C O U N C I L O F  
E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
ANIK VE DĐĞERLERĐ - TÜRKĐYE DAVASI  
(Başvuru no: 63758/00)  
KARAR  
STRAZBURG  
5 Haziran 2007  
Bu karar, AĐHS’nin 44 § 2 Maddesi’nde belirtilen şartlarla kesinlik kazanacaktır, ancak şekle  
ilişkin değişiklik yapılabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USULĐ ĐŞLEMLER  
Davanın nedeni, Türk vatandaşları olan ve sırasıyla 1954, 1969, 1987, 1988, 1990,  
1993, 1996, 1998, 1940, 1940, 1972 ve 1975 doğumlu olan Mahmut Anık, Medina Anık,  
Meryem Anık, Susin Anık, Ebubekir Anık, Ömer Anık, Cemal Anık, Halim Anık, Osman  
Sanrı, Fatım Sanrı, Ömer Sanrı ve Ramazan Sanrı’nın (“başvuranlar”), Đnsan Haklarını ve  
Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. Maddesi uyarınca, Türkiye  
Cumhuriyeti aleyhine Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne yapmış oldukları başvurudur  
(başvuru no: 63758/00). Başvuranlar, sözkonusu başvurunun yapılmasına neden olan olaylar  
sırasında, Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan Şırnak’ın idari kaza yetkisinde olan Balveren  
köyünde yaşamaktadırlar.  
OLAYLAR  
DAVA OLAYLARI  
Birinci başvuran, 1959 doğumlu olan ve 19 Ağustos 1999 tarihinde güvenlik güçleri  
tarafından öldürülen Ahmet Anık’ın erkek kardeşi, ikinci başvuran ise eşidir. Üçüncüden  
sekizinciye diğer başvuranlar Ahmet Anık’ın çocuklarıdır.  
Dokuzuncu başvuran, 1981 doğumlu olan ve 19 Ağustos 1991 tarihinde güvenlik  
güçleri tarafından öldürülen Abdulkerim Sanrı’nın babası, onuncu başvuran ise annesidir. On  
birinci ve on ikinci başvuranlar ise Abdulkerim Sanrı’nın erkek kardeşleridir.  
A. Giriş  
Başvuranlar ve Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar, yerel düzeyde yapılan  
soruşturma sırasında hazırlanan belgelere dayanmaktadır. Aşağıda yer alan bilgiler, tarafların  
ifadelerinden ve taraflarca sunulan belgelerden alınmıştır.  
B. Olaylar  
1. Olayların geçmişi  
Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı (buradan itibaren “iki köy korucusu”) Balveren  
köyünde yaşamakta olup Devlet tarafından geçici köy korucusu olarak görevlendirilmişlerdir.  
Köylerinin yanındaki yoğun PKK1 eylemleri olan belirli bir bölge hakkında silahlı güçlere  
rehberlik etmek görevleri arasındadır.  
Sözkonusu bölge, Şırnak ili ile Uludere ilçesi arasındaki asfalt yolun güneyinde yer  
almaktadır. Đki köy korucusu ile yakındaki Milli jandarma karakolundan bir grup asker, yolun  
güvenliğini sağlayabilecekleri bir tepe olan Yaylatepe’de konuşlanmışlardır. Yaylatepe’nin en  
üst noktası ile yol arasındaki uzaklık yaklaşık 600 metredir ve bu iki yeri bir patika  
birleştirmektedir. Askerlerle iki köy korucusu, bulundukları yerden, Yaylatepe ile Ömerağa  
1 Kürdistan Đşçi Partisi, yasadışı bir örgüt.  
1
tepeleri arasındaki bir nehir yatağından geçen bir başka patikayı izleyebilmektedirler. Bu  
patika, PKK’lı teröristler tarafından Kuzey Irak’a gidip gelirken sıklıkla kullanılmaktadır.  
Ömerağa, Yaylatepe’nin güneydoğusuna 1,500 metre uzaklıktadır. Yaylatepe’nin  
kuzeydoğusuna 2,500 metre uzaklıkta, askerlerin termal kameralar yardımıyla geceleri  
bölgeyi izleyebilecekleri Elmalı yer almaktadır.  
Đki köy korucusu, sabah olduğunda, köylerine 400 metre gibi kısa bir mesafede  
bulunan ve varışlarını 06:00 olarak bildirdikleri jandarma karakoluna giderlerdi. Jandarma  
karakolundan, askerlerle birlikte iki kilometre uzakta bulunan Yaylatepe’ye yürürlerdi.  
Nöbetleri sona erdiğinde, askerlerle birlikte jandarma karakoluna geri dönerlerdi. Hava  
kararşsa, jandarma karakolundan köylerine askeri araçlarla götürülürler, hava  
kararmamışsa yürürlerdi. Güvenlik sebebiyle, hiçbir sivil ve hatta köy korucusunun  
sözkonusu bölgede kalmasına, oraya gitmesine veya geç saatlerde asfalt yolu kullanmasına  
izin verilmezdi. Acil bir durum olduğunda akşam vakti yolu kullanmak isteyen siviller  
önceden yerel jandarma karakoluna haber verirler ve o bölge dışına çıkana kadar gece görüş  
dürbünleri ve termal kameralarla izlenirlerdi.  
2. Đki köy korucusunun öldürülmesi  
24 Ağustos 1999’da, asteğmen Hakan Paç, Şırnak Cumhuriyet Savcısı tarafından  
alınan ifadesinde, 18 Ağustos 1999’da Yaylatepe’de konuşlanan askerlerle iki köy  
korucusundan sorumlu olduğunu belirtmiştir. Saat 20:00’de bölüğünü toplamış ve tepenin  
kumandasını devralmak üzere saat 20:45’te bir bölük askerin gelmesinin ardından, kendi  
komutasındaki askerlerle korucular tepeden inmeye başlamışlardır. Hakan Paç, kimsenin  
kalmağından emin olmak için arkada kalmıştır. Đki köy kurucusu, genel uygulamaya uygun  
olarak askerlerin önünde yürüyorlardı. Hakan Paç, askerlerin anayola ulaşğını ve karakola  
doğru yürümeye devam ettiklerini görebiliyordu. Ancak, iki köy korucusunun anayola  
gelmeden önce patikadan saptıklarını düşünmüştü; iki köy korucusunun güvenli bir şekilde  
köylerine vardıklarını kontrol etmek onun görevi değildi.  
20 Ağustos 1999’da hazırlanan olay sonrası rapordan, 18 Ağustos 1999 tarihinde gece  
saat 11’de, Elmalı’da konuşlanan askerlerin Yaylatepe yamaçlarında iki kişi gördükleri  
anlaşılmaktadır. O bölgede bulunması için kimseye izin verilmemiş olmasından yola çıkan bir  
grup askeri birlik, Yaylatepe yakınlarına yerleşmiştir. 19 Ağustos’ta gece saat 01:15’te, iki  
kişi, bazıları Yaylatepe’de konuşlanmış olan askerler tarafından çevrilmiştir.  
Đki grup asker, iki kişinin bulunduğu yöne doğru 120 mm.lik havan topu mermileri  
fırlatştır. Aynı zamanda işaret fişekleri atılmış ve iki kişiye teslim olmaları emredilmiştir.  
Ancak, iki kişi Yaylatepe’ye doğru koşmaya başlamıştır; askerler uyarı için havaya ateş  
açtıklarında, iki kişiyle Yaylatepe’deki askerler arasındaki mesafe yaklaşık 200 metredir. Đki  
kişi durmayınca, askerler doğrudan bu kişilerin üzerine ateş açmıştır. Rapora göre, o sırada  
saat 01:30’u göstermektedir.  
Gün ağarırken, askerler cesetlere yaklaşş ve cesetlerin iki köy korucusuna ait  
olduğunu görmüşlerdir. Bu raporu yazanlara göre –operasyondan sorumlu subaylar- iki köy  
korucusu, Yaylatepe’den inerken, PKK üyelerinin Kuzey Irak’a girmesine veya bölgeye  
mayın yerleştirmelerine yardım etmek için askeri gruptan ayrılmıştır.  
19 Ağustos 1999’da, askerler tarafından hazırlanan olay yeri raporuna göre, iki köy  
korucusu başlarından ve göğüslerinden vurulmuştur. Cesetleri, Yaylatepe yamaçlarında,  
2
tepenin üst noktasına elli metre uzaklıkta bulunmuştur. Cesetlerine yaklaşık 50 santimetre  
uzaklıkta iki el bombası patlamıştır. Bu el bombalarına ait pimler cesetlere 30 metre uzaklıkta  
tepeye yakın yerde bulunmuştur.  
Aynı rapora göre, Abdulkerim Sanrı’nın üzerinde hiçbir mühimmat bulunmamış,  
ancak Ahmet Anık’ın giydiği asker tipi yelekte Kalaşnikof bir silaha ait üç adet dolu mermi  
kovanı ve bir adet el bombası bulunmuştur. Đki köy korucusuna ait tüfekler, cesetlerine iki yüz  
metre uzaklıkta, anayolun yanında bir kayanın yanında bulunmuştur. Tüfek namluları, barut  
kokmakta olup barut izlerini taşımaktadır; bu da silahların daha önce ateşlendiğinin bir  
göstergesidir. Đki tüfeğin yanında, Kalaşnikof bir silaha ait üç adet dolu mermi kovanıyla  
ceplerinden birinde bir adet el bombası bulunan Abdulkerim Sanrı’ya ait asker tipi bir yelek  
bulunmuştur. Aynı zamanda, cesetlerden 30 metre uzakta G3 ve BKC tipi tüfeklerden  
çıkarılş ve kullanılmış bazı mermi kovanları bulunmuştur. Bölgenin özellikleri hakkında  
detaylı bilgi veren ve boşaltılmış mühimmatla birlikte cesetlerin yerini gösteren bir taslak  
hazırlanmış ve bu rapora eklenerek Şırnak Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilmiştir.  
3. Şırnak Cumhuriyet Savcısının iki köy korucusunun öldürülmesine ilişkin yapmış  
olduğu soruşturma  
19 Ağustos 1999’da, Şırnak Cumhuriyet Savcısı ile bir doktor, cesetleri incelemek  
üzere bölgeye gelmiştir. Cumhuriyet Savcısı ve doktor tarafından hazırlanan rapora göre,  
cesetlerin başlarında, göğüslerinde ve diğer çeşitli yerlerinde ciddi yaralar mevcuttur.  
Raporda, “ölüm sebebinin çok açık olması nedeniyle, klasik otopsi yapmaya gerek olmadığı”  
sonucuna varılmıştır.  
Cumhuriyet Savcısı, yapmış olduğu soruşturma sırasında birkaç ifade almıştır. Bu  
ifadeler, AĐHM’nin davayı incelemesiyle ilgili olduğu için aşağıda özetlenmiştir.  
Yüzbaşı Ömer Arslan, olay günü Elmalı’da konuşlanan askerlerin komutanıdır. 24  
Ağustos 1999 tarihli ifadesinde, 18 Ağustos 1999 tarihinde saat 23:10’da termal kameralar  
yardımıyla bölgede iki kişi gördüğünü ve tabur komutanına haber verdiğini belirtmiştir. Tabur  
komutanı, izlemeye devam etmesini ve iki kişiyi termal kamera ile kaydetmesini emretmiştir.  
Gördüğü iki kişi şüpheli davranışlarda bulunduğu için, Ömer Arslan ve komutasındaki  
askerler bu kişilerin terörist olduğunu düşünmüştür.  
Elmalı’daki askeri birlik, daha sonra, bu iki kişiyi pusuya düşürmek için  
konuşlanmıştır. Ömer Arslan, havan toplarıyla işaret fişeklerinin atıldığını görebilmektedir.  
Ömer Arslan, Teğmen Alpaslan Güldal’ın iki kişiye teslim olmalarını ve asfalt yola  
yatmalarını istediğini de duymuştur. O sırada, yolun yanında duran iki kişi kaçmaya teşebbüs  
etmiş, askeri birlikteki askerler de onlara doğru ateş açmıştır. Arslan, iki kişiden birinin  
vurulduğunu düşünmüştür. Ona göre, yakındaki kayanın üzerinde kan izleri bulunmaktadır.  
Daha sonra iki kişi tepeye doğru kaçmış ve “orada imha edilmiştir”.  
Teğmen Güldal, 24 Ağustos 1999’da vermiş olduğu ifadede, olayların yaşandığı gün  
Ömerağa tepesindeki askerlerden sorumlu olduğunu belirtmiştir. Bölgede şüpheli davranan iki  
kişi olduğu yönünde haber aldıktan sonra, tabur komutanından bu iki kişiyi yakalama emri  
almıştır. Bunun üzerine, komutasındaki askerleri Yaylatepe’ye almıştır. Karanlık olduğu için,  
iki kişiyi görememiş, ancak bölgeyi termal kamera ile izlemekte olan Yüzbaşı Arslan, bu  
kişilerin yeri ve askeri birliğe olan uzaklıkları hakkında kendisini telsizle bilgilendirmiştir. Đki  
kişi, ilk olarak doğu yönüne kaçmaya çalışş, ancak kendilerine doğru bir havan topu  
3
atılınca ortada dolanmaya başlamışlardır. Batı yönüne doğru da bir havan topu atılınca iki kişi  
Yaylatepe yamacının altındaki nehir yatağına doğru koşmaya başlamışlardır.  
Đki kişiye durmalarını ve asfalt yola yatmalarını emretmiştir; eğer emirlerine uymuş  
olsalardı, canlı olarak yakalanabilirlerdi. Ancak, o sırada 500 metre uzakta bulundukları için  
kendisini duymamış olma ihtimalleri bulunmaktadır. Đki kişi, daha sonra, kendisinin ve  
askerlerinin bulunduğu Yaylatepe’ye doğru koşmaya başlamışlardır. Yaklaşık 100 metre  
uzaklıktayken havaya ateş açmıştır. Gece görüş dürbünü ile bu iki kişinin silahlı olmadığını  
görmüştür. Ancak, birisi içinde mühimmat olabilecek bir yelek, diğeri ise kalın giysiler  
giymekteydi. Vücutlarını bombayla sarmış olma ihtimalleri vardı. Đki kişi askerlere  
yaklaşmaya devam etmiş ve 50 metrelik mesafe kaldığında ateş açmak için telsizle tabur  
komutanından izin istemiştir. Komutanından izin aldıktan sonra, iki kişiye hem Türkçe hem  
Kürtçe olarak teslim olmalarını emretmiştir. Đki kişiye ateş açtıktan sonra, vücutlarına sarılı  
olabilecek patlayıcıları yok etmek amacıyla üzerlerine dört el bombası atmıştır. Đki kişinin  
aslında iki köy korucusu olduğunu ancak ertesi sabah anlayabilmişlerdir.  
Operasyonda yer alan uzman çavuş Nuri Ünlü, 25 Ağustos 1999’da vermiş olduğu  
ifadede, iki kişiyle askerler arasındaki uzaklık 50 metre iken, kendisiyle bazı askerlerin iki  
kişiye durma emri verdiklerini belirtmiştir. Đki kişiyi görememekte, ancak seslerini  
duyabilimektedir. Daha sonra, kendisi ve yanındaki askerler uyarı ateşi açmış ve sonrasında  
ise iki kişiye doğrudan ateş etmişlerdir. Đkisinin de hala yaşıyor olduğunu fark edince, “onları  
etkisiz hale getirmek” için el bombaları atmışlardır.  
Olayda yer alan bir diğer uzman çavuş Hüseyin Sarıca, 25 Ağustos 1999’da Nuri  
Ünlü’nünkine benzer bir ifade vermiş ve gece görüş dürbünüyle iki kişinin silahlı olmadığını  
ancak kalın giyindiklerini görebildiğini eklemiştir. Askerlerden sorumlu olan Teğmen Güldal,  
iki kişiye ateş açmak için tabur komutanından izin almıştır. Đki kişi, kendilerine ateş açılacağı  
konusunda uyarılmıştır. Ateş etme sona erdiğinde, yere düştüklerinde üzerlerine dört el  
bombası atılmıştır. Đki kişinin askerlere ateş edip etmediğini duymamış veya görmemiştir.  
Olayların olduğu gün, Asım Altay, Teğmen Güldal komutasında er olarak hizmet  
vermekte ve Yaylatepe’de bulunmaktadır. Er Altay, 25 Ağustos 1999 tarihli ifadesinde, gece  
görüş dürbünü kullandığını ve böylelikle iki kişinin silahsız olduğunu görebildiğini  
belirtmiştir. Birinin üzerinde asker tipi bir yelek ve kalın giysiler bulunmaktadır. Đki kişiye  
hem Türkçe hem Kürtçe olarak durma ve teslim olma emri verildikten sonra, iki kişi bu emre  
uymamış ve askerler bunun üzerine ateş açmışlardır. Aynı zamanda, bir el bombasının  
patlağını duymuştur; el bombasının ne kadar mesafeden atıldığını veya el bombası  
atıldığında iki kişinin hayatta olup olmadıklarını bilmemektedir.  
Hasan Tecim de Teğmen Güldal komutasında er olarak görev yapmakta ve sözkonusu  
zamanda Yaylatepe’de bulunmaktadır. Er Tecim, 25 Ağustos 1999’da vermiş olduğu ifadede,  
iki kişiden birinin üzerinde kalın giysiler olduğunu belirtmiştir. Đki kişinin intihar bombacısı  
olabileceğini düşünen askerler, yaklaşmak istememiştir. Đki kişiyle askerler arasındaki mesafe  
yaklaşık 50-60 metre iken, askerler ateş açmaya başlamıştır. Đki kişinin üzerine bir de bomba  
atılmıştır. Đki kişi, askerlere ateş etmemiştir.  
Birinci başvuran Mahmut Anık’la dokuzuncu başvuran Osman Sanrı, 20 Ağustos  
1999’da Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmıştır. Cumhuriyet Savcısından yakınlarının  
ölümünden sorumlu olan kişileri bulup cezai takibata tabi tutmasını istemişlerdir.  
4
26 Ağustos 1999’da, Cumhuriyet Savcısı, ölümlerle ilgili soruşturma yapmak için  
yetkisinin olmadığına karar vererek bu kararını ve yukarıda değinilen ifadeleri Diyarbakır  
Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki askeri savcılığa iletmiştir. Cumhuriyet Savcısı, kararında  
yukarıda adı geçen askeriye mensuplarının kendisine vermiş oldukları bilgileri özetlemiş ve  
iki köy korucusunun teröristlerle karıştırıldığını ve bu nedenle de öldürüldüklerini belirtmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı’na göre, ölümler askeri görev sırasında gerçekleştiği için, askeri bir savcı  
tarafından soruşturulmalıdır.  
Bu kararda, tabur komutanı Abdulveli Kayaş, Teğmen Alpaslan Güldal, Asteğmen  
Hakan Paç ve uzman çavuşlar Hüseyin Sarıca ile Nuri Ünlü, “ihmal ve dikkatsizlik sonucu  
ölüme sebebiyet verme” suçuyla ilgili olarak davalılar olarak adlandırılmıştır. Birinci ve  
dokuzuncu başvuran, Mahmut Anık ve Osman Sanrı, kararda davacı olarak nitelendirilmiştir.  
4. Askeri savcının ölümlere ilişkin soruşturması  
8 Ekim 1999’da, başvuranların avukatı, askeri savcıdan soruşturmayla ilgili bilgi  
istemiş ve kendisine ihtiyaç duyulması durumunda iletişime geçme talebinde bulunmuştur.  
12 Ekim 1999’da, askeri savcı, Van ili jandarma komutanından, soruşturmada  
kendisine yardımcı olmak üzere uzman olarak yüksek rütbeli üç subay atamasını talep  
etmiştir. Askeri savcı, bu üç subayın davalıların bağlı bulunduğu askeri birlikten seçilmemesi  
gerektiğini belirtmiştir.  
5 Kasım 1999’da, askeri savcı, köy korucularının öldürüldüğü bölgeyi ziyaret etmiştir.  
Uzman olarak atanan iki binbaşı ve bir yarbay, davalılar ve diğer tanıklar, askeri savcının  
ziyareti sırasında orada bulunmuşlardır.  
Askeri savcı, ateş açma sırasında iki köy korucusu ile askerler arasındaki mesafenin 40  
metre olduğunu gözlemlemiştir. Ayrıca, iki köy korucusunun öldürüldüğü yer, teröristler  
tarafından kaçış yolu olarak kullanılan nehir yatağına 20-30 metre uzaklıktadır.  
Askeri savcı, ziyareti sırasında, Teğmen Alpaslan Güldal’ı, uzman çavuş Nuri Ünlü’yü  
ve tabur komutanı Yüzbaşı Abdulveli Kayaş’ı da (beş davalıdan üçünü) sorgulamıştır.  
Teğmen Güldal, iki köy korucusunun kaçmak için nehir yatağına ulaşmaya çalışğını  
ifade etmiştir. Ateş açıldığında, iki köy korucusu nehir yatağına yaklaşık 20 metre uzaklıkta  
bulunmaktadır; biraz daha ilerlemiş olsalardı, onları tekrar bulmak imkansız olacaktı. O  
sırada, iki kişinin aslında köy korucuları olduğunu bilmemektedir. Đki kişinin sık sık yere  
çömeldiği kendisine bildirimekteydi; bu da mayın yerleştirdikleri izlenimini vermekteydi.  
Teğmen Güldal, tabur komutanından izin alınmasının ardından, iki kişinin askerler tarafından  
“imha edildiğini” eklemiştir. Đki köy korucusu silahsız olmasına rağmen, kalın giysiler  
giyerek üzerlerinde patlayıcı olduğu izlenimini vermekteydiler. Dolayısıyla, iki kişi yere  
ştükten sonra askerlerin ateş etmeye devam etmesinin sebebi, patlayıcıları yok etmektir.  
Teğmen Güldal, teröristlerin bölgeyi bir kaçış yolu olarak kullanmalarına engel olmanın ve  
onları imha etmenin görevi olduğunu belirtmiştir; olayın olduğu gün bu görevini yerine  
getirmiştir.  
Uzman çavuş Nuri Ünlü, daha önce vermiş olduğu ifadenin içeriğini tekrarlamış ve  
sözkonusu zamanda askerlerin o bölgede bulunma nedeninin teröristlerin bölgeyi taşıma yolu  
olarak kullanmalarını engellemek olduğunu eklemiştir. Olayların olduğu gün, iki teröristi  
5
imha etmişlerdir. O sırada, iki kişinin köy korucusu olduğunu düşünmemiştir. Öncelikli  
olarak yapılması gereken şey, bilgi elde etmek için teröristleri canlı olarak yakalamaktır;  
ancak bu özel durumda iki kişi teslim olmayı kabul etmediği için canlı olarak ele  
geçirilememişlerdir.  
Tabur komutanı Yüzbaşı Abdulveli Kayaş, olay gerçekleşmeden bir süre önce askeri  
karargahtan kendisine gönderilen bir faks mesajında, sekiz teröristten oluşan bir grubun daha  
önce üç dört gün boyunca bölgeyi kullandığı yönünde kendisine bilgi verildiğini belirtmiştir.  
Daha çok teröristin bölgeyi kullanma ihtimaline karşı çok dikkatli olması konusunda  
uyarılştır. Yüzbaşı Kayaş, yerel halkın bölgeyle ilgili bilgi vererek teröristlere yardım  
ettiğini biliyordu. Ayrıca, o civara mayın yerleştiriliyordu. Teğmen Güldal’ın kendisini iki  
kişinin hareketleri ve operasyon hakkında bilgilendirdiğini onaylamıştır. Teğmen Güldal’ın  
iki kişinin kaçmaya çalışğını ve buna fırsat verildiği takdirde onları tekrar bulmanın  
imkansız olduğunu kendisine bildirdiğini eklemiştir. Teğmen Güldal, ayrıca, iki kişinin  
üzerlerinde patlayıcılar olabileceğini ve yakına gelirlerse askerler için tehlikeli olacağını da  
söylemiştir. Bu nedenle, ateş açılmasına izin vermiştir. Yüzbaşı Kayaş’a göre, iki köy  
korucusu mayın yerleştirmek veya bir grup teröriste yardım etmek için bölgede bulunuyordu.  
16 Kasım 1999’da, birinci başvuran Mahmut Anık ve dokuzuncu başvuran Osman  
Sanrı, kovuşturmaya müdahil olmak için askeri savcıya başvurmuştur. Aynı gün, askeri savcı  
tarafından alınan ifadelerinde, yakınlarının kasıtlı olarak veya ihmalkarlık sonucu  
öldürülğünü belirtmişlerdir. Askeri savcıdan, ölümlere sebebiyet veren koşulları tespit  
etmesini ve sorumlu olan kişilerin cezai takibata tabi tutulmasını talep etmişlerdir.  
29 Aralık 1999’da, üç uzman, askeri savcıya fikir beyanında bulunmuştur. Bu  
sonuçlara varırken, askeriye mensuplarının yukarıda yer alan ifadelerini dikkate almışlar ve  
Yüzbaşı Arslan’ın termal kamerayla kaydettiği operasyon görüntülerini izlemişlerdir.  
Uzmanlara göre, askeriye mensupları hariç diğer herkesin akşam saatlerinde sözkonusu alana  
girmesi yasaktır; çünkü bu alan teröristlerin Kuzey Irak’a geçmesine olanak sağlayan bir  
yoldur. Köy korucuları bunu çok iyi bilmektedir; onların bu alanda bulunması ancak art  
niyetli olmalarıyla açıklanabilir. Aslında, iki köy korucusunun öldürülmesinden bir buçuk ay  
önce, askeri bir araç mayın nedeniyle zarar görmüştür. Bölgede çok fazla askerin olması  
nedeniyle, teröristlerin mayınları kendilerinin döşemesi mümkün olamazdı. Uzmanlara göre,  
müteveffa köy korucuları mayınları yerleştirmekten sorumluydu. Ayrıca, vefat etmiş köy  
korucularının bölgede yol göstererek teröristlere yardımda bulundukları yönünde istihbaratları  
vardı.  
Üç uzman, iki köy korucusunun silahsız olmasına rağmen üzerlerindeki ağır  
kıyafetlerin patlayıcı olarak düşünülebileceği görüşündedir. Termal kameralar tarafından  
kaydedilen görüntüde, bu iki kişi yere düştükten sonra askerlerin onlara ateş etmeye devam  
ettiklerini görmek mümkündür. Bu herhangi bir patlayıcının imha edilmesi amacıyla  
yapılştır. Bu olayda yer alan askeri birimler, söz konusu alana teröristlere pusu kurmak  
amacıyla mevzilenmişlerdi. Bu nedenle, “köy korucularının terörist oldukları düşünülerek  
imha edilmeleri tamamıyla doğaldır.” Uzmanlar, son olarak, “sanıkların kusurlu olmadığı,  
görevlerini etkili ve başarılı bir şekilde yerine getirdikleri” şeklindeki görüşlerini  
belirtmişlerdir.  
11 Nisan 2000 tarihinde, askeri savcı, Mehmet Zeki Bahşi’nin ifadesini almıştır.  
Bahşi, ilgili zamanda söz konusu bölgede askerlik hizmetini yapmış; ancak, sonradan askerlik  
hizmetini tamamlamış ve terhis edilmiştir. Teğmen Güldal emrinde gerçekleşen operasyonda  
6
yer almıştır. Bahşi, söz konusu gece, gece görüş dürbünü kullandığını ve dolayısıyla bahsi  
geçen iki kişiyi gördüğünü ifade etmiştir. Askerler, daha sonra, bu iki kişinin sağına ve soluna  
ateş etmeye başlamışlar ve bunun üzerine bu iki kişi nehir yatağına doğru koşmaya  
başlamışlardır. Askerler bu yöne doğru ateş etmeye başlayınca bu iki kişi ellerini havaya  
kaldırş ve “ateşi kesin, teslim oluyoruz” demişlerdir. Teğmen Güldal, daha sonra, iki  
adamın yere yatmalarını emretmiş; ancak söz konusu iki kişi bu emri reddetmiş, bunun yerine,  
Yaylatepe’deki askerlere doğru ilerlemişlerdir. Bu iki kişiden birinin tek eli havada diğer eli  
ise bir şeye ulaşmak ister gibi arkasındaydı. Gece görüş dürbünü kullandığı için bunu  
görebilen Bahşi’nin yanı sıra bu iki kişiye daha yakın konumda olan bazı askerler de bunu  
çıplak gözle görebilmişlerdir. Bu iki kişi askerlere doğru ilerlemeye devam edince Teğmen  
Güldal askerlerin ateş açmasını emretmiştir. Bubi tuzağı riskini ortadan kaldırmak amacıyla  
ateş etmeye iki kişinin yere düşmesinden sonra da devam edilmiştir.  
10 Mayıs 2000 tarihinde, askeri savcı, Bahşi gibi o dönemde askerlik hizmetlerini  
yapmakta olan ve Teğmen Güldal emrinde gerçekleşen operasyonda yer almış olan Sedat  
Dilmen ve Asım Altay’ı sorgulamıştır. Dilmen, askeri timin nişancısı olduğunu ifade etmiştir.  
Dilmen ve Altay, söz konusu iki kişiye teslim olmaları yönünde yeterli fırsatın tanındığını;  
ancak teslim olmadıklarını belirtmişlerdir. Đki kişi ve askerler arasındaki mesafe 50 metreye  
şünce askerler ateş açmışladır. Askerler, iki kişinin üzerinde silah görmemişler; ancak, çok  
kalın olan giysileri patlayıcı yüklü olduklarını düşündürştür.  
2 Haziran 2000 tarihinde, askeri savcı, sanıklar hakkında, “ihmalkarlıktan ve  
dikkatsizlikten ölüme sebebiyet vermek” suçuna ilişkin olarak takipsizlik kararı vermiştir.  
Askeri savcı, kararında, askerlerin “söz konusu iki kişiyi canlı yakalamak konusunda  
gereğinden fazla hassasiyet gösterdikleri; ancak, bu iki kişinin teslim olmayı reddetmesi  
nedeniyle bunu yapamadıkları” sonucuna varmıştır. Askeri savcıya göre, “söz konusu iki  
kişinin teslim olmayı reddetmesinin üzerine, onları öldürmek askerlerin görevi haline  
gelmiştir” ve askerler bu görevi yerine getirmişlerdir.  
Takipsizlik kararı, başvuranların avukatına 15 Haziran 2000 tarihinde bildirilmiştir.  
Avukat, aynı tarihte, askeri savcı ile irtibata geçmiş ve soruşturma dosyasındaki belgelerin  
kendisine sunulmasını talep etmiştir. Askeri savcı, sadece başvuranlardan alınan ifadelerin  
sunulmasına izin vermiştir.  
23 Haziran 2000 tarihinde, başvuranlar, takipsizlik kararı hakkında itirazda  
bulunmuşlardır. Diyarbakır Askeri Mahkemesi’ne verdikleri dilekçede, başvuranlar,  
soruşturmanın gizli yapısı nedeniyle soruşturma dosyasında yer alan belgelere erişimlerine  
izin verilmediğini ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, işlemlere müdahale etmek için sundukları  
dilekçelere rağmen soruşturmaya katılamamışlardır. Başvuranlar, özellikle, vefat etmiş iki  
akrabalarının silahsız olduklarını ve dolayısıyla, onları canlı yakalamanın mümkün olması  
gerektiğini iddia etmişlerdir. Herkesin yaşama hakkına sahip olduğunu; iki akrabalarının  
öldürülmesinin ve askeri savcının davadan vazgeçme kararının, akrabalarının Anayasa ve  
uluslararası sözleşmeler tarafından korunan yaşama hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.  
Başvuranların itirazı Diyarbakır Askeri Mahkemesi tarafından 30 Haziran 2000  
tarihinde reddedilmiştir. Mahkeme, takipsizlik kararının yürürlükte olan mevzuat ve  
uygulanan usul ile uyumlu olduğu ve soruşturmanın kapsamını genişletmeye gerek olmadığı  
kararına varmıştır. Đtirazın reddine ilişkin bu karar başvuranların avukatına 19 Temmuz 2000  
tarihinde bildirilmiştir.  
7
HUKUK  
I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐK  
Hükümet, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmediklerini, zira Đdari Yargılama  
Usulü Kanunu’nun (2577 sayılı Kanun) 13. maddesi uyarınca idareden tazminat talebinde  
bulunmadıklarını ileri sürmüştür. Söz konusu madde, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş  
olanların eylem tarihinden itibaren bir yıl içinde yetkililerden tazminat talebinde  
bulunabileceklerini öngörmektedir.  
AĐHM, Hükümet’in kabuledilebilirliğe ilişkin itirazının ortaya koyduğu konularla,  
başvuranların iki akrabalarının öldürülmesine yönelik olarak yürütülen soruşturmanın  
etkililiğine ilişkin şikayetlerinin ortaya koyduğu konuların yakından bağlı olduğunu  
gözlemlemiştir. AĐHM, dolayısıyla, bu konuya, başvuranların AĐHS’nin 2. maddesi uyarınca  
olan şikayetlerinin esaslarının incelenmesinde değinmeyi uygun bulmaktadır.  
II. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
AĐHS’nin 2. maddesi şöyledir:  
1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı  
bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç  
kimse kasten öldürülemez.  
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline  
gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:  
a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;  
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir  
kişinin kaçmasını önlemek için;  
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.  
A. Başvuranların akrabalarının öldürülmesi  
Başvuranlar, iki akrabalarına karşı askerler tarafından kullanılan kuvvetin kesin  
zorunluluk arz etmediğini ve aşırı kuvvet kullanımının, askerlerin onları öldürmeyi  
amaçlağını gösterdiğini iddia etmişlerdir. Askeri savcı tarafından görevlendirilen üç uzman  
tarafından varılan “askerlerin görevlerini iyi bir şekilde yerine getirdikleri” şeklindeki sonuç,  
AĐHS’nin 2. maddesine aykırı olarak akrabalarını öldürme kastının var olduğunun başka bir  
göstergesidir.  
Hükümet, başvuranların iki akrabasının ölümünün, zorunlu olandan fazla olmayan ve  
onları yakalama amaçlı olan kuvvet kullanımının bir sonucu olduğunu sürmüştür. Güvenlik  
güçleri, söz konusu iki kişiyi canlı yakalamak için gerekli olan her şeyi yapmış, onlara hem  
Türkçe hem de Kürtçe teslim olmalarını emretmiş ve ayrıca uyarı ateşi açmıştır. Bu iki kişiye  
el bombası fırlatmanın tek nedeni bubi tuzağı riskini ortadan kaldırmak olmuştur.  
8
AĐHM, yaşam hakkını koruyan ve yaşam hakkından mahrum bırakmanın haklı  
olabileceği şartları ortaya koyan 2. maddenin, hakkında derogasyona izin verilmeyen,  
AĐHS’nin en temel hükümlerinden birisi olarak yer aldığını yinelemiştir. Ayrıca, 3. madde ile  
birlikte, Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini  
muhafaza eder. Yaşam hakkından mahrum bırakmanın haklı olabileceği şartlar, dolayısıyla  
dar bir kapsamda yorumlanmalıdır. Đnsanların korunması için bir araç olarak AĐHS’nin hedef  
ve amacı, ayrıca, 2. maddenin, teminatlarını etkili ve uygulanabilir kılacak şekilde,  
yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir (bkz. McCann ve Diğerleri – Đngiltere, 27 Eylül  
1995 tarihli karar).  
2. madde, bütün olarak okunduğunda, bu maddenin sadece kasti öldürmeleri  
kapsamadığı; ancak, kasıtlı olmayarak yaşama hakkından mahrum bırakmayla  
sonuçlanabilecek “kuvvet kullanımına” müsaade edilen durumları da kapsadığı  
gözükmektedir. Ölümcül güce kasti olarak başvurma, bunun zorunluluğunu değerlendirirken  
göz önünde bulundurulacak sadece bir faktördür. Ancak, (a), (b) ve (c) fıkralarında ortaya  
konan amaçlardan birine veya birden fazlasına ulaşmak için, “kesin zorunluluk” haline  
gelmesi dışında kuvvete başvurmamak gerekmektedir. Bu koşul, AĐHS’nin 8 ila 11.  
maddelerinin 2. paragrafları uyarınca Devlet’in müdahalesinin “demokratik toplumda  
zorunlu” olup olmadığının belirlenmesinde normal olarak uygulanana göre daha katı ve  
zorlayıcı bir zorunluluk testi uygulanması gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla, kuvvete  
başvurma, izin verilmiş amaçlara ulaşmak ile kesin orantılı olmalıdır.  
Başvurulan kuvvetin 2. madde ile uyumlu olup olmadığına karar verirken, öldürücü  
kuvvete başvurma veya beklenmeyen can kaybı olasılığını mümkün olduğunca en aza  
indirgemek amacıyla operasyonun planlı ve kontrollü olup olmadığı ilgili bir faktör olabilir  
(bkz. yukarıda anılan Ergi). Son olarak, polis veya jandarma gibi yasa uygulayıcı görevliler,  
ister hazırlıklı bir operasyon olsun ister tehlikeli olduğu anlaşılan bir kişinin ani takibi olsun,  
görevlerini yerine getirirken boşlukta bırakılmamalıdırlar. Yasal ve idari bir çerçeve, yasa  
uygulayıcı görevlilerin kuvvet ve ateşli silah kullanımına başvurabileceği sınırlı durumları, bu  
bağlamda geliştirilmiş uluslar arası standartlar ışığında, belirlemelidir (bkz., üzerinde gerekli  
değişiklikler yapıldıktan sonra, Makaratzis – Yunanistan [BD], no. 50385/99).  
AĐHM, başvuranların iki akrabasının, sorumlu Devlet’in güvenlik güçleri mensupları  
tarafından açılan ateş ve atılan en az iki el bombası sonucu öldüklerinin bu davadaki taraflar  
arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemiştir. Hükümet, askerlerin söz konusu iki  
kişiye ateş etmelerinin altında yatan sebebin onları yakalamak olduğu ve ateş açmanın ve  
sonrasında el bombası fırlatmanın kesin zorunluluk arz ettiği görüşündedir.  
Bu koşullar altında, askerlerce başvurulan kuvvetin kesin zorunluluk arz edenden fazla  
olup olmadığı belirlenmelidir.  
AĐHM, başlangıçta, askerleri şüpheli durumuna sokan suçun savcılar tarafından  
“ihmalkarlıktan ve dikkatsizlikten ölüme sebebiyet vermek” olarak tanımlandığını  
kaydetmiştir. Tüm askerlerin, iki köy korucusuna en az iki el bombası fırlatmadan önce onlara  
doğrudan ateş açtıklarını belirttiklerini kaydeden AĐHM, askerlerin hareketlerinin “ihmalkar”  
veya “dikkatsiz” olarak nitelendirilebilmesini anlaşılmaz bulmaktadır. Bir kişiye kırk metre  
mesafeden makineli tüfek ile ateş etmenin ve daha sonra birkaç el bombası fırlatmanın  
öldürücü olacağı bırakın eğitimli askerleri, herhangi bir kişi için bile tahmin edilebilir  
olmalıdır.  
9
Suçun bu özelliğine rağmen, ne askeri savcı tarafından görevlendirilen askeri  
uzmanlar ne de askeri savcının kendisi, askerlerin tam olarak nasıl ve neden “ihmalkar” veya  
“dikkatsiz” olduklarını incelemiştir. Uzmanlar, “köy korucularının terörist sanılarak imha  
edildikleri” açıklamasıyla yetinmişlerdir. Askeri savcıya göre ise, iki köy korucusunun teslim  
olmayı reddetmesi onların öldürülmesini haklı çıkarmaya yeterlidir.  
Takipsizlik kararından anlaşılan şu ki, askeri savcı ve onun tarafından görevlendirilen  
askeri uzmanlar, öldürücü kuvvete başvurmanın, geçerli yasa ve yönetmelik tarafından  
müsaade görüp görmediği ve geçerli yasa ve yönetmelik ile uyumlu olup olmadığını tespit  
etmekten ziyade daha çok iki köy korucusunun söz konusu bölgede bulunma nedenlerini  
tespit etmekle ilgilenmiştir. Ne sunduğu görüşlerde Hükümet tarafından ne de yürüttükleri  
soruşturmada yerel makamlar tarafından, operasyonda görevli askerlerin, ateşli silah  
kullanımını düzenleyen bir talimatnameye uyup uymadıklarını tespit etmek yönünde bir  
girişimde bulunulmuştur.  
Yerel makamların, askerler tarafından başvurulan kuvvetin kesin zorunluluk arz  
edenden fazla olmadığını inceleyip incelemediğine ilişkin konu hususunda, AĐHM,  
başvuranların akrabalarının teslim olmayı reddettikleri iddiasının, askeri savcı için “askerlerin  
onları öldürmesi görev haline gelmiştir ve askerler bu görevi yerine getirmiştir” sonucuna  
varmakta yeterli olduğunu gözlemlemiştir. AĐHM, Diyarbakır Askeri Mahkemesi tarafından  
onaylanan bu kararın, AĐHS’nin “kesin zorunluluk” şartı ile hiçbir şekilde uyumlu  
olamayacağını vurgulamıştır.  
AĐHM, ayrıca, askeri savcının, ordu mensuplarının bazılarının verdikleri ifadelerde  
yer alan çelişkili bilgileri ortadan kaldırmak için herhangi bir girişimde bulunmadığını  
gözlemlemiştir. Bu bağlamda, AĐHM, bilhassa, Mehmet Zeki Bahşi’nin ifadesini  
vurgulamıştır. Bahşi, iki köy korucusunun ellerini havaya kaldırdıklarını ve “Ateşi kesin,  
teslim oluyoruz” dediklerini ifade etmiştir. Ayrıca, Yüzbaşı Ömer Arslan, ifadesinde, iki  
kişinin kaçmaya çalıştıklarını düşündüğünü ve iki kişiden bir tanesinin tepeye doğru  
ilerlemeye devam etmeden önce vurulduğunu ve daha sonra tepede “imha edildiğini”  
belirtmiştir. Son olarak, iki köy korucusuna fırlatılan el bombası sayısına ilişkin tutarsızlığı  
ortadan kaldırmak yönünde bir girişimde bulunulmamıştır. Bu bağlamda, AĐHM,  
operasyondan sonra ordu mensupları tarafından düzenlenen rapora göre iki el bombasının  
kullanılş olduğunu gözlemlemiştir. Teğmen Güldal ve Uzman Çavuş Sarıca’nın tanık  
ifadelerine göre ise, askerler dört el bombası fırlatmıştır.  
AĐHM, yukarıda belirtilen hususların yerel makamların önemli eksiklikleri olduğu ve  
bu durumun, ilk olarak askerlerin ateşli silah kullanımının yasalara uygun olup olmadığı ve  
ikinci olarak öldürücü kuvvet kullanımının kesin zorunluluk arz edip etmediği konularını  
tespit etmekte soruşturmayı yetersiz ve eksik kıldığı sonucuna varmıştır. Soruşturmanın  
yetersizliğini ve eksikliğini göz önünde tutarak, AĐHM, olaylara ilişkin kendi incelemesini ve  
değerlendirmesini yürütmelidir. Bu amaçla, AĐHM, askerler tarafından kullanılan kuvvetin  
kesin zorunluluk arz edip etmediğini incelemek için elindeki belgelerin yeterli somut temel  
sağladığı görüşündedir.  
AĐHM, başlangıç olarak, söz konusu operasyonun önceden planlanmadığını;  
teröristlerin sıkça görüldüğü bir bölgede şüpheli iki kişinin görünmesi üzerine yürütüldüğünü  
kaydetmiştir. Askerler, iki köy korucusunu, termal kameralar ve gece görüş dürbünleri  
aracılığıyla iki buçuk saat süreyle gözetleyebilmişlerdir. Bu süre zarfında, iki köy  
korucusunun çevresini sarmışlar ve tüm çıkış yollarını kapatmışlardır. Dolayısıyla, iki kişiyi  
10  
öldürücü olmayan yöntemlerle canlı yakalamaya ilişkin muhtemel yolları düşünmek için  
askerlerin yeterli zamanı ve kaynağı olmuştur.  
Yukarıda belirtilenler ışığında, ateş açma kararının alınmasının veya bu kararın  
askerler tarafından uygulanmasının olay anının sıcaklığıyla gerçekleştiği söylenemez (bkz., a  
contrario, Bubbins – Đngiltere, no. 50196/99; Andronicou ve Constantinou – Kıbrıs, 9 Ekim  
1997 tarihli karar). AĐHM, yaşama hakkının korunması için askerler tarafından daha yüksek  
standartta dikkat gösterilmiş olması gerektiğini belirtmiştir.  
Đki köy korucusunun patlayıcılarla yüklü oldukları ve daha yakına gelmelerine  
müsaade edildiği halde bu patlayıcıları infilak ettirebilecekleri ve böylece askerleri  
öldürebilecekleri düşünülerek ateş açıldığı iddiası hususunda, AĐHM, iki köy korucusunun bu  
kadar yakına gelmesine izin verilmesinin askerlerin kendileri tarafından alınan bir karar  
olduğunu; askerlerin, köy korucuları yüzlerce metre uzaktayken onları durdurmalarının  
mümkün olacağını gözlemlemiştir. Bu bağlamda, askerlerin aşina oldukları bu bölgeye  
tamamıyla hakim oldukları vurgulanmalıdır. Çevrelerini sardıkları şüphelilerden sayıca çok  
fazlaydılar ve ellerinde teferruatlı gece görüş ekipmanı bulunmaktaydı. Ayrıca, aralarında iki  
köy korucusunun hayatlarını tehlikeye atmadan onları vurabilecek en az bir nişancı  
bulunmaktaydı.  
Bu bağlamda, AĐHM, sorumlu olduğu askerleriyle birlikte başvuranların iki akrabasını  
öldüren Teğmen Güldal tarafından verilen iki ifade arasındaki tutarsızlığı vurgulamayı önemli  
görmüştür. Teğmen Güldal’ın Şırnak Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadeye göre, söz konusu  
iki kişiyi öldürmelerinin nedeni muhtemel bir intihar bombası saldırısına karşı kendi  
hayatlarını korumaktır. Askeri savcıya verdiği ifadeye göre ise, iki kişiyi öldürmelerinin  
nedeni nehir yatağından kaçmalarına olanak vermemektir. AĐHM, üzülerek, soruşturma  
yetkililerinin bu tutarsızlığı ortadan kaldırmak için bir girişimde bulunmadığını  
gözlemlemiştir.  
AĐHM, yukarıda belirtilenleri göz önünde tutarak, başvuranların iki akrabasının  
öldürülmesi olayında, AĐHS’nin 2 § 2 (b) maddesi anlamı dahilinde usulüne uygun olarak  
yakalama amacına ulaşmak maksadıyla kesin zorunluluk arz edenden fazla kuvvet  
kullanılmadığı konusunda ikna olmamıştır (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan  
sonra, yukarıda anılan, McCann ve Diğerleri).  
Dolayısıyla, başvuranların iki akrabası olan Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı’nın  
askerler tarafından öldürülmesi nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.  
B. Soruşturmanın yetersizliği iddiası  
Başvuranlar, akrabalarının öldürülmesine yönelik soruşturmanın, AĐHS’nin 2.  
maddesinin gerekleri doğrultusunda tarafsız veya yeterli olmadığını iddia etmişlerdir. Bu  
bağlamda, başvuranlar, bilhassa, yapılan otopside hangi yaraya hangi silahların yol açtığının  
tespit edilmediğini belirtmişlerdir. Ayrıca, ne soruşturmayı yürüten askeri savcı ne de askeri  
savcının takipsizlik kararını onayan Diyarbakır Askeri Mahkemesi, bağımsız ve tarafsız  
olarak değerlendirilebilir. Askeri savcı, aslında, hiyerarşik olarak kendinden yüksek rütbeli  
kimselerin muhtemelen işlediği suçları soruşturmuştur.  
Başvuranlar ayrıca yetkili makamlara yardımcı olmayı istemelerine rağmen,  
soruşturma hakkında kendilerine bilgi verilmediğini savunmuşlardır. Askeri savcının,  
11  
başvuranların yakınlarının öldürüldüğü bölgeye yaptığı keşfe katılmaları için de davet  
edilmemişlerdir. Ek olarak, soruşturma sürecinde düzenlenen belgelere de ulaşamamışlardır.  
Hükümet, ulusal makamların, AĐHS’nin 2. Maddesi’nde mevcut usule ilişkin  
yükümlülüğü yerine getirmek için tüm çabayı gösterdiklerini belirtmiştir. Bu bölgedeki askeri  
operasyonlarda tecrübeli ve yüksek rütbeli üç subay, soruşturmayı desteklemek için uzman  
olarak görevlendirilmişlerdir. O zamandan bu yana vatani görevlerini tamamlayıp, terhis  
edilen birkaç er ifade vermek üzere çağırılmıştır.  
AĐHM, Devlet’in AĐHS’nin 1. Maddesi kapsamındaki “[kendi] yetki alanı içinde  
bulunan herkese Sözleşme’de açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma” genel görevi ile  
bağlantılı olarak yorumlanan AĐHS’nin 2. Maddesi çerçevesindeki yaşama hakkını koruma  
yükümlülüğünün, ima yoluyla, kişilerin kuvvete başvurulması sonucu öldürülmeleri halinde  
etkili bir soruşturma biçiminin var olmasını gerektirdiğini yineler (bkz., gerekli değişiklikler  
yapıldıktan sonra, McCann ve Diğerleri ve Kaya - Türkiye). Böyle bir soruşturmanın asıl  
amacı, yaşama hakkını koruyan ulusal yasaların etkili biçimde uygulanmasını güvence altına  
almak, Devlet yetkililerinin ya da kurumların karışğı böyle davalarda ise kendi  
yükümlülüklerinde meydana gelen ölümler için sorumluluk taşıyabilmelerini sağlamaktır  
(bkz. Anguelova – Bulgaristan, 38361/97).  
Soruşturma, öncelikle olayın hangi şartlar altında meydana geldiğini belirleyebilmeli,  
daha sonra da sorumluların tespit edilip cezalandırılmalarını sağlayabilmelidir. Soruşturma  
yapma yükümlülüğü, sonuç alma yükümlülüğü değil, sonuca ulaşmaya çalışma  
yükümlülüğüdür (bkz. Kelly ve Diğerleri – Đngiltere, 30054/96 ve yukarıda belirtilen  
Anguelova davası). Soruşturma ayrıca, böyle davalarda kuvvet kullanımının koşullara bağlı  
olarak mazur görülüp görülmeyeceğinin belirlenmesini sağlayabilmesi bağlamında etkili  
olmalıdır. Devlet görevlilerinin kanuna aykırı olarak bir kimseyi öldürdükleri iddiasına ilişkin  
bir soruşturmanın etkili olabilmesi için, soruşturmadan sorumlu ve soruşturmayı yürüten  
kişilerin genel olarak olaylara karışanlardan bağımsız olmaları gerektiği addedilebilir (bkz.  
Güleç – Türkiye ve Oğur – Türkiye [BD], 21954/93).  
Sorumluluk alınmasının teoride olduğu gibi uygulamada da sağlanabilmesi için,  
soruşturmanın ve soruşturma sonuçlarının kamunun denetimine açık olması gerekir. Ne  
ölçüde kamu kontrolü gerekeceği, davadan davaya değişebilmektedir. Ancak her durumda,  
mağdurun en yakın akrabası soruşturmaya, meşru hakkını koruma altına almak için gerekli  
olduğu derecede katılmalıdır (bkz. Güleç).  
Bu davanın ayrıntılarına döndüğümüzde, AĐHM, soruşturmayı incelemiş, başvuranın  
iki yakınının öldürülmesi olayı ile kuvvet kullanımının kesinlikle gerekli olup olmadığını  
çevreleyen koşulları tam anlamıyla tespit edemediği sonucuna varmıştır.  
Soruşturmanın geri kalan özelliklerine ilişkin olarak, AĐHM, ölenlerin babaları olmak  
üzere başvuranlardan ikisinin askeri savcıya başvurduğu ve soruşturmaya katılmak için izin  
istediğini gözlemler. Ayrıca, bu başvuranları temsil eden avukat, askeri savcıdan soruşturma  
hakkında bilgi istemiş, soruşturmaya katılması gerekiyorsa bunun kendisine bildirilmesini  
istemiştir. Bilgi alma çabalarına ve yetkili makamlara soruşturmada yardımcı olmak  
istemelerine karşın, kendilerine hiçbir bilgi ya da belge sağlanmaştır.  
Dava açılmaması kararı alınmasının ardından bile, askeri savcı başvuranlara,  
başvuranların kendi verdikleri ifadeler dışında soruşturma dosyasından hiçbir belge  
12  
vermemiştir. Bu sıfatla, başvuranlar, dava açılmaması kararına itirazlarını sunarken,  
dosyadaki belgelerin farkına varmamışlardır. Bu amaca yönelik olarak, AĐHM, başvuranlar  
itirazlarını sundukları sırada soruşturma dosyasındaki belgelere sahip olsalardı, Diyarbakır  
Askeri Mahkemesi’nin dikkatini sanıklardan bazılarının askeri savcıya verdiği ve yukarıda  
bahsedilen tutarsız bilgilerle beraber soruşturmadaki diğer eksikliklere çekebileceği ve  
yaptıkları itirazın başarı ihtimalini artırabileceği görüşündedir (bkz., gerekli değişiklikler  
yapıldıktan sonra, Epözdemir – Türkiye, 57039/00). Bu durumda, yukarıda sözü edilen  
AĐHS’nin 2. Maddesi’nin ihlali önlenmiş olurdu. Öte yandan, başvuranlar belgelerin farkına,  
yalnız, dava bildirildikten sonra Hükümet’in sunmasının ardından, AĐHM belgeleri  
kendilerine gönderdiği zaman varabilmişlerdir.  
AĐHM’ye göre, yetkili makamların başvuranları soruşturmaya dahil etmemeleri veya  
soruşturma hakkında bilgi vermemeleri – bu konuda Hükümet’in sunduğu bir açıklama  
bulunmamaktadır -, başvuranları meşru haklarını koruma altına alma fırsatından yoksun  
bırakştır. Yetkili makamların bu tutumu, soruşturmanın kamu denetimine tabi olmasını da  
engellemiştir.  
Bu sonuç, AĐHM’nin, AĐHS’nin 2. Maddesi uyarınca, yetkili makamların  
başvuranların yakınlarının ölümlerine ilişkin etkili bir soruşturma yürütmedikleri kararına  
varması için yeterlidir. Soruşturmaya ilişkin geri kalan başarısızlıkları incelemek  
gerekmemektedir.  
Bu koşullarda, yukarıda vurgulandığı üzere, AĐHM, Đdari Yargılama Usulü  
Kanunu’nun 13. Maddesi uyarıca başvuranlardan dava açmalarının istenmediği sonucuna  
varmıştır. Kabuledilebilirliğine ilişkin başka bir engel bulunmadığını kaydederek, AĐHM,  
başvurunun kabuledilebilir olduğu ve AĐHS’nin 2. Maddesi’nin usul yönünden ihlal edildiği  
sonucuna varmıştır.  
III. AĐHS’NĐN 3., 8. VE 13. MADDELERĐ ĐLE AĐHS’YE EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1.  
MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuranlar, yakınlarının yüksek atış hızlı makineli tüfek ve el bombalarıyla  
öldürüldükleri gerekçesiyle AĐHS’nin 3. Maddesi’nin ihlalinin mağdurları olduklarını  
belirtmişlerdir. Başvuranlar ayrıca aynı Madde uyarınca, yakınlarının cesetlerinin ertesi  
sabaha dek açık arazide bırakıldıklarından şikayetçi olmuşlardır.  
Başvuranlar, AĐHS’nin 8. Maddesi ile AĐHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi’ne  
atıfta bulunarak, aile yaşam haklarına yasa dışı müdahalede bulunulduğunu ve iki yakınlarının  
kazançlarından yoksun kaldıklarını belirtmişlerdir.  
Son olarak başvuranlar, 13. Madde uyarınca, AĐHS uyarınca sahip oldukları haklarının  
ihlaline ilişkin etkili başvuru yolu bulunmadığını savunmuşlardır.  
Hükümet, güvenlik güçlerinin güneş doğana dek bekleme kararlarının, AĐHS’nin 3  
Maddesi çerçevesinde kötü muamele olarak değerlendirilemeyeceği düşüncesindedir.  
AĐHS’nin 8. Maddesi ile AĐHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi kapsamındaki  
şikayetlerle ilgili olarak, Hükümet, başvuranların yakınlarının ölümü ile başvuranların bu  
hükümler kapsamındaki hakları arasında nedensellik ilişkisi bulunmadığı görüşündedir.  
13  
Son olarak, başvuranların AĐHS’nin 13. Maddesi uyarınca yaptıkları şikayetlere ilişkin  
olarak, Hükümet, ulusal soruşturmanın, AĐHS’nin 13. Maddesi’nin koşullarını yerine  
getirmek için yeterince uygun olduğunu ileri sürmüştür.  
AĐHM, başvuranların bu Maddeler kapsamında yaptıkları şikayetlerin AĐHS’nin 2.  
Maddesi çerçevesinde incelendiğini gözlemler. 2. Madde’nin ihlal edildiğinin tespit edildiği  
göz önünde bulundurulduğunda, AĐHM, şikayetlerin kabuledilebilir olduğu fakat geri kalan  
bu şikayetlerin esaslarına ilişki ayrı bir inceleme yapılmasının gerekmediği kanısındadır (bkz.,  
gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Makaratzis).  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐ’NĐN UYGULANMASI  
AĐHS’nin 41. Maddesi’ne göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Maddi tazminat  
1. Ölen Ahmet Anık’ın yakınlarının talepleri  
Ölen köy korucusu Ahmet Anık’ın eşi ve (1987 ve 1998 yılları arasında doğmuş) altı  
çocuğu, Ahmet Arık’ın ölümü nedeniyle kaybettiklerini iddia etikleri maddi destek için  
toplam 201.934 Euro (EUR) talep etmişlerdir. Başvuranlar taleplerini desteklemek için,  
Türkiye’de tazminat davalarında gelir kaybının hesaplanması konusunda uzman bir bilirkişi  
tarafından hazırlanmış bir rapor sunmuşlardır. Rapor özellikle Ahmet Arık’ın öldüğündeki  
yaşı ve aylık geliri, kanuni emeklilik yaşı ve maddi olarak sorumlu olduğu kişi sayısı gibi bir  
takım parametreleri göz önünde bulundurmuştur.  
Hükümet, AĐHM’nin yerleşik içtihadına göndermede bulunarak, başvuranların  
meydana geldiğini iddia ettikleri zarar ile AĐHS’nin ihlali arasında nedensellik ilişkisi  
bulunması gerektiğini ve bunun, uygun davalarda, gelir kaybıyla ilgili olarak tazminat da  
içerebileceğini belirtmiştir. Öte yandan, Hükümet’e göre, bu davada açık bir nedensellik  
bağlantısı bulunmamaktadır. Ayrıca başvuranlar, spekülatif cetvellerden başka, meydana  
geldiği iddia edilen maddi zararı kanıtlamak için, fatura ve benzeri hiçbir kanıt  
sunmaşlardır. Hükümet, AĐHM’yi, spekülatif hesaplamaları göz önünde bulundurmamaya,  
dolayısıyla 41. Madde usulünün hiçbir delil içermeyen abartılı taleplerle istismar edilmesine  
izin vermemeye davet etmiştir.  
AĐHM, Hükümet ile aynı görüşte değildir. Ahmet Anık’ın Devlet görevlilerince  
öldürülmesi ile ailesinin Ahmet Arık’ın kendilerine sağladığı maddi desteği kaybetmesi  
arasında açık bir bağlantı bulunduğunu kaydeder. Bu bağlamda, AĐHM, Hükümet’in, ölen  
kişinin yaşarken ailesine maddi destek sağladığını tartışmadığını kaydeder.  
Ölen Ahmet Anık’ın aile durumu ve yaşı göz önünde bulundurulduğunda, benzer  
davalarda tazminat ödenmesine karar verilmiştir (bkz., diğer hususlar meyanında, Akkum ve  
Diğerleri – Türkiye, 21894/93, Çelikbilek – Türkiye, 27693/95 ve Koku – Türkiye, 27305/95).  
AĐHM, tarafsızlık esasıyla hareket ederek, Ahmet Anık’ın dul eşi ile altı çocuğuna ortaklaşa  
60.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.  
14  
2. Abdulkerim Sanrı’nın yakınlarının talepleri  
Ölen Abdulkerim Sanrı’nın anne ve babası, oğullarının öldürülmesi nedeniyle,  
kendilerine sağladığı ve yukarıda sözü edilen bilirkişinin hesaplamalarına göre 69.353 EUR  
tutarındaki maddi destekten yoksun kaldıklarını iddia etmişlerdir. Bu bağlamda AĐHM,  
Abdulkerim Sanrı’nın babası, başvuran Osman Sanrı’nın vefat ettiğini kaydeder.  
Hükümet, yukarıda belirtilenlere itirazına ek olarak, Abdulkerim Sanrı’nın öldüğünde  
18 yaşında olduğunu ve ulusal mevzuata göre ailesine maddi destekte bulunma  
yükümlülüğünün bulunmadığını belirtmiştir.  
AĐHM, ölümünden önce Abdulkerim Sanrı’nın Devlet kurumunda çalışğını ve  
ailesiyle yaşadığını gözlemler. AĐHM, başvuranlar Ömer Sanrı ve Ramazan Sanrı olmak  
üzere iki kardeşinin bulunmasına rağmen, Abdulkerim Sanrı’nın da ailesine bir ölçüde maddi  
destek sağladığını görmezden gelemez. Abdulkerim Sanrı’nın öldürülmesi ile ailesinin  
destekten mahrum kalması arasında bulunan doğrudan nedensellik ilişkisini göz önünde  
tuttuğunda ve tarafsızlık esasıyla hareket ederek, AĐHM, Abdulkerim Sanrı’nın annesi  
başvuran Fatım Sanrı’ya 16.500 EUR maddi tazminat ödenmesine karar vermiştir (bkz.  
Kişmir – Türkiye, 27306/95 ve Akdeniz – Türkiye, 25164/94).  
B. Manevi tazminat  
Ölen Abdulkerim Sanrı’nın kardeşleri başvuranlar Ömer Sanrı ve Ramazan Sanrı  
şında tüm başvuranlar, yakınlarının öldürülmesi nedeniyle çektikleri acı ve ızdırap için  
20.000’er EUR talep etmişlerdir. Acı ve ızdıraplarının, hem yetkili makamların soruşturma  
esnasında sergiledikleri tutum hem de ölümlerin sorumlularının cezalandırılmamaları  
nedeniyle katlandığını belirtmişlerdir.  
Hükümet, başvuranların talep ettikleri toplam 200.000 EUR’nun haddinden fazla  
olduğunu belirtmiştir. Hükümet’e göre, başvuranlar kayıplarını belgelemek için gerekli  
kanıtlar sunmadıklarından, manevi tazminat ödenmemesi gerekmektedir; gerekiyorsa, ihlalin  
tespit edilmesi, başvuranların uğradıklarını iddia ettikleri manevi zarar için yeterli tazmin  
teşkil edecektir.  
AĐHM, başvuranların iki yakın akrabasının askerlerce öldürülerek, AĐHS’nin 2.  
Maddesi’nin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Ek olarak, yetkili makamların, AĐHS’nin 2.  
Maddesi çerçevesindeki usule ilişkin yükümlülüklerin aksine, ölümlere ilişkin etkili bir  
soruşturma yapmadığı kanısındadır. Başvuranların ciddi manevi zarara uğradıklarının ortada  
olduğu, buna ilişkin ayrıntılı bir belgelemenin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır.  
Bu koşullarda, karşılaştırılabilir davaları göz önünde tutarak (bkz., diğer hususlar  
meyanında, Erdoğan ve Diğerleri ve Tanış ve Diğerleri – Türkiye, 65899/01), AĐHM,  
tarafsızlık esasıyla hareket ederek, ölen Ahmet Anık’ın kardeşi Mahmut Anık’a 5.500 EUR,  
Ahmet Anık’ın karısı ve altı çocuğu olan başvuranlar Medina Anık, Meryem Anık, Susin  
Anık, Ebubekir Anık, Ömer Anık, Cemal Anık ve Halim Anık’a ortaklaşa 40.000 EUR  
manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Ayrıca Abdulkerim Sanrı’nın annesi Fatım  
Sanrı’ya 20.000 EUR manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
B. Yargılama giderleri  
15  
Başvuranlar, avukatlarının ulusal soruşturma yetkililerine ve Strazburg’daki dava  
esnasında sunduğu savunma masraflarıyla ilgili olarak 5.800 EUR talep etmişlerdir.  
Başvuranlar ayrıca, AĐHM’nin adli yardım tarifesinde öngörülen, fotokopi, posta, telefon ve  
faks giderleri olarak yapılan ancak faturalanamayan masrafları talep etmişlerdir. Yukarıda  
belirtilen meblağlara ilişkin olarak, başvuranlar, avukatın davaya harcadığı toplam saati – 50  
saat - gösteren bir belge sunmuşlardır.  
Hükümet, ancak gerçekten meydana gelmiş masrafların geri ödenebileceğini ve bu  
masrafların belgelenmiş olmaları gerektiğini belirtmiştir. Bu davada başvuranların avukatı,  
meydana geldiği iddia edilen masraflara ilişkin fiş, fatura ve benzeri bir belge sunmamıştır.  
AĐHM, elindeki belgeler ışığında, başvuranlara tüm başlıklar altındaki giderleri  
kapsayarak toplam 5.000 EUR ödenmesine karar vermiştir.  
D. Gecikme Faizi  
AĐHM, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uygulağı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun  
olduğuna karar vermiştir.  
BU NEDENLERDEN ÖTÜRÜ AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı’nın askerlerce öldürülmeleri nedeniyle, AĐHS’nin 2.  
Maddesi’nin esastan ihlal edildiğine;  
3. Sorumlu Devlet’in yetkili makamlarının, Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı’nın  
öldürülmelerinin ayrıntılarına ilişkin etkili bir soruşturma yapmamaları nedeniyle,  
AĐHS’nin 2. Maddesi’nin usul yönünden ihlal edildiğine;  
4. Başvuranların diğer şikayetlerinin ayrı olarak incelenmelerine gerek olmadığına;  
5. (a) Sorumlu Devlet’in, aşağıdaki meblağları, AĐHS’nin 44 § 2. Maddesi’ne göre nihai  
kararın verildiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden  
Yeni Türk Lirası’na çevirerek, ödemesine:  
(i)  
Ahmet Anık’ın kardeşi başvuran Mahmut Anık’a 5.500 EUR (beş bin beş yüz  
Euro) manevi tazminat;  
(ii)  
Ahmet Anık’ın eşi ve altı çocuğu olan başvuranlar Medina Anık, Meryem  
Anık, Susin Anık, Ebubekir Anık, Ömer Anık, Cemal Anık, Halim Anık’a,  
ortaklaşa, 60.000 EUR (altmış bin Euro) maddi tazminat, 40.000 EUR (kırk bin  
Euro) manevi tazminat;  
(iii) Abdulkerim Sanrı’nın annesi başvuran Fatım Sanrı’ya 16.500 EUR (on altı bin  
beş yüz Euro) maddi tazminat, 20.000 EUR (yirmi bin Euro) manevi tazminat  
ödenmesine;  
(iv)  
(v)  
yargılama giderleri için başvuranlara ortaklaşa 5.000 EUR (beş bin Euro);  
yukarıdaki meblağlara uygulanabilecek tüm vergiler;  
16  
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden, ödeme gününe kadar geçen süre  
için, yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç  
puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.  
6. Başvuranların adil tazmin taleplerinin geri kalanını reddetmiştir.  
Đşbu karar, Đngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme Đç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve  
3. fıkraları uyarınca 05.06.2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
S. DOLLÉ  
F. TULKENS  
Zabıt Katibi  
Başkan  
17