CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
ARPAT - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 26730/05)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
15 Haziran 2010  
Đꢀbu karar Sözleme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek olup  
ekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (26730/05) no’lu davanın nedeni T.C. ve aynı  
zamanda Almanya vatandaı Müjgan Süheyla Arpat’ın (bavuran) Avrupa Đnsan Hakları  
Mahkemesi’ne 28 Haziran 2005 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin  
Korunmasına ilikin Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi  
uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đstanbul Barosu avukatlarından  
F. KarakaDoğan tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuran 1957 doğumlu olup, Đstanbul'da ikâmet etmektedir.  
A. Davanın oluması  
16 Haziran 2003 tarihinde, birçok sivil toplum örgütü üyesinden oluan bir grup Bingöl'ün  
merkezinde toplanarak « Kadınlardan kürt sorununa diyalog çağrısı » çerçevesinde halka açık  
bir toplantı gerçekletirmive sonrasında da bir bildiri okunmutur.  
Polis, bavuranın da yer aldığı bu grubun bulunduğu otobüsü Bingöl ili giriinde  
durdurmutur. Đlgili ahıslar otobüsten indiğinde toplanmaya balamıve sözcülerinin bir  
bildiri okumaya baladığı sırada polis toplanmalarının yasadıı olduğunu ikaz ederek  
dağılmalarını istemitir. Göstericiler bu ikaza uymadıklarından güvenlik güçleri bavuranın da  
aralarında olduğu göstericileri yakalayarak gözaltına almıtır.  
Bavuran gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kalmıtır (15 – 25 m2 lik bir hücrede  
diğer 80 göstericiyle beraber tutulmu, aç ve susuz bırakılmıve tuvaletleri kullanma talebi  
reddedilmitir).  
17 Haziran 2003 tarihinde, bavuran Bingöl Devlet Hastanesi'ne götürülmütür. Orada aynı  
gün düzenlenen tıbbi rapora göre, vücudunda herhangi bir yara ve darp izine rastlanmamıtır.  
Bavuranın söylediğine göre, polis memurları doktor muayenesinden sonra kendisini kenti  
terk etmesi için zorla otobüse bindirmilerdir. Bu operasyon sırasında, polisler kendisine  
vurmulardır. Hükümet, bavuranın gözaltı süresince polislerin kendisine iddet kullandığı  
sonucunun çıkarılacağı hiçbir unsur bulunmadığını belirtmektedir.  
18 Haziran 2003 tarihinde Đstanbul'a geldiğinde ilgili ahıs Türkiye Đnsan Hakları Vakfı'na  
bavurarak bir sağlık raporu düzenlenmesini talep etmitir. Aynı gün, üç doktor tarafından  
muayene edilmitir. Bu doktorların düzenlediği 19 Haziran 2003 tarihli rapora göre, bavuran,  
polislerin bulunmadığı Bingöl Devlet Hastanesinde 17 Haziran günü yapılan muayenede  
doktorlara vücudunda hiçbir iddet izi bulunmadığını ancak kendisine psikolojik baskı  
uygulandığını söylemitir. Ayrıca raporda, yine ilgili ahısın söylediğine göre, hastanede  
muayene olduktan sonra polislerin kenti terk etmesi için zorla bir otobüse bindirdikleri ve  
kendisine vurdukları belirtilmektedir.  
2
19 Haziran 2003 tarihli tıbbi raporda bavuranın sağ bacağının arkasında yeil renkli 3x1,5  
cm boyutunda iki ekimoz, sol elinin orta parmağında 1x1 cm boyutunda morumsu ve kabuklu  
bir ekimoz, sözkonusu lezyon bölgesi elle yoklandığında bavuranın acı hissi ve sol elinde  
« 4+/5 » nispetinde bir kas sertliği tespit edildiği belirtilmektedir. Doktorlar, bu tespitlerin  
bavuranın kötü muamele gördüğü yönündeki iddialarını desteklediği kanaatine varmılardır.  
B. Bavuranın kötü muamele ile ilgili suç duyurusu  
Belirtilmeyen bir tarihte, bavuran kötü muamele gördüğü gerekçesiyle polisler hakkında  
Bingöl savcılığına suç duyurusunda bulunmutur.  
6 Ağustos 2003 tarihinde, Bingöl Cumhuriyet Savcısı (« savcı ») takipsizlik kararı almıtır.  
Bu takipsizlik kararında, bavuranın gözaltı sırasında avukatıyla görüebildiği, polislerin  
yönetmeliğe uygun olarak yemeklerini verdiği, gözaltından sonra da bir doktor tarafından  
muayene edildiği ve vücudunda hiçbir yara ve darp izine rastlanmadığı belirtilmitir.  
11 Mart 2004 tarihinde, bavuran 19 Haziran 2003 tarihli doktor raporuna dayanarak bu  
karara itiraz etmitir.  
MuAğır Ceza Mahkemesi bakanı 5 Temmuz 2004 tarihli kararında, takipsizlik kararını  
iptal etmive dava dosyasını savcılığa geri göndermitir.  
4 Ekim 2004 tarihinde, savcı ikinci kez takipsizlik kararı vermive 6 Ağustos 2003 tarihli  
takipsizlik kararındaki gerekçeleri yinelemitir. Savcı, bavuranın serbest bırakılmadan hemen  
önce kötü muamele gördüğü iddiaları ve 19 Haziran 2003 tarihli doktor raporu hakkında  
yorum yapmamıtır.  
11 Ocak 2005 tarihinde, ağır ceza mahkemesi bavuranın itirazını reddetmive takipsizlik  
kararını onamıtır.  
C. Bavuran hakkında açılan ceza davası  
12 Ağustos 2003 tarihli iddianamede savcı, bavuran hakkında ceza davası açmıve 2911  
sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüleri Kanunu gereğince mahkûm edilmesini istemitir.  
9 Eylül 2008 tarihinde, Bingöl Ceza Mahkemesi bavuran hakkında beraat kararı vermitir.  
HUKUK  
I. AĐHS'NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, gözaltı sırasında ve gözaltından sonra polislerin kendisini yakalayarak kenti terk  
etmesi için zorla bir otobüse bindirdiğinde kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmektedir.  
Bavuran ayrıca Türk hukukunda kötü muamele iddialarını ve mahkemeye eriim hakkının  
engellendiğini dile getirebileceği bir iç hukuk yolunun bulunmadığından ikâyetçi olmaktadır.  
Bu noktada, bavuran AĐHS'nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 3. maddesine atıfta  
bulunmaktadır. AĐHM, bu ikâyetlerin sadece 3. madde kapsamında incelenmesinin uygun  
olacağı kanaatindedir (bakınız, aynı yönde, Türkiye aleyhine Mecail Özel davası, no 16816/03,  
prg. 21, 14 Nisan 2009).  
3
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
1. Bavuranın yakalandığı tarih ile devlet hastanesinde doktor muayenesinden geçtiği 17  
Haziran 2003 tarihi arasındaki dönem hakkında  
AĐHM, bavuranın serbest bırakılmadan önce bir doktor tarafından muayene edildiğini ve  
ilgili rapora göre vücudunda hiçbir yara ve darp izine rastlanmadığını not etmektedir. Öte  
yandan AĐHM, 19 Haziran 2003 tarihli doktor raporunda bavuranın gözaltı sırasında  
psikolojik baskıya maruz kaldığını ileri sürdüğünü belirtmektedir.  
AĐHM, 3. madde kapsamına girebilmesi için iddia edilen kötü muamelelerin, aslında  
değerlendirmesi göreceli olan asgari bir iddet arz etmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (Türkiye  
aleyhine Öcalan davası [GC], no 46221/99, prg. 180, CEDH 2005-IV).  
Mevcut davada, AĐHM, bavuranın iddialarını destekleyen ve yukarıda belirtilen dönemde  
AĐHS'nin 3. maddesine aykırılık tekil eden muamelelere maruz kaldığı sonucunu doğuran ve  
ikâyet ettiği psikolojik baskının aynı hükümde belirtilen iddet düzeyinde olduğunu gösteren  
hiçbir olgu ve delil balangıcı sunmadığını gözlemlemektedir (Türkiye aleyhine Oya Ataman  
dava, no 74552/01, prg. 26, CEDH 2006-XIII).  
Bunun sonucu olarak, bavurunun bu bölümü, her ne kadar bavuranın yakalandığı tarih ile  
devlet hastanesinde doktor muayenesinden geçtiği tarih arasındaki dönemle ilgili olsa da,  
açıkça dayanaktan yoksun olduğundan AĐHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca  
reddedilmelidir.  
2. Bavuranın devlet hastanesinde doktor muayenesinden geçtiği tarih ile serbest  
bırakılğı tarih arasındaki dönem hakkında  
Hükümet, bavuranın hukuk ya da idare mahkemelerinde tazminat davası açmaması  
dolayısıyla iç hukuk yollarını tamamen tüketmediğini iddia etmektedir.  
Bavuran, AĐHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafındaki gereksinimlere uyduğunu  
savunmaktadır.  
AĐHM, Hükümetin hukuki ve idari itiraz yollarının tüketilmediği yönündeki argümanları  
hakkında daha önce de karar verdiğini hatırlatmaktadır. AĐHM, mevcut davada farklı bir  
sonuca varmayı gerektirecek herhangi bir durum görememekte ve Hükümetin bu iddiasını  
reddetmektedir (bakınız, aynı yönde, Türkiye aleyhine Nurgül Doğan davası, no 72194/01,  
prg. 45, 8 Temmuz 2008).  
AĐHS'nin 35. maddesinde öngörülen baka bir kabuledilemezlik gerekçesi  
bulunmadığından, AĐHM bavurunun bu bölümünü kabuledilebilir ilan etmektedir.  
B. Esasa ilikin  
Hükümet, bavuranın iddialarının dayanağı olmadığını belirtmektedir.  
Bu bağlamda Hükümet, bavuranın gözaltı süresi bittiğinde bir doktor tarafından muayene  
edildiğini ve bu doktorun 17 Haziran 2003 tarihli raporuna göre bavuranın vücudunda hiçbir  
yara ve darp izine rastlanmadığını hatırlatmaktadır. Hükümet, buradan yola çıkarak,  
bavuranın vücudunda tespit edilen ekimozların yakalandığı sırada ve gözaltı süresinde  
oluamayacağını eklemektedir. Hükümete göre, 19 Haziran 2003 tarihli tıbbi raporda  
kaydedilen lezyonların AĐHS'nin 3. maddesi kapsamında Devletin sorumluluğuna atfedilen  
4
bir muameleden kaynaklandığı sonucunu doğuracak herhangi bir kanıt unsuru  
bulunmamaktadır.  
Bavuran, olayların kendi anlattığı ekilde meydana geldiğini yinelemektedir.  
AĐHM, iddia edilen olguların Türkiye Đnsan Hakları Vakfı'nın doktoru tarafından 19  
Haziran 2003 tarihinde verilen tıbbi raporda belirtilen yaraların kaynağı olduğu hakkında  
taraflar arasında bir anlamazlık bulunduğunu kaydetmektedir. AĐHM, bir kimsenin tamamen  
polis memurlarının kontrolü altında olduğu halde gözaltı sırasında yaralanması durumunda,  
bu süreçte meydana gelen her türlü yaralanmanın olaylara dair güçlü karinelere sebebiyet  
verdiğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Salman davası [GC], no 21986/93, prg. 100,  
CEDH 2000-VII). Dolayısıyla bu yaraların kaynağı hakkında makul bir açıklama getirmek ve  
mağdurun iddialarını – özellikle bu iddialar tıbbi belgelerle desteklemiise – üphe  
uyandırabilecek olayları açıklayan kanıtlar sunmak Hükümetin sorumluluğundadır (bakınız,  
diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Aye Tepe davası, no 29422/95, prg. 35,  
22 Temmuz 2003).  
AĐHM mevcut davada, bavuranın 16 Haziran 2003 tarihinde Bingöl'de düzenlenen halka  
açık bir gösteriye gitmek üzere bindiği otobüste yakalandığını tespit etmektedir. Bavuran  
ertesi gün devlet hastanesinde muayene edilmi, dolayısıyla kenti terk eden bir otobüse zorla  
bindirildiği ana kadar ulusal yetkililerin kontrolü altında kalmıtır. AĐHM, bu olayların  
Hükümet tarafından itiraz görmediğini not etmektedir. Bu itibarla ispat yükümlülüğü  
yetkililere ait olduğundan, bavuranın vücudunda tespit edilen lezyonlar hakkında açıklama  
getirmek de onlara dümektedir.  
Öte yandan AĐHM, her ne kadar 17 Haziran 2003 tarihli tıbbi raporda bavuranın  
vücudunda hiçbir lezyon ya da ekimoz tespit edilmediği doğru olsa da, 19 Haziran 2003  
tarihli tıbbi raporda sağ bacağın arkasında yeil renkli 3x1,5 cm boyutunda iki ekimoz, sol  
elin orta parmağında 1x1 cm boyutunda morumsu ve kabuklu bir ekimoz, sözkonusu lezyon  
bölgesi elle yoklandığında acı hissi ve sol elde « 4+/5 » nispetinde bir kas sertliği tespit  
edildiğini gözlemlemektedir. Doktorlar, bu tespitlerin bavuranın kötü muamele gördüğü  
yönündeki iddialarını desteklediği kanaatine varmılardır.  
AĐHM, ayrıca bavuranın olayların meydana gelii hakkında ayrıntılı açıklamalar  
getirdiğini belirtmektedir. AĐHM, serbest bırakıldığının ertesi günü Đstanbul'a geldiğinde  
bavuranın kendisini gözaltı sırasında muayene eden doktorlardan baka birine görünmek  
üzere giriimde bulunduğunu ve bavuranın muayene olmak için Türkiye Đnsan Hakları  
Vakfı'na gittiğini, buradan bir sağlık raporu aldığını, daha sonra gördüğü kötü muameleden  
dolayı polis memurları hakkında adli makamlara suç duyurusunda bulunduğunu  
kaydetmektedir. AĐHM, bavuranın mevcut davada kötü muamele iddialarını savunmak için  
elinden gelen hereyi yaptığı kanaatindedir. Bu durumda, AĐHM ilgili ahısın vücudunda  
tespit edilen lezyonların kaynağının mantıklı bir ekilde açıklanmamasında ve 17 Haziran ile  
19 Haziran 2003 tarihli raporlarda farklı tespitlerin yer almasında Hükümetin sorumluluğu  
olduğu kanaatine varmaktadır.  
Adli makamlar tarafından açılan ceza davasında hakimler sadece 19 Haziran 2003 tarihli  
raporu dikkate almamakla kalmayıp, ne bavuranı ve ne de diğer göstericileri dinlemeye de  
gerek duymamılardır. Takipsizlik kararları ve ağır ceza mahkemesinin hükümlerinde,  
bavuranın gözaltı süresi sonunda ve Bingöl'den uzaklatırılması sırasında uygulanan kötü  
muamele iddialarına karı sessiz kalınmıtır. Dolayısıyla, adli makamlar da bavuranın kötü  
5
muamele iddiaları hakkında etkili bir soruturma yapma pozitif yükümlülüklerini gereğince  
yerine getirmemilerdir.  
Bu itibarla, AĐHS'nin 3. maddesi ihlal edilmitir.  
II. AĐHS'NĐN 11. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, aynı ekilde hakkında ceza davası açıldığı ve sözkonusu gösterinin polis  
tarafından engellenmesi dolayısıyla ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğünün ihlal  
edildiğinden ikâyetçi olmakta; AĐHS'nin 10 ve 11. maddelerine atıfta bulunmaktadır. AĐHM,  
bu ikâyetlerin sadece 11. madde açısından incelenmesine karar vermektedir (Türkiye  
aleyhine Çiloğlu ve diğerleri davası, no 73333/01, prg. 38, 6 Mart 2007).  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, bavuranın AĐHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafında öngörüldüğü gibi AĐHM'ne  
altı aylık süre içerisinde müracaat etmediğini savunmaktadır. Hükümete göre, bu süre ihtilaflı  
gösterinin yapıldığı 16 Haziran 2003 tarihinde balamaktadır.  
AĐHM, bavuranın 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüleri Kanunu kapsamında  
yasaı bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle ceza davasına konu olduğunu not etmektedir. Bu  
dava, AĐHM'nin kanaatine göre, 35. maddenin 1. paragrafı anlamında iç hukuktaki kesin karar  
olan 9 Eylül 2008 tarihinde sonuçlanmıtır. Bavurunun 28 Haziran 2005 tarihinde, yani altı  
aylık süreden önce yapılması dolayısıyla, Hükümetin bu yöndeki iddiasının reddedilmesi  
uygun olacaktır.  
AĐHM, diğer taraftan bu ikâyetin 35. maddenin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığını ve baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını gözlemlemektedir.  
Dolayısıyla, ikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
Hükümet, ihtilaflı gösterinin yasadıı olduğunu, bu nedenle daha önceden yetkili mercilere  
bildirilmediğini savunmaktadır.  
Balangıçta AĐHM, bavuranın toplantı hakkına bir müdahalenin sözkonusu olduğu  
hususunda taraflar arasında bir anlamazlık bulunmadığını kaydetmektedir. Bu müdahale  
2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüleri Kanunu kapsamında yasal bir zemine dayanmakta  
ve dolayısıyla AĐHS'nin 11. maddesinin 2. paragrafı anlamında « kanunla öngörülme »  
ilkesine uymaktadır. Öte yandan, sözkonusu müdahale 11. maddenin 2. paragrafında dile  
getirilen meru amaçlardan en az birini, yani kamu düzenini koruma amacını hedeflemektedir.  
Geriye müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının belirlenmesi  
kalmaktadır.  
Bu noktada AĐHM, ilk önce 11. madde ile ilgili yerleik içtihadından çıkan temel ilkelere  
atıfta bulunmaktadır (Türkiye aleyhine Djavit An davası, no 20652/92, prg. 56-57, CEDH  
2003-III, Fransa aleyhine Piermont davası, 27 Nisan 1995, prg. 76-77, seri A no 314, ve  
Avusturya aleyhine Plattform « Ärzte für das Leben » davası, 21 Haziran 1988, prg. 32, seri A  
no 139). Böylece bu içtihattan, yasal gösterilerin en iyi ekilde yapılmasını ve bütün  
vatandaların güvenliğini sağlamak amacıyla yetkililerin gerekli önlemleri alma  
yükümlülüğünün bulunduğu ortaya çıkmaktadır.  
6
AĐHM, Devletlerin sadece toplantı yapma hakkını korumakla kalmayıp, bu hakkı dolaylı  
yoldan usulsüz bir ekilde sınırlandırmaktan da kaçınmalarının gerektiğini hatırlatmaktadır.  
Diğer taraftan AĐHM, 11. maddenin esasen kamu güçlerinin, bireyin güvence altına alınan  
haklarına keyfi müdahalesine karı korumayı amaçlamakla birlikte, fazladan bu hakların etkili  
bir ekilde kullanılmasını sağlamak için pozitif yükümlülük de getirebileceğini  
kaydetmektedir (Djavit An, ilgili bölüm, prg.57).  
AĐHM, yine bu ilkelerin kamu alanlarında düzenlenen gösteri ve yürüyüler için de  
uygulanabileceğini hatırlatmaktadır (Djavit An, ilgili bölüm, prg. 56). Bununla birlikte, kamu  
düzeni ve ulusal güvenliğin sağlanması gerekçesiyle, Yüksek Sözlemeci Taraf'ın toplantı  
yapılmasını izne bağlaması ve derneklerin faaliyetlerini düzenleyici tedbirler alması, 11.  
madde anlayıına ters dümemektedir (Türkiye aleyhine Karatepe ve diğerleri davası, no  
33112/04, 36110/04, 40190/04, 41469/04 ve 41471/04, prg. 46, 7 Nisan 2009).  
Son olarak, halka açık bir alanda gerçekletirilen her türlü gösteri günlük yaamın akıını  
belirli bir ölçüde bozacak bir karııklığa ve hasmane tepkilere yol açabilir. Ancak, AĐHM  
durumun kurallara aykırı olmasının, tek baına, toplanma özgürlüğüne müdahaleyi haklı  
çıkarmayacağı kanaatindedir (Karatepe ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 47).  
Mevcut davada, geniçaplı bir incelemeden sonra AĐHM, dosyada gösterici grubun kamu  
düzeni için tehlike yarattığını gösteren hiçbir bir unsur bulunmadığını tespit etmektedir  
(Türkiye aleyhine Balçık ve diğerleri davası, no 25/02, prg. 51, 29 Kasım 2007). AĐHM,  
polisin göstericilerin il merkezine gelmesini engelleyerek ve sözcülerinin otobüsün yanında  
bildiri okuyacağı sırada göstericileri yakalayarak önleyici bir müdahalede bulunduğunu  
gözlemlemektedir. Polisin bu önleyici müdahalesi bavuran dahil göstericileri barıçıl bir  
toplantı yapma haklarından mahrum bırakmıve uygun bir yerde güncel bir konuda yani kürt  
sorunu hakkında kamuoyunun dikkatini çekme fırsatını ellerinden almıtır.  
AĐHM, AĐHS'nin 11. maddesinde koruma altına alınan toplantı yapma özgürlüğünün  
bütünüyle engellenmemesi için, göstericiler iddet eylemlerine karımadığı müddetçe, kamu  
güçlerinin barıçıl toplantılara hogörüyle bakmalarının önemli olduğunu yinelemektedir  
(Oya Ataman, ilgili bölüm, prg. 42).  
Bu itibarla, AĐHM mevcut davada polis müdahalesinin ve bavuran hakkında açılan ceza  
davasının orantısız olduğu kanaatine varmaktadır. Ayrıca AĐHM, bu önlemlerin AĐHS'nin 11  
maddesinin ikinci paragrafı anlamında kamu düzeninin korunması açısından gerekli  
olmadığını kaydetmektedir (Oya Ataman, ilgili bölüm, prg. 43).  
Dolayısıyla, bu hüküm ihlal edilmitir.  
III. AĐHS'NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
Bavuran, maddi tazminat olarak 2 000 Euro ve manevi tazminat olarak 10 000 Euro talep  
etmektedir. Bavuran ayrıca, AĐHM önünde görülen yargılama masrafları karılığında 5 000  
Euro talep etmektedir. Bu bağlamda, bavuran avukatı ile imzaladığı bir sözleme ile Đstanbul  
barosunun ücret baremini sunmaktadır.  
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.  
7
AĐHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi tazminat arasında nedensellik bağı  
göremediğinden bu talebi reddetmektedir. Buna karın, bavurana manevi tazminat olarak  
talep ettiği 10 000 Euro tutarının tamamının ödenmesinin uygun olacağı kanaatine  
varmaktadır. Yargılama masraf ve giderleri için elindeki belgeleri ve yerleik içtihadında  
belirtilen kıstasları göz önüne alan AĐHM, bavurana 2.000 Euro ödenmesinin makul  
olacağına hükmetmektedir.  
AĐHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı orana üç puanlık bir artıın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavuranın devlet hastanesinde sağlık kontrolünden geçtiği tarih ile serbest bırakıldığı  
döneme ilikin AĐHS’nin 3. maddesi ve ayrıca 11. maddesi hakkında yapılan ikayetin  
kabuledilebilir olduğuna;  
2. Bavurunun kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;  
3. AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AĐHS’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. a) AĐHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru  
üzerinden TL.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından bavurana:  
i. manevi tazminat olarak 10.000 (on bin) Euro maddi tazminat ödenmesine;  
ii. yargılama masraf ve giderleri için bavurana 2.000 (iki bin) Euro ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 15 Haziran 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
8