CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
Ceyhan DEMİR ve Diğerleri - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:34491/97)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRASBURG  
13 OCAK 2005  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 34491/97 başvuru no’lu davanın nedeni,  
Türk vatandaşı Ceyhan Demir, Mecbure Demir, Tenzile Aslan, Suzan Demir, Mevlüde  
Demir, Şükran Demir, Sabire Demir, Semra Demir, Sevda Demir, Songül Demir, Dilber  
Demir, Hamdiye Demir, Şükrü demir, Nezir Demir, Feryat Demir, Mehmet Demir, Serhat  
Demir, Narine Demir ve Vedat Demir’in (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na 6  
Kasım 1996 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)  
eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur. Adli yardımdan faydalanmayı kabul  
eden başvuranlar, Diyarbakır Barosu avukatı M. Vefa tarafından temsil edilmektedirler.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
OLAYLAR  
DAVA KOŞULLARI  
Başvuranlar maktul Kadri Demir’in yakınlarıdır. Mecbure Demir maktulün eşi olup,  
Ceyhan, Hamdiye, Şükrü, Feryat, Songül, Semra, Sabire, Narine, Dilber, Nezir ve Suzan  
Demir’in annesidir.  
Tenzile Aslan maktulün kuması olup, Mevlüde, Mehmet, Şükran, Serhat, Sevda ve  
Vedat Demir’in annesidir.  
Başvuranların tümü Mardin’de ikamet etmektedirler.  
A. Kadri Demir’in ölüm koşulları  
Kadri Demir’in, PKK üyesi olduğu gerekçesiyle on iki yıl altı ay olan cezasını çektiği  
Diyarbakır Cezaevi’nde, 24 Eylül 1996 tarihinde, tutuklular ile gardiyanlar ve güvenlik  
kuvvetleri arasında çatışma çıkmış ve bu çatışma on tutuklunun ölümüne ve bir o kadar  
kişinin de yaralanmasına neden olmuştur.  
Bu çatışmanın sonucunda, on dokuz tutuklu yaralanmış ve yaralılar devlet hastanesine  
sevk edilmiştir; K. Demir’inde aralarında bulunduğu diğer 14 kişi Gaziantep Cezaevi’ne  
nakledilmişlerdir.  
Bu naklin ardından, Diyarbakır Cezaevi doktoru Serdar Gök tarafından saat 16:30  
sularında tıbbi muayene gerçekleştirilmiştir.  
25 Eylül 1996 tarihinde, gece saat 12:35 sularında, nakil aracı Gaziantep Cezaevi’ne  
gelmiştir. K. Demir nakil aracında ölü bulunmuştur.  
Aynı gün, maktulün cesedi Gaziantep Devlet Hastanesi morguna kaldırılmış ve burada  
otopsi yapılmıştır. Gaziantep Cumhuriyet Başsavcısı’nın iki tıbbi bilirkişi eşliğinde  
düzenlediği otopsi raporunun sonucuna göre, maktulün cesedi üzerinde, özellikle kafa ve alın  
kısmında, kürekkemiğinde, ellerde ve kollarda birçok yara, morluk ve yırtılmalar  
bulunmaktadır.  
Adli Tıp Kurumu doktorları, beyinde ödem, göğüs kısmında deri altı morluk ve iki  
kolda kırık saptamışlardır. Doktorlar, ölüm nedeninin belirlenmesi amacıyla İstanbul Adli Tıp  
Kurumu tarafından patolojik ve toksikolojik bir muayenenin yapılmasını istemişlerdir.  
Gaziantep Cumhuriyet Başsavcısı, 26 Eylül 1996 tarihinde, Adli Tıp Kurumu’ndan K.  
Demir’in ölüm nedeninin belirlenmesi talebinde bulunmuştur.  
Aynı gün, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı, sözkonusu olaylara katılmış olan altı  
gardiyanın ifadelerini almıştır.  
Gaziantep Cumhuriyet Başsavcısı, 27 Eylül 1996 tarihinde, başvuranla aynı nakil  
aracında bulunan dokuz tutukluyu dinlemiştir. Tutuklular, Diyarbakır Cezaevi’nde meydana  
gelmiş olan çatışma sırasında ve Gaziantep Cezaevi’ne nakledilirken maruz kaldıkları darp ve  
şiddet hakkında şikayetçi olmayı istediklerini belirtmişlerdir. Dokuz tutukludan yedisi, nakil  
aracında polisler tarafından dövüldüklerini belirtmişlerdir.  
Bir diğer tutuklu Yavuz Eren, maktulün solunum yetersizliğinin bulunduğunu ve de  
şef gardiyanın Fatih Ahmet Rıdvan tarafından dövüldüğünü belirtmiştir.  
Sonuç itibariyle tutuklular ifadelerini verdikleri sırada ihtilaflı naklin ardından sağlık  
muayenesinin yapılmadığını belirtmiştir.  
Cumhuriyet Başsavcısı, 29-30 Eylül 1999 tarihlerinde çatışmada yer alan on bir  
tutuklunun ifadelerini almıştır.  
Adli Tıp Kurumu, 12 Aralık 1996 tarihinde, yaptığı talep üzerine Gaziantep  
Cumhuriyet Başsavcısı’na, yapılan sistematik toksikolojik muayenede varılan olumsuz  
sonuçları iletmiştir.  
16 Aralık 1996 tarihinde, tutukluların Gaziantep Cezaevi’ne naklinde bulunan beş  
jandarmanın tanıklığına başvurulmuştur.  
17 Aralık 1996 tarihinde altı jandarmanın tanıklığına başvurulmuştur.  
3 Mart 1997 tarihinde ,Adli Tıp Kurumu, Gaziantep Cumhuriyet Başsavcısı’nın  
talebine cevaben, K. Demir’in ölüm nedeninin belirlenmesi için uzman görüşünün alınması  
gerektiği yönünde bilgi vermiştir.  
B. Ulusal Mercilerin başlattığı usul işlemleri  
1. Diyarbakır Cezaevi tutukluları aleyhine başlatılan ceza davası (no: 572)  
14 Kasım 1996 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcısı, 24 Eylül 1996 tarihli olaylara  
katılmış olan yirmi dört tutukluyu, cezaevi yönetimine karşı ayaklanmak, şiddet kullanmak ve  
devlet memurlarına karşı müessir fiilde bulunma suçlarıyla itham etmiştir.  
23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen bazı suçlar için kararın ve ceza infazının  
ertelenmesini öngören 4616 sayılı Kanun, 22 Aralık 2000 tarihinde ilan edilmiştir.  
Davanın askıda olduğu Diyarbakır Asliye Ceza Mahkemesi, 23 Şubat 2001 tarihinde,  
bu kanun hükümleri gereğince beş yıl süreyle davayı ertelemiştir.  
2. 24 Eylül 1996 tarihli olaya müdahale eden memurlar aleyhine başlatılan ceza  
davaları  
a) 508 no’lu ceza davası  
10 Aralık 1996 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcısı, Diyarbakır Cezaevi müdürünü ve iki  
müdür yardımcısını, gardiyan şefi ve iki gardiyanı darp suçuyla itham etmiş ve aleyhlerinde  
(508 no’lu) ceza davası açmıştır.  
b) 125 no’lu ceza davası  
Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, 23 Ekim 1996 tarihinde, Diyarbakır Cezaevi’nde  
meydana gelmiş olan olaylara katılan memurların (polisler ve jandarmalar) sorumluluklarını  
ortaya koymak için yetkisizlik kararı vermiş ve davanın görülmesi için dosyayı Diyarbakır  
Bölge İdari Komitesi’ne göndermiştir.  
İdari Komite, 19 Aralık 1996 tarihinde, ihtilaflı olayların adli yetki alanına girdiğine  
kanaat getirerek dosyayı savcılığa göndermiştir.  
Cumhuriyet Başsavcısı, 23 Aralık 1996 tarihinde, ihtilaflı olaylara katılmış olan altmış  
beş jandarma ve polisi, görevlerinde ihmal ve faili meçhul müessir fiil sonucunda kasti aşan  
adam öldürme ve zaruret halinin belirlediği sınırı aşma suçlarıyla itham etmiştir.  
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Ocak 1997 tarihinde, ayaklanmayı bastırmanın  
idari yetki alanına girdiğine ve sonuç olarak, bu olayda yer alan jandarma ve polislerin devlet  
memurlarına ilişkin yasaya uygun olarak haklarında kovuşturma yapılmasının gerektiğine  
kanaat getirerek yetkisizlik kararı vermiştir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, idari  
komitenin davayı görmeyi reddetmesinden doğan yetki uyuşmazlığı hakkında karara varması  
için dosyayı Yargıtay’a göndermiştir.  
Yargıtay Ceza Heyeti Genel Kurulu, 18 Mart 1997 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza  
Mahkemesi’nin davayı görmek için yetkili mahkeme olduğuna karar vermiştir.  
c) 4059 no’lu ceza davası  
Cumhuriyet Başsavcısı, 12 Temmuz 2001 tarihinde, K. Demir’in naklini  
gerçekleştiren jandarmaları, işkence ile adam öldürme suçuyla itham etmiş ve Türk Ceza  
Kanunu’nun 450§3 maddesi gereğince hakkında mahkumiyet kararının alınmasını talep  
etmiştir.  
Dava halihazırda askıdadır.  
3. Meclis İnsan Hakları Alt Komisyonu  
Meclis İnsan Hakları Komisyonu, 8 Ekim 1996 tarihinde, Diyarbakır Cezaevi’nde  
meydana gelen olaylar hakkında soruşturma yapmak için bir alt komisyonunun kurulması  
kararı almıştır.  
Meclis Alt Komisyonu, 24 Ekim 1996 tarihinde, Diyarbakır’a giderek Cumhuriyet  
Başsavcısı’nı, Diyarbakır Cezaevi Savcısı’nı, Cezaevi Müdürü’nü, tutukluları ve ihtilaflı  
olaylarda yer almış olan herkesi dinlemiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. HÜKÜMET’İN İTİRAZLARI HAKKINDA  
A. Tenzile Aslan ve çocukları Mevlüde, Mehmet, Şükran, Serhat, Sevda ve Vedat  
Demir’in “mağdur” statüsü  
Hükümet, Tenzile Aslan ve çocuklarının başvuruda bulunma statüsünün  
bulunmadığını savunmaktadır. Maktulün Tenzile Aslan’la olan imam nikahının, Türk hukuku  
nezdinde hiçbir geçerliliği bulunmamaktadır. K. Demir’in mirasçıları, sadece eşi Mecbure  
Demir ve resmi evliliklerinden doğan çocuklarıdır. Dolayısıyla Tenzile Aslan ve çocukları  
maktul ile hiçbir yasal bağ iddia edemezler.  
Başvuranlar, bu iddialara itiraz ederek, Tenzile Aslan’ın, doğum kayıtlarında yer aldığı  
gibi (doğum kaydının bir örneği dosyaya konulmuştur) imam nikahlı eşinden olan çocuklarını  
tanıyan maktul ile yaşadığını belirtmişlerdir. Bu çocuklar, medeni kanun ve miras yasası  
gereğince yasal olarak tanınmaktadırlar.  
AİHM, AİHS’nin 34. maddesinde “ işbu Sözleşme ve Protokolleri’nde tanınan  
hakların Yüksek Sözleşmeci Taraflar’dan biri tarafından ihlal edilmesinden zarar gördüğü  
iddiasında bulunan her gerçek kişi Mahkemeye başvurabilir” hükmünün yer aldığını  
hatırlatmaktadır. Buradan, bu hükmün ortaya koyduğu koşullara cevap vermek için, her  
başvuranın, iddia ettiği AİHS’nin ihlal veya ihlallerinin kendisini bizzat etkilediğini ortaya  
koymak durumunda olduğu sonucu çıkmaktadır. Bu bakımdan, “mağdur” kavramını, prensip  
olarak kendi başına ve davanın kabul edilebilir bulunmasına ilişkin iç hukuk kavramlarından  
bağımsız olarak değerlendirmek gerekir (Bkz. özellikle, Sanles Sables-İspanya (karar), no:  
48335/99, 2000-XI). Ancak, AİHS uyarınca yapılan kişisel başvuruları düzenleyen koşullar  
locus standi’ye ilişkin ulusal kriterlerle bağdaşmamaktadır. Konuya ilişkin ulusal hukuki  
normlar, 34. maddenin amaçlarından farklı amaçlar için kullanılabilir; bazen hedefler arasında  
benzerlik olsa da her zaman böyle olmamaktadır ( Scozzari ve Giunta-İtalya, no: 39221/98 ve  
41963/98, § 139, 2000-VIII). Dolayısıyla, AİHS mekanizmasının altta yatan hedefi, temel  
hakların ihlalinden dolayı mağdur olan kişilere somut ve pratik bir güvence vermektir  
(Velikova-Bulgaristan (karar), no: 41488/98, 1999-V ve ayrıca Malhous-Çek Cumhuriyeti  
(karar), no: 33071/96, 2000-XII).  
AİHS organlarının, içtihatlarında, ölümünün Savunmacı Devlet’in sorumluluğu  
alanına girdiği iddiasında bulunan bir kişinin ebeveyninin, erkek veya kız kardeşinin, kız veya  
erkek yeğeninin, AİHS’nin 2. maddesinin ihlalinden dolayı mağdur olduklarını öne  
sürebileceklerini, koşulsuz olarak belirttiklerini hatırlatmak önemlidir. Sözkonusu durumlarda,  
başvuranın ölen kişinin yasal mirasçısı olup olmadığı sorusu makul bir şekilde  
değerlendirilmiştir (sözüedilen Velikova).  
Bu davada, Tenzile Aslan altı çocuğunun babası olan ve hapsedilmeden önce birlikte  
yaşadığı K. Demir’in ölümüne ilişkin şikayetlerini dile getirmektedir. AİHM, bu koşullarda, T.  
Aslan’ın iddia ettiği AİHS’nin ihlal edilmesinden dolayı kişisel olarak etkilendiğini ve  
mağdur olduğunu ileri sürebileceği kanısındadır. Bununla birlikte, bu birlikten doğan çocuklar,  
Mevlüde, Mehmet, Şükran, Serhat, Sevda ve Vedat Demir babaları tarafından tanınmış ve  
anneleri gibi, çocukların hepsi, iç hukuk usul işlemlerinde müdahil taraf olarak kabul  
edilmiştir.  
Dolayısıyla Tenzile Aslan ve çocuklarının durumunu diğer başvuranların durumundan  
ayırmak için geçerli hiçbir neden bulunmamaktadır. Sonuç olarak bu kişiler AİHS’nin 34.  
maddesi uyarınca mağdur olduklarını öne sürebilirler ve Hükümet’in itirazı dikkate alınmaz.  
B. İç Hukuk Yollarının Tüketilmemesi  
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmüştür. Hükümet’e göre,  
görevliler ile doktor hakkında iç hukukta açılan davaların sonuçlanmasını beklemek gerekir.  
Hükümet, cezaevlerine ilişkin yasaların ve yürütmeliklerin sıkı bir şekilde uygulanmasının  
yasadışı güç kullanımını engelleyeceğinin altını çizmektedir.  
Hükümet ayrıca, başvurunun AİHS’nin 35. maddesi uyarınca kanuna aykırı bir şekilde  
yapılmış olarak değerlendirilmesi gerektiği kanısındadır. Ulusal mahkemeler önünde askıda  
olan davaların sayısı gözönünde bulundurulduğunda, başvuranların iç hukuk yollarının  
etkisizliğini ileri süremeyecekleri ortadadır. Ayrıca, her insan hakları ihlali, Ceza  
Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 153. maddesi gereğince Cumhuriyet Başsavcısı tarafından  
re’sen kovuşturulması gerekir, zaten böyle bir durumda, mağdurların, tazminat talep etmek  
amacıyla kamu davasında müdahil taraf olma olanağı bulunmaktadır.  
Aynı şekilde, suç faillerini tanıdıkları sürece, mağdurlar, Borçlar Kanunu’nun 41 ve 47.  
maddeleri uyarınca hukuk mahkemeleri önünde tazminat davası açabilirler.  
Başvuranlar, tazminat davası, ölümden sorumlu kişilerin mahkeme kararıyla  
belirlenmesi gerektiğinden dolayı, zararlarının tazmin edilmesini sağlayacak hukuk yolunun  
bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Oysa bu durumda, belirli olmayan bir kişi hakkında kastı  
aşan adam öldürmekten ceza davası ılmıştır.  
Ayrıca, her defasında yinelenen başvuranların taleplerine karşın, maktulün nakline izin  
veren, denetleyen ve gerçekleştiren görevliler hakkındaki kovuşturmalar ancak AİHM’nin  
verdiği kabul edilebilirlik kararının ardından, yani olayların gerçekleştiği tarihten yedi yıl  
sonra yapılmıştır.  
AİHM, 22 Kasım 2001 tarihli kabul edilebilirlik kararında, suçlanan polis ve  
jandarmalar hakkında başlatılan yargılama işlemi ulusal mahkemeler önünde askıda olduğunu  
gözönünde bulundurarak bu itirazı esasla birleştirmeye karar verdiğini hatırlatmaktadır.  
AİHM, Hükümet’in ön itirazı, sivil ve ceza hukukuna ilişkin başvuruların etkinliği  
konusunda olduğu sürece ve başvuranların şikayetlerine bağlı olduğundan dolayı bu yaklaşımı  
kabul etmektedir (Bkz. diğerleri arasında, Salman-Türkiye, no: 21986/93, § 81-88, 2000-VII  
ve Batı ve diğerleri-Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00, § 104, 3 Haziran 2004).  
II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHALLA EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar, K. Demir’in, 24 Eylül 1996 tarihinde meydana gelen olaylar sırasında ve  
Gaziantep Cezaevi’ne nakledilirken maruz kaldığı darp ve şiddet eylemlerinin ardından  
öldüğünü iddia etmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal  
edildiğini ileri sürmektedirler.  
A. Tarafların Savları  
Başvuranlar, yakınlarının Diyarbakır Cezaevi’nde ve Gaziantep Cezaevi’ne  
nakledilirken meydana gelmiş olan olaylar sırasında maruz kaldığı şiddet eylemleri nedeniyle  
öldüğünü savunmaktadırlar. Bu bakımdan başvuranlar, soruşturmadaki boşluklardan ve ölüm  
koşullarının belirlenmesinde ulusal mahkemelerin ciddiyetten ve ivedilikten yoksun  
olmasından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, maktulün naklini gerçekleştiren jandarmalar  
aleyhindeki kovuşturmaların, AİHM’nin verdiği kabul edilebilirlik kararının ardından, yani  
olayların meydana geldiği tarihten yedi yıl sonra başlatıldığını, ki bunun da sadece AİHM  
önündeki davalarını kazanmalarını engelleme maksadıyla yapıldığını vurgulamışlardır.  
Hükümet, iddiaların gerçekliğini ve özellikle cezaevinde iddia edilen uygunsuz güç  
kullanımı ile K. Demir’in nakli sırasında ölümü arasındaki, olası neden-sonuç ilişkisini ortaya  
koyabilecek durumda olan ulusal mahkemelerin önündeki, süregelen muhakeme usullerinin  
sonucunu beklemenin gerekliliği üzerinde ısrar etmektedir. Hükümet, buna istinaden, AİHS  
organlarının, 2 ve 3. maddelerinin uygulanmasındaki değerlendirmelerinde yetkili ulusal  
mercilerin vardığı sonuçları gözönünde bulundurmasına yönelik AİHM’nin içtihadını ( Kelly-  
İngiltere, 13 Ocak 1993 tarihli Komisyon kararı, Kararlar ve raporlar (KR)74, s. 139,  
Steward-İngiltere, 10 Temmuz 1984 tarihli Komisyon Kararı, KR 39, s. 162, Klass ve  
diğerleri-Almanya, 6 Eylül 1978 tarihli karar, seri A no: 28, § 29 ve Ribitsch-Avusturya, 4  
Aralık 1995 tarihli karar, seri A no: 336, § 32) hatırlatmaktadır.  
Hükümet ayrıca, devam eden iç hukuk usul işleminin sonuçlanması kaydıyla, ulusal  
mercilerin yasal sınırlar içinde ve AİHS’nin 2§2 c) maddesinin koşullarına uygun bir şekilde  
güç kullandıklarını ve amaçlarının isyana son vermek olduğunu savunmaktadır. Davaya  
ilişkin olaylar ve özellikle cezaevi personelinin maruz kaldığı yaralanmalar, AİHS’nin 2§2  
maddesi uyarınca “yasadışı şiddete” karşı kendilerini korumak amacıyla kuvvete  
başvurmalarının gerekli olduğunu ortaya koymaktadır.  
A. AİHM’nin takdiri  
1. K. Demir’in ölümü hakkında  
AİHM, özellikle Hükümet tarafından dava dosyasına konulan, adli ve yasal  
soruşturmalara ilişkin belgeler ve tarafların sunduğu görüşler ışığında ortaya çıkan soruları  
inceleyecektir.  
AİHM, taraflardan hiçbirinin tutukluları, gardiyan ve güvenlik güçleriyle karşı karşıya  
getiren ve on tutuklunun ölümüne, bir o kadar kişinin yaralanmasına sebep olan bir  
çatışmanın 24 Eylül 1996 tarihinde, Diyarbakır Cezaevi’nde meydana gelmiş olduğuna itiraz  
etmediğini gözlemlemektedir. K. Demir’in, 24 Eylül olayları sırasında ve/veya sonra, devlet  
otoritesi ve sorumluluğu altındayken yaralandığına da itiraz edilmemektedir.  
24 Eylül 1996 tarihli çatışmaya ilişkin koşullar hakkında AİHM, güvenlik güçlerinin  
verdiği tepkinin, olayın kaynağı ne olursa olsun, gardiyanlara saldırılmış ve aralarından  
birçoğu yaralandığından dolayı 2. maddenin 2. paragrafının a) ve c) bentleri bakımından  
ıklanabileceğini gözlemlemektedir.  
Ancak AİHM, a), b) veya c) bentlerinde yer alan amaçlardan birine ulaşabilmek  
maksadıyla kuvvete başvurmanın, “kesin zorunluluk” haline gelmesi gerektiğini  
hatırlatmaktadır. Bu bakımdan 2§2 maddesinde yer alan “kesin zorunluluk” teriminin  
kullanılması, normal olarak, Devlet’in müdahalesinin, AİHS’nin 8. maddesinden 11.  
maddesine kadar olan maddelerin 2. paragrafları bağlamında, “demokratik bir toplumda  
gerekli olup olmadığını” belirlemek amacıyla kullanılandan daha katı ve kaçınılmaz bir  
zorunluluk kriterini uygulamak gerektiğini belirtmektedir. Özellikle kullanılan kuvvet 2.  
maddenin 2. paragrafının a), b) ve c) bentlerinde yer alan amaçlara uygun olmalıdır (Bkz.  
mutatis mutandis, 27 Temmuz 1998 tarihli Güleç-Türkiye kararı, 1998-IV, s. 1729, § 71 ve  
Oğur-Türkiye, no: 21594/93, § 78, 1999-III).  
AİHM, çatışmada saf tutan güvenlik güçlerinin, prensip olarak kendilerini bu türden  
olaylara müdahale etmeye hazırlayan profesyonel bir eğitim ve çalışmalarda bulunduklarını  
belirtmektedir. Müdahale öncesinde, kuvvete başvurmanın şekli ve yoğunluğu konusunda  
kuvvete başvurmayı en aza indirgemek amacıyla, özel bir soruşturma gerçekleştirilmiştir. Bu  
soruşturmanın ardından, güvenlik güçlerine kafaya yapılacak darplardan sakınmaları  
emredilmiştir. Ayrıca, cezaevi yönetmeliğine göre, güvenlik güçlerinin ilk önce göz yaşartıcı  
bomba, dipçik ve cop kullanmaları gerekirdi.  
Oysa dosyada bulunan belgelere bakılırsa, AİHM, Meclis Komisyonu tarafından  
dinlenilen iki doktorun birçok tutuklunun vücudunda, kafaya yapılan darpların neden olduğu  
kırık ve yaraların tespit edildiğini belirttiklerini vurgulamaktadır. Aynı şekilde, otopsi  
raporunda, özellikle K. Demir’in kafasında birçok yara, morluk ve yırtılmaların tespit edildiği  
belirtilmektedir.  
AİHM, dosyada, K. Demir’in iddia edilen isyana katıldığını ve güvenlik güçlerine  
saldırdığını kanıtlayacak hiçbir unsurun bulunmadığını belirtmiştir.  
Yukarıda yapılan değerlendirmeler gözönünde bulundurulduğunda, tanımlanan  
koşullarda, K. Demir’in mağduru olduğu kuvvet kullanımının, “kesin zorunluluk” haline  
geldiğini ve isyanın bastırılması ve de gardiyanların korunması olan hedeflenen amaca uygun  
olduğunun ortaya konulmadığını saptamak gerekir. Ancak, kuvvet kullanımının “ölümcül”  
olup olmadığını kanıtlayan sağlık raporu bulunmadığında, AİHM, incelemeyi 24 Eylül’de  
meydana gelen olaylarla sınırlandıramayacağı, dolayısıyla başvuranların yakını olan K.  
Demir’in ölümüne sebep olabilecek şartların tümünü, özellikle nakil koşullarını  
değerlendirmesi gerektiği kanısındadır.  
K. Demir, yaklaşık olarak altı buçuk saat süren bir yolculuğun ardından sınırlı ve her  
türlü sağlık yardımından uzak bir alanda, elleri kelepçeli olarak nakledilmiştir.  
Nakilden önce meydana gelen çatışmanın şiddeti gözönünde bulundurulduğunda,  
yaralı olan K. Demir’in –AİHM, tutuklu Y. Eren ve I. Korkar’ın bu konuda yaptıkları  
tanıklıklardaki tutarlığın altını çizmektedir- bu yolculuğu yapıp yapamayacağını, ancak uygun  
bir sağlık muayenesi ortaya koyabilirdi. Oysa bu davada, çok kısa bir içeriğe sahip olan ve  
güvenilemeyecek maddi koşullarda gerçekleştirilen sağlık muayenesinin derinlemesine  
yapıldığı söylenemez. Böylelikle, maktulün daha önceki sağlık durumu, cezaevi sağlık  
hizmetleri tarafından bilinmesine rağmen, maktulun nakledilip nakledilemeyeceğine ilişkin  
değerlendirme yapılırken hiçbir şekilde gözönünde bulundurulmamıştır. Aynı şekilde bu  
naklin gerçekleşmesine izin veren sağlık raporu, maktulün daha önceki sağlık durumundan  
söz etmemiş ve bu bakımdan maktulden sorumlu görevlilere hiçbir bilgi verilmemiştir. Bu  
ihmaller, kendi içinde belirgin olmamakla beraber, AİHM’nin gözünde, bu şekilde  
gerçekleştirilen sağlık muayenesinin açıkça belli olan yetersizliğini açığa vurmamaktadır.  
Buradan Kadri Demir’in nakil emrinin kabul edilemeyecek koşullarda verildiği sonucu  
çıkmaktadır.  
Ayrıca, meclis alt komisyonu, ihtilaflı nakil koşullarına ilişkin incelemesinde, izleyen  
sonuçlara varmıştır:  
“(...) On dört kişinin Gaziantep’e nakledilmesinde hiçbir sağlık engelinin bulunmadığını  
belirten sağlık raporunun bulunmasına rağmen, bir kişinin ölümü ve diğer iki kişinin yoğun  
bakıma alınması, bu kişilerin yolda dövülmeye devam edildiğini düşündürmektedir (...)”.  
AİHM, buradan yola çıkarak, K. Demir’in, devletin sorumluluğu altında olmasına  
rağmen, “genel travma” sonucunda öldüğü sonucuna varmaktadır. Hükümet bu travmanın  
kaynağını yeterince açıklayamamış ve de 2. madde uyarınca, maktulün yasal kuvvet mağduru  
olduğunu açıkça ortaya koyamamıştır. AİHM, koşulların tümünü gözönünde bulundurarak,  
dava konusu ölümden devletin sorumlu olduğu sonucuna varmıştır.  
Dolayısıyla 2. madde ihlal edilmiştir.  
2. Soruşturmanın etkinliği hakkında  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin zorunlu kıldığı yaşam hakkının korunması  
zorunluluğunun, 1. madde gereğince devletin üzerine düşen “yargısına tabi her kişiye,  
AİHS’de tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımak” olan genel göreviyle beraber, özellikle  
devlet görevlilerinin kuvvete başvurmasının bir insanın ölümüne sebep olduğunda etkili  
soruşturma yürütmeyi içerdiğini ve gerektirdiğini tekrar dile getirmiştir ( Bkz. 27 Eylül 1995  
tarihli McCann ve diğerleri-İngiltere kararı, seri A no: 324, § 161 ve 19 Şubat 1998 tarihli  
Kaya-Türkiye kararı, 1998-I, § 105).  
Yaşam hakkının usul olarak korunması, devlet görevlileri için, ölümcül olan gücün  
kullanımında bilinçli olma zorunluluğunu gerekli kılmaktadır: devlet görevlilerinin eylemleri,  
güce başvurmanın, koşullar nedeniyle gerçekleşip gerçekleşmediğini belirlemeye ( Bkz. sözü  
edilen Kaya, § 87) ve sorumluların tespit edilip, cezalandırılmasına yönelik (özellikle  
sözüedilen Oğur, § 88) bağımsız ve halka açık bir soruşturmaya tabi tutulmalıdır. Sonuca  
değil ancak, araçlara ilişkin zorunluluk sözkonusudur. Makamlar, sözkonusu olaylara ilişkin  
kanıtları elde etmek için elinde bulunan makul tedbirleri almalılardı. Ölüm nedenini veya  
sorumluları tespit etme kapasitesini azaltan soruşturmadaki her yetersizlik, bu ilkeye cevap  
verememe riski taşır. İvediliğe ve makul derecedeki özene ilişkin yaptırım, bu durumda,  
üstükapalı bir şekilde mevcuttur ( Bkz. diğerleri arasında, McKerr-İngiltere, no: 28883/95, §  
113-114, 2001-III).  
Bu durumda, soruşturma yapmakla görevli mercilerin attığı adımlar tartışmaya neden  
olmamaktadır.  
Ölümün hemen ardından, savcılık yetkisi altında soruşturma başlatılmıştır. Ölümün  
gerçekleştiği gün, maktulün cesedi üzerinde otopsi yapılmıştır. Daha sonraki günlerde,  
savcılık tutuklu ve hükümlüleri, çatışmada yer alan ve nakil işlemini gerçekleştiren güvenlik  
güçlerini dinlemiştir. Bu soruşturmanın ardından, cezaevi personeli ve olaylara karışan  
görevlilere–polis ve jandarmalar- karşı sırasıyla iki ceza davası ılmıştır. Başvuranlar, bu son  
usul işlemine müdahil taraf olarak iştirak etmişlerdir.  
Bu adli işlemlere paralel olarak, olaylardan bir ay sonra, bir meclis alt komisyonu,  
ihtilaflı olayların meydana geldiği koşulları tespit etmek için olay yerine gönderilmiştir.  
Ancak, AİHM, elinde bulunan unsurları gözönünde bulundurarak, izleyen nedenlerden  
dolayı, ulusal mercilerin aynı süratle ve makul derecede bir özenle hareket etmediklerine  
kanaat getirmektedir.  
Öncelikle soruşturma genel olarak uzun sürmüştür: olaylardan sekiz yıl sonra, iç  
hukukta açılan cezai usul işlemleri, somut bir sonuç olmaksızın ilk derece mahkemeleri  
önünde askıda bulunmaktadır. Aynı şekilde ölüm nedenine ilişkin bilirkişi raporu, dava  
dosyasına ancak 16 Ocak 2001 tarihinde, yani olaylardan dört yıl sonra konulmuştur.  
AİHM’ye göre, başvuranların tekrar tekrar talep etmelerine ve maktulle beraber aynı  
zamanda nakli gerçekleşen tutukluların beyanlarına karşın, nakilden sorumlu güvenlik  
güçlerine karşı bir cezai usul işleminin başlatılmasının 12 Temmuz 2001 tarihinde, yani  
olaylardan dört yıl on ay sonra gerçekleşmesi şaşırtıcıdır.  
Kısaca, yukarıda ortaya konulan yetersizliklerin tümü, AİHM’nin, K. Demir’in  
ölümüne ilişkin koşullar hakkında ulusal mercilerin yürüttüğü soruşturmaların etkin olmadığı  
sonucuna varması için yeterlidir. Dolayısıyla, AİHM, Hükümet’in ön itirazına ilişkin cezai ve  
sivil yanlarını reddederek, 2. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.  
III. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar, ulusal hukuk gereğince, yakınlarının ölümünden sorumlu kişilerin, adli  
kararla tespit edilmesini gerektiren zararlarının tazminini elde edemediklerini  
savunmaktadırlar. Başvuranlar, bu açıdan AİHS’nin 13. maddesini ileri sürmektedirler.  
AİHS, 13. maddenin ulusal hukukta AİHS’de yer alan hak ve özgürlüklerden  
yararlanmasını sağlayacak bir başvuru yolunun bulunmasını garanti altına aldığını  
hatırlatmaktadır. Bu hüküm, Sözleşme’ye Taraf Devletler’in, bu hükmün getirdiği  
zorunluluklara uyumu hakkında takdir marjının bulunmasına rağmen, ulusal mahkemeyi  
AİHS’ye dayanan şikayetin içeriğini görmeye ve uygun düzeltmeyi sağlamaya yetkili kılan iç  
başvurunun yapılmasını zorunlu kılar. 13. maddeden doğan zorunluluğun kapsamı,  
başvuranın AİHS’ye dayandırdığı şikayetin niteliğine göre değişmektedir. Ancak, 13.  
maddenin zorunlu kıldığı başvuru, hem hukuki hem de pratik olarak “etkin” olmalıdır. Öyleki  
başvuru, Savunmacı Devlet makamlarının eylemleri veya ihmalleri ile haksız yere  
engellenmemelidir (Bkz. özellikle 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı, 1996-VI, § 95).  
Bu hükmün yaptırımlarına riayet edilip edilmediğinin öğrenilmesi konusunda, AİHM,  
güvence altına alınan AİHS’nin en temel haklarından biri olan bu hakkın niteliğinin,  
mağdurun ailesine garanti edilmesi gereken başvuruların niteliği için sonuçları bulunduğunu  
hatırlatmaktadır. Özellikle, 13. madde uyarınca etkin başvuru kavramı, uygun olan yerde  
tazminat ödenmesi dışında, sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılmasına yönelik derin  
ve etkin incelemeleri ve ailenin de soruşturma işlemine etkin bir şekilde ulaşmasını  
kapsamaktadır ( Bkz. mutatis mutandis, sözüedilen Aksoy, § 98).  
AİHM, kendisine sunulan kanıtlara dayanarak, Savunmacı Devlet’i AİHS’nin 2.  
maddesi bakımından, başvuranların yakının ölümünden sorumlu olduğuna karar vermiştir.  
Dolayısıyla, başvuranlar tarafından dile getirilen şikayetler 13. madde gereğince  
“savunulabilirdir” (Bkz. özellikle, 27 Nisan 1988 tarihli Boyle ve Rice-İngiltere kararı, seri A  
no: 131, § 52).  
Dolayısıyla makamlar, ihtilaflı ölüm koşulları hakkında etkin bir soruşturma yürütme  
zorunluluğu bulunmaktaydı. AİHM, davaya ilişkin koşulları gözönünde bulundurarak, 13.  
maddesine uygun olarak, 2. maddenin şart koştuğu soruşturma yapma zorunluluğunun  
yaptırımlarından daha çok yaptırımı bulunan etkin bir adli soruşturmanın yürütüldüğünü  
düşünemez (sözüedilen Kaya, § 107).  
Buradan, AİHM, başvuranların K. Demir’in ölümü hakkında şikayetçi olmak için  
etkin başvurudan yoksun bırakıldıklarına ve de tazminat davası gibi teorik olarak mevcut olan  
diğer başvuruları yapamadıklarına kanaat getirmektedir.  
Dolayısıyla AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. AİHS’NİN 3 VE 6. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar, AİHS’nin 3 ve 6. maddelerine dayanarak, K. Demir’in mağdur olduğu  
şiddet ve iç hukukta başlatılan cezai yargılama konusunda şikayetçi olmaktadırlar.  
AİHM, bu şikayetlerin, AİHS’nin 2 ve 13. maddeleri alanında incelenen şikayetlerle  
aynı olduklarını tespit etmektedir. AİHM, bu maddelere riayet edilmesi konusunda vardığı  
sonucu gözönünde bulundurarak, bunların ayrı ayrı incelenmesine gerek olmadığına kanaat  
getirmektedir.  
V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
AİHS’nin 41. maddesi gereğince,  
A. Maddi ve Manevi Tazminat  
Başvuranlar, Kadri Demir’in ölümünün neden olduğu gelir kaybını ileri sürerek,  
maddi zararlarının tazmini için 64.411 Euro talep etmektedirler. Taleplerine dayanak olarak,  
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın belirlediği, işçilerin aldığı asgari ve azami tavan  
ücretlerini gözönünde bulundurularak yaptıkları hesap cetvelini sunmuşlardır. Ayrıca  
başvuranlar, manevi zararlarının tazmini için 300.000 Euro yani başvuran başına 15.000 Euro  
talep etmektedirler.  
Hükümet, ihlal kararının yeterli adil tazmin olacağı kanaatindedir. Hükümet’e göre  
ileri sürülen maddi tazminat ile dava koşulları arasında neden-sonuç ilişkisi bulunmamaktadır.  
Maktul, cezasını çektiği sırada ihtilaflı olayların geçtiği dönem dışında çalışmış olsa bile,  
taleplerine dayanak olarak başvuranların sunduğu hesap cetveli gözönünde  
bulundurulmamalıdır. Adil tazmin, nedensiz zenginleşme yolu olamaz ve de iç hukukta,  
başvuranların tazminat elde etmesini sağlayacak hukuk yolları bulunmaktadır ( Hugh Jordan-  
İngiltere, no: 24746/94, 4 Mayıs 2001, sözüedilen McKerr ve Shanaghan-İngiltere, no:  
37715/97, 4 Mayıs 2001). Ayrıca, maktulle yapılan dini nikahın hiçbir hukuki değeri  
bulunmadığından ve de zararları konusunda hiçbir şekilde kanıt sunmadıklarından dolayı,  
Tenzile Aslan ve bu birliktelikten doğan çocuklarının talepleri kabul edilemez.  
Tenzile Aslan ve çocukların “mağdur” statüleri konusunda, AİHM, yukarıda varmış  
olduğu sonuca atıfta bulunmaktadır.  
Başvuranların gelir kaybına yönelik talepleri hususunda, AİHM’nin içtihadında,  
başvuranların zararı ile AİHS’nin ihlali arasında açık bir neden-sonuç ilişkisinin bulunması  
gerektiği ve bunun da, gerektiğinde, gelir kaybı adı altında tazminat içerebileceği yer  
almaktadır (Bkz. diğerleri arasında, Abdurrahman Orak-Türkiye, no: 31889/96, § 105, 14  
Şubat 2002). 2 ve 13. maddeler hakkında, özünde ve usul bakımından ihlal kararı alan AİHM,  
2. maddenin ihlali ile mirasçıların maktulün sağladığı mali destek konusunda kayba uğraması  
arasında doğrudan kurulan neden-sonuç ilişkisini reddedemez. Olaylar sırasında maktul, on  
iki yıl altı ay hapis cezasını çektiğini ve dolayısıyla başvuranlara bir dönem boyunca mali  
destek sağlayamadığını not ederek, AİHM, başvuranlara ortaklaşa 50.000 Euro ödenmesi  
kararı vermiştir.  
AİHM, manevi tazminat konusunda başvuranlara ortaklaşa 38.000 Euro verilmesi  
kararı vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuranlar, masraf ve harcamalar için 18.552 Euro talep etmiş ve bunun için  
avukatlarının çalışma saatlerinin bir dökümünü sunmuşlardır.  
Hükümet, sözkonusu dökümde uygulanan orana itiraz etmiş ve masraf ve harcamaların  
barolar tarafından belirlenen fiyat çizelgesine göre belirlenmesi gerektiği kanaatindedir.  
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca, masraf ve harcamaların, gerçekten ve gerekli  
olduğundan dolayı yapıldığı ortaya konulduğunda ve makul tutarda olduğu sürece geri  
ödendiğini hatırlatmaktadır ( Bkz. diğerleri arasında, Nikolova-Bulgaristan, no: 31195/96, §  
79, 1999-II). Ayrıca, içtüzüğün 60§2 maddesi AİHS’nin 41. maddesi uyarınca sunulan her  
iddianın, hesap dökümü yapılarak ve gerekli açıklamalarla beraber rakamla belirtilmesi  
gerektiğini öngörmektedir. Aksi takdirde, AİHM, talebi kısmen veya tamamen reddedebilir  
(Zubani-İtalya (adil tazmin), no: 14025/88, § 23, 16 Haziran 1999).  
Bu ilkeler ışığında ve elinde bulunan unsurları gözönünde bulundurarak, AİHM, 5.000  
Euro’dan, adli yadım adı altında alınan 838,45 Euro çıkarılarak, kalan miktarın başvuranlara  
ortaklaşa ödenmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı basit  
faize dayalı olarak %3 'lük bir faiz oranı uygulanacağını belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERDEN DOLAYI MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,  
1. Hükümet’in itirazlarının reddedildiğine;  
2. Kadri Demir’in ölümü konusunda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. Savunmacı Devlet makamlarının, Kadri Demir’in ölüm koşulları konusunda etkili bir  
soruşturma yürütmediklerinden dolayı AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. AİHS’nin 3 ve 6. maddeleri uyarınca yapılan şikayetlerin ayrı ayrı incelenmesine  
gerek olmadığına;  
6. a) Bu kararın, AİHS’nin 44§2 maddesine göre kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına çevrilmek üzere Savunmacı  
Hükümet’in;  
i. maddi tazminat için 50.000 Euro (elli bin Euro)  
ii. manevi tazminat için 38.000 Euro ( otuz sekiz bin Euro)  
iii. masraf ve harcamalar için 5.000 Euro’dan (beş bin Euro) adli yardım adı altında  
alınan 838,45 Euro (sekiz yüz otuz sekiz Euro kırk beş santim) çıkarıldıktan sonra  
kalan miktarı;  
iv. miktara yansıtılabilecek KDV ve pul, harç ve masraflarla birlikte başvuranlara  
ortaklaşa ödemesine;  
c) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için,  
yukarıda belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankasının kredi faiz oranına yüzde üç  
puan eklenmek suretiyle gecikme faizi uygulanmasına;  
7. Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 13 Ocak 2005 tarihinde, İçtüzüğün 77.  
maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.