CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEY
Đ
 
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
ALKES - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 3044/04)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
(Esas)  
STRAZBURG  
16 ubat 2010  
Đꢀbu karar Sözleme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek olup  
ekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (3044/04) numaralı bavurunun nedeni bu  
ülkenin vatandaı Ali Ümit Alkes tarafından (bavuran) 4 Aralık 2003 tarihinde Avrupa Đnsan  
Hakları Mahkemesi’ne Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca  
yapılan bavurudur.  
Bavuran Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đstanbul Barosu avukatlarından  
B. Kurt tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuran 28 Haziran 1980 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedir.  
28 Mart 1998 günü saat 10:30 sıralarında, henüz çocuk yataki bavuran evinde yapılan bir  
arama sırasında, yasadıı bir örgüt üyesi olduğu ve özellikle söz konusu örgüt hesabına bir  
toplantıda gerçekletirilen silahlı soyguna karığı üphesiyle yakalanarak, gözaltına  
alınmıtır. Gözaltı öncesi düzenlenen tıbbi rapora göre, ilgili ahısın vücudunda hiçbir yara ve  
darp izine rastlanmamıtır.  
29 Mart 1998 tarihinde, Cumhuriyet savcısı bavuranın gözaltı süresini 1 Nisan 1998  
tarihine kadar uzatmıtır. Ertesi gün, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Bakanı gözaltı  
süresinin 2 Nisan 1998 tarihine kadar uzatılmasına izin vermitir.  
30 Mart 1998 tarihinde, polis bavuranın da katıldığı bir kimlik tespit seansı  
gerçekletirmitir. 31 Mart günü, polis bavuran dahil beꢀ ꢀüpheliyi birbirleriyle  
yüzletirmitir. Bu yüzletirme seansı sırasında bavuran ifade vermeyi reddetmitir.  
Aynı gün, polisler ilgili ahsı zırhlı bir asansörle 4. kata götürmülerdir. Bavuran  
tarafından imzalanan 31 Mart 1998 tarihli tutanağa göre, 4. kata gelindiğinde ilgili ahısın  
kolu asansörün otomatik olarak kapanan kapısına sıkıtır. Kendisine bir doktor tarafından  
muayene edilmeyi isteyip istemediğini soran polislere ilgili ahıs öyle cevap vermitir :  
« Doktora görünmek istemiyorum, bir eyim yok ». Bununla birlikte, öğleden sonra, bavuran  
sorgulama için tekrar yukarı götürüldüğünde, kolunun ien dirsek kısmının ağrıdığından  
ikâyetçi olmuve bunun üzerine hastaneye sevk edilmitir.  
31 Mart 1998 günü saat 16:45 sıralarında, bavuran Haseki hastanesinde bir doktor  
muayenesinden geçmitir. Bu muayene sonucunda düzenlenen rapora göre, sağ dirsek  
üzerinde bir ilik, bir hematom ve bir ekimoz tespit edilmitir. Bu raporun iki satırının üzeri  
çizilmive bu satırlara okunamayacak ekilde birçok defa doktor kaesi vurulmutur.  
1 Nisan 1998 tarihinde, kendisine isnad edilen suçlar için sorgulanan bavuran, susma  
hakkını kullanmıtır.  
2 Nisan 1998 tarihinde, gözaltının sona ermesiyle bavuran Adli Tıp Kurumu’nda tıbbi bir  
muayeneden geçirilmitir. Adli Tıp raporunda sağ dirseğin tamamını kaplayan bir ödem ve bir  
ekimoz, sağ bilek üzerinde 20-25 santimetre boyutunda bir ekimoz ve sırtın orta kesiminde  
1,5 santimetre çapında bir yırtık olduğu belirtilmitir.  
2
Gözaltına alınan diğer dört üpheli, bavuranla aynı zamanda doktor muayenesinden  
geçirilmitir. Bu vesileyle hazırlanan raporda, içlerinden üçünün vücutlarının değiik  
yerlerinde çok sayıda yaralanmalar (ekimoz, yırtık, ilik, kabuk bağlamıyara) ve ağrı  
olduğu belirtilmitir.  
Yine 2 Nisan 1998 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından  
dinlendikten sonra aynı mahkemenin nöbetçi hakimi önüne çıkarılan bavuran tutuklanmıtır.  
Bavuran, Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakim önünde kendisine isnad edilen suçları inkâr  
etmi, ancak gözaltı koullarıyla ilgili herhangi bir ikâyette bulunmamıtır. Hakim önünde  
bir avukat yardımı almıtır.  
A. Bavuran hakkında yürütülen ceza yargılaması  
15 Nisan 1998 tarihinde, Cumhuriyet savcısı bavuranı (diğer dört kiiyle birlikte) yasadıı  
bir örgütün mensubu olmakla suçlamıve eski Türk Ceza Kanunu’nun 168. maddesinin 2.  
fıkrası gereğince mahkûm edilmesini istemitir.  
1999 yılı Haziran ayında, devlet güvenlik mahkemeleri hakkındaki yasa ile Anayasa’nın  
ilgili maddesi değitirilerek askeri yargıçlar mahkeme bünyesinden çıkarılmıtır.  
19 Nisan 2000 tarihinde, bavuran ikence iddiasında bulunduğu savunma ifadesini içeren  
iki sayfalık bir belgeyi Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne sunmutur. Bavuran, maruz kaldığı  
muamelelerle ilgili olarak: dayak yediğini, testislerinin büküldüğünü, elektrik oku  
verildiğini, tazyikli soğuk su altında tutulduğunu, çırılçıplak soyulduğunu ve filistin askısıyla  
asıldığını ileri sürmütür. Bavuran ayrıca, sözlü taciz ve psikolojik baskı gördüğünü  
eklemitir. Kendisine yöneltilen tehditler yüzünden Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakim  
önünde özgürce ifade veremediğini belirtmitir.  
Bavuranın suç ortakları, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderdikleri mektuplarda  
kendilerinin de gözaltı sırasında ikence gördüğünü belirtmilerdir.  
28 Mart 2001 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi isnad edilen eylemlerden dolayı  
bavuranı suçlu bulmuve suçun ilendiği dönemde yaının küçük olması dolayısıyla cezayı  
indirdikten sonra yirmi yıl hapis cezasına mahkûm etmitir. Mahkeme, yargılama sürecinde  
sanıkları, tanıkları ve davacıları dinlemive birçok yargı ilemi gerçekletirmitir.  
29 Nisan 2002 tarihinde, Yargıtay özellikle bavurana isnad edilen suçların anayasal  
düzeni bozmaya yönelik giriimleri cezalandıran eski Türk Ceza Kanunu’nun 146.  
maddesinin 1. fıkrası kapsamına girdiği gerekçesiyle bu kararı bozmutur.  
24 Ocak 2003 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi geri gönderilen davayı karar  
bağlarken eski Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesinin 1. fıkrası gereğince bavuranı önce  
yirmi yıl hapis cezasına mahkûm etmive daha sonra suçun ilendiği dönemde yaının küçük  
olması dolayısıyla cezayı on altı yıl sekiz ay hapis cezasına çevirmitir.  
2 Aralık 2003 tarihinde, Yargıtay 24 Ocak 2003 tarihli kararı onamıtır.  
B. Đddia edilen kötü muamele ile ilgili soruturma  
Bu arada, 13 Ocak 2002 tarihinde, Gebze cezaevinde tutuklu bulunan bavuran, ikence  
uyguladıkları gerekçesiyle kendisini gözaltına alan polisler hakkında suç duyurusunda  
3
bulunmuve ikence uyguladığını iddia ettiği iki polisin isimlerini vermitir. Bavuran,  
Cumhuriyet savcısı önünde bu uygulamaları ikâyet ettiğini, ancak bu ikâyetin ardından bir  
soruturma açılıp açılmadığını bilmediğini savunmutur. Bavuran, bu konuda  
bilgilendirilmesini ve eğer hâlâ balatılmadıysa bir soruturmanın açılmasını talep etmitir.  
12 Mayıs 2003 tarihinde, Fatih Cumhuriyet Savcısı zamanaımı nedeniyle takipsizlik  
kararı almıtır. Savcı, eski Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesi kapsamında azami beyıl  
hapis cezasını gerektiren cürümlerde, aynı yasanın 102. maddesi gereğince zamanaımı  
süresinin beyıl olduğunu kaydetmitir. Bu karar, bavurana 5 Haziran 2003 tarihinde tebliğ  
edilmitir. Đlgili ahıs bu karara ağır ceza mahkemesi önünde itiraz etmemitir.  
Bavuran 25 Mayıs 2003 tarihinde avukatına gönderdiği on iki sayfalık mektupta gözaltı  
koullarını ve maruz kaldığı kötü muameleyi ayrıntılı bir eklide anlatmıtır.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ve bunu yapan polislerin  
cezasız bırakıldığını iddia etmektedir. Bavuran, AĐHS’nin 3. ve 13. maddelerine atıfta  
bulunmaktadır.  
AĐHM, bu ikâyetin AĐHS’nin aağıdaki gibi kaleme alınan 3. maddesi açısından  
incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir:  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, bavuranın bir taraftan takipsizlik kararına itiraz etmediği ve diğer taraftan da iç  
hukukun mümkün kıldığı tazminat elde etmeyle ilgili hukuki ve idari itiraz yollarını  
kullanmadığını öne sürerek, iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmaktadır.  
Bavuran, zamanaımı durumunda yasal olarak kamu davası açmanın ya da daha önce  
açılmıolan davanın karara bağlanmasının mümkün olmadığını hatırlatmaktadır. Bu nedenle,  
bavurana göre, takipsizlik kararına yapılacak bir itiraz baarısız olmaya mahkûmdur.  
Đtirazın ilk bölümüyle ilgili olarak AĐHM, 12 Mayıs 2003 tarihinde Fatih savcılığının  
zamanaımı dolayısıyla takipsizlik kararı aldığını kaydetmektedir. AĐHM, bu durumda itiraz  
giriimlerinin nafile olduğu konusunda bavuranla aynı görüü paylamakta (bakınız, aynı  
yönde, Belçika aleyhine Turan Cakir davası, no 44256/06, prg. 47, 10 Mart 2009) ve  
Hükümetin dile getirdiği itirazın ilk bölümünü reddetmektedir.  
Bavuranın tazminat davası açmadığı iddiasıyla ilgili olarak ise AĐHM, Hükümet  
tarafından dile getirilen benzer itirazları daha önce defalarca incelediğini ve iç hukukta etkili  
bir resmi soruturma yapılmaması dolayısıyla bu itiraz yollarının AĐHS’nin 3. maddesi  
kapsamında tüketilmesi gerekmediği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri  
arasından, Türkiye aleyhine Đlhan davası [GC], no 22277/93, prg. 61-62, CEDH 2000-VII, ve,  
daha yakın bir zamanda, Türkiye aleyhine Ali Hıdır Polat davası (no 2), no 7989/05, prg. 25,  
6 Ekim 2009). AĐHM, mevcut davada bundan farklı bir sonuca varmak için hiçbir neden  
görememektedir. Bunun sonucu olarak, Hükümetin dile getirdiği itirazın ikinci bölümü de  
kabul edilemez.  
4
AĐHM, bavuranın ikâyetinin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça  
dayanaktan yoksun olmadığını ve baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit  
etmektedir. Dolayısıyla, bavurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
Bavuran, 31 Mart 1998 tarihinde düzenlenen tıbbi rapor ile aynı gün kaleme alınan  
tutanağın güvenirliğine itiraz etmektedir. Bavuran, ayrıca yetkili mercilerin kötü muamele  
iddialarına tepki göstermemelerinden ikâyetçi olmakta ve Cumhuriyet savcısının suç  
duyurusundan sonra soruturma balatmağını hatırlatmaktadır.  
Hükümet, bavuranın iddialarının yetkililerin bilgisine yeteri kadar sunulmadığı  
kanaatindedir. Hükümete göre, zamanaımı nedeniyle alınan takipsizlik kararında yetkililerin  
hiçbir ihmal ve hatası bulunmamaktadır.  
AĐHM, ilk önce bir durumun, AĐHS'nin 3.maddesi kapsamında değerlendirilebilmesi için  
kötü muamelenin asgari düzeyde sertliğe varması gerektiği hususunu hatırlatmaktadır. Bu  
asgari düzeyin değerlendirilmesi izafidir; olayın artlarına bağlı olabileceği gibi, muamelenin  
süresine, fiziksel ve ruhsal etkilerine ve bazı durumlarda da cinsiyet, yave mağdurun sağlık  
durumuna bağlı olarak değiebilir. Özgürlüğünden mahrum bırakılan bireyin durumunda ise,  
kendi eylem ve tavırları mutlaka kuvvet kullanılmasını gerektirmedikçe, zora bavurmak,  
insan onurunu zedelemekte ve ilke olarak AĐHS’nin 3. maddesinde öngörülen hakkın ihlal  
edilmesi anlamına gelmektedir (Đtalya aleyhine Labita davası [GC], no 26772/95, prg. 120,  
CEDH 2000-IV).  
AĐHM, daha sonra kötü muamele iddialarının uygun delil unsurlarıyla desteklenmesi  
gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Almanya aleyhine Klaas davası, 22  
Eylül 1993, prg. 30, seri A no 269). AĐHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla ‘her türlü  
makul üpheden uzak’ delil ölçütüne bavurmaktadır; böylesi bir delil, yeterli derecede ciddi,  
belirli ve tutarlı bir göstergeler demetinden ya da çürütülemeyen karinelerden  
oluabilmektedir (Birleik Krallık aleyhine Irlanda davası, 18 Ocak 1978, prg. 161, seri A  
no 25).  
AĐHM ayrıca, bir kimsenin gözaltı sırasında, tamamıyla güvenlik güçlerinin kontrolü  
altında iken, yaralanmasının ciddi kukular uyandırdığını kaydetmektedir (Türkiye aleyhine  
Salman davası [GC], no 21986/93, prg. 100, CEDH 2000-VII). Bu itibarla, Hükümetin  
mağdurda oluan yaralanmanın neden ve nasıl meydana geldiğine, bavuran tarafından ortaya  
konulan iddialara ve özellikle tıbbi raporlara ilikin makul bir açıklama getirmesi  
gerekmektedir (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine Selmouni davası [GC],  
no 25803/94, prg. 87, CEDH 1999-V).  
AĐHM, son olarak bir kimsenin, polisin ya da devletin benzer birimlerinin elinde 3.  
maddeye aykırı ciddi kötü muameleye maruz kaldığı yönünde savunulabilir bir iddiada  
bulunması halinde, yetkili mercilerin  
olayları açığa kavuturmak ve sorumluları tespit  
edilerek cezalandırılmalarını sağlamak için « resmi ve etkili bir soruturma » yürütmeleri  
gerektiğini hatırlatmaktadır (Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri dava, 28 Ekim 1998,  
prg. 102, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VIII). Aksi takdirde bütün temel önemine  
rağmen insanlık dıı veya onur kırıcı ikence, muamele ya da cezanın uygulanmasına ilikin  
genel hukuki yasak uygulamada etkisiz kalır ki, bazı durumlarda kamu görevlilerinin  
neredeyse tam bir dokunulmazlık içinde denetimleri altında bulundurdukları kimselerin  
haklarını ayaklar altına almaları mümkün hale gelir (Fransa aleyhine Caloc davası, no  
5
33951/96, prg. 89, CEDH 2000-IX, ve Batı ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 134). Ayrıca  
AĐHM, bir devlet görevlisinin kötü muamele uygulamakla suçlandığı durumlarda, “ etkili  
itiraz yolunun” amaçları çerçevesinde, cezai ilemlerin ve hüküm verme sürecinin  
zamanaımına uğramamasının; genel af veya affın mümkün kılınmamasının büyük önem  
taıdığına dikkat çekmektedir (Türkiye aleyhine Abdülsamet Yaman davası, no 32446/96,  
prg. 55, 2 Kasım 2004).  
Mevcut davada AĐHM, bavuranın gözaltı süresi sona erdiğinde 2 Nisan 1998 tarihinde  
düzenlenen tıbbi raporda sağ dirseğin etrafını saran bir ödem ve bir ekimozun, sağ bilek  
üzerinde 20-25 santimetre boyutunda bir ekimotik alanın ve sırtın orta kesiminde 1,5  
santimetre çapında bir yırtığın tespit edildiğini kaydetmektedir. Hiç kimse bu yaraların ilgili  
ahısın tutuklanmasından önceki bir döneme ait olduğunu iddia etmemektedir.  
Hükümet, vücutta tespit edilen yaraların bavuranın kolunun asansörün otomatik kapısına  
sıkımasından kaynaklandığını ileri sürmektedir. Hükümet, bu iddiasına kanıt olarak 31 Mart  
1998 tarihinde düzenlenen ve bavuranın da imzaladığı tutanağı göstermektedir. Tutanağa  
göre, ilgili ahıs asansörün otomatik kapısı kapanırken kolunu sıkıtırmı; öğleden sonra,  
bavuranın sağ dirseğinde bir ime gözlemleyen polisler kendisini Haseki hastanesine  
götürlerdir. Bu hastanede yapılan muayene sonucunda, doktor sağ dirsek üzerinde bir  
ilik, bir hematom ve bir ekimoz olduğunu tespit etmitir.  
AĐHM, öncelikle Hükümetin kanıt olarak gösterdiği bu tutanağın bavuranın emniyet  
müdürğü binasında polis kontrolü altında bulunurken kolunu hangi koullarda asansörün  
kapısına sıkıtırdığını ayrıntılı bir ekilde belirtmediğini not etmektedir.  
AĐHM, ayrıca iki satırı çizilmive üstelik doktor kaesiyle okunmaz hale getirilmi31  
Mart 1998 tarihli tıbbi raporun güvenirliği hakkında üpheler olutuğunu kaydetmektedir.  
AĐHM, bavuranın söz konusu satırların polislerin tehdidi altında çizildiğini savunduğunu,  
Hükümetin ise bu konuda hiçbir açıklama yapmadığını not etmektedir. AĐHM, burada  
kurallara uygun olarak düzenlenen bir doktor raporunun, tutuklu kimselere özellikle suçu  
itiraf ettirmek amacıyla uygulanma riski bulunan kötü muamelenin tespiti ve engellenmesi  
bakımından temel teminatlardan birini oluturduğunu hatırlatmaktadır.  
Aslında, bu raporda belirtilen yaralar, a priori, otomatik kapılardan kaynaklanan bir  
yaralanma gibi görünmektedir. Bununla birlikte, AĐHM bu konuda spekülasyon yapmanın  
yararı olmadığı kanaatindedir. Ancak, bu yara için mantıklı bir açıklamanın var olduğu kabul  
edilse bile, gözaltı sonrasında gerçekletirilen doktor muayenesinde tespit edilen diğer  
yaralanmaların hiçbir açıklaması bulunmamaktadır.  
Gerçekten de, bu tıbbi rapor ilk raporda belirtilmeyen iki yeni yaranın varlığını ortaya  
koymaktadır.  
Đlk olarak, dosyada hiçbir açıklaması olmayan ve sırtın orta kesiminde tespit edilen 1,5  
santimetre çapında bir yırtık söz konusudur.  
Đkinci olarak, sağ bilek üzerinde 20-25 santimetre boyutunda bir ekimoz söz konusudur.  
AĐHM, bu yaranın da asansör kapısından kaynaklandığını kabul edemez. Bu noktada AĐHM,  
olay tutanağında olduğu gibi olayla ilgili olarak düzenlenen tıbbi raporda da sadece dirsek  
üzerinde ekimoz bulunduğu konusunda ısrar edildiğini ve bilekteki ekimozdan hiç  
bahsedilmediğini not etmektedir.  
AĐHM, takdirine sunulan unsurların tamamını ve Hükümetin makul bir açıklama  
yapmamasını göz önüne alarak, mevcut davada gözaltı sonrasında gerçekletirilen tıbbi  
6
muayene sırasında tespit edilen yeni yaraların Hükümetin sorumlu olduğu bir muameleden  
kaynaklandığına karar vermektedir.  
AĐHM, ayrıca mevcut davada bavuranın yaının küçük olması dolayısıyla uygulanması  
gereken artırılmıkorumadan yararlanmadığını kaydetmektedir. Gerçekten de, küçük  
yatakilerin tutuklanması durumunda yetkililere yasal zorunluluklar yüklendiği halde,  
bavuran gözaltına alındıktan sonra ne resen bir avukat yardımından yararlanmı, ne de savcı  
tarafından sorgulanmıtır. Dosya incelendiğinde, yukarıda belirtilen yasal zorunlulukların  
niçin yerine getirilmediğini açıklayan herhangi bir unsura rastlanmamaktadır. AĐHM, farklı  
ekillerde uygulanan iddete karı özellikle savunmasız kalan kiilerin baında gelen  
çocukların, kii bütünlüklerini ciddi olarak tehlikeye sokan durumlarda Devlet’in aldığı etkili  
önlemlerle korunmaya hakları olduğunu hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Okkalı davası,  
no 52067/99, prg. 69-70, CEDH 2006-XII (alıntılar)). Bu içtihat ıığında, yetkililerin  
bavuranın sözü edilen savunmasızlığı konusuna ciddiyetle eğilmeleri beklenirdi. Oysa,  
mevcut davada böyle olmamıtır.  
AĐHM, öte yandan yetkililerin kötü muamele iddialarına karı hiçbir tepki  
göstermediklerini not etmektedir. Her ne kadar ilgili ahıs bu konuyu Cumhuriyet savcısı ve  
nöbetçi hakim önünde dile getirmemiolsa da, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderdiği 19  
Nisan 2000 tarihli belgede bundan bahsetmitir. AĐHM’nin kanaatine göre, en geç yukarıdaki  
tarihte, bavuranın iddiaları ulusal makamların dikkatine sunulmutur ve o noktadan itibaren  
bir suç ilenip ilenmediğinin aratırılması yetkili mercilerin görevi haline gelmitir. Oysa,  
bavuranın suç ortaklarının bile Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderdikleri mektuplarda  
gözaltı sırasında kendilerinin de ikence gördüğünü ve konuyla ilgili doktor raporlarında çok  
sayıda yaradan bahsedildiğini belirtmelerine rağmen, yetkili merciler tepki göstermemitir.  
Yetkili mercilerin tepkisiz kalmaları sonucu, bavuran ikence uyguladıklarını iddia ettiği  
iki polis memurunun isimlerini vererek, 13 Ocak 2002 tarihinde Cumhuriyet savcısına suç  
duyurusunda bulunmutur.  
12 Mayıs 2003 tarihinde, yani suç duyurusundan bir yıl dört ay sonra Cumhuriyet savcısı  
hiçbir soruturmaya mahal vermeden zamanaımı nedeniyle takipsizlik kararı almıtır. Bu  
durum, bavuranın vücudunda tespit edilen yaraların kesin bir ekilde nereden  
kaynaklandığını ve iddiaların ne derece doğru olduğunu ortaya çıkarma olasılığını yok  
etmitir.  
Bu bağlamda AĐHM, daha önce de Türkiye ile ilgili birçok davada, ceza sisteminin  
sertlikten uzak olduğunu ve Devlet görevlileri hakkında açılan kamu davalarının zamanaımı  
nedeniyle düürülmesi (Türkiye aleyhine Batı ve diğerleri davası, ilgili bölüm, prg. 147) veya  
ertelenmesi (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Kelekçier davası, no 5387/02,  
prg. 38, 28 Nisan 2009) suretiyle faillerin yasadıı davranılarda bulunmalarını etkili bir  
ekilde önleyecek caydırıcı bir güç oluturamağını tespit ettiğini hatırlatmaktadır. AĐHM,  
her ne kadar zamanaımı ceza davasının açılmasından önce yani soruturma aamasında  
gerçeklemiolsa da, mevcut davada farklı bir sonuca varmak için yeterli bir neden  
görememektedir.  
Ayrıca AĐHM, ceza davasının etkisiz kalmasına ve iddet eylemlerini uygulayanların  
neredeyse cezasız bırakılmasına fırsat veren Türk yetkililerin yeterli çabukluk ve makul bir  
titizlikle hareket etmedikleri kanaatine varmaktadır.  
7
Bu itibarla AĐHM, mevcut davada AĐHS’nin 3. maddesinin esas ve usul yönünden ihlal  
edildiğine hükmetmektedir.  
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, AĐHS’nin 6. maddesine atıfta bulunarak, davasının makul bir sürede  
görülmediğini savunmaktadır.  
AĐHM, Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde görülen davanın iki dereceli yargılama ve  
dört mahkeme için yaklaık beyıl sekiz ay sürdüğünü not etmektedir. AĐHM, tarafların  
bütün duruma tutanaklarını sunmadığını: aslında, dosyanın yalnızca Devlet Güvenlik  
Mahkemesi önünde görülen ilk iki durumanın tutanaklarını yani bu mahkemenin davayı  
tanıdığı ilk duruma ile temyizden sonra görülen ikinci duruma tutanağını içerdiğini  
gözlemlemektedir.  
AĐHM, ihtilaflı yargılamanın bazı karmaıklıklar içerdiği kanaatindedir. Gerçekten de,  
yetkili mahkemeler bavuran dahil birçok suç iledikleri iddia edilen besanıklı bir davaya  
bakmılardır. Bu durum ve ilenen suçların niteliği, olayların ortaya konulması, delillerin  
toplanması ve her bir sanığa isnad edilen suçların belirlenmesi için uzun bir zaman  
gerektirmitir. Adli makamların tutumuyla ilgili olarak AĐHM, bavuranın tutuklanmasından  
yaklaık bir ay sonra 15 Nisan 1998 tarihinde suçlandığını; Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin  
ilk seferinde davayı iddianamenin sunulması üzerinden üç yıldan az bir zaman geçtikten sonra  
karara bağladığını gözlemlemektedir. Bu süreç içerisinde, sanıkları, tanıkları ve davacıları  
dinleyen ve çok sayıda yargı ilemi gerçekletiren mahkeme, ikinci defa önüne gelen davayı  
dokuz ay sonunda karara bağlamıtır. Yargıtay da temyiz edilen davayı ilk seferinde yaklaık  
bir yıl bir ay, ikinci seferinde ise yaklaık on ay sonunda karara bağlamıtır. Dosyanın  
incelenmesinden anlaıldığına göre, adli makamların sorumluluğunda önemli hiçbir gecikme  
vuku bulmamıtır. Bavuran da yargılamanın yürütülmesinde adli makamları sorumlu tuttuğu  
olası gecikmelerle ilgili olarak herhangi bir açıklama getirmemitir.  
AĐHM, mevcut dava koullarında yargılama sürecinin « makul süre » ilkesine cevap  
verdiği sonucuna varmaktadır. Bu itibarla, söz konusu ikâyet açıkça dayanaktan yoksun  
olduğundan, AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.  
III. DĐĞER ĐHLAL ĐDDĐALARI HAKKINDA  
Bavuran, davasının adil bir ekilde bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından  
görülmediğini savunmaktadır. Bavuran, ayrıca masumiyet karinesinin çiğnendiğini iddia  
etmektedir. Son olarak, bavuran aleyhte tanıkları sorgulayamadığı ya da  
sorgulatamadığından ve lehte tanıkların sorgulanmasını kabul ettiremediğinden ikâyetçi  
olmakta, ulusal mahkemelerin kendisine karı tutumlarını eletirmektedir. Bavuran,  
AĐHS’nin 6. maddesinin 1, 2 ve 3c) paragraflarına atıfta bulunmaktadır.  
AĐHM, bavuran tarafından sunulan ikâyetlerin tamamını incelemitir. Elindeki tüm  
unsurları ve dile getirilen iddialar hakkında yetkili olduğunu dikkate alan AĐHM, AĐHS  
tarafından teminat altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine dair hiçbir kanıt  
bulamamıtır. Bunun sonucu olarak, bavurunun bu bölümü AĐHS’nin 35. maddesinin 4.  
paragrafı uyarınca reddedilmelidir.  
8
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
AĐHS’nin 41. maddesindeki hükümlere göre,  
Bavuran, uğradığı manevi zarar karılığında 118 000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.  
AĐHM, bavurana manevi tazminat olarak 15 600 Euro ödenmesinin uygun olacağı  
kanaatindedir.  
Bavuran, ayrıca ulusal mahkemeler ve AĐHM önündeki yargılama gider ve masrafları için  
9 520 Euro, ebeveynlerinin kendisini görmek üzere yaptıkları hapishane ziyaretlerindeki  
harcamalar için ise 10 000 Euro talep etmektedir. Bavuran, bu talepler için herhangi bir kanıt  
belgesi sunmamaktadır.  
Hükümet, bu talepelere itiraz etmektedir.  
AĐHM’nin yerleik içtihadına göre, bir bavuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı  
makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Elinde herhangi bir belge bulunmamasını  
ve sözü edilen kıstasları dikkate alan AĐHM, bu talebi reddetmektedir.  
AĐHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı orana üç puanlık bir artıın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. AĐHS’nin 3. maddesi hakkındaki ikayetin kabuledilebilir, bunun dıında kalanların  
kabuledilemez olduğuna;  
2. AĐHS’nin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine;  
3. a) AĐHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru  
üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından bavurana 15.600 (on beꢀ  
bin altı yüz) Euro manevi tazminat ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
4. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 16 ubat 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
9