CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
ALĐ TA-TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 10250/02)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
22 Eylül 2009  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (10250/02) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaı  
Ali Ta’ın (bavuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 7 Aralık 2001 tarihinde Đnsan  
Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları  
Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Hatay Barosu avukatlarından A.  
Đ. Köseoğlu tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuran 1940 doğumlu olup Berlin’de ikamet etmektedir.  
Bavuran, 19 Ekim 1979 tarihinde Đskenderun’un Belen ilçesinde yüzölçümü 700 m² olan  
bir araziyi satın almıtır. Bu edinim aynı tarihte tapu siciline kaydedilmitir.  
A. Bavuranın arazisinin ormanlık alan olarak vasıflandırılmasıyla ilgili hukuki  
süreç  
Kadastro idaresinin 1982 yılında yürüttüğü orman kadastro çalımaları sırasında orman  
alanı içine alınmıve devletletirilmitir.  
1988 yılında, Orman Kadastro Komisyonu (« komisyon ») 1982 yılında yapılan  
çalımadan bu yana orman vasfını kaybetmiarazileri belirlemek üzere bir aplikasyon  
çalıması yapmıtır. Komisyon, 19 Nisan 1988 tarihinde yayınlanan raporunda, ihtilaflı  
arazinin orman vasfını muhafaza ettiğini ve kamuya ait orman alanı olduğunu açıklamıtır.  
Bavuran, 21 Eylül 1988 tarihinde Đskenderun Kadastro Mahkemesi’nde (« kadastro  
mahkemesi ») ihtilaflı arazinin orman kadastro tespitine karı dava açmıve Komisyon’un 19  
Nisan 1988 tarihli rapor sonuçlarına itiraz etmitir.  
28 Aralık 1990 tarihinde kadastro mahkemesi, bavuranın bu talebini olumlu karılamıve  
ihtilaflı arazinin ormanlık alan sınırlarının dıına çıkarılmasına hükmetmitir. Mahkeme bu  
kararını, özellikle söz konusu arazinin ormanla bağlantısı bulunmadığını, özel mülkiyet  
konumunda olduğunu, toprak ve bitki örtüsü bakımından ormanlık vasfını kaybettiğini ve  
yerleim alanı içerisinde yer aldığını belirten bilirkii raporlarına dayanarak vermitir.  
29 Haziran 1992 tarihinde Yargıtay « taınmazın bulunduğu yerde 1982 yılında  
sınırlandırma yapılıp, taınmazın tahdit içinde kaldığı, 1988 yılında ise 2/B uygulaması  
yapıldığı, buna rağmen dıarı çıkarılmadığı anlaılmıtır. 4785 sayılı Yasa ile tüm ormanlar  
Devletletirilmi, tapu ve zilyetlik yoluyla ormandan yer kazandıran 3402 sayılı Yasanın 45.  
Maddesinin ilgili fıkraları Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmitir. Bu yollarla ormandan  
toprak kazanılamayacağı gibi 6831 sayılı Yasa’nın değiik 2/B maddesine göre nitelik kaybı  
nedeniyle dıarı çıkarılan tanımazların hazine adına çıkarılması zorunlu olup, gerçek kiilerin  
2
hukuki yararı ve aktif dava ehliyetinden söz edilemez.» gerekçeleri ile ilk derece  
mahkemesinin kararını bozmutur.  
4 Aralık 1992 tarihinde kadastro mahkemesi, Yargıtay’ın yukarıda belirtilen kararındaki  
gerekçeleri aynen benimseyerek bavuranın taleplerini reddetmitir.  
28 ubat 1994 tarihinde Yargıtay, temyiz edilen kararı onamıtır.  
B. Bavuranın tazminat talebiyle ilgili hukuki süreç  
Bavuran, devlet orman alanı olduğu gerekçesiyle arazisinin herhangi bir tazminat  
ödenmeksizin hazineye devredilmesinin mülkiyet hakkını ihlâl ettiğini ileri sürerek, 30 Ekim  
1996 tarihinde Orman Bakanlığı (« Bakanlık») ve Orman Genel Müdürlüğü (« Müdürlük »)  
aleyhine Đskenderun Asliye Hukuk Mahkemesi (« asliye hukuk mahkemesi ») önünde  
tazminat davası açmıtır.  
16 Haziran 1998 tarihinde, üç uzmandan oluan bilirkii heyeti mahkeme tarafından  
istenen bilirkii raporunu dava dosyasına eklemitir. Bu raporda bilirkiiler, söz konusu  
arazinin davanın açıldığı 1996 yılındaki değerini 4 200 000 000 Türk Lirası (TRL) (olayın  
meydana geldiği dönemdeki karılığı yaklaık 43 830 Amerikan Doları (USD)) olarak  
belirlemilerdir. Bilirkiiler, arazinin 28 ubat 1983 tarihli Bakanlar Kurulu kararı gereğince  
imara açık bir arazi olduğunu ve yukarıda belirtilen değerin % 35 düzenleme ortaklık payı  
üldükten sonra hesaplanan yüzölçümüne tekabül ettiğini kaydetmilerdir.  
Asliye hukuk mahkemesi, 1 Haziran 1999 tarihli kararında ihtilaflı arazinin devlet orman  
arazisi olması dolayısıyla özel mülkiyete konu olamayacağını, ihtilaflı araziyle ilgili tapu  
kayıtlarının geçersiz ve hükümsüz kabul edileceğini ve son olarak bavuranın Medeni  
Kanun’un iyi niyetle edinimle ilgili 931. maddesinden yararlanamayacağını kaydederek,  
bavuranın talebini reddetmitir. Mahkeme ayrıca, bavuranın arazinin eski sahibi hakkında  
Medeni Kanun’un « sebepsiz zenginleme » ile ilgili hükümleri çerçevesinde dava  
açabileceğini hatırlatarak, tapu kayıtlarının orman idaresinin taraf olduğu bir dava sonucu  
oluturulmağından orman tahdit çalımalarını yapan Bakanlık ve Müdürlükten tazminat  
istemekte haklı olmadığını bildirmitir.  
Yargıtay, 28 Mart 2000 tarihinde temyiz edilen kararı onamıtır.  
Yargıtay ayrıca, 27 Eylül 2001 tarihinde bavuranın karar düzeltme talebini reddetmitir.  
HUKUK  
I. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Bavuran, tapusunun herhangi bir tazminat ödenmeksizin iptal edilmesi sonucunda mülk  
dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkının 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında  
orantısız bir ekilde çiğnendiğini ileri sürmektedir:  
Hükümet bu iddiaya karı çıkmaktadır.  
3
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
1. AĐHM’nin zaman bakımından yetkisi  
Hükümet, söz konusu müdahalenin orman kadastro çalımaları sırasında ihtilaflı arazinin  
devlet orman arazisi olarak vasıflandırılması suretiyle 1982 yılında yani Türkiye’nin  
AĐHM’nin zorunlu yargı yetkisini kabul ettiği 22 Ocak 1990 tarihinden önce  
gerçekletirdiğini, bu nedenle bavuranın ikâyetinin zaman bakımından AĐHS’nin  
hükümleriyle bağdamadığını ileri sürmektedir.  
Bavurana göre, her ne kadar kadastro komisyonunun sınırlama çalımaları 22 Ocak 1990  
tarihinden önce yapılmıolsa da, tapu senedinin iptal edilmesi ve tazminat talebi davaları  
sırasıyla 1996 ve 2001 yıllarında yani Türkiye’nin AĐHM’nin zorunlu yargı yetkisini tanıdığı  
tarihten çok sonra sonuçlanmıtır.  
AĐHM, bavuranın mülkiyet hakkının elinden alınmasıyla ilgili yargılamanın 1996 yılında  
tamamlandığını ve tazminat talebi davasının ise 2001 yılında sonuçlandığını tespit etmektedir.  
AĐHM’nin kanaatine göre, bavuranın mülkiyet hakkının elinden alınması ve tazminat  
talebinin reddedilmesi Türkiye’nin AĐHM’nin zorunlu yargı yetkisini tanımasından çok sonra  
vuku bulmutur.  
AĐHM, daha önceki kararlarında buna benzer bir iddiayı reddettiğini hatırlatmaktadır  
(bakınız, son örnek olarak, Türkiye aleyhine Turgut ve diğerleri davası, ilgili bölüm, prg. 69-  
75). Sonuç olarak AĐHM, Hükümetin zaman bakımından yetkisizlikle ilgili iddiasını  
reddetmektedir.  
2. Đç hukuk yollarının tüketilmemesi hakkında  
Hükümet ayrıca, bavuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmektedir. Bir  
taraftan, kadastro komisyonunun arazinin orman vasıflı olduğu yönündeki kararı, bavuranın  
itiraz etmemesi sonucu, 1982 yılında kesinletiği için AĐHM’den bavurunun kabuledilemez  
ilan edilmesini talep eden Hükümet, diğer taraftan bavuranın kendisine araziyi satan eski  
mülk sahibine Medeni Kanun’un sebepsiz zenginleme hükümleri çerçevesinde tazminat  
davası açabileceğini savunmaktadır.  
Bavuran, bu argümanlara karı çıkmakta ve 1982 yılında Almanya’da ikâmet ettiğini ve  
kadastro komisyonu sonuçlarının ilanının, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesi  
gereğince, resmi bir tebligat sonrası geçerlilik kazanacağını ileri sürmektedir. Bavuran, aynı  
hükmün sözkonusu komisyon sonuçlarına itiraz etmek için altı yıllık bir süre öngördüğünü ve  
kendisinin bu hüküm çerçevesinde itiraz hakkını kullandığını savunmaktadır.  
Eski mülk sahibi aleyhine dava açma konusunda ise bavuran, ilgili ahsın araziyi iyi  
niyetle 1947 yılından beri elinde bulundurduğunu ve tapu senedinin baka birinin hatası  
yüzünden değil, kamuya ait orman alanlarıyla ilgili kanun hükümleri gereğince iptal edildiğini  
iddia etmektedir. Bavuran, tapu kayıtlarının tutulmasından devlet bizzat sorumlu olduğundan  
davayı Hazine aleyhine açtığını savunmaktadır.  
AĐHM, 35. maddenin 1. paragrafından ileri gelen yükümlülüğün etkili, yeterli ve  
ulaılabilir iç hukuk yollarını makul ekilde kullanmakla sınırlı olduğunu hatırlatmaktadır  
(Đtalya aleyhine Sofri ve diğerleri davası (karar), no 37235/97, CEDH 2003-VIII) Özellikle,  
AĐHS, ilenen ihlâle karı uygun ve müsait bavuru yollarının tüketilmesini öngörmektedir.  
4
Bu bavuru yolları sadece teoride değil uygulamada da yeterli düzeyde emniyeti hasıl  
olmalıdır, aksi takdirde arzu edilen etkililik ve ulaılabilirlikten uzak kalırlar (Türkiye  
aleyhine Akdivar ve diğerleri davası, 16 Eylül 1996, prg. 66, Karar ve hükümlerin derlemesi  
1996-IV).  
Bu durumda, AĐHM, Hükümetin bu tür iç hukuk yollarının nasıl etkili, yeterli ve  
eriilebilir olacağını açıklamadığı kanaatine varmaktadır.  
Bavuranın 1982 yılına ait kadastro komisyon sonuçlarının askıda ilanından sonra itiraz  
etmemesiyle ilgili olarak AĐHM, kadastro komisyonu sonuçlarının bavurana doğru ve  
gerektiği tarzda tebliğ edildiğini gösteren herhangi bir unsur bulunmadığını hatırlatmakta ve  
bavuranın iç hukukta öngörülen süre içerisinde iptal davası açtığı ve talebinin zamanaımı  
nedeniyle reddedilmediği hususunda Hükümetin bir itirazı olmadığını kaydetmektedir.  
Eski mülk sahibi aleyhine dava açma konusunda ise AĐHM, bavuranla aynı fikirde  
olduğunu ve tapu senedinin eski mülk sahibinin hatası yüzünden değil, ormanlık alanlarda  
geçerli bir tapu senedi olmasına rağmen özel kiilerin mülk sahibi olamayacaklarını öngören  
iç hukuk hükümlerine dayanarak iptal edildiğini kaydetmektedir.  
Öte yandan AĐHM, bu davada, sözkonusu taınmazın niteliği hakkındaki kararı yıllardır  
bekleyen bavurana, tazminat elde edebilmek için yeniden dava açmasını istemenin uygun  
olmadığı kanaatindedir (bakınız Türkiye aleyhine Turgut ve diğerleri davası, ilgili bölüm,  
prg. 80).  
Bu durumda AĐHM, sözkonusu itirazı da reddetmektedir.  
3. Sonuç  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında bavurunun dayanaktan yoksun olmadığını  
kaydeden AĐHM, ayrıca, baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit eder. Bu  
itibarla, ikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
Bu durumda AĐHM, bavuranın mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına  
yapılan müdahalenin, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci cümlesi  
anlamında mülkiyetten «mahrum bırakma» kapsamında analiz edilmesi gerektiğini  
kaydetmektedir.  
Ulusal mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçeleri göz önünde bulunduran AĐHM,  
bavuranın mülkünden mahrum bırakılmasına gerekçe olarak gösterilen tabiatın ve ormanların  
korunması amacının 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci cümlesi  
anlamında kamu yararı kapsamına girdiği kanaatini taımaktadır (bakınız, diğerleri arasından,  
Türkiye aleyhine atır davası, no 36192/03, prg. 33, 10 Mart 2009).  
Bununla beraber AĐHM, daha önce bavuranın ikâyetine benzer bir davaya baktığını ve  
bu davada 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlâl edildiğine hükmettiğini  
hatırlatmaktadır. AĐHM bu hükmünde, mülkün değerine karılık gelen makul bir meblağın  
ödenmemesi durumunda mülkten mahrum etmenin aırı bir müdahale tekil edeceğini ve  
hiçbir tazminat ödenmemesi durumunun ise 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi anlamında  
ancak istisnai koullarda meruiyet kazanabileceğini ifade etmitir (bakınız Türkiye aleyhine  
5
Turgut ve diğerleri davası, ilgili bölüm, prg. 86-93 ve bilhassa Türkiye aleyhine atır davası,  
ilgili bölüm, prg. 34). Mevcut davada, mülkün Hazine’ye devredilmesi nedeniyle bavurana  
hiçbir tazminat ödenmemitir. AĐHM, Hükümetin farklı bir sonuca varmak için inandırıcı  
herhangi bir argüman veya delil sunmadığını kaydetmektedir (Türkiye aleyhine Turgut ve  
diğerleri davası, ilgili bölüm, prg. 92 ve Türkiye aleyhine atır davası, ilgili bölüm, prg. 34).  
Bu durumda, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmitir.  
II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Maddi tazminat  
Bavuran maddi olduğu kadar manevi bakımdan da zarara uğradığını ileri sürmektedir.  
Bavuran maddi tazminat olarak 44.191 ABD Doları talep etmektedir. Bu meblağ 30 Ekim  
1996 tarihinde açılan tazminat davasında bilirkii heyetinin Đskenderun Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nin talebiyle belirlemiolduğu 4.200.000.000 TL’ye karılık gelmektedir.  
Hükümet AĐHM’yi tazminat taleplerini reddetmeye davet etmektedir. Hükümete göre, adil  
tatmin AĐHS’nin denetim mekanizmasının temel amacını tekil etmemekte ve bavuran talep  
ettiği rakamlarda ülkenin ekonomik ve sosyal gerçeklerini hesaba katmamaktadır.  
AĐHM, ihlalin tespit edildiği bir bavuruda Savunmacı Hükümetin ihlali gidermek ve  
ihlalden önceki duruma mümkün olduğunca dönülmesini sağlayacak ekilde ihlalin  
sonuçlarını ortadan kaldırmak yükümlüğünün bulunduğunu hatırlatmaktadır (Yunanistan  
aleyhine Iatridis davası (adil tatmin) [GC], no 31107/96, prg. 32, CEDH 2000-XI). Bir davaya  
taraf sözlemeci devletlerin, prensip olarak, ihlale hükmeden bir kararın gereklerini yerine  
getirmek için bavuracakları yolları seçme serbestliği bulunmaktadır. Bir kararın nasıl icra  
edileceğine ilikin takdir yetkisi ile sözlemeci devletlerin, AĐHS’nin temel yükümlülüğü olan  
“güvence altına alınan hak ve özgürlüklere saygı duyulmasını sağlama” (1. madde)  
yükümlülüğü ile uyumlu bir seçme hakkı kastedilmektedir. Đhlalin niteliği bir restitutio in  
integrum’a müsaitse, bunu yerine getirmek Savunmacı Devlete düer, zira AĐHM’nin bunu  
bizzat yapmaya ne yetkisi ne imkânı bulunmaktadır. Buna karılık ulusal hukuk ihlalin  
sonuçlarını ortadan kaldırmaya olanak tanımıyor veya ancak kısmen giderebiliyorsa, bu  
durumda AĐHS’nin 41. maddesi AĐHM’ye, mağdura uygun göreceği bir telafiyi sağlama  
yetkisi vermektedir (Romanya aleyhine Brumărescu davası (adil tatmin) [GC], no 28342/95,  
prg. 20, CEDH 2001-I).  
Bununla birlikte AĐHM, herhangi bir tazminatın ödenmemesinedeniyle Ek 1 No’lu  
Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıtır. AĐHM, mevcut davada tespit  
edilen ihlalin niteliğinin, restitutio in integrum ilkesiyle hareket etmeye olanak tanımadığı  
kanaatindedir. Böylesi bir mülkten mahrum bırakmanın yasal niteliği, zorunlu olarak  
Savunmacı Devletin uygun gördüğü tazminat tutarının belirlenmesinde kullanılan kıstaslara  
yansımaktadır. Dolayısıyla, yasal bir el koymanın doğurduğu parasal sonuçlar ile hukuk dıı  
yollarla gerçekletirilen bir mülkten mahrum bırakmanın doğurduğu sonuçlar bir tutulamaz  
(Đtalya aleyhine Scordino davası (no 1) [GC], no 36813/97, prg. 249-250, CEDH 2006-V, ve  
Yunanistan aleyhine Eski Yunan Kralı ve diğerleri davası [GC] (adil tatmin), no 25701/94,  
prg. 75, 28 Kasım 2002).  
AĐHM ayrıca bu konudaki benzer kararlarda aağıdaki açıklamaları yaptığını  
hatırlatmaktadır (Bkz. sözü edilen Turgut vd.-Türkiye ve atır-Türkiye)  
6
« Tabiatın ve ormanların ve daha genel olarak da çevrenin korunması, kamuoyunda ve dolayısıyla  
kamu makamları nezdinde sürekli ve desteklenen bir ilgiyle savunulan bir değerdir. Çevrenin  
korunmasına ilikin mülahazalar sözkonusu olduğunda, bilhassa da devlet konuyla ilgili olarak bir  
yasal düzenlemeye gitmise, ekonomik zorunluluklar ve hatta mülkiyet hakkı gibi bazı temel haklar  
öncelik arz etmemelidir (…)».  
AĐHM’in yerleik içtihadına göre, değeriyle orantılı bir meblağ ödenmeksizin mülke el  
konulması, genelde orantısız bir müdahale oluturmaktadır. Bununla birlikte, Ek 1 No’lu  
Protokolün 1. maddesi her zaman bedelin tamamının tazmin edileceği yönünde bir teminat  
sağlamamaktadır. Ayrıca, “kamu yararının” meru amaçları da el konulan taınmazın rayiç  
bedelinden daha azının tazmin edilmesini gerektirebilir (bakınız, mutatis mutandis, Birleik  
Krallık aleyhine Lithgow ve diğerleri davası, 8 Temmuz 1986, prg. 121, seri A no 102,  
Polonya aleyhine Broniowski davası [GC], no 31443/96, prg. 182, CEDH 2004-V, ve  
Scordino, ilgili bölüm, prg. 95).  
Bu değerlendirmeler ıığında uygun bir tazminat tutarı belirlemek için AĐHM, tarafların  
dava dosyası kapsamında sunduğu belgeleri ve aynı zamanda konuyla ilgili edindiği tüm  
bilgileri dikkate alacaktır (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine N.A. ve diğerleri  
davası (adil tatmin), no 37451/97, prg. 18, 9 Ocak 2007). Daha doğrusu AĐHM, bavurana  
ödenmesine karar verilecek tazminatı belirlemek için, ulusal yargılama sırasında oluturulan  
bilirkii raporlarının belirlediği meblağın kendisi üzerinde herhangi bir bağlayıcılığı olmadığı  
kanısında olsa bile anılan raporlarda varılan sonuçlara dayanılarak karar vermeninuygun  
olacağını değerlendirmektedir (bakınız, aynı yönde, Türkiye aleyhine Kozacıoğlu davası  
[GC], no 2334/03, prg. 85, CEDH 2009-...).  
AĐHM bu bağlamda, bavuranın mahkemenin tayin ettiği bilirkiilerin hazırladığı bir  
bilirkii raporunu sunduğunu not etmektedir. Bu rapora göre, 30 Ekim 1996 tarihinde  
taınmazın değeri 4.200.000.000 TL (yaklaık 34.530 Euro) olarak belirlenmitir.  
Đhtilaflı müdahalenin gözettiği kamu yararının meru amacı da dahil tüm bu unsurları göz  
önüne alan ve hakkaniyete uygun olarak karar vermeye özen gösteren AĐHM, maddi  
zararlarının karılığı olarak bavurana 30.000 Euro tutarında bir tazminat verilmesinin ve bu  
meblağa uygulanabilecek her tür verginin bu tutar üzerine ilave edilmesinin makul olacağı  
sonucuna varmaktadır.  
B. Manevi tazminat  
Bavuran 6.000 ABD Doları manevi tazminat talep etmektedir.  
Hükümet bu miktarın ödenmemesi gerektiğini savunmaktadır.  
Mevcut davanın koulları göz önüne alındığında AĐHM, ihlal tespitinin uygun bir tazmin  
oluturduğuna itibar etmektedir (Bkz, a contrario, Belvedere Alberghiera S.r.l.-Đtalya (adil  
tatmin), bavuru no: 31524/96, 30 Ekim 2003).  
7
C. Gecikme faizi  
AĐHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı  
orana üç puanlık bir artıeklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. a) AĐHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz  
kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından bavurana maddi  
tazminat için 30.000 (otuz bin) Euro ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
4. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢀTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 22 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
8