AĐHM, AĐHS’nin 5. maddesinin 3. fıkrasında belirtilen sürenin sona erdiği tarihin ‘isnat
edilen suçun ilk derece mahkemesi tarafından olsa bile sabit bulunduğu tarih’ (bkz. Wemhoff
– Almanya, 27 Haziran 1968 tarihli karar, prg. 9, ve Labita – Đtalya, no : 26772/95, prg. 147)
olduğunu anımsatır. Birden çok tutuklu yargılanma süresinin olduğu durumlarda ise
sözkonusu tutukluluk dönemlerinin tamamının dikkate alınması gerekir (bkz. Baltacı –
Türkiye, no: 495/02, prg. 46, 18 Temmuz 2006, ve Solmaz – Türkiye, no: 27561/02, prg. 34-
37).
AĐHM, mevcut davada ihtilaf konusu ilk tutukluluk döneminin, baꢀvuranların tamamı için,
yakalandıkları 8 Aralık 1994 tarihinde baꢀlayıp haklarında mahkumiyet kararının verildiği 17
Haziran 1996 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir. Böylelikle sözkonusu dönem
yaklaꢀık bir buçuk yıl sürmüꢀtür. Yargıtay’ın 17 Haziran 1996 tarihli kararı bozduğu 2 Ekim
1997 tarihinden itibaren davanın tetkikine DGM önünde yeniden baꢀlanmıꢀtır. Dolayısıyla
AĐHS’nin 5/3 maddesi anlamında ikinci bir tutuklu yargılanma dönemi baꢀlamıꢀtır.
Sözkonusu dönem Algür ve Izer’in meꢀruten tahliye edilmeleriyle son bulmuꢀtur. Đkinci
tutukluluk dönemi adıgeçen iki baꢀvuran için yaklaꢀık dört yıl bir ay sürmüꢀtür. Böylelikle
Algür ve Izer toplam olarak beꢀ yıl yedi ay tutuklu kalmıꢀlardır. Onuk, DGM tarafından
hakkında ikinci mahkumiyet kararının verildiği tarih olan 21 Mayıs 2002 tarihine kadar
yaklaꢀık olarak toplam altı yıl bir ay tutuklu kalmıꢀtır. Son olarak Atak hakkında verilen
mahkumiyet kararı 25 Aralık 2002 tarihinde bozularak baꢀvuran için üçüncü bir tutukluluk
dönemi baꢀlamıꢀtır. Bu sonuncu tutukluluk dönemi on ay sonra 23 Ekim 2003 tarihinde sona
ermiꢀtir. Böylelikle Atak toplam olarak altı yıl on bir ay tutuklu kalmıꢀtır.
Bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süreyi aꢀmamasını sağlamak ilk aꢀamada
ulusal yargı makamlarının görevidir. Bu amaçla ulusal yargı makamları masumiyet karinesine
gereği gibi saygı göstererek kiꢀi özgürlüğüne saygı kuralından ayrılmayı haklı kılan gerçek bir
kamu menfaatinin varlığının lehinde ve aleyhinde ileri sürülen bütün olayları incelemek ve
salıverilme taleplerine iliꢀkin kararlarında bu olayları belirtmek zorundadırlar. AĐHM
öncelikle sözkonusu kararlarda yer verilen gerekçeler ve ilgilinin baꢀvurularında iꢀaret ettiği
yalanlanmayan olaylar temelinde AĐHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edilip edilmediğini
belirlemek durumundadır.
Yakalanan kiꢀinin bir suç iꢀlemiꢀ olduğuna iliꢀkin duyulan makul kuꢀkuların sürmesi o kiꢀinin
tutulması için olmazsa olmaz bir koꢀuldur. Ancak bu koꢀul belli bir süreden sonra yeterli
olmaz. Bu durumlarda AĐHM, adli merciler tarafından özgürlükten yoksun bırakma iꢀlemini
haklı kılmak için belirtilen gerekçelerin devam edip etmediğine karar vermek durumundadır
(bkz. Assenov ve diğerleri – Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, prg. 154). Bu
gerekçelerin ‘uygun’ ve ‘yeterli’ olduğunun tespit edilmesi halinde AĐHM, yetkili ulusal
makamların ‘yargılamanın sürmesine özel bir önem atfedip atfetmediğini’ araꢀtırır (bkz.,
diğerleri arasında, Mansur – Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar, prg. 52, Ali Hıdır Polat –
Türkiye, no: 61446/00, prg. 26, 5 Nisan 2005, ve Baltacı, adıgeçen, prg. 48).
Baꢀvuranlar tarafından sürekli yinelenen serbest bırakılma taleplerinin, ulusal mahkemelerce,
‘isnat edilen suçun vasfı’ ve ‘delillerin durumu’ gibi neredeyse birbirinin aynı hatta
basmakalıp gerekçelerle reddedilerek baꢀvuranların tutukluluğunun devamına hükmedildiği
dosya unsurlarından anlaꢀılmaktadır.
Oysa AĐHM’ye göre, ‘delillerin durumu’ suçluluğa iliꢀkin ciddi emarelerin varlığına ve
sürekliliğine iꢀaret eden unsurlar olarak mütalaa edilebilirse de ve bu unsurlar halihazırda
genel olarak uygun etkenler teꢀkil ediyorlarsa da, baꢀvuranların bu denli uzun bir süre