CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
CEYLAN-Türkiye’ye Karşı Davası  
(23556/94)  
Strazburg  
(8 Temmuz 1999)  
USULİ İŞLEMLER  
1. Başvuru, Sözleşme’nin eski 32/1 ve 47. maddeleri ile belirlenen üç aylık süre  
içinde, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ("Komisyon") tarafından, Sözleşme’nin3  
eski 19. Maddesi gereği, 17 Mart 1998 tarihinde Mahkeme'ye sunulmuştur. Dava,  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine eski 25. Madde gereğince Münir Ceylan adında bir  
Türk vatandaşı tarafından 10 Şubat 1994 tarihinde Komisyon'a yapılan 23556/94  
no'lu başvuruya dayanmaktadır.  
Komisyon'un talebi, Sözleşmenin eski 44 ve 48 (a) maddeleri ile eski Divan  
İçtüzüğü A’nın1 32.maddesinin 2. paragrafına dayanmaktadır. Talebin amacı, davadaki  
olayların davalı devlet tarafından Sözleşme'nin 10.maddesi gereği 14. maddeyle birlikte  
ya da tekbaşına üstlenilen yükümlülüklerin ihlal edilip edilmediğine karar vermektir.  
2. İçtüzük madde 33/3 (d)ye uygun olarak yapılan tahkikata mukabil, başvuran  
davaya şahsen katılmak istediğini belirtmiş ve kendisini temsil edecek bir avukat  
görevlendirmiştir (içtüzük eski madde 30). Avukata Başkan Sn.R. Bernhardt  
tarafından yazılı işlemlerde Türkçe kullanılması konusunda izin verilmiştir (Madde  
27/3). Bunu takiben, Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber duruşmada Türkçe konuşul-  
masına izin vermiştir. (Tüzük 36/5)  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler  
Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam  
olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı  
Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari  
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
 
3. 11 no’lu Protokol’ün yürürlüğe girmesinden önce ortaya çıkabilecek  
işlemlerle ilgili olarak oluşturulan Dairenin Başkanı Sn.Bernhart (Sözleşme'nin eski  
43. maddesi ve Tüzük eski madde 21) Raportör aracılığıyla hareket ederek Türk  
Hükümeti Ajanı, başvuranın avukatı ve Komisyon Delegeleri ile yazılı işlemlerin or-  
ganizasyonu hakkında istişarede bulunmuştur (eski içtüzük 37/1 ve 38. maddeler).  
Netice olarak, 27 Nisan 1998 tarihinde verilen emre uygun olarak Raportör, sırasıyla  
başvuranın görüşünü 15 Temmuz 1998, Hükümetin görüşünü ise 31 Temmuz 1998  
tarihinde almıştır. 7 Eylül 1998 tarihinde Hükümet görüşlerine dosyalanmış  
belgeleri eklemiş ve 25 Şubat 1999 tarihinde ise başvuranın iddiaları hakkındaki  
görüşleri 41. madde gereğince dosyalanmıştır.  
4. 11 No.lu Protokolün, 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra,  
dava 5/5. Maddeye uygun olarak Mahkeme'nin Büyük Dairesine sunulmuştur. 22  
Ekim 1998 tarihinde Sn. Wildhaber, adaletin düzgün işlemesi amacıyla bu davanın  
ve Türkiye hakkında açılan diğer 12 davanın dinlenmesi için bir Büyük Dairenin  
oluşturulması gerektiğine karar vermiştir. Bu davalar sırasıyla şöyledir: Karataş-  
Türkiye (başvuru no. 23168/94) Arslan-Türkiye (no. 23462/94); Polat Türkiye  
Kararı (no 23500/94); Okçuoğlu Türkiye Kararı (24146/94); Gerger Türkiye Kararı  
(24919/94) Erdoğdu İnce Türkiye Kararı ( no: 25067/94 ve 25068/94), Başkaya ve  
Okçuoğlu-Türkiye (23536/94 ve 24408/94) Sürek ve Özdemir Türkiye Kararı (No.  
23927/94 ve 24277/94), Sürek-Türkiye no. 1 (No.26682/95), Sürek-Türkiye no 2  
(No.24122/94), Sürek-Türkiye no.3 (no.24735/94) ve Sürek-Türkiye no.4  
(no.24762/94).  
5. Bu amaçla oluşturulan Büyük Daire'ye ex officio olarak Türkiye adına  
seçilen yargıç Sn. R. Türmen (Sözleşmenin 27/2.Maddesi ve Mahkeme Tüzüğünün  
24/4 Maddesi ), Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkemenin Yardımcı Başkanı  
Bn. E. Palm, Bölüm Başkan Yardımcıları Sn. J-P Costa ve Sn. M. Fischbach,  
(Sözleşmenin 27/3. maddesi ve içtüzüğün 24/3 ve 5(a) maddesi) katılmışlardır.  
Büyük Daire’yi tamamlamak için tayin edilmiş diğer üyeler ise şöyledir: Sn.  
A.Pastor Ridruejo, Sn.G.Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P. Kuris, Bn. F. Tulkens,  
Bn.V. Straznicka, Sn.V Butkevych, Sn.J. Casadevall, Bn. H. S. Greve, Sn. A.Baka,  
Sn. R. Maruste ve Bn.S.Botoucharova (içtüzük 24/3 ve 100/4).  
Oğur Türkiye davasında içtüzüğün 28/4 maddesine uygun olarak Büyük  
Daire'nin aldığı kararın ışığında davadan çekilmesinden sonra, Sn.Wildhaber, 19  
Kasım 1998 tarihinde Sn.Türmen’i duruşmadan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998  
tarihinde Hükümet Sn. F. Gölcüklü’nün ad hoc yargıç olarak kayda geçtiğini  
onaylamıştır. (İçtüzük 29/1) Sonuç olarak Sn. Kristaq Traja, davanın geri kalan  
kısmına katılamayan Sn. Botoucharova’nın yerini almıştır.  
6. Mahkemenin daveti ile (içtüzük 99/1), Komisyon üyelerinden biri olan Sn.  
H. Danelius Büyük Dairenin huzurundaki dava muamelelerinde yer alması için  
görevlendirilmiştir.  
7. Başkanın kararına uygun olarak sözkonusu dava ile ilgili duruşmanın Aslan-  
Türkiye ve Sürek-Türkiye davaları ile aynı anda halka açık olarak 1 Mart 1999  
tarihinde Strazburg’da İnsan Hakları binasında yapılmıştır.  
Mahkeme önünde  
a)  
Hükümet adına  
Sn.D.Tezcan,  
Sn.M.Özmen,  
Sn.B.Çalışkan,  
Bn.G.Akyüz,  
Ajan Yardımcısı,  
Bn.A.Günyaktı,  
Sn.F.Polat,  
Bn.A.Emüler,  
Bn.I.Batmaz Keremoğlu,  
Sn.B.Yıldız,  
Sn.Y.Özbek,  
Avukatlar;  
b)  
Komisyon adına  
Sn.H.Danelius,  
Delege;  
Avukat.  
c)  
Başvuran adına  
Sn.H.Kaplan, İstanbul barosu,  
Mahkeme Sn.Danelius’un Sn.Kaplan’ın Sn.Tezcan’ın ve Sn.Özmen’in  
konuşmalarını dinlemiştir.  
DAVANIN ESASI  
I. DAVA ŞARTLARI  
A. Haftalık Yeni Ülke Gazetesindeki Makale  
8. İlgili zamanda "Petrol-İş Sendikası"nın başkanı olan başvuran, İstanbul’da  
basılan haftalık bir gazete olan Yeni Ülke’nin 21-28 Temmuz 1991 tarihli  
basımında “Söz işçinin, yarın çok geç olacak” adlı bir makale yazmıştır. Makale  
aşağıda verilmiştir:  
Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da giderek yoğunlaşan devlet terörü, Kürt  
halkı üzerinde uluslararsı planda uygulanan, emperyalizmin gündemindeki  
politikaların tam bir yansımasından başka bir şey değildir.  
ABD emperyalizmi Irak’taki Kürt hareketini kırmak için, önce Kürtleri Saddam  
rejimine karşı kışkırtmış, sonra da bu hareketi ezebilecek olan güçlü bıraktığı  
Saddam yönetimini Kürtlerin üzerine göndermiştir.  
Sonuç; tüm dünya insanlığının yüreklerini sızlatan görüntüler altında onbinlerce  
Kürdün, açlıktan, soğuktan, salgın hastalıklarından kırılması, bir o kadarının Irak  
ordusunca yok edilmesi yüzbinlerce insanın yerini yurdunu terketmek zorunda  
kalışıdır.  
Emperyalizm kendi yarattığı bu tablolar karşısında sahte gözyarlarını dökerken  
tüm dünyanın gözü önünde, Türkiye’de giderek yoğunlaşan soykırımına da seyirci  
kalmaktadır. Özellikle son çıkartılan Terörle Mücadele Yasasının ardından,  
Güneydoğu’da hızla tırmanan yargısız infazlar, toplu gözaltılar, gözaltında  
kaybolmalar, gelecek günlerin ne denli zorlu geçeceğinin adeta habercisidir.  
Son olarak HEP Diyarbakır İl Başkanının büyük bir olasılıkla kontrgerilla  
tarafından gözaltında öldürülmesi, cenaze töreninde halka ateş ılarak, polisin  
verdiği bilgiye göre 3, yöre halkına göre 10 kişinin öldürülmesi, yüzlerce insanın  
yaralanması, bini aşkın insanın gözaltına alınması devlet terörünün son örneği  
olmuştur.  
Anti-Terör Yasasını dikkatlice inceleyenler kolaylıkla göreceklerdir ki, yasa  
yalnızca Kürt halkının değil, tüm işçi sınıfımızın ve emekçi yığınlarımızın ekmek,  
özgürlük ve demokrasi mücadelesini kırmaya yöneliktir.  
Bu yasalar ve bugünkü “devlet terörü” bu nedenle karşısında sadece Kürt  
halkını değil, bir bütün olarak emekçi halkımızı bulmalıdır.  
Sendikacılar açısından da sorun, birkaç demeç birkaç ilanla geçiştirilemeyecek  
kadar önemli ve can alıcıdır.  
Bir takım muğlak kavramlarla, her eylemi, her örgütü, bir terör suçu ya da terör  
örgütü olarak tanımlama olanağı yaratan siyasi iktidar ve tekelci sermaye, uygun bir  
ortam bulduğu an silahını işçi sınıfımıza çevirmekte tereddüt bile etmeyecektir.  
Her zaman belirttiğimiz gibi, işçi sınıfımız ve onun ekonomik, demokratik  
örgütleri yalnızca ekonomik talepleri değil, siyasi ve demokratik taleplerini de ön  
plana çıkartmak, bu mücadele içerisindeki etkin yerini almalıdır.  
Bunun için yasalardaki tüm engellere karşın demokratik kitle örgütleriyle,  
siyasi partilerle ittifak yapabilecek tüm kişi ve kuruluşlarla eylem birliği  
gerçekleştirmeli, olabildiğince örgütlü ve eşgüdüm içerisinde bu kanlı katliamlara,  
bu devlet terörüne karşı çıkmalıdır.  
Aksi takdirde, emperyalizmin güdümünde Kürt halkının sesisi soluğunu kesme  
amacındaki tekelci sermaye çevreleri için sıra kaçınılmaz olarak işçi sınıfımıza ve  
emekçi halkımıza gelecektir.  
“Yarın çok geç olacaktır” diyen, tüm halkımızı ve demokrasi güçlerimizi bu  
kavganın içinde aktif olarak yer almaya çağırıyoruz."  
B. Başvurana karşı yapılan işlemler  
1. Başvuran aleyhine yapılan suçlamalar:  
9. 16 Eylül 1991 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı,  
başvuranı kin ve düşmanlığa tahrik etmek girişiminde bulunmakla suçlamış, Madde  
312/1 ve Türk Ceza Kanununun 2. Maddesinin uygulanmasını istemiştir (bkz.  
aşağıdaki 15-16. paragraflar).  
2. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesindeki İşlemler:  
10. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesindeki davada başvuran kendisine  
yöneltilen suçlamaları reddetmiştir. Makalenin, Türkiye’nin güneydoğusundaki  
insan haklarının ihlali ile ilgili olduğunu iddia etmiş ve bölücülüğe teşvik etme ya da  
halk arasında düşmanlık yaymak gibi bir niyetinin olmadığını belirtmiştir.  
Başvurana göre demokratik bir toplumda her konu hiçbir kısıtlama olmaksızın  
tartışılabilmelidir. Aynı zamanda kendisinin bir sendika başkanı olarak Türkiye’nin  
güneydoğusundaki demokrasi sorunları hakkındaki görüşlerini ifade etme  
sorumluluğu olduğunu belirtmiştir.  
11. 3 Mayıs 1993 tarihli kararında, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı  
Türk Ceza Kanununun 312/2 ve 3. Maddesi gereğince suçlu bulmuş, 1 yıldan 8 aya  
kadar hapse ve 100.000 Türk Lirası (TL) para cezasına çarptırmıştır.  
Mahkeme, başvuranın makalesinde Türkiye’de Kürt halkına zulüm edildiğini,  
katledildiğini ve susturulduğunu iddia ettiğini ileri sürmüştür. Özellikle de  
Mahkeme makalenin 4. ve 13. cümlelerini; “Türkiye’de Kürtlere karşı soykırımı  
uygulanmakta….” ve “….Kürt halkını surturmayı ve sindirmeyi….” yorumlamıştır.  
Mahkeme, başvuranın etnik köken ve din ya da sosyal sınıfa dayalı ayrımcılık  
yaparak halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme girişiminde bulunduğu sonucuna  
varmıştır.  
3. Yargıtay işlemleri  
12. Başvuran, Yargıtay'a başvurarak Devlet Güvenlik Mahkemesinin  
başvuranın makalesi hakkında yaptığı yoruma itiraz etmiş, yorumlanabilmesi için  
bir uzman gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Mahkemenin, başvuranın cezasını tecil  
etme kararı vermesi gerektiğini de belirtmiştir.  
13. 14 Aralık 1993 tarihinde Yargıtay, Devlet Güvenlik Mahkemesinin,  
delillerle ilgili değerlendirmesini ve başvuranın savunmasının kabuledilmemesinin  
gerekçelerini onayarak başvuruyu reddetmiştir.  
14. Başvuran cezasını tamamlamıştır. Mahkumiyetinin sonucu olarak, siyasi  
ve  
medeni haklarını kaybetmenin yanısıra, Petrol İş Sendikasındaki başkanlık  
görevini de kaybetmiştir. (bkz. aşağıdaki 17. para.)  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI  
A. Ceza Hukuku  
15. Ceza Kanununun 312.Maddesi şöyledir:  
"Suç işlemeye aleni olmayan tahrik  
Kanunun cürüm saydığı bir fiilli açıkça öven iyi gördüğünü söyleyen veya halkı  
kanuna itaatsizliğe tahrik eden kimse altı aydan iki yıla kadar hapis ve altıbin liradan  
otuzbinliraya kadar ağır para cezasına mahkum olur.  
Halkı, sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa  
ıkça tahrik tahrik eden kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis ve dokuzbin liradan  
otuzaltıbin liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu tahrik umum emniyeti  
için tehlikeli olacak bir şekilde yapıldığı takdirde faile verilecek ceza üçte birden  
yarıya kadar artırılır.  
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçlar 311. Maddenin ikinci fıkrasında sayılan  
vasıtalarla işleyenlere verilecek cezalar bir misli arttırılır.”  
16. Ceza Kanunun 311/2. Maddesi aşağıdaki gibidir:  
“Suç işlemeye aleni tahrik korku ve panik yaratma amacıyla tehdit,  
tahrik, her türlü kitle haberleşme araçları, ses kayıt bantları, plak film, gazete,  
mecmua ile v.s basın aletleriyle veya elle yazılıp çoğaltılarak yayınlanan ve dağıtılan  
yazılan ya da umumi yerlerde levha ile ilan asmak suretiyle olursa yukarıdaki  
bentler uyarınca suçlu hakkında tayin olunacak ağır hapis ve hapis cezaları bir misli  
arttırılır……”  
17. Bir kimsenin 312. Maddenin 2. Fıkrasına dayanarak mahkum edilmesi  
özellikle bazı özel düzenlemelerle yürütülen özel faaliyetlerin tatbik edilmesi  
konusunda farklı sonuçları gerektirir. Örneğin bu maddeye göre bir cürümle suçlu  
bulunan şahıslar, dernek veya sendika kuramazlar (2908 no'lu kanun, bölüm 4 (2)  
(b), bu sendikaların yönetim kurullarında görev alamazlar, (2929 no’lu kanun,  
Bölüm 5). Ayrıca, siyasi parti kuramaz ve bu partilere katılamazlar (2820 no’lu  
kanun, bölüm 11 (5)) ve milletvekili seçimlerine katılamazlar (2839 no’lu kanun,  
bölüm 11 (f3)).  
B. Hükümet tarafından sunulan Cezai İçtihatlar:  
18. Hükümet, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı tarafından  
davaların geri çekilmesi ile ilgili olarak, verilen altı kararın suretini tedarik etmiştir.  
Bu davalardan biri, Ceza Kanunun 312. Maddesine aykırı olarak halkı, özellikle din  
farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa, aleni olmayan tahrik etme ile ilgilidir.  
Davaların diğer beşi ise, Terörle Mücadele Kanunu'nun (3713 no’lu) 8. Bölümüne  
aykırı olarak, devletin bölünmez bütünlüğüne zarar vermeyi amaçlayan bölücü  
propoganda yapan şahıslarla ilgilidir. Basın yoluyla işlenen suçları içeren bu  
davaların üçünde, savcının kararında verilen sebeplerden biri, suçun unsurlarından  
birinin oluşmamasıdır.  
Ayrıca, Hükümet yukarıda verilen durumlardan dolayı suçlanan davalıların  
suçlu bulunmadığına dair bir kısım Devlet Güvenlik Mahkemesi kararlarını  
sunmuştur. Bu kararlar şöyledir: 1996 yılı içinde 19 Kasım tarihli 428 nolu başvuru,  
27 Aralık tarihli 519 nolu başvuru, 1997 yılı içinde, 6 Mart tarihli 33 nolu başvuru,  
3 Haziran tarihli 102 nolu başvuru, 17 Ekim tarihli 527 nolu başvuru, 24 Ekim  
tarihli 541 nolu başvuru, 23 Aralık tarihli 606 nolu başvuru, 1998 yılı içinde, 21  
Ocak tarihli 8 nolu başvuru, 3 Şubat tarihli 14 nolu başvuru, 19 Mart tarihli 56 nolu  
başvuru, 21 Nisan tarihli 87 nolu başvuru ve 17 Haziran tarihli 133 nolu başvuru.  
Kürt sorunu ile ilgili suçların faillerini beraat ettiren kararlar, suçun bir unsuru olan  
“propaganda” unsurunun olmayışına dayanmıştır.  
KOMİSYON ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER:  
19. Sn. Ceylan, 10 Şubat 1994 tarihinde Komisyon'a başvurmuştur. Mahkum  
edilmesinin, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkını garanti altına alan Sözleşmenin 9.  
ve 10. Maddelerine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Aynı zamanda 10. Madde ile  
birlikte 14. Maddeye aykırı olarak, siyasi görüşü nedeniyle fark gözetildiğini de  
iddia etmiştir.  
20. Komisyon, 15 Nisan 1996 tarihinde 23556/94 nolu başvuruyu  
kabuledilebilir bulmuştur. 11 Aralık 1997 tarihli raporunda (eski 31. madde) sadece,  
ilk şikayeti 10. madde bağlamında incelemiştir. Bu madde ile ilgili olarak bir ihlalin  
sözkonusu olduğunu ve 14. madde ile bağlantılı olarak farklı bir konunun ortaya  
çıkmadığını ifade etmiştir (2’ye karşı 30 oy). Komisyon görüşünün tam metni ve  
rapordaki muhalefet şerhi bu karara ek olarak tekrar düzenlenmiştir.1  
MAHKEMEYE SON SUNUŞLAR  
21. Başvuran, görüşünde Mahkemeye Sözleşme'nin 6/1, 9, 10 ve 14.  
Maddelerinin ihlal edildiği yönünde karar vermesini ve 41. madde gereğince  
tazminat verilmesini talep etmiştir.  
22. Hükümet Mahkemeden "başvuranın iddia ettiği Sözleşme maddelerinin  
ihlalinin söz konusu olmadığını ve buna bağlı olarak başvurunun reddedilmesi”ni  
talep etmiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. SÖZLEŞMENİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ  
İDDİASI  
23. Başvurusunda Sn. Ceylan, Ceza Kanununun 312. Maddesi gereğince  
mahkum edilmesinin, Sözleşmenin 9. ve 10. maddelerinin ihlalini oluşturduğunu  
ileri sürmüştür. Fakat, başvuran, Hükümetin ve Komisyonun teklif ettiği gibi,  
Mahkeme önündeki duruşmada, şikayetinin sadece 10.madde bağlamında  
incelenmesine itiraz etmemiştir (bkz. 9 Haziran 1998 tarihli Incal-Türkiye Kararı,  
1998-IV Hüküm ve Karar Raporları s.1569, para. 60). 10.madde şöyledir:  
“1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat  
özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın  
haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde devletlerin  
radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel  
değildir. .  
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir  
 
toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak ulusal güvenliğin toprak bütünlüğünün  
veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin  
önlenmesini sağlığın veya ahlakın başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya  
yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı  
biçim koşullarına sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir”.  
24. Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar, başvuranın “söz işçinin, yarın çok  
geç olacak” isimli makalesinin yayımlanmasının ardından mahkum edilmesinin,  
düşünce özgürlüğü hakkına “müdahale” oluşturduğu kararına varmışlardır. Böyle bir  
müdahale, bu koşulun 2. paragrafındaki talepleri karşılamadığı müddetçe  
10.maddenin ihlalini ortaya koyacaktır. Mahkeme bu tür amaç veya amaçlara  
ulaşmak için “kanun tarafından öngörülüp öngörülmediği" ya da paragrafta ortaya  
konan meşru amaçların birden fazlasının mı sebep olduğu veya “demokratik bir  
toplumda gerekli olup olmadığı” konularında karar vermelidir.  
1. “Yasa ile öngörülme”  
25. Başvuranın mahkumiyetinin Ceza Kanununun 312. Maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına dayanması tartışılmamıştır ve 10. Maddenin 2. Paragrafında belirtilen  
amaçlar nedeniyle “yasa tarafından öngörüldüğü” gözönünde bulundurulmalıdır.  
2. Meşru Amaç  
26. Başvuran bu noktada görüş sunmamıştır.  
27. Hükümet sözkonusu müdahalenin amacının sadece “devlet güvenliği” ve  
“kamu düzeninin korunması” (Komisyon'un tespit ettiği gibi) değil, aynı zamanda  
“toprak bütünlüğü”nün de korunması olduğunu belirtmiştir.  
28. Ceza Kanunun 312. maddesi, halkı, sınıf, ırk, din, mezhep, bölge farklılığı  
gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmeyi cezalandırılması gereken bir suç  
olarak kabul eder. Kamu emniyetini tehdit eden durumlarda bu tür suçların  
cezalarının artırılacağını belirtir (bkz.yukarıdaki 15. paragraf).  
Türkiye’nin güneydoğu bölgesindeki güvenlik durumunun hassasiyeti (bkz. 25  
Kasım 1997 tarihli Zana Türkiye Kararı, Raporlar 1997-VII, s. 2539, para. 10) ve  
şiddeti artırabilecek olaylara karşı yetkililerin hazır olması gerektiğini gözönünde  
bulundurarak, Mahkeme, başvuranın mahkumiyetinin Hükümet tarafından  
belirlenen amaçlar doğrultusunda gerçekleştirildiğini kabul etmiştir. Bu dava ile  
ilgili olayların meydana geldiği zaman, Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde şiddet  
kullanmaya dayalı metodlara başvuran bölücü hareketlerin varolduğu kesinlikle  
doğrudur.  
3. “Demokratik bir toplumda gereklilik”  
a) Mahkeme huzurunda hazır bulunanların tartışmaları  
i) Başvuran  
29. Başvuran, bu makalenin şiddete tahrik etmediğini, yasadışı hiçbir örgütten  
söz etmediğini ve bölücülüğü teşvik eden bir unsur taşımadığını belirtmiştir.  
Başvurana göre Türk yetkililer, düşünce ve ifade özgürlüğüne kendi içinde ters  
düşen Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesini kötüye kullanmışlardır.  
ii) Hükümet  
30. Hükümet, Alman Ceza Kanunu'nun 130. Maddesi örneğinden yola çıkarak,  
Türk Ceza Kanununun 312. Maddesinde belirtilen suçların, Avrupa Konseyine üye  
diğer ülkelerin yasalarında da mevcut olduğunu ileri sürmüştür. Bu tür yasaların  
devletlerin demokrasiyi korumalarına yardımcı olduğunu belirtmiştir. Son olarak da  
madde 312’nin uygulanmasında hak verilebilir bir “tehlike” sözkonusu olup  
olmadığı hususunda Türk Mahkemelerinin görüşlerini değiştirmenin, Strazburg  
Kuruluşları'nın görevi olmadığını belirtmiştir.  
iii) Komisyon  
31. Komisyon 10. maddenin 2. paragrafında "görev ve sorumluluklar"dan  
sözedildiğini hatırlatmış ve “kanunsuz siyasi şiddet”e göz yumulmaması için  
kişilerin hassas siyasi konularda kendilerini açıkça ifade etmelerinin önemli olduğu  
sonucuna varmıştır. Ancak, ifade özgürlüğünün kullanılması, Türkiye'nin karşı  
karşıya olduğu sorunların temel nedenlerin açıkça tartışılması ve çözüm yöntemleri  
hakkında görüş belirtme gibi hakları kapsamaktadır.  
Komisyon, makalenin geçmiş yıllar süresince etkisini sürdüren şiddet  
konusunda siyasi bir açıklama yapmak amacıyla yazılmış olduğunu ve başvuranın  
düşüncelerini makul tabirlerle ifade ettiğini, bu ifadelerde kendisinin şiddete ya da  
halkı yasal olmayan yollara başvurmaları için kışkırtmadığını ifade etmiştir.  
Komisyonun görüşüne göre, başvuranın mahkumiyeti 10.maddeye uymayan bir çeşit  
sansür oluşturmaktadır.  
(b) Mahkemenin Değerlendirmesi  
32. Mahkeme, Zana-Türkiye’ye Karşı Kararı (yukarıda belirtilen s. 2547-48  
para 51) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire Fransa’ya Kararı'nda belirtildiği  
gibi, 10. Madde ile ilgili kararlara dayalı temel ilkeleri tekrar etmiştir. (1999  
Raporları, s….para 45)  
(i) İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel özelliklerinden biridir ve  
demokrasinin gelişimi ve her bireyin tatmin olması için gerekli temel şartlardan  
birini oluşturur. 10. maddenin 2. paragrafıyla ilgili olarak ifade özgürlüğü, sadece  
zararsız olarak nitelendirilen “bilgi” ya da “fikirlere” değil, aynı zamanda zararlı,  
rahatsız edici durumlara da uygulanır. Bütün bunlar çoğulculuk, hoşgörü ve  
ıkgörüşlü olmanın gereğidir ve bu üç unsur demokratik bir toplumun vazgeçilmez  
unsurlarıdır. 10. maddede ileri sürüldüğü gibi, bu özgürlük dikkatli bir şekilde  
belirlenmesi gereken bir takım istisnalara tabidir ve herhangi bir kısıtlama ihtiyacı,  
ikna edici açıklamalarla birlikte belirlenmelidir.  
ii) Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. Paragrafının anlamı dahilindeki "gerekli"  
kelimesi "acil bir sosyal ihtiyacın" varlığını ima etmektedir. Böyle bir ihtiyacın  
varolup olmadığını değerlendirirken, Sözleşmeye imza atan devletlerin sahip olduğu  
belli bir takdir sınırı vardır, fakat bu yetki, bağımsız bir mahkeme tarafından verilen  
kararlar da dahil olmak üzere, hem kanunları hem de bu kanunları uygulayan  
kararları da içine alacak şekilde Avrupa denetimi ile uyum içindedir. Bu nedenle  
Mahkeme, bir "kısıtlamanın" veya "cezanın" 10. Madde ile korunan ifade özgürlüğü  
ile uyumlu olup olmadığı konusunda son kararı vermeye yetkilidir.  
iii) Mahkeme denetim yetkisini kullanırken, yapılan müdaheleyi, sözkonusu  
ifadelerin içeriğini ve bütünlük içindeki kullanılışını kapsayacak şekilde bir bütün  
olarak incelemelidir. Özellikle de, sözkonusu müdahalenin “takip edilen meşru  
amaca denk olup olmadığı" ve gerekli olduğunu savunmak için devlet yetkilileri  
tarafından gösterilen sebeplerin “uygun ve yeterli” olup olmadığı konularında karar  
vermelidir. Mahkeme bu şekilde hareket ederek, ulusal yetkililerin 10. maddede  
belirtilen kurallarla uyumlu standartlar uyguladığı ve verdikleri kararları ilgili  
olayların kabul edilebilir değerlendirmesine dayandırdıkları konusunda tatmin  
olmalıdır.  
33. Söz konusu makale içeriği ve kullanılan ifadelerin çeşidiyle siyasi söylem  
niteliğini kazanmıştır.  
Başvuran, Marksist deyimler kullanarak, birkaç yıl önce Doğu ve Güneydoğu  
Anadolu’daki şiddetin yeniden canlanması hakkında bir açıklama arzetmiştir.  
Başvuranın iddiasının esası, Kürt hareketinin "işçi sınıfı ve bu sınıfın ekonomik ve  
demokratik kuruluşları ” tarafından özgürlük ve demokrasi için verilen genel bir  
mücadelenin parçası olduğu veya en azından bir parçası olması gerektiği  
şeklindedir. Makalenin mesajı şöyledir “kanunlar tarafından yapılan bütün  
engellemelere rağmen, birlikte çalışmanın mümkün olduğu bütün demokratik  
kuruluşlarla, siyasi partilerle ve her birey veya kuruluşla birlikte hareket etmek  
suretiyle "katliamlara" ve "devlet terörüne" karşı çıkarak ve "örgütlenmenin ve  
işbirliğinin bütün gücünü kullanarak birlik sağlamalıyız".  
“Devlet terörü” ve "katliam" kelimelerinin kullanılmasının da gösterdiği gibi,  
ülkenin ilgili bölgelerinde Türk yetkililerinin fiilleri hakkındaki eleştiri sert,  
kullanılan dil ise keskindir. (bkz.yukarıdaki paragraf 8)  
34. Buna rağmen  
Mahkeme, Sözleşmenin 10. maddesinin 2. paragrafı  
bağlamında, siyasi söylem veya kamu çıkarı ile ilgili konulardaki kısıtlamanın  
küçük olduğunu hatırlatmıştır. (Bkz. 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove Birleşik  
Krallık'a Karşı Kararı Raporlar 1996-V, s.1957 para. 58). Ayrıca Hükümet ile ilgili  
olarak yapılmasına müsaade edilen eleştirinin sınırı, bireyler veya siyasetçiler  
hakkında yapılan eleştiriye oranla daha büyüktür. Demokratik bir sistemde,  
Hükümetin fiilleri ve ihmalleri sadece yasama ve yargı otoritelerinin değil, aynı  
zamanda kamuoyunun da incelemesine açık olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin güçlü  
pozisyonu, özellikle düşmanların eleştirilerine ve haksız saldırılarına başka  
yöntemlerle karşılık vermenin mümkün olduğu hallerde, ceza davası başlatma  
konusunda çekimser davranmasını gerekli kılmaktadır. Bununla beraber, kamu  
düzeninin güvencesi olan devlet yetkililerinin, bu tür durumlara karşı aşırıya  
gitmeden ve uygun bir şekilde tepki vermeyi amaçlayan tedbirleri -ceza hukuku  
bağlamında bile olsa- benimsemesi mümkündür. (Bkz. 9 Haziran 1998 tarihli Incal  
Türkiye Kararı, Raporlar 1998-IV, s. 1567, paragraf 54). Sonuç olarak, bu tür  
durumların bir bireye, kamu personeline ya da nüfusun bir kesimine karşı şiddet  
kullanmayı tahrik ettiği hallerde, ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin gerekli  
olup olmadığı incelenirken, devlet yetkilileri daha kapsamlı bir takdir sınırından  
faydalanırlar.  
35. Mahkeme, kendisine sunulan davaların evveliyatını, özellikle de terörle  
mücadele ile bağlantılı sorunları dikkate almaktadır. (Bkz. yukarıda belirtilen Incal-  
Türkiye’ye Karşı Kararı, s.1568, paragraf 58). 15 yıldır Türkiye’de süregelmekte  
olan ciddi rahatsızlıkların bu tür görüşlerin yayılması ile şiddetlenebileceği  
hakkındaki Türk yetkililerin endişelerini dikkate almıştır (bkz. yukarıdaki prg. 28).  
Bu bağlamda, sözkonusu makalenin Körfez Savaşından kısa bir süre sonra, çok  
sayıda Kürt kökenli insanın Irak'taki baskıdan kaçıp, Türk sınırlarına sığındığı sırada  
yayımlandığı dikkate alınmalıdır.  
36. Mahkeme, başvuranın sendika lideri ve bir siyasetçi olarak yazdığını ve bu  
makaledeki sert uslüba rağmen, şiddeti, silahlı direnişi ya da isyanı teşvik etmediğini  
gözlemlemiştir. Mahkemenin görüşüne göre bu gözönünde bulundurulması gereken  
önemli bir unsurdur.  
37. Mahkeme başvurana verilen 1 yıldan 8 aya kadar hapis ve 100.000.-TL.  
para cezasının ağır olduğuna dikkati çekmiştir (bkz. yukarıdaki prg. 11).  
Mahkumiyetinin sonucu olarak, başvuranın Petrol İşçileri Sendikası'ndaki başkanlık  
görevini kaybetmesi gibi, bir takım siyasi ve medeni haklarını da kaybetmesi dikkate  
alınmıştır (Bkz. prg. 14 ve 17).  
Bu bağlamda Mahkeme, müdahalenin ölçüsü değerlendirilirken verilen cezanın  
şiddetinin ve çeşidinin gözönünde bulundurulması gereken unsurlar olduğunu  
belirtmiştir.  
38. Sonuç olarak, Sn.Ceylan’ın mahkumiyeti takip edilen amaçlara ve  
“demokratik bir toplumda gereklilik” ilkesine uygun değildir. Bu nedenle  
Sözleşmenin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.  
II. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİ İLE BAĞLANTILI OLARAK 14.  
MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
39. Başvuran, makalenin sadece, Kürt kökenli bir kimse tarafından yazıldığı ve  
Kürt sorunu ile ilgili olduğu için yargılandığını ifade etmiştir. Sözleşmenin 10.  
maddesi ile birlikte okunduğunda 14. maddenin aleyhine kendisinin ayırımcılığın  
kurbanı olduğunu ileri sürmüştür. Madde 14 aşağıda verilmiştir:  
“Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk,  
renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir  
azınlığa mensupluk, servet, doşum veya herhangi başka bir durum bakımından  
hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”  
40. Hükümet bu konu ile ilgili olarak görüş sunmamıştır.  
41. Komisyon, 10. madde ile birlikte okunduğunda Sözleşmenin 14.maddesi  
bağlamında farklı bir konunun ortaya çıkmadığı görüşünü ifade etmiştir.  
42. Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edildiği şeklindeki sonuç gözönüne  
alındığında (bkz. yukarıdaki prg 38), Mahkeme, şikayetin 14. Madde bağlamında  
incelenmesini gerekli görmemiştir.  
III. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİ'NİN 1. PARAGRAFININ İHLAL  
EDİLDİĞİ İDDİASI  
43. Başvuran, ayrıca, Mahkeme huzurunda Sözleşmenin 6. Maddesinin 1.  
paragrafının ihlal edilmiş olduğunu iddia ederek şikayette bulunmuştur (bkz.  
yukarıdaki prg. 21). Fakat Mahkeme, Komisyon'un bu başvurunun kabul  
edilebilirliğini incelediği sırada, Sayın Ceylan sözkonusu şikayeti sunmadığı için, bu  
aşamada böyle bir şikayette bulunamayacağını tespit etmiştir.  
III. SÖZLEŞMENİN 41.MADDESİNİN UYGULANMASI  
44. Başvuran Sözleşme'nin 41. maddesi gereğince hakkaniyete uygun tatmin  
talebinde bulunmuştur. Bu maddeye göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve  
ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi  
edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar  
gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Zarar  
1.Maddi Zarar  
45. Başvuran, mahkumiyetinin sonucunda uğradığı gelir kaybını da içine alacak  
şekilde, yasal harcamaları ve dava muameleleri ile ilgili harcamalarından oluşan  
maddi zararlar için tazminat yoluyla toplam 850.000 Fransız Frangı talep etmiştir.  
İddialarına destek olarak, Petrol-İş Sendikası Genel Sekreteri tarafından imzalanmış  
yıllık toplam maaşının 1994’te 189.927.25, 1998’de 145.500.36 Fransız Frangı  
olduğunu gösteren bir belge sunmuştur.  
46. Hükümet, Sözleşme'nin iddia edilen ihlali ile talep edilen maddi zarar  
arasında nedensel bir ilişki olmadığını ileri sürmüştür. Her halükarda, Sn. Ceylan  
iddia ettiği kazançları ve harcamaları belgelerle kanıtlamamıştır.  
47. Mahkeme başvuranın iddia ettiği kazançlarının kaybı ile 10.maddenin ihlali  
arasında nedensel bir ilişki olmadığını tespit etmiştir. Ayrıca, başvuranın şikayet  
ettiği kayıp iddiası yeterince ispatlanamamıştır. Bu nedenle Mahkeme iddianın bu  
kısmını reddetmiştir.  
Mahkeme başvuranın ulusal mahkemelerdeki masraf ve harcamaları ile  
Strazburg Kuruluşları huzurundaki muamelelerin masraflarını birlikte  
inceleyecektir.  
2 Manevi Zarar  
48. Sn. Ceylan manevi zarar için 150.000 Fransız Frangı talep etmiştir.  
49. Hükümet, Mahkemeden ihlal bulgusunun kendi içinde yeterli adil tazmin  
oluşturduğu şeklinde karar vermesini istemiştir.  
50. Mahkeme, başvuranın dava ile ilgili olarak sıkıntı çekmiş olacağını  
gözönünde bulundurmuştur. Mahkeme adil olarak, bu başlık altında başvurana  
40.000 Fransız Frangı ödenmesine hükmetmiştir. .  
B. Masraf ve Harcamalar  
51. Başvuran Strazburg Kuruluşları önündeki yasal masrafları için 120.000  
Fransız Frangı talep etmiştir. Bu masraflar tercüme, fax, telefon ve kırtasiye  
giderleri için 45.000 Fransız Frangı, avukat ücreti içinse 75.000 Fransız Frangıdır.  
İddiasını desteklemek için birçok belge sunmuştur.  
52. Hükümet talep edilen meblağın fahiş olduğunu ileri sürmüştür. Özellikle de  
başvuran tarafından sunulan faturanın talep edilen meblağı desteklemediğini ve  
harcamaların sözkonusu muamelelerle ilgili olmadığını ileri sürmüştür. Tercüme  
masrafları ve yasal ücretler ile ilgili olarak talep edilen meblağın normal Türk  
standartlarına göre abartılı olduğunu belirtmişlerdir.  
53. Mahkeme, başvuranın avukatının Sözleşmenin 6. ve 10. maddeleri  
bağlamındaki benzer şikayetlerle ilgili davaların hazırlıklarıyla ilgilendiğine dikkati  
çekmiştir. Mahkeme, adil karar vererek ve içtihatlarındaki kriterlere göre, (bkz. Avr.  
İnsan Hakları Mahkemesi, 25 Mart 1999 tarihli Nikolova Bulgaristan'a Karşı Kararı,  
1999 Raporları….,s…prg 79), başvurana toplam 15.000 Fransız Frangı verilmesine  
hükmetmiştir.  
C. Temerrüt Faizi  
54. Divan, bu kararın verildiği tarihte Fransa’da uygulanan yıllık %3,47 yasal  
faiz oranının kabul edilmesini uygun görmüştür.  
BU SEBEPLERDEN DOLAYI MAHKEME,  
1. 1'e karşı 16 oyla Sözleşmenin 10.maddesinin ihlal edildiğine;  
2. Oybirliğiyle, 14. Madde ile birlikte incelendiğinde 10.madde bağlamında  
ayrı bir konunun ortaya çıkmadığına;  
3. Oybirliğiyle başvuranın, Sözleşmenin 6. maddesinin 1.paragrafı  
bağlamında şikayette bulunamayacağına;  
4. 1'e karşı 16 oyla  
a) Sözleşmeci Devletin başvurana aşağıdaki miktarları üç ay içerisinde  
ödeme günündeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası olarak ödemesine;  
i) 40.000 (Kırkbin) Fransız Frangı manevi tazminat;  
ii) 15.000 (onbeşbin) Fransız Frangı yargılama masrafları.  
(b) Bu rakamlara, yukarıda belirtilen üç aylık sürenin bitiminden ödeme  
tarihine kadar yıllık %3,74 basit faiz uygulanmasına;  
5. Başvuranın geri kalan tazminat taleplerinin reddine oybirliğiyle karar  
vermiştir.  
Fransızca ve İngilizce olarak hazırlanan bu karar, 8 Temmuz 1999 tarihinde  
Strazburg İnsan Hakları Binasında kamuoyuna açık duruşmada tefhim edilmiştir.  
İmza Paul MAHONEY  
WILDHABER  
İmza Luzius  
Sekreter Yardımcısı  
Başkan  
Sözleşmenin 45. Maddesinin 2. Paragrafı ve Mahkeme İç Tüzüğünün 74.  
Maddesinin 2. paragrafına uygun olarak, aşağıdaki görüşler bu karara eklenmiştir.  
a) Bn. Palm, Bn.Tulkens, Sn.Fischbach, Sn.Casadevall ve Bn.Greve’in  
mutabakat şerhleri;  
b) Sn.Bonello’nun mutabakat şerhi;  
c) Sn.Gölcüklü’nün muhalefet şerhi.  
Paraf: L.W.  
Paraf: L.W.  
HAKİM PALM, TULKENS, FISCHBACH, CASADEVALL VE GREVE’İN  
MUTABAKAT ŞERHLERİ :  
Her ne kadar Sürek-Türkiye’ye Karşı (no.1) davasında Hakim Palm’ın kısmi  
muhalefet şerhinde ortaya konulan daha içeriksel yaklaşım uygulayan bir yöntem ile  
aynı sonuca vardıysak da, son davada 10.maddenin ihlaline dair Mahkeme'nin aldığı  
kararı paylaşıyoruz.  
Bizim görüşümüze göre, davalı devlete karşı ılan bu davalarda 10. maddenin  
genel değerlendirmesi, makalede kullanılan kelimelerin biçimine çok fazla ağırlık  
verirken kullanılan kelimelerin hangi bütün içinde yeraldığına ve yarattıkları etkiye  
önem vermemiştir. Makalede kullanılan dilin sert ve hatta tahripkar olduğu  
şüphesizdir. Fakat demokrasilerde, Mahkeme'nin de vurguladığı gibi “mücadeleyi”  
çağrıştıran kelimeler bile 10. madde ile korunur.  
Mahkeme içtihatlarında siyasi söylem konusuna sağlanan kapsamlı korumaya  
uygun olan yaklaşım, kullanılan kelimelerin kışkırtıcı yanlarına daha az, ifadelerin  
hangi bütün içinde kullanıldığına ve bu bütünün farklı unsurlarına daha fazla  
odaklanmaktır. Kullanılan dil kışkırtıcı mıydı ya da şiddete mi teşvik ediyordu?  
Gerçek bir tehdit unsuru mevcut muydu? Bütün bu soruların cevabı sırasıyla her  
durumun genel şartlarını oluşturan, farklı kademelerin ölçülü değerlendirmesini  
talep eder. Başka soruların da yöneltilmesi gereklidir. Suç teşkil eden makalenin  
yazarı, toplumda, sözlerinin etkisini artırabilecek bir konuma mı sahiptir?  
Sözkonusu makaleye önemli bir gazetede mi yoksa sözlerin etkisini artırabilecek  
başka bir basın yolunda mı öncelik verilmiştir? Kelimeler şiddet kullanmaya tahrik  
etmekten uzak mı yoksa eşiğinde midir?  
Şiddet içerikli ve zararlı bir üslup ile -10. Madde ile korunan- demokratik bir  
toplumdaki hoşgörü konusunda ceza verilmesi gereken üslup arasındaki ayırım  
sadece suç teşkil eden kelimelerin kullanıldığı içeriğin dikkatli bir incelemesi  
sonucunda yapılabilir.  
YARGIÇ BONELLO’NUN MUTABAKAT ŞERHİ  
10. maddenin ihlali konusunda çoğunluğa katılıyorum, ancak demokratik bir  
toplumda ulusal yetkililer tarafından başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan  
müdahalenin haklı olup olmadığına karar verirken, Mahkeme tarafından yapılan ilk  
tahlili onaylamıyorum.  
Bu dava ve şiddete yönelik tahriğin söz konusu olduğu daha önceki ifade  
özgürlüğü davalarında, Mahkeme tarafından varılan ortak kanaat şu şekildedir:  
Başvuran tarafından yazılıp, yayınlanan yazıların şiddet kullanılmasını destekleyip  
teşvik ettiği hallerde, ulusal mahkemeler tarafından mahkum edilmeleri demokratik  
bir toplumda haklı görülebilir. Ben bu görüşü yetersiz olduğu için kabul etmiyorum.  
İnanıyorum ki, demokratik bir toplumda şiddet kullanmaya teşvik edenlerin  
devlet yetkilileri tarafından cezalandırılması, sadece kışkırtmanın “açık ve mevcut  
tehlike” arzettiği durumlarda mümkündür. Şiddet kullanmaya teşviğin akla dayalı,  
soyut hale gelmesi durumunda ve zaman ve mekan içinde asli ve potansiyel şiddet  
halinden çıktığı durumlarda, temel olarak fikir özgürlüğü üstün gelen bir unsur olur.  
Bütün zamanların en güçlü anayasa hukuku uzmanlarının yasa ve düzeni  
bozmaya yönelik sözlere karşılık söylemeleri gereken ifadelerden birini sunuyorum:  
“Ülkeyi korumak için1 talep edilen acil bir müdahale, yasanın kanuni ve acil  
amaçlarını tehdit etmedikçe, ifade özgürlüğüne yapılan nefretle karşıladığımız ve  
ölümcül olduğuna inandığımız müdahale girişimlerine karşı sonsuza kadar uyanık  
olmalıyız.”  
Güç kullanmayı müdafaa etmenin kanunsuzluk oluşturduğu veya kanunsuzluğa  
 
kışkırttığı ya da böyle bir ihtimali ortaya çıkardığı hallerin2 dışında, ifade özgürlüğü  
teminatı, bir devlete güç kullanmayı yasaklaması konusunda izin vermez. Bu bir  
yakınlık ve derece3 sorunudur.  
İfade özgürlüğünün kısıtlamasını haklı gösteren açık ve mevcut bir tehlikenin  
varlığını desteklemek için, ciddi bir şiddet beklentisi ya da müdafaasının mevcut  
olduğu ya da başvuranın şiddet kullanmayı müdafaa etmesinin acil ve ciddi bir  
durum ortaya koyacabileceğine inanmak için önceki davranışlarının yeterli neden  
oluşturduğunun gösterilmesi gerekmektedir1.  
Başvuranların itham edildiği her söz hernekadar bazılarına oldukça ciddi  
görünse de, ulus düzenine karşı tehditkar ve korkutucu niteliğe sahip olduğu bana  
göre açık değildir. Yine bu ifadelerin ani olarak bastırılmasının Türkiye’nin selameti  
için gerekli olduğu bana göre açık değildir. Sözkonusu fikirler kendi haline  
bırakıldıkları takdirde tehlike yaratmamaktadırlar. Kısacası, Mahkeme,  
başvuranların Ceza Mahkemeleri tarafından mahkum edilmelerine gözyumduğu  
taktirde ifade özgürlüğünün yıkılmasına yardımcı olacaktır.  
Özet olarak, “kötü olarak idrak edilen etki, tam olarak tartışılma fırsatını  
bulamadan önce meydana gelebilecek kadar yakın değilse, sözlerden çıkan hiçbir  
tehlikenin açık ve mevcut olduğu düşünülemez. Tartışma doğrultusunda yalan ve  
safsatayı karşı karşıya getirmek için zaman olursa, eğitim süreci tarafından  
kötülüğün önüne geçmeyi sağlamak için uygulanan yol, sukünete zorunluluk olarak  
boyun eğmek değil, daha fazla tartışmaktır". 2  
YARGIÇ GÖLCÜKLÜ’NÜN MUHALEFET ŞERHİ  
(Çeviri)  
Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edildiği kararını alan Mahkeme'nin görüşüne  
katılmadığımı bildirmek istiyorum. Benim görüşüme göre, bu dava ile ilgili olarak  
demokratik bir toplumda müdahalenin gerekli olmadığı ve ulusal güvenliği koruma  
amacına uygun olmadığı şeklinde tespitte bulunmanın geçerli bir nedeni mevcut  
değildir.  
25 Kasım 1995 tarihli Zana-Türkiye’ye Karşı Kararında ortaya çıkan ve  
 
Gerger-Türkiye’ye Karşı Kararında ilave ettiğim muhalefet şerhimde hatırladığım  
genel ilkeler şimdiki davaya uygun ve geçerlidir. Tekrardan kaçınmak için  
okuyucuya bu karşı görüşün 1-9 paragraflarını sunuyorum.  
Ceylan Türkiye’ye Karşı Kararı, Zana, Gerger ve Sürek davalarından ayrı  
tutulamaz. Başvuran makalesinde Türkiye’de “soykırımın….artması ”, “özellikle  
son çıkartılan Terörle Mücadele Yasasının ardından, hızla artan yargısız  
infazlar…..ve göz altında kaybolmalar; “….HEP Diyarbakır İl Başkanının (Halkın  
Emek Partisi) büyük olasılıkla kontrgerilla tarafından öldürülmesi ve yalnızca Kürt  
halkının değil aynı zamanda tüm işçi sınıfımızın ve emekçi halk yığınlarımızın  
çabalarının yokedilmesi ….” gibi konulardan bahsetmektedir. Başvuran makalesinde  
sonuç olarak “bu yasalar ve bugünkü “devlet terörü” karşısında sadece Kürt halkını  
değil bir bütün olarak emekçi halkımızı da bulmalıdır” demiş ve bitiş bölümünde  
bütün yurttaşlarına ve demokratik güçlere seslenerek çok geç olmadan “bu  
kavganın içinde aktif olarak yer almaya” çağırmıştır. Bana göre metinlerden yapılan  
alıntılar düşmanlığa kışkırtmakta ve şiddete tahrik etmektedir. Ulusal yetkililere  
bırakılması gereken takdir sınırını göz önünde tutarak söz konusu müdahalenin,  
demokratik bir toplumda gerekli olduğu sonucuyla birlikte orantısız olmadığına  
kanaat getirdim.  
. Bu hükmü değiştiren 11 no'lu Protokol'ün yürürlüğe girmesinden itibaren  
Mahkeme daimi surette görev yapmıştır.  
Sekretaryanın Notu. Mahkeme A İçtüzüğü 9 Nolu Protokolün yürürlüğe  
girmesinden (1 Ekim 1994) önce Mahkeme'ye gönderilen davaların tümüne ve bu  
tarihten 31 Ekim 1998 tarihine kadar bu Protokolün bağlamadığı ülkelerle ilgili  
davalara uygulanmıştır.  
Sekretaryanın Notu. Uygulama ile ilgili sebeplerden dolayı bu ek kararın son  
versiyonu ile birlikte yayınlanacaktır. (Hüküm ve Karar Raporları 1999), fakat,  
Komisyon Raporunun bir kopyasını Sekretaryadan temin etmek mümkündür.  
1 Abrahams Birleşik Devletlere Karşı Davası, Yargıç Oliver Wendell Holmes,  
630'da 250 U.S. 616 (1919)  
2Brandenburg Ohio'ya Karşı, 447'de 395 U.S. 444 (1969)  
3 Schenck Birleşik Devletlere Karşı 52' de 294 U.S. 47  
1 Whitney Kaliforniya'ya Karşı 376'da 274 U.S. 357 (1927)  
2 Whitney Kaliforniya'ya Karşı, Hakim Louis D. Brandeis, 377'de 274 U.S. 357  
(1927)