Suçun bu özelliğine rağmen, ne askeri savcı tarafından görevlendirilen askeri
uzmanlar ne de askeri savcının kendisi, askerlerin tam olarak nasıl ve neden “ihmalkar” veya
“dikkatsiz” olduklarını incelemiştir. Uzmanlar, “köy korucularının terörist sanılarak imha
edildikleri” açıklamasıyla yetinmişlerdir. Askeri savcıya göre ise, iki köy korucusunun teslim
olmayı reddetmesi onların öldürülmesini haklı çıkarmaya yeterlidir.
Takipsizlik kararından anlaşılan şu ki, askeri savcı ve onun tarafından görevlendirilen
askeri uzmanlar, öldürücü kuvvete başvurmanın, geçerli yasa ve yönetmelik tarafından
müsaade görüp görmediği ve geçerli yasa ve yönetmelik ile uyumlu olup olmadığını tespit
etmekten ziyade daha çok iki köy korucusunun söz konusu bölgede bulunma nedenlerini
tespit etmekle ilgilenmiştir. Ne sunduğu görüşlerde Hükümet tarafından ne de yürüttükleri
soruşturmada yerel makamlar tarafından, operasyonda görevli askerlerin, ateşli silah
kullanımını düzenleyen bir talimatnameye uyup uymadıklarını tespit etmek yönünde bir
girişimde bulunulmuştur.
Yerel makamların, askerler tarafından başvurulan kuvvetin kesin zorunluluk arz
edenden fazla olmadığını inceleyip incelemediğine ilişkin konu hususunda, AĐHM,
başvuranların akrabalarının teslim olmayı reddettikleri iddiasının, askeri savcı için “askerlerin
onları öldürmesi görev haline gelmiştir ve askerler bu görevi yerine getirmiştir” sonucuna
varmakta yeterli olduğunu gözlemlemiştir. AĐHM, Diyarbakır Askeri Mahkemesi tarafından
onaylanan bu kararın, AĐHS’nin “kesin zorunluluk” şartı ile hiçbir şekilde uyumlu
olamayacağını vurgulamıştır.
AĐHM, ayrıca, askeri savcının, ordu mensuplarının bazılarının verdikleri ifadelerde
yer alan çelişkili bilgileri ortadan kaldırmak için herhangi bir girişimde bulunmadığını
gözlemlemiştir. Bu bağlamda, AĐHM, bilhassa, Mehmet Zeki Bahşi’nin ifadesini
vurgulamıştır. Bahşi, iki köy korucusunun ellerini havaya kaldırdıklarını ve “Ateşi kesin,
teslim oluyoruz” dediklerini ifade etmiştir. Ayrıca, Yüzbaşı Ömer Arslan, ifadesinde, iki
kişinin kaçmaya çalıştıklarını düşündüğünü ve iki kişiden bir tanesinin tepeye doğru
ilerlemeye devam etmeden önce vurulduğunu ve daha sonra tepede “imha edildiğini”
belirtmiştir. Son olarak, iki köy korucusuna fırlatılan el bombası sayısına ilişkin tutarsızlığı
ortadan kaldırmak yönünde bir girişimde bulunulmamıştır. Bu bağlamda, AĐHM,
operasyondan sonra ordu mensupları tarafından düzenlenen rapora göre iki el bombasının
kullanılmış olduğunu gözlemlemiştir. Teğmen Güldal ve Uzman Çavuş Sarıca’nın tanık
ifadelerine göre ise, askerler dört el bombası fırlatmıştır.
AĐHM, yukarıda belirtilen hususların yerel makamların önemli eksiklikleri olduğu ve
bu durumun, ilk olarak askerlerin ateşli silah kullanımının yasalara uygun olup olmadığı ve
ikinci olarak öldürücü kuvvet kullanımının kesin zorunluluk arz edip etmediği konularını
tespit etmekte soruşturmayı yetersiz ve eksik kıldığı sonucuna varmıştır. Soruşturmanın
yetersizliğini ve eksikliğini göz önünde tutarak, AĐHM, olaylara ilişkin kendi incelemesini ve
değerlendirmesini yürütmelidir. Bu amaçla, AĐHM, askerler tarafından kullanılan kuvvetin
kesin zorunluluk arz edip etmediğini incelemek için elindeki belgelerin yeterli somut temel
sağladığı görüşündedir.
AĐHM, başlangıç olarak, söz konusu operasyonun önceden planlanmadığını;
teröristlerin sıkça görüldüğü bir bölgede şüpheli iki kişinin görünmesi üzerine yürütüldüğünü
kaydetmiştir. Askerler, iki köy korucusunu, termal kameralar ve gece görüş dürbünleri
aracılığıyla iki buçuk saat süreyle gözetleyebilmişlerdir. Bu süre zarfında, iki köy
korucusunun çevresini sarmışlar ve tüm çıkış yollarını kapatmışlardır. Dolayısıyla, iki kişiyi
10