve 6/1 maddelerinin ihlalleri sonucu görülen  
manevi zarar için tek başına yeterli tatmin oluşturmayacağını kabul eder. AİHM, hakkaniyete  
uygun temellere dayanarak, Haydar Ceylan’a manevi tazminat olarak 17,500 Euro  
ödenmesine hükmeder. AİHM, Cem Demirbaş ile Binnaz Demirbaş’a, bu başlık altında,  
7,500’er Euro ödenmesine hükmeder.  
AİHM, Cem Demirbaşın iddia ettiği maddi tazminatla ilgili olarak, bu talebi  
destekleyen herhangi bir belge sunulmadığını gözlemler ve bu talebi reddeder.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuranlar, AİHM önünde yapılan yargılama masraf ve giderleri ile kırtasiye, fotokopi  
ve posta masrafları gibi diğer harcamalar için ortaklaşa 3,995 Euro talep etmişlerdir.  
Başvuranlar, taleplerini desteklemek üzere, avukatları ile imzalanan avukatlık ücret  
sözleşmesi ile her birinin temsilcilerine 1,250’şer Euro ödediklerini gösteren faturaları  
sunmuşlardır.  
12  
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
Hükümet, yalnızca gerçekten yapılan yargı giderlerinin elde edilebileceğini ileri  
sürmüştür. Hükümet, bu bağlamda, bütün yargılama masraf ve giderlerinin başvuranlar  
tarafından belgelenmesi gerektiğini belirtmiştir. Hükümet, son olarak, başvuranların avukatlık  
ücretlerini talep ederken, Türkiye Barolar Birliği tarafından belirlenen minimum ücretleri esas  
almaları gerektiğini ileri sürmüştür.  
AİHM’nin içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, sözkonusu davada, elindeki bilgiye ve  
yukarıdaki ölçütlere dayanarak, bu başlık altında Haydar Ceylan’a 1,250 Euro, Cem Demirbaş  
ile Binnaz Demirbaş’a ise 1,000’er Euro ödenmesine hükmeder.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE  
1. Başvuruların kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;  
2. Başvuran Haydar Ceylan’la ilgili olarak AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
Başvuranların tamamıyla ilgili olarak:  
3. AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;  
5. AİHS’nin 5/5 maddesinin ihlal edildiğine;  
6. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
7. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
8. (a)AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten  
itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden yerel para birimine  
çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet  
tarafından,  
(i) Haydar Ceylan’a, manevi tazminat olarak, 17,500 Euro (on yedi bin beş  
yüz Euro);  
(ii) Cem Demirbaş ile Binnaz Demirbaş’a, manevi tazminat olarak, 7,500’er  
Euro (yedi bin beş yüz Euro);  
(iii) Haydar Ceylan’a, yargılama masraf ve giderleri için, 1,250 Euro (bin iki  
yüz elli Euro);  
(iv) Cem Demirbaş ile Binnaz Demirbaş’a, yargılama masraf ve giderleri için,  
1,000’er Euro (bin Euro) ödenmesine;  
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin  
yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal  
kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
13  
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI  
9. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.  
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragrafları gereğince 9 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
14