maddesine kadar olan maddelerin 2. paragrafları bağlamında, “demokratik bir toplumda
gerekli olup olmadığını” belirlemek amacıyla kullanılandan daha katı ve kaçınılmaz bir
zorunluluk kriterini uygulamak gerektiğini belirtmektedir. Özellikle kullanılan kuvvet 2.
maddenin 2. paragrafının a), b) ve c) bentlerinde yer alan amaçlara uygun olmalıdır (Bkz.
mutatis mutandis, 27 Temmuz 1998 tarihli Güleç-Türkiye kararı, 1998-IV, s. 1729, § 71 ve
Oğur-Türkiye, no: 21594/93, § 78, 1999-III).
AİHM, çatışmada saf tutan güvenlik güçlerinin, prensip olarak kendilerini bu türden
olaylara müdahale etmeye hazırlayan profesyonel bir eğitim ve çalışmalarda bulunduklarını
belirtmektedir. Müdahale öncesinde, kuvvete başvurmanın şekli ve yoğunluğu konusunda
kuvvete başvurmayı en aza indirgemek amacıyla, özel bir soruşturma gerçekleştirilmiştir. Bu
soruşturmanın ardından, güvenlik güçlerine kafaya yapılacak darplardan sakınmaları
emredilmiştir. Ayrıca, cezaevi yönetmeliğine göre, güvenlik güçlerinin ilk önce göz yaşartıcı
bomba, dipçik ve cop kullanmaları gerekirdi.
Oysa dosyada bulunan belgelere bakılırsa, AİHM, Meclis Komisyonu tarafından
dinlenilen iki doktorun birçok tutuklunun vücudunda, kafaya yapılan darpların neden olduğu
kırık ve yaraların tespit edildiğini belirttiklerini vurgulamaktadır. Aynı şekilde, otopsi
raporunda, özellikle K. Demir’in kafasında birçok yara, morluk ve yırtılmaların tespit edildiği
belirtilmektedir.
AİHM, dosyada, K. Demir’in iddia edilen isyana katıldığını ve güvenlik güçlerine
saldırdığını kanıtlayacak hiçbir unsurun bulunmadığını belirtmiştir.
Yukarıda yapılan değerlendirmeler gözönünde bulundurulduğunda, tanımlanan
koşullarda, K. Demir’in mağduru olduğu kuvvet kullanımının, “kesin zorunluluk” haline
geldiğini ve isyanın bastırılması ve de gardiyanların korunması olan hedeflenen amaca uygun
olduğunun ortaya konulmadığını saptamak gerekir. Ancak, kuvvet kullanımının “ölümcül”
olup olmadığını kanıtlayan sağlık raporu bulunmadığında, AİHM, incelemeyi 24 Eylül’de
meydana gelen olaylarla sınırlandıramayacağı, dolayısıyla başvuranların yakını olan K.
Demir’in ölümüne sebep olabilecek şartların tümünü, özellikle nakil koşullarını
değerlendirmesi gerektiği kanısındadır.
K. Demir, yaklaşık olarak altı buçuk saat süren bir yolculuğun ardından sınırlı ve her
türlü sağlık yardımından uzak bir alanda, elleri kelepçeli olarak nakledilmiştir.
Nakilden önce meydana gelen çatışmanın şiddeti gözönünde bulundurulduğunda,
yaralı olan K. Demir’in –AİHM, tutuklu Y. Eren ve I. Korkar’ın bu konuda yaptıkları
tanıklıklardaki tutarlığın altını çizmektedir- bu yolculuğu yapıp yapamayacağını, ancak uygun
bir sağlık muayenesi ortaya koyabilirdi. Oysa bu davada, çok kısa bir içeriğe sahip olan ve
güvenilemeyecek maddi koşullarda gerçekleştirilen sağlık muayenesinin derinlemesine
yapıldığı söylenemez. Böylelikle, maktulün daha önceki sağlık durumu, cezaevi sağlık
hizmetleri tarafından bilinmesine rağmen, maktulun nakledilip nakledilemeyeceğine ilişkin
değerlendirme yapılırken hiçbir şekilde gözönünde bulundurulmamıştır. Aynı şekilde bu
naklin gerçekleşmesine izin veren sağlık raporu, maktulün daha önceki sağlık durumundan
söz etmemiş ve bu bakımdan maktulden sorumlu görevlilere hiçbir bilgi verilmemiştir. Bu
ihmaller, kendi içinde belirgin olmamakla beraber, AİHM’nin gözünde, bu şekilde
gerçekleştirilen sağlık muayenesinin açıkça belli olan yetersizliğini açığa vurmamaktadır.
Buradan Kadri Demir’in nakil emrinin kabul edilemeyecek koşullarda verildiği sonucu
çıkmaktadır.
Ayrıca, meclis alt komisyonu, ihtilaflı nakil koşullarına ilişkin incelemesinde, izleyen
sonuçlara varmıştır:
“(...) On dört kişinin Gaziantep’e nakledilmesinde hiçbir sağlık engelinin bulunmadığını
belirten sağlık raporunun bulunmasına rağmen, bir kişinin ölümü ve diğer iki kişinin yoğun
bakıma alınması, bu kişilerin yolda dövülmeye devam edildiğini düşündürmektedir (...)”.