CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
ARSLAN-TÜRKİYE DAVASI  
(23462/94)  
Strazburg  
8 Haziran 1999  
USULİ İŞLEMLER  
1. Dava, Sözleşme’nin 32 madde 1. fıkra ve 47. maddesinde öngörülen üç aylık  
süre içinde, 17 Mart 1998 Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (“Komisyon”)  
tarafından Sözleşmenin 19. maddesi uyarınca Mahkememize sunulmuştur. Türk  
vatandaşı olan Bay Günay Arslan tarafından 7 Ocak 1994 tarihinde eski Madde 25  
kapsamında Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Komisyon’a sunulmuş olan başvuruya  
(No. 23462/94) dayanmaktadır.  
Komisyon’un talebi, Sözleşmenin eski 44 ve 48 (a) Maddeleri ile eski  
Mahkeme A İçtüzüğünün eski 32. Maddesi 2. Fıkrasına ilişkindir. Talebin amacı,  
davaya ilişkin gerçeklerin, muhatap Devlet tarafından hem ayrı olarak hem de 14.  
madde ile birlikte Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerin ihlal  
edilip edilmediğine ilişkin bir kararın verilmesidir.  
2. Eski İçtüzük 33. Maddesi 3. Fıkrası uyarınca yapılmış olan soruşturmaya  
cevaben başvuran adli takibata katılmak istediğini bildirmiş ve kendilerini temsil  
edecek avukatları vekil tayin etmiştir (eski içtüzük 30. maddesi). Bunun sonucunda,  
zamanın Mahkeme Başkanı olan Bay R. Bernhardt avukata yazılı takibatlarda  
Türkçe dilini kullanma izni vermiştir (Eski İçtüzük 27. Maddesi, 3. Fıkrası). İleri bir  
aşamada, Yeni Mahkeme Başkanı Bay Wildhaber başvuranın avukatına sözlü  
takibatlarda Türkçe dilini kullanma yetkisi vermiştir (İçtüzük 36. Madde 5. Fıkra).  
3. 11 no’lu Protokol yürürlüğe girmeden önce ortaya çıkabilecek, özellikle  
usule ilişkin hususları ele almak üzere kurulan Heyetin Başkanı sıfatıyla  
(Sözleşmenin eski 43. Maddesi ve eski İçtüzük 21. Madde) ve Sekreter aracılığıyla  
hareket eden Bay Bernhardt, Türk hükümeti (“Hükümet”) temsilcisinden,  
başvuranın avukatı ve Komisyon Delegesinden yazılı prosedürün organizasyonu  
hakkındaki görüşlerini bildirmelerini istemiştir (Eski İçtüzük 37. Madde, Madde 1  
ve 38). Bunun sonucunda gönderilen talebe ilişkin olarak Sekreter muhatap  
Hükümetin ve başvuranın görüşlerini sırasıyla 10 ve 17 Temmuz 1998 tarihlerinde  
almıştır. 8 Eylül tarihinde Hükümet görüşüne eklenecek evrakları göndermiştir ve  
13 Kasım tarihinde başvuran adil tazmin talebinde bulunmuştur (Sözleşme’nin 14.  
Maddesi ve Yeni Mahkeme İçtüzüğünün 60. Maddesi).  
*Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından Türkçe’ye çevrilmiş  
olup gayrıresmi tercümedir.  
_______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 1999. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler  
Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam  
olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı  
Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan  
amaçlarla alıntılanabilir.  
4. 11. No’lu Protokol’ün 1 Kasım 1988 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra  
ve anılan Protokol’ün 5. Maddesi 5. fıkrası uyarınca, dava Yüce Mahkeme  
Heyeti’ne sunulmuştur. 22 Ekim 1998 tarihinde Bay Wildhaber bu dava ve Karataş -  
Türkiye ( başvuru no. 23168/94); Polat - Türkiye (no. 23500/94); Ceylan - Türkiye (  
No. 23556/94), Okçuoğlu –  
Türkiye (no. 24146/94); Gerger - Türkiye (no. 24919/94); Erdoğdu ve İnce -  
Türkiye (no. 25067/94 ve 25068/94); Başkaya ve Okçuoğlu - Türkiye (no. 23536/94  
ve 24408/94); Sürek ve Özdemir - Türkiye (no. 23927/94 ve 24277/94); Sürek-  
Türkiye, no. 1 (no. 26682/95), Sürek - Türkiye no. 2 (no. 24122/94); Sürek - Türkiye  
no.3 (no. 24735/94) ve Sürek- Türkiye no. 4 (no. 24762) olmak üzere, Türkiye’ye  
karşı açılan on iki emsal davası için adaletin doğru şekilde uygulanmasına yönelik  
olarak tek bir Heyetin kurulmasına karar vermiştir.  
5. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan Heyet, Türkiye için res’en, seçilmiş  
bulunan hakim Bay R. Türmen (Sözleşme’nin 27. Maddesi, 2. fıkrası ve Mahkeme  
İçtüzüğü 24. Maddesi, 4. Fıkrası), Mahkeme Başkanı Bay Wildhaber, Mahkeme  
Başkan Yardımcısı Bayan E. Palm ve Bölüm Başkan Yardımcıları Bay J.P. Costa ile  
Bay M. Fischbach’tan oluşmuştur (Sözleşme’nin 27. Maddesi, 3. fıkrası ve İçtüzük  
24. Madde 3 ve 5(a) maddeleri). Heyet için atanan diğer üyeler: Bay A. Pastor  
Ridruejo, Bay G.Bonello, Bay J. Makarczyk, Bay P. Kuris, Bayan F. Tulkens,  
Bayan V. Straznicka, Bay V. Butkevych, Bay J. Casadevall, Bayan H. S. Gereve,  
Bay A. Baka, Bay R. Maruste ve Bayan S. Botoucharova (İçtüzük 24. Madde, 3.  
Fkra ve 100. Madde, 4. Fıkra).  
19 Kasım 1998 tarihinde Bay Wildhaber İçtüzüğün 28. Madde, 4. Fıkrası  
uyarınca, Ogür - Türkiye davasında alınan Heyet kararına ilişkin olarak, davadan  
çekilmesinden sonra Bay Türmen’i oturumdan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998  
tarihinde Hükümet Bay F. Gölcüklü’nün ad hoc hakim olarak atandığını tebliğ  
etmiştir (İçtüzük 29. Madde, 1. fıkra).  
Bunun sonucunda, davanın ileriki aşamalarında yer alamayacak olan Bayan  
Botoucharova’nın yerine Bay K. Traja getirilmiştir (İçtüzük 24. Madde, 5 (b)  
fıkrası).  
6. Mahkemenin daveti üzerine (İçtüzük 99. Madde, 1. fıkra) Komisyon,  
üyelerinden biri olan Bay H. Danelius’u Heyet huzurunda takibatlara katılmak üzere  
atamıştır.  
7. Başkanın kararı uyarınca duruşma halka açık olarak 1 Mart 1999 tarihinde  
Sürek - Türkiye ve Ceylan - Türkiye davaları ile eş zamanlı olarak Strazburg’daki  
İnsan Hakları Mahkemesinde gerçekleştirilmiştir.  
Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar:  
(a)  
Hükümet adına  
Bay D. TEZCAN  
Bay ÖZMEN  
Ortak Ajanlar,  
Bay B. ÇALIŞKAN  
Bayan A. GÜNYAKTI  
Bay F.POLAT  
Bayan A.EMÜLER  
Bayan I.BATMAZ KEREMOĞLU  
Bay B.YILDIZ  
Bay Y.ÖZBEK  
Komisyon adına  
Bay H.DANELIUS  
Başvuran adına  
Danışmanlar  
Delege  
(b)  
(c)  
İstanbul  
Barosu’ndan  
Bay  
Avukat  
H.KAPLAN  
Mahkeme, Bay Danelius’un, Bay Kaplan’ın, Bay Tezcan’ın ve Bay Özmen’in  
beyanlarını dinlemiştir.  
DAVA ESASLARI  
I. Dava İle İlgili Olaylar  
8. Başvuran, Yunus Nadi Ödülü kazanan “Yas Tutan Tarih, 33 Kurşun” adlı  
kitabın yazarıdır.  
Kitap Aralık 1989 tarihinde, ikinci baskısı ise Temmuz 1991 tarihinde  
yayınlanmıştır. Kitapta tanınmış bir Kürt taraftarı politikacı ve ana teması  
Türkiye’deki Kürt sorunu olan ve 1992 yılında katledilen bir yazar olan Musa  
Anter’e ithaf edilen bir önsöz bulunmaktadır.  
A. İlk Baskıya İlişkin Takibatlar  
9. 29 Ekim 1989 tarihinde Bay Aslan ile ilgili olarak yürütülen ceza tahkikatı  
sürecinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (“Devlet Güvenlik Mahkemesi”)  
Cumhuriyet Savcısı anılan mahkemenin yukarıda belirtilen kitabın toplatılmasına  
ilişkin bir ihtiyati tedbir kararı alması talebinde bulunmuştur.  
Anılan tarihte verilen emir üzerine, hakim bu uygulamaya müsaade etmiştir.  
10. 22 Ocak 1990 tarihinde Cumhuriyet Savcısı başvuranın bölücü propaganda  
yapmakla suçlamıştır. Kitabında Bay Arslan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nde çeşitli  
ulusların bulunduğunu iddia ettiğini, Türk ulusunu barbar olarak tanımladığını,  
soykırım değilse de, Kürtlerin sürekli bir baskının kurbanı olduklarını ileri  
sürdüğünü ve Güney - Doğu Türkiye’deki asilerin eylemlerini övdüğünü belirterek,  
Türk Ceza Kanunu’nun 146. Maddesinin 3 ve 6. fıkralarının uygulanmasını ve  
kitabın toplatılmasını talep etmiştir. İddianamede kitaptan yapılan aşağıdaki alıntılar  
bulunmaktadır:  
“Orta Doğu’daki Türklerin konumu çok ilginçtir... Göçebe dalgası olarak  
gelerek, kendilerinden bin kez fazla medeni olan ulusların topraklarını işgal etmişler  
ve kendilerine ait baskın bir kültürleri olmadan zorba, şiddet içeren ve gayri insani  
hareketlerle örneğin Araplar, Farslar ve Kürtler gibi bu halkları kontrol etmeye  
kalkışmışlardır. Böyle bir organizasyonun, şiddete dayalı bu barbar mekanizmanın,  
bu Devlet düzeninin demokratik kararları uygulaması beklenebilir mi? Bu boş bir  
umut olurdu. Bugün bile, Türkiye’de hüküm süren bu zihniyettir. Örneğin, birisi  
Kürdistan’ın Kürtlere, Ermenistan’ın Ermenistan’a, “Lazistan”ın “Lazlara” ve Rum  
devletinin “Rumlara” ait olduğunu söylerse, Türklere ne kalacak?... Balkanlarda ve  
Orta Doğu’da (Türklerin) zulmetmedikleri tek bir kişi yoktur. Bu yüzden bugün  
Türkler Bulgarların, Yunanların... ve içerde Kürtlerin kendilerini düşman olarak  
gördüklerini fark etmiştir. Sonuçta, “Türk’ün Türkten başka dostu yoktur” deyişinde  
olduğu gibi bu durum aksiyom bir hale gelmiştir. Bulgarlar, Yunanlar ve Araplar  
gibi bazı gruplar bu barbar yönetime karşı kendi özgürlüklerini kazanmışlardır.  
Sadece Kürtler kalmıştır. Hem Türkler hem de Kürtler bu konuda ne yapacaklarını  
bilmemektedir. Türkistan’lı bir Türk Kürdistan’da yaşayan bir Türkü ret etmektedir.  
Bir Kürt oğluna ne babasının ismini verir ne de kendi adını seçer... (önsöz, sayfa 7-  
10).  
....Silopi’deki Kürt köylülerin isyanı daha büyük ölçekte tepkilere neden  
olmuştur; Kürtler kendi arkadaşları olan Kürtlerin katledilmesine karşı öfkeyle  
patlamıştır. Asurlu despotizme karşı verdikleri mücadelede, bir zamanlar Orta  
Doğu’daki halkların egemenliğinde olan Kürt halkı direnerek, Türk şovenizminin  
şiddetinin büyük kalesini parçalayacakları günün mutlu haberini veriyorlardı...  
[“Silopi’nin ebediliği” başlıklı bölüm, sayfa 58-59]  
11. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başvuran bu suçlamaları reddetmiştir.  
Özellikle Bay Anter tarafından yazılan önsözden dolayı sorumlu tutulamayacağını  
iddia etmiştir. Tanık olarak dinlenen Bay Anter’in kitap için hiçbir zaman önsöz  
yazmayı amaçlamadığını, ancak sadece yıllarca önce yazdığı bir makalenin  
bulunduğu süreli yayını isteği üzerine başvurana verdiğini beyan etmesinden dolayı  
bu iddia hakimler tarafından kabul edilmemiştir.  
Başvuran aynı zamanda kitabı yazmadaki amacının hiçbir zaman bölücü uçlara  
yönelik çalışmak olmadığını, ancak kendi memleketi olan Van’da meydana gelen ve  
kendi aile üyeleri dahil olmak üzere, 33 köylünün hayatına mal olan olaylara ilişkin  
görüşlerini bildirmek olduğunu belirtmiştir.  
12. 29 Mart 1991 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı altı yıl, üç  
aylık bir hapis cezasına mahkum etmiş ve kitabın toplatılması emrini vermiştir.  
Mahkeme kararında, Devlet politikasını eleştirmek için Doğu ve Güneydoğu  
Anadolu’da meydana gelen belirli olayları kitabında yazarın taraflı olarak ele aldığı  
ve Kürtlerin bazen onları vuran jandarmanın baskısı altında ezildiğini ve Kürtlerin  
temel haklarının ihlal edildiğini ileri sürdüğünü belirtilmiştir. Karar özellikle  
aşağıdaki satırları dikkate almıştır:  
“Kitapta, ülkenin bir bölümünden Kürt bölgesi ya da illeri olarak bahsedilmiştir  
ve buraların Kürtlere ait olması gerektiği, Kürtlerin Kürdistan denilen kendi  
ülkelerini kurdukları belirtilmiştir; ayrıca, Türkistan’dan gelen Türklerin Kürtleri  
Kürdistan dışına sürdükleri ve bu bölgenin genel bir savaşa girdiği ve karşı koyma  
durumunda olduğu belirtilmiştir.”  
Devlet Güvenlik Mahkemesi yorumsuz olarak ilişkilendirilmesi gereken söz  
konusu olayların ve bunlara sebep teşkil eden hususların topluma sunulmasının son  
derece büyük olan önemini vurgulamış, ancak araştırma bulguları olarak  
sunulmasına rağmen, kitabın içeriğinin bu tür bir amacın ötesine gittiğini  
belirtmiştir.  
Hazırlık soruşturmalarını kabul eden Devlet Güvenlik Mahkemesi Kitapta ve  
özellikle önsözünde ayırt edilen temanın ırkçı düşüncelere dayalı bölücü propaganda  
içerdiğini ve vatanseverlik duygusunu zayıflatmayı amaçladığını ve bu durumun da  
Bay Arslan’ın mahkumiyetini haklı çıkarttığını kabul etmiştir.  
13. 12 Nisan 1991 tarihinde Terörle Mücadele Kanunu yürürlüğe girmiştir  
(3713 Sayılı Kanun). Başvuranın mahkumiyetine dayanak teşkil eden Ceza Kanunun  
142. Maddesini yürürlükten kaldırmıştır. Sonuç olarak, 3 Mayıs 1991 tarihli karar ile  
DGM, Bay Arslan’ın mahkumiyeti geçersiz ve hükümsüz kılınmış olduğunu beyan  
etmiş ve kitabın toplatılan nüshalarının iadesi emrini vermiştir.  
B. İkinci Baskıya İlişkin Takibatlar  
14. Bay Arslan’ın kitabı 21 Temmuz 1991 tarihinde yeniden yayınlanmıştır.  
30 Temmuz tarihinde, Cumhuriyet Savcısı kitabın yeniden yayınlanmasının  
“Devletin bölünmez bütünlüğü” aleyhinde tüm propagandaları yasaklayan 3713  
sayılı Kanunun 8. bölümünü ihlal ettiği gerekçesine dayanarak, Devlet Güvenlik  
Mahkemesinden kitabın toplatılmasını talep etmiştir (aşağıdaki paragraf 23’e  
bakınız).  
15. 31 Temmuz tarihli karar ile mahkeme hakimi, suç teşkil eden unsurların  
tespit edilmediği gerekçesine dayanarak bu başvuruyu reddetmiştir.  
Aynı gün Cumhuriyet Savcısı Ceza Kanunun eski 142. Maddesi, 3. fıkrasında  
belirtilen suçu teşkil eden eylemlerin 3713 sayılı kanunun 8(1) bölümü uyarınca suç  
teşkil eden eylemlerden hiçbir şekilde farklı olmadığını ileri sürerek başvurusunu  
yinelemiştir. Bölücü propaganda içerdiği gerekçesine dayanarak, 29 Aralık 1989  
tarihinde toplatılması emri verildiği zaman kitabın Devletin bölünmez bütünlüğüne  
karşı propaganda oluşturduğunun tespit edilmemesinin mantık dışı olduğunu ileri  
sürmüştür (yukarıdaki paragraf 9’a bakınız). 5 Ağustos 1991 tarihinde hakim  
başvuruyu reddetmiştir.  
16. 23 Ağustos tarihinde, Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine Adalet  
Bakanlığı 5 Ağustos 1991 tarihli karar aleyhine olan kanunun açıklığa  
kavuşturulması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına başvuruda bulunma kararı  
vermiştir (yukarıdaki paragraf 15’e bakınız).  
Yargıtay, bir davaya ilişkin ihtiyati tedbirin uygunluğunun değerlendirilmesinin  
ve bir yayının içeriğinin kanunlara aykırı olup olmadığının ancak esasa ilişkin bir  
karar ile tespit edilebileceği gerekçesine dayanarak, 13 Eylül 1991 tarihli kararıyla  
temyiz başvurusunu reddetmiştir.  
17. 12 Eylül 1991 tarihli iddianamede, Cumhuriyet Savcısı, Bay Arslan ve  
yayıncısını 3713 sayılı kanunun 8. bölümün (1 ve 2) kapsamı dahilinde “Devletin  
bölünmez bütünlüğü” aleyhine propaganda yapmak ile suçlamıştır (aşağıdaki  
paragraf 23’e bakınız).  
22 Ocak 1990 tarihli iddiasında bulunan alıntıları yeniden sunmuş ve aşağıdaki  
de dahil olmak üzere, kitaptaki diğer bölümlere de değinmiştir:  
“ .. Son zamanlara dek altüst edilen, karışıklık içinde bulunan ve farklı yönlere  
bölünmüş olan Kürt halkı kendilerine yüklenen bu kaderi ret ederek bu gidişe bir dur  
demişler ve artık kendi kaderlerini oluşturmak için dev adımlarla yürümeye  
başlamışlardır. Yüzyıllardır bu insanları zincirleyenler ve emeklerini sömürenler, bu  
tür bir adaletsizlik ve onur kırıcı duruma karşı (Kürtlerin) kalplerinde direniş  
tohumlarının filizlendiğini gördüklerinde paniklemişlerdir. Özel savaşın ana  
özelliklerinden biri olarak ve sürgün, tehdit, tutuklama, işkence ve baskı  
politikalarına karşı Kürt halkının büyük çoğunluğunun direnişine katliamlar ile  
cevap veren yöneticilere hizmet etmek için, özel güçler PKK militanlarının elinde  
bozguna uğrama hislerini ifade etmek için köylüleri katletmekten daha iyi bir yol  
bulamamışlardır. Silopi’deki köylülerin katliamı, nüfusun çoğunluğunu Kürtlerin  
oluşturduğu bu bölgelerde meydana gelen gelişmelerdeki yeni dönemin gelişini ilan  
etmişti. Güvenlik Kuvvetleri ile PKK gerillaları arasında bu bölgede süregelen özel  
savaş sona yaklaşıyordu... Aylardır çok sayıda bölüğü silah altına alıp Botan  
bölgesine- özellikle Cudi dağlarına- gönderen Devlet (PKK’nın) silahlı baskınlarını  
önleyememişti ve ölçeği basın tarafından son derece abartılan (PKK’ya karşı) son  
operasyonlarının hiçbir sonuç vermediğini anlamasıyla birlikte, Devlet tarihi Ağrı  
isyanının bastırılması örneğini takip etmeye ve nihai çözümü - soykırımı  
uygulamaya karar verdi. O tarihten itibaren, bu çözüme ulaşmak için her türlü çaba  
gösterilecektir. Silopi ile başladılar; ölüm birlikleri başlattıkları insan avında  
ilerleme kaydetmek için her yolu denemişlerdir. Karşı isyan tarafları gibi, çeteler ve  
köy korucuları hükümetten para alan ve Kürt kanı içmeleri emredilen klan liderlerini  
Kürt bölgelerine salmışlardır....”  
18. Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda başvuran, kitabının gerçek olaylara  
ve bir gazeteci olarak kendi gözlemlerine dayandığını özellikle ileri sürerek,  
kendisine karşı yapılan suçlamaları bir kez daha reddetmiştir. Mesleki faaliyeti  
bağlamında belirli olayları ilişkilendirmekten ötesini gerçekleştirmediğini  
belirtmiştir.  
19. 28 Ocak 1993 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın “Devletin  
bölünmesi bütünlüğü” aleyhine propaganda yapmaktan suçlu bulmuştur ve 3713  
sayılı kanunun 8(1) Bölüm uyarınca başvuran altı aylık hapis cezası ve 41,466,666  
Türk lirası para cezasına çarptırılmıştır.  
Kararında Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın bir önceki mahkumiyetinin  
3 Mayıs 1991 tarihinde geçersiz ve hükümsüz kılınması hususunun (yukarıdaki  
paragraf 13’e bakınız) ceza kanunun farklı bir hükmüne dayanılarak yeni bir  
suçlama nedeniyle kendisi aleyhinde dava açılmasına herhangi bir engel teşkil  
etmediğini başından bu yana belirtmektedir. Dava esasına ilişkin olarak mahkeme,  
kitabın belirli bölümlerine başvurmuş ve – 29 Mart 1991 tarihli karar mantığına  
paralel olarak - başvuranın Kürt kökenli vatandaşları Devlete karşı isyana teşvik  
etmeyi amaçladığını kabul etmiştir.  
20. 9 Mart 1993 tarihinde başvuran Devlet Güvenlik Mahkemesinin bu kararına  
itiraz etmiştir. Bay Anter’in aslında önsözün yazarı olduğunu ispatlamak amacıyla,  
başvuran tanığın dinlenmesini talep etmiştir. Başvuran, kitabın ilk kısmının tarihi bir  
olaydan uyarlandığını, ikinci kısmının ise önceden yayınlanmış makalelerin  
toplaması olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, Kürt nüfusuna yönelik baskıyı  
eleştirmesinden dolayı mahkumiyetinin ifade özgürlüğüne yönelik ciddi bir tehdit  
teşkil ettiğini belirtmiştir.  
17 Mart 1993 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi yasal süresi içinde  
başvurunun yapılmadığı gerekçesine dayanarak itirazı reddetmiştir. Daha sonra  
başvuran Yargıtay’a temyiz başvurusunda bulunmuştur. Yukarıda belirtilen iddiaları  
yineleyerek, başvuran düşüncelerini ifade etmesinden dolayı bir insanın mahkum  
edilmesinin modern bir toplumda kabul edilemez olduğunu ve bir kitabın önsözünün  
dahi tehlike teşkil ettiği düşünülüyor ise, bir ülkenin “bütünlük” ya da  
“bölünmezlik”e sahip olduğunun söylenemeyeceğini iddia etmiştir.  
21. Yargıtay İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından gerçekleştirilen  
delil tespitinin, başvuranın temyiz başvurusu gerekçesinin reddini doğruladığını  
kabul ederek, 16 Eylül 1993 tarihli kararıyla Bay Arslan’ın aleyhine karar vermiştir.  
II. İlgili İç Hukuk Ve Uygulamaları  
A. Ceza Kanunu  
1. Ceza Kanunun Eski 142. Maddesi  
22. 3713 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılan Ceza Kanunun eski 142.  
Maddesinin 3 ve 6. paragrafları (aşağıdaki paragraf 23’e bakınız) şu şekildedir:  
“3. Anayasanın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazasiyle kısmen veya  
tamamen kaldırmayı hedef tutan veya milli duyguları yok etmek veya zayıflatmak  
için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse bir yıldan üç yıla kadar  
hapis cezası ile cezalandırılır.  
6. Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiiller neşir vasıtası ile işlendiği takdirde  
verilecek ceza yarı nispetinde artırılır.”  
2. Terörle Mücadele Kanunu (3713 sayılı kanun):  
23. 3713 sayılı kanun 12 Nisan 1991 tarihinde yayınlanmıştır. 27 Ekim 1995  
tarih ve 4126 sayılı Kanun tarafından daha sonra yürürlükten kaldırılan) 8. bölüm  
aşağıdaki şekildedir.  
Eski 8. Bölüm (1)  
“Türkiye Cumhuriyetinin Ülke bütünlüğü ve ulusun bölünmez birliğini  
zedelemeye matuf yazılı ve sözlü propaganda, toplantı ve gösteriler, kullanılan  
yöntem ve amacına bakılmaksızın yasaklanmıştır. Anılan türden fiillere katılan  
şahısların 2 yıldan az olmamak üzere 5 yıla kadar ağır hapis cezasına ve 50 Milyon  
ila 100 Milyon TL tutarında ağır para cezasına çarptırılmasına hükmolunur.”  
B. Hükümet Tarafından Sunulan Emsal Ceza Davası  
24. Hükümet, Ankara Devlet Güvenlik mahkemesine bağlı Cumhuriyet Savcısı  
tarafından özellikle dini gerekçelerle halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmekten (Ceza  
Kanunun 142312. maddesi) ya da Devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine  
propaganda yapmaktan sanık (3713 no’lu Kanunun 8. Bölümü- yukarıdaki 23.  
paragrafa bakınız) şahsın aleyhine suçlamaların geri çekilmesine ilişkin kararlarının  
bazı suretlerini temin etmiştir. Suçların neşir yoluyla işlendiği davaların  
çoğunluğunda, Cumhuriyet Savcısının kararına yönelik sebeplerin takibatların  
zaman aşımına uğraması, suç teşkil eden unsurlardan bazılarının tespit edilememesi  
ya da yetersiz delil olması gibi hususları içermektedir. Diğer gerekçeler, yayınlanan  
neşriyatların dağıtılmaması, yasadışı bir amacın olmadığı ya da suç işlenmediği ya  
da sorumlu şahısların tespit edilememesi gibi hususları içermiştir.  
Ayrıca Hükümet, yukarıda belirtilen suçlardan sanık davalıların suçlu  
bulunmadığı emsal davalarında Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen  
birkaç kararı sunmuştur. Bu kararlar şunlardır: 1991/23, 75, 132, 177 ve 100;  
1992/33, 62, 73, 89 ve 143; 1993/29, 30, 38, 39, 82, 94 ve 114; 1994/3, 6, 12, 14,  
68, 108, 131, 141, 155, 171 ve 172; 1995/1, 25, 29, 37, 48, 64, 67, 84, 88, 92, 96,  
101, 120, 124, 134 ve 135; 1996/2, 8, 18, 21, 34, 38, 42, 43, 49, 54, 73, 86, 91, 103,  
119 ve 353; 1997/11, 19, 32, 33, 82, 89, 113, 118, 130, 140, 148, 152, 153, 154, 187,  
191, 200 ve 606; 1998/6, 8, 50, 51, 56, 85 ve 162.  
Kürt sorunu ile ilgili eserlerin yazarları aleyhine olan takibatlar açısından, bu  
davalarda Devlet Güvenlik Mahkemeleri suç teşkil eden unsurlardan biri olan  
“propaganda”nın yapılmadığı gerekçesine dayanarak ya da kullanılan kelimelerin  
bilimsel, tarihi ve/veya tarafsız özelliklerini dikkate alarak bu kararları vermişlerdir.  
KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT  
25. Bay Arslan 7 Ocak 1994 tarihinde Komisyon’a başvuruda bulunmuştur.  
Aynı suçtan iki kez yargılanarak 6. Maddenin 1. fıkrası ile teminat altına alınan  
şekilde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği şikayetinde bulunmuştur.  
Sözleşme’nin 6, 9 ve 10. maddelerine dayanarak, başvuran ayrıca mahkumiyetinin  
düşünce özgürlüğü ve ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiği ve İstanbul Devlet  
Güvenlik Mahkeme’sinin kitabının sadece bir bölümü ve kendisi tarafından  
yazılmamış olan önsözüne dayanarak kendisini mahkum ettiği şikayetinde  
bulunmuştur. Son olarak, Madde 10 ile birlikte ele alınan Madde 14’e aykırı olarak,  
siyasi görüş gerekçesiyle ayrımcılık mağduru olduğunu ileri sürmüştür.  
26. 14 Ekim 1996 tarihinde Komisyon iki kez yargılanmama ilkesinin Türkiye  
tarafından onaylanmamış olan 7. no’lu Protokol’ün 4. Maddesinde yer aldığı  
gerekçesine dayanarak, anılan ilkenin ihlaline yönelik şikayeti hariç tutmak suretiyle  
başvuruyu kabul etmiştir. 11 Aralık 1997 tarihli raporunda (Madde 31), düşünce  
özgürlüğü ve ifade özgürlüğü hakkının ihlaline yönelik şikayeti sadece 10. Madde  
açısından incelemiştir ve otuza karşı iki oyla bu hükmün ihlal edildiğine yönelik  
görüş bildirmiştir. Madde 10 ile birlikte ele alınan Madde 14 altında herhangi ayrı  
bir hususun vuku bulmadığına dair görüş bildirmiştir (otuza karşı iki oy). Komisyon  
görüşünün ve raporda bulunan karşı görüşün tam metni bu kararın ekinde  
sunulmuştur.  
MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR  
27. Başvuran dilekçesinde, ilk olarak aynı eylemden iki kez mahkum edilmesi  
ve de ikinci olarak kendisini yargılayan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin  
“bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” olmaması ile 6. Madde’nin 1. fıkrasının iki kez  
ihlal edilmesinin mağduru olduğunu ileri sürmüştür. Aynı zamanda başvuran 9 ve  
10. maddeler ile 10. madde ile birlikte ele alınan 14. maddenin ihlalinden şikayetçi  
olmuş ve Mahkemeden Sözleşme’nin 41. maddesi altında belirtilen meblağların  
kendisine ödenmesini talep etmiştir.  
28. Hükümet Mahkemeden aşağıda belirtilenlerin kabulü isteminde  
bulunmuştur:  
1. mevcut davada Terörle Mücadele Kanunun uygulanmasının başvuranın  
ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine ilişkin iddianın Türk mahkemelerine sunulmamış  
olmasından dolayı yerel başvuru mercileri tüketilmediğinden, mevcut uygulamanın  
ilk olarak kabul edilmemesi;  
2. BAşvuranın şiddete teşvik ve Türkiye’ye karşı suç işleme mahkumiyetinin  
demokratik toplum için gerekli olduğunun, amaçlanan meşru hedef ile orantılı  
olduğu ve uygun şekilde Sözleşme’nin 10. Maddesini ihlal etmediği;  
3. İfade özgürlüğü ihlali olmadığından Madde (41)in uygulanmasının uygun  
olmadığı.”  
İddialarını destelemek için, Güneydoğu Türkiye’de meydana gelen çeşitli  
olaylar ile ilgili raporlar ve Türkiye içindeki bu olayların sosyal ve siyasi etkilerine  
ilişkin bilgilerin bulunduğu ve 1991 yılında yayınlanan günlük gazetelerden alıntılar  
sunmuşlardır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. Dava Kapsamı  
29. Mahkemede görülmekte olan davanın kapsamı, komisyonun kabul  
edilebilirlik kararı ile belirlenmektedir (örneğin, 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar-  
Türkiye davası, Kararlar ve Hükümleri Raporları 1998-.., sayfa.., 28. fıkra ve 21  
Ocak 1999 tarihli Janowski- Polonya davası, Raporlar 1999-.., sayfa.., 19. fıkra’ya  
bakınız). Mevcut davada şikayetlerin birincisinin Komisyon tarafından kabul  
edilmediği ve ikincisinin Komisyona sunulmaması sebebiyle Mahkemenin 6 Madde,  
1. Fıkraya ilişkin şikayetleri ele alamayacağı belirtilmiştir (yukarıdaki paragraf 27’e  
bakınız). Bu nedenle mahkeme incelemesi ayrı ayrı ele alınan Madde 9 ve 10 ile  
Madde 10 ile birlikte ele alınan Madde 14 altındaki şikayetler ile sınırlandırılacaktır.  
II. Sözleşme’nin 9. ve 10. Maddelerinin İhlali İddiası  
30. Bay Arslan başvurusunda Terörle Mücadele Kanunun (3713 sayılı kanun) 8.  
bölümü uyarınca mahkumiyetinin Sözleşme’nin 9 ve 10. Maddelerinin ihlal ettiğini  
bildirmiştir. Ancak, Mahkeme huzurunda yapılan duruşmada, bu şikayetin  
1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat  
özgürlüğünü, kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırlan söz konusu olmaksızın  
haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin  
radyo,televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel  
değildir.  
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir  
toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak,ulusal güvenliğin, toprak  
bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç  
işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının  
korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı  
gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı  
formalitelere şartlara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”  
şeklindeki Madde 10 açısından ele alınmasına yönelik Hükümet ve Komisyon  
önerisine itizarda bulunmamıştır (diğer yetkililerin yanı sıra, 9 Haziran 1998 tarihli  
Incal- Türkiye davası kararı, Raporlar 1998-.., sayfa..., 60. fıkra).  
A. Hükümetin Ön İtirazları  
31. Komisyon nezdinde ileri sürülen şekilde Hükümet, başvuranın kendi ifade  
özgürlüğü hakkının ihlaline ilişkin bir şikayette bulunmadığı ve bu yüzden  
Sözleşme’nin 35. Maddesi, 1. fıkrası uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmediği  
yönünde görüş belirtmiştir.  
32. Bay Arslan başvurusunun kabul edilebilirliğe dair Sözleşme gereklerine  
uygun olduğunu ileri sürmüştür.  
33. Mahkeme, Sözleşmenin 35. Maddesinin 1. fıkrasının amacının ilgili itirazlar  
Mahkemeye sunulmadan önce kendileri karşı yapıldığı ileri sürülen ihlalleri  
engelleme ya da düzenleme olduğunu yinelemiştir. Bu hüküm “belli derecede  
esneklik ile ve aşırı resmiyet olmadan” uygulanmalıdır; başvuranın müteakiben  
Strazburg’da yapma niyetinde olduğu şikayetleri ulusal yetkililer nezdinde “asgari  
olarak özü itibariyle ve iç hukukta öngörülen resmi gerekler ve zaman sürelerine  
uygun olarak” yapması yeterli olacaktır (diğer yetkililerin yanı sıra Fressoz ve Roire  
– Fransa davası 21 Ocak 1999 tarihli kararı, Raporlar, 1999-..., sayfa..., 37. fıkra’ya  
bakınız).  
Mevcut davada Mahkeme Bay Arslan’ın Yargıtay huzurunda diğer  
sunumlarının yanı sıra mahkumiyetinin ciddi derecede ifade özgürlüğünü tehdit  
ettiğini ileri sürdüğünü belirtmiştir (yukarıdaki paragraf 20’ye bakınız). Komisyon  
gibi, Mahkeme mevcut duruma dayanarak, başvuranın asgari olarak özü itibariyle  
Madde 10 altında yaptığı şikayeti Türk yüce mahkemesine sunduğu görüşüne  
varmıştır.  
B. Şikayete İlişkin Esaslar  
34. Mahkeme huzurunda bulunanlar, “Yas tutan tarih, 33 kurşun” adlı kitabın  
ikinci baskısını takiben başvuranın mahkumiyetinin ifade özgürlüğü hakkının  
kullanılmasına müdahale teşkil ettiği konusunda mutabakata varmışlardır. Bu tür bir  
müdahale Madde 10’un ikinci Fıkrasının gereklerini yerine getirmediği sürece  
Madde 10’u ihlal etmektedir. Bu sebepten dolayı Mahkeme “kanun tarafından  
öngörülen şekilde” anılan paragrafta belirtilen bir ya da daha fazla meşru amaca  
yönelik olup olmadığını ve ilgili amaçların gerçekleştirilmesi için “demokratik bir  
toplumda gerekli” olup olmadığını tespit etmesi gerekmektedir.  
1. “Kanunlar tarafından öngörülme”  
35. Ne başvuran, ne de Hükümet 3713 sayılı kanunun 8. bölümünün Sözleşme  
kapsamında “kanun” olarak ele alınıp alınmayacağı hususuna ilişkin görüş  
beyanında bulunmamışlardır.  
36. Mahkeme huzurunda yapılan duruşmada, Komisyon Delegesi bu hükmün  
metninin belirsiz olduğu ve “kanun” terimin doğasında bulunan açıklık ve  
öngörülebilirlik  
gereklerinin  
yerine  
getirilip  
getirilmediği  
konusunun  
sorgulanabileceği konusunda görüş bildirmiştir. Ancak, Komisyon’un 8. bölümün  
başvuranın mahkumiyeti açısından yeterli meşru tabanı temin ettiği görüşünü ele  
aldığını belirterek delege müdahalenin “kanun tarafından öngörüldüğü” yönünde  
görüş bildirmiştir.  
37. Mahkeme Delege’nin 3713 no’lu kanunun 8. bölümünün metninin  
belirsizliğine ilişkin görüşünü dikkate almaktadır. Ancak, Komisyon gibi Mahkeme  
de başvuranın mahkumiyetinin Terörle Mücadele Kanunun 8. bölümüne dayalı  
olmasından dolayı (3713 sayılı kanun) sonuç olarak ifade özgürlüğü hakkına  
müdahalenin özellikle başvuran bu hususun doğruluğunu kabul etmediğinden  
“kanun tarafından öngörülen” olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir (yukarıdaki  
paragraf 35’e bakınız).  
2. Meşru amaç  
38. Başvuran bu konuda görüş beyanında bulunmamıştır.  
39. Hükümet söz konusu müdahalenin amacının sadece Komisyon’nun belirttiği  
gibi “devlet güvenliğini” korumak ve “kamu düzenini” sağlamak değil, aynı  
zamanda “devlet bütünlüğünü” ve ulusal birliği korumak olduğu yönünde görüş  
bildirmiştir.  
40. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye’deki güvenlik durumunun hassasiyetini  
(Bakınız 25 Kasım 1997 tarihli Zana – Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539,  
10. Madde) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte  
olma gereğini de dikkate alarak, başvuran aleyhinde alınan önlemlerin, başta ulusal  
güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi  
olmak üzere Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı olduğu  
kanaatine varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet kullanımına  
dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği tarihlerdeki  
Güneydoğu Türkiye’deki durum için geçerlidir.  
3. “Bir Demokratik Toplum için Zaruriyet”  
(a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları  
(i) Başvuran  
41. Başvuran kitabının Güneydoğuyu Türkiye’den ayıran çatışma başlamadan  
ve PKK kurulmadan önce meydana gelen olayları ilişkilendirdiğini belirtmiştir.  
Kitabının yayınlanması ile belirtilen çatışma ya da örgüt arasında herhangi bir  
bağlantının yapılamayacağını vurgulamıştır. Yazıları Cumhuriyet aleyhine “şiddetli  
bölücülük” ya da ayrımcılık propagandası yapmamıştır ve nefret içeren ya da  
hükümete karşı halkı isyana teşvik eden herhangi bir fikir içermemektedir. Her  
durumda, kitap yazmak bir terör eylemi ile eşdeğer tutulamaz.  
(ii) Hükümet  
42. Hükümet İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin belirttiği şekilde  
başvuranın kitabında Türk Devletini saldırgan ülke olarak tanımladığını, Kürt asıllı  
okuyucuları silahlanmaya teşvik ettiğini ve hedefi Türkiye’nin ülke bütünlüğüne  
zarar vermeyi amaçlayan bir terör örgütünü alenen savunduğunu belirtmiştir. Bu  
iddiayı desteklemek için, - Başvuranın aksine Musa Anter tarafından yazıldığı  
hükümet tarafından iddia edilen – önsözden ve kitap metninden alıntıları  
mahkemeye sunmuştur. Türk Devletinin burada terörist olarak tanımlandığını ve  
Nazi Almanyası ile karşılaştırıldığını ve Silopi’de PKK tarafından düzenlenen  
protestonun tüm Kürt nüfusunun isyanı olarak sunulduğunu özellikle  
vurgulamışlardır.  
Madde 10 toprak bütünlüğünün terörizm tehdidi altında bulunduğu durumlarda  
Sözleşme Devletlerine geniş bir takdir marjını sağlamaktadır. Ayrıca, -PKK’nın  
sistematik olarak kadınları, çocukları, okul öğretmenlerini ve askerleri katlettiği-  
Türkiye’deki durumla karşı karşıya kalındığı zaman Türk yetkilileri toplumun çeşitli  
kesimleri arasında şiddet ve düşmanlığı teşvik edebilecek ve insan hakları ve  
demokrasiyi tehlikeye atabilecek tüm ayırımcı propagandaları yasaklama görevine  
sahiptir.  
Son olarak, Körfez Savaşı ile Irak sınırında meydana gelen asayişsizlikten  
yararlanarak PKK’nın Güney- Doğu Türkiye’deki operasyonlarını arttırdığı  
zamanda bu kitap yayınlandığından, Hükümet Madde 10 tarafından korunan  
hakların uygulanmasına eşlik eden “görev ve sorumlulukları” vurgulamış ve sonuç  
olarak da başvuranın mahkumiyetinin hiçbir şekilde hedeflenen amaçlar açısından  
orantısız olmadığı yönünde görüş bildirmiştir.  
(iii) Komisyon  
43. Komisyon da benzer şekilde hassas siyasi konularda alenen fikir bildiren  
insanlar tarafından “yasadışı siyasi şiddetin” mazur gösterilmemesini önemli kılan  
10. maddenin “görev ve sorumlulukları”na katılmaktadır. İfade özgürlüğü örneğin  
durumun altında yatan sebepleri inceleme ya da olası çözümlere ilişkin fikir  
bildirme açısından Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı zor sorunlara benzer sorunların  
aleni tartışmalarına katılma hakkını içermektedir.  
Komisyon başvuranın kitabında Devlet’in Kürt kökenli nüfusa karşı baskı  
uyguladığını ve soykırım, sürgün ve organize katliamlar yoluyla kimliğini yok  
etmeye çalıştığını ve sonuç olarak da Kürtler açısından buna karşı koymanın zorunlu  
olduğunu ileri sürdüğünü belirtmiştir. Bununla birlikte, eleştirilen metinlerin  
hiçbirinde Komisyon şiddete karşı herhangi bir teşvik tespit edememiş ve kitabın  
özellikle Güney- Doğu Türkiye’deki mevcut durumun tarihi geçmişinin  
tanımlanmasını içerdiği yönünde görüş bildirmiştir. Bu sebeple başvuranın  
mahkumiyeti Madde 10 gereklerine uymayan bir sansür şekli teşkil etmiştir.  
(b) Mahkeme’nin değerlendirmesi  
44. Mahkeme, örneğin Zana – Türkiye kararı (yukarıda belirtilmiştir, ss. 2547-  
48, 51. madde) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire – Fransa Kararında (1999-  
… Raporları, s. …, 45. Madde) olduğu üzere, kararlarının dayandığı temel ilkeleri  
vurgulamaktadır.  
(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve  
toplumun ilerlemesi ve her bireyin öz-güveni için gerekli temel şartlardan birini  
teşkil etmektedir. 10. Madde’nin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören veya zararsız  
veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” veya “fikirler” için değil aynı zamanda kırıcı, şok  
edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir “demokratik  
toplumun” olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir. 10.  
Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak harfiyen uyulması gereken ve ikna  
edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir.  
(ii) 10. Madde’nin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda “zaruri” sıfatı “acil bir  
sosyal ihtiyaç” anlamındadır. Akit Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup  
olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız bir  
mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve kararları  
kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu sebeple, bir  
“sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade özgürlüğü ile  
bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini haizdir.  
(iii) Denetim salahiyetinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan  
ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere davayı bir bütün  
olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin “meşru amaçlar ile orantılı”  
ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi için belirtilen  
gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığı tespit edilmelidir. Bunu yaparken de  
Mahkeme, ulusal otoritelerin Madde 10 kapsamında bulunan ilkelere uygun  
standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine  
dayalı oldukları konusunda olumlu kanaate varmalıdır.  
45. Kitap edebi tarihi bir öykü biçimindedir. Birçok insanın öldüğü dönemde  
Mardin bölgesindeki Silopi’de Güneydoğu Türkiye’de meydana gelen olayları  
ilişkilendirmektedir. Cumhuriyet Savcısı ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi  
tarafından başvurulan bölümlerde, Türkler diğer halkların topraklarını işgal ederek,  
Türkiye’yi kuran işgalciler ve zalimler olarak tanımlanmaktadır. Bu halkların  
arasında sadece Kürt halkının Türk boyunduruğundan çıkıp özgürlüklerini elde  
edemedikleri iddia edilmektedir. Silopi’deki olaylar ile ilgili olarak, yazar bu  
olayları PKK aleyhine eylemlerinin başarısızlığının sebep olduğu mağlubiyet  
duygusu ile teşvik edilen yetkililerin köylüleri katletmesi olarak sunmaktadır. Buna  
bağlantılı olarak, Devletin Silopi’de “kesin çözüm” olan soykırım uygulamasını  
başlatmayı amaçladığını iddia etmektedir. Yazar aynı zamanda Silopi’deki Kürt  
halkının direnişinin “Türk şovenizminin şiddetinin büyük kalesini parçalayacakları  
günün mutlu haberini” ilan ettiğini ileri sürmektedir (yukarıdaki paragraf 10 ve 17’e  
bakınız).  
Bu durumun tarihi gerçeklerin “tarafsız” tanımına uymadığı ve kitabında  
başvuranın ülkenin güneydoğusundaki Türk yetkililerin eylemlerini eleştirmeyi ve  
ilgili nüfusu bu duruma karşı koymaya teşvik etmeyi amaçladığı açıkça  
görülmektedir. Ayrıca, kullanılan tarzın inkar edilemez şiddeti, bu eleştiriye belli  
miktarda şiddet eklemektedir.  
46. Ayrıca, Mahkeme Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. fıkrasında kamu  
çıkarlarına ilişkin siyasi konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların  
sınırlanmasına dair çok dar bir kapsam olduğuna işaret etmektedir (bakınız 25  
Kasım 1996 tarihli Wingrove – Birleşik Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957,  
58. Madde). Ayrıca, izin verilebilir eleştirilerin sınırları hükümet ile ilgili  
hususlarda, özel vatandaşlar veya siyasetçiler açısından daha geniştir. Demokratik  
bir sistemdeki hareketler veya hükümetin ihmalleri sadece yasama ve adli  
otoritelerin değil, aynı zamanda kamuoyunun da yakın takibinde olmalıdır. Ayrıca,  
Hükümetin sahip olduğu egemen konum, özellikle haksız saldırılar ve düşmanlarının  
eleştirilerine cevap verilmesine ilişkin başka araçların bulunduğu durumlarda, cezai  
işlemlere başvurulması konusunda bir sınırlamanın uygulanmasını zorunlu  
kılmaktadır. Bununla birlikte, kamu düzeninin garantörleri sıfatıyla hareketle, ceza  
kanunu niteliğinde olanlar da dahil olmak üzere, doğru tepkiyi verecek ve anılan  
ifadeler aşılmadan önlemlerin benimsenmesi Devlet otoritelerinin yetkisine açıktır  
(bkz. 9 Haziran 1998 tarihli Incal – Türkiye kararı, 1998-IV Raporları, s. 1567, 54.  
Madde). Son olarak, anılan sözler bir birey veya bir kamu görevlisi veya bir nüfusun  
bir kesimine karşı bir şiddeti teşvik ettiği durumlarda Devlet otoriteleri, ifade  
özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja  
sahiptir.  
47. Mahkeme özellikle terörle mücadele ile ilgili olan sorunlar olmak üzere,  
kendisine sunulan davaların geçmişini dikkate alacaktır ( yukarıda belirtilen Incal  
kararı, sayfa 1568, 58. fıkra). Bu noktada, Türk yetkililerinin yaklaşık on beş yıldır  
Türkiye’de devam eden ciddi karışıklığı şiddetlendirebileceğini düşündükleri  
fikirlerin yayılmasına yönelik endişelerini göz önünde bulundurmaktadır (yukarıdaki  
paragraf 40’a bakınız). Bununla bağlantılı olarak, kitabın ikinci baskısının Irak’taki  
baskıdan kaçan çok sayıda Kürt kökenli insanın Türk sınırına akın ettiği bir  
dönemde Körfez Savaşından kısa bir süre sonra yayınlandığı dikkate alınmalıdır.  
48. Ancak Mahkeme, başvuranın birey olduğunu ve görüşlerini “devlet  
güvenliği”, kamu “düzeni” ve “toprak bütünlüğü” üzerindeki potansiyel etkilerini  
önemli ölçüde sınırlayacak şekilde kitle iletişim yolu yerine edebi bir eser yoluyla  
açıkladığını göz önünde bulundurmaktadır. Ek olarak Mahkeme, kitaptaki belirli  
kırıcı bölümlerin Türk asıllı nüfusun son derece olumsuz bir tablosunu çizmesine ve  
yazara düşmane bir ton vermesine rağmen, şiddet, silahı direniş ya da isyana teşvik  
teşkil etmediklerini belirtmiştir; Mahkemenin kanaatine göre bu durum dikkate  
alınması zorunlu olan bir etkendir.  
49. Ayrıca Mahkeme başvurana verilen cezanın ağırlığı – özellikle bir yıl altı ay  
hapis cezasına çarptırılması- ve Cumhuriyet Savcısının başvuranın mahkumiyetini  
güvence altına alma konusundaki ısrarı karşısında şaşırmıştır. Mahkeme, kitabın ilk  
yayınlanışında Ceza Kanunun eski 142. Maddesine dayalı olarak, Devlet Güvenlik  
mahkemesi tarafından başvuranın halihazırda mahkum edildiğini (29 Mart 1991  
tarihli karar, yukarıda paragraf 12’ye bakınız) belirtmiştir. Bu hükmün yürürlükten  
kalkmasından dolayı, bu mahkumiyetin aynı mahkeme tarafından verilen 3 Mayıs  
1991 tarihli karar ile geçersiz ve hükümsüz kılınmıştır. Neredeyse kitabın ikinci  
baskısından hemen sonra (21 Temmuz 1991) bu kez 3713 sayılı kanunun 8.  
bölümüne dayalı olarak başvuran aleyhine yeni takibatlar başlatılmıştır (yukarıdaki  
paragraf 14-21’e bakınız).  
Mahkeme, bununla bağlantılı olarak, uygulanan cezaların özellik ve  
ağırlıklarının müdahalenin orantılı olup olmadığının değerlendirilmesi hususunda da  
dikkate alınması gereken etkenler olduğunu belirtmektedir.  
50. Sonuç olarak, Bay Arslan’ın mahkumiyeti hedeflenen amaçlar açısından  
orantısız olup “demokratik bir toplumda gerekliliği” değildir. Bu sebepten dolayı  
Sözleşme’nin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.  
III. Sözleşme’nin 10 Maddesi İle Birlikte Ele Alınan 14. Maddesi İhlali  
İddiası  
51. Başvuran, sadece Kürt kökenli bir kişinin eseri olduğu ve Kürt sorunu ile  
ilgili olduğu için yazılarından dolayı kendisi aleyhine dava açıldığını ileri sürmüştür.  
Buna dayalı olarak Madde 10 ile birlikte ele alınan Sözleşme’nin 14. Maddesine  
aykırı olarak ayrımcılık mağduru olduğunu belirtmiştir. Madde 14 aşağıdaki  
şekildedir:  
“Bu Sözleşme'de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk,  
dil, din, siyasal ya da başka görüşler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa  
mensup olma, servet, doğuş veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrım  
gözetilmeksizin sağlanır.”  
52. Hükümet Bay Arslan’ın mahkumiyetinin sadece ilgili yazılarının bölücü  
içeriği ve şiddet içeren tonuna dayalı olduğunu belirtmiştir.  
53. Komisyon Madde 10 ile birlikte ele alınan 14. Madde altında hiçbir bölücü  
unsurun olmadığı yönünde görüş bildirmiştir.  
54. Ayrı olarak ele alınan 10. Maddenin ihlali olduğu sonucu ile ilgili olarak  
(yukarıdaki paragraf 50’e bakınız), Mahkeme Madde 14 altındaki şikayeti  
incelemeyi gerekli görmemektedir.  
IV. Sözleşme’nin 41. Maddesinin Uygulanması  
55. Başvuranın aşağıdaki şekildeki Sözleşme’nin 41. Maddesi altında adil  
tazminat talebinde bulunmuştur:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ilgili  
Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa,  
Mahkeme gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın  
tatminine hükmeder.”  
A. Maddi Zarar  
56. Başvuran mahkumiyeti neticesinde kazanç kayıplarından kaynaklanan  
maddi zarar için 400,000 Fransız Frankı (FRF) tutarında tazminat talebinde  
bulunmuştur. Bununla bağlantılı olarak, çok sayıda basın ajansı ve bir Alman  
televizyonunda gazeteci olarak çalıştığını ve anılan televizyon tarafından 1991  
yılında 32,000 Alman Markı (DEM), 1992 yılında 37,000 DEM ve 1993 yılının ilk  
altı ayı için 24,000 DEM tutarında ücretin ödendiğini belirtmiştir.  
57. Hükümet, Sözleşmenin sözde ihlali ile şikayet edilen maddi zarar arasında  
herhangi bir ilişkinin bulunmadığını belirtmiştir. Her durumda, Bay Arslan belirttiği  
gelirlere ilişkin herhangi bir kanıt sunmamıştır.  
58. Mahkeme, kendisi tarafından tespit edilen 10. Madde’nin ihlali ile  
başvuranın tarafından ileri sürülen kazanç kaybı arasındaki ilişki ile ilgili yeterli  
kanıt olmadığı kanaatindedir. Ayrıca, Maddi zarar açısından başvuranın iddiasının  
desteklenmesi için herhangi bir belge sunulmamıştır. Bu sebepten dolayı Mahkeme  
bu talebi reddetmiştir.  
B. Manevi Zarar  
59. Bay Arslan manevi zarar için 100,000 FRF tutarında tazminat talebinde  
bulunmuştur.  
60. Hükümet ihlalin tespit edilmesinin, kendiliğinden yeterli tazmin teşkil  
edeceğinin Mahkeme tarafından onaylanmasını istemiştir.  
61. Mahkeme, davanın sonuçları nedeniyle başvuranın sıkıntı çekmiş  
olabileceği kanaatindedir. Adil bazda bir değerlendirme yaparak, Mahkeme  
başvurana tazminat olarak bu bağlamda 30,000 Fransız Frangı (“FRF) ödenmesine  
karar vermiştir  
C. Masraflar ve Giderler  
62. Başvuran çeviriler, fakslar, kırtasiye ve Türk mahkemelerindeki takibatlar  
esnasında gerçekleştirilen işler için 40,000 FRF ve avukatlık ücreti olarak 65,000  
FRF (130 saatlik mesai için saat başına 500 FRF ) olmak üzere, masraf ve giderleri  
için 105,000 FRF talebinde bulunmuştur. İddialarını desteklemek amacıyla çeşitli  
evraklar sunmuş ve talep ettiği tutarları hesaplarken enflasyonu dikkate aldığını  
belirtmiştir.  
63. Hükümet bu tutarların abartılı olduğunu belirtmiştir. Özellikle başvuranın  
tarafından sunulan evrak delillerinin iddialarını tam olarak yansıtmadığını ve talep  
edilen ücretlerin benzer durumlara Türkiye’de normal olarak uygulanan oranları  
aştığını belirtmiştir.  
64. Mahkeme, başvuranın avukatının benzer durumlara dayalı olarak  
Sözleşmenin 6 ve 10. Maddeleri atında gerçekleştirilen şikayetlere ilişkin Mahkeme  
huzurundaki diğer davaların hazırlanmasında yer aldığını belirtmiştir. Adil bazda ve  
içtihatlarda belirtilen ölçüte uygun olarak (diğer makamların yanı sıra, Avrupa İnsan  
Hakları Mahkemesi, Nikolova- Bulgaristan Davası, 25 Mart 1999 tarihli kararı,  
Raporlar, 1999-..., sayfa.., 79. fıkra), Mahkeme toplam olarak 15,000 FRF’lik  
meblağın başvurana ödenmesine karar vermiştir.  
D. Temerrüt Faizi  
65. Mahkeme, mevcut kararın uygulanma tarihinde Fransa’da geçerli olan yasal  
faiz oranının, yani yıllık %3.47’nin uygulanmasını uygun görmüştür.  
YUKARIDA BELİRTİLEN GEREKÇELERE DAYANARAK  
MAHKEME  
1. Hükümet’in ön itirazının oybirliği ile reddine,  
2. Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal edildiğinin oy birliği ile kabulüne,  
3. Birbirleri ile birlikte ele alınan Sözleşme’nin 10 ve 14. Maddeleri altında  
meydana gelen herhangi ayrı bir hususun bulunmadığının oy birliği ile kabulüne,  
4.  
(a) Üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden  
Türk lirasına çevrilecek olan ve aşağıda belirtilen tutarların davalı Devlet  
tarafından başvurana ödenmesinin:  
(i) Manevi zarar için 30,000 (otuz bin) Fransız frangı;  
(ii) Harcama ve masraflar için 15,000 (on beş bin) Fransız Frangı;  
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine  
dek bu tutarlar için yıllık %3.47 faiz oranı uygulanmasının;  
oybirliği ile kabulüne;  
5. Adil tazmin konusundaki diğer taleplerin oy birliği ile reddine;  
ilişkin işbu kararı İngilizce ve Fransızca dillerinde olmak üzere, 8 Temmuz  
1999 tarihinde Strazburg’da bulunan İnsan Hakları Binası’ndaki halka açık  
oturumda düzenlenmiştir.  
Luzius  
WILDHABER  
Başkan  
Paul MAHONEY  
Sekreter Yardımcısı  
Sözleşme’nin 45. Maddesinin 2. Fıkrası ve Mahkeme Kurallarının 74. Kuralının  
2. Fıkrası uyarınca aşağıda belirtilenlere ait ayrı mutabık kanaatleri işbu Kararın  
ekinde sunulmuştur;  
(a) Bayan Palm, Bayan Tulkens, Bay Fischbach, Bay Casadevall ve Bayan  
GreveBay Bonello’nun müşterek mutabık kanaati;  
(b) Bay Bonello’nun mutabık kanaati.  
L. W.  
P.J. M  
HAKİMLER PALM, TULKENS, FISCHBACH,CASADEVALL VE  
GREVE’İN MÜŞTEREK MUTABIK MÜTAALASI  
Hakim Palm’ın Sürek – Türkiye (No. 1) davasındaki muhalif kanaatinde kısmen  
belirtilmiş olduğu üzere, daha çok bağlam üzerinde bir yaklaşım kullanarak aynı  
sonuca ulaşmış olmamıza rağmen, mevcut davada 10. Maddenin ihlal edildiğine  
ilişkin Mahkeme kararına katılıyoruz.  
Muhatap devlet aleyhinde olan davalarda 10. Maddeye ilişkin çoğunluğa ait  
değerlendirmenin yayınlar üzerinde kullanılan kelimelerin şekli üzerine çok fazla  
ağırlık verildiği ve kelimelerin genel olarak kullanıldığı bağlama ve bunların olası  
etkilerine yeterli önemin verilmediği kanaatindeyiz. Söz konusu dilin ılımlı  
olmaması ve hatta sert olabileceği şüphesizdir. Ancak Mahkememiz tarafından  
vurgulandığı üzere, bir demokraside “kavga” sözleri bile 10. madde kapsamında  
korunabilecektir.  
Mahkeme’nin emsal davasındaki siyasi konuşmalara sağlanan kapsamlı  
korumasına yönelik bir yaklaşım, kullanılan kelimelerin körükleyici özelliği üzerine  
daha az ve konuşmanın yapılmış olduğu bağlama ilişkin ortama daha fazla ağırlık  
verilmesini sağlamaktadır. Dil, şiddetin körüklenmesi ve tahrik etmek amacıyla mı  
kullanılmıştır? Gerçekten de gerçekleştirebileceği böyle bir gerçek ve hakiki bir  
amacı var mıdır? Bu soruların cevapları sırasıyla her davanın koşullarının genel  
bağlamını oluşturan pek çok farklı tabakanın değerlendirilip ölçülmesini  
gerektirmektedir. Diğer sorular sorulmalıdır. Söz konusu metnin yazarı, toplum  
içinde kelimelerinin etkisini artıracak bir konuma sahip midir? Yayına, söz konusu  
konuşmanın etkisini artırabilecek önemli bir gazete veya başka bir ortam aracılığıyla  
bir önem verilmiş midir? Kelimeler şiddetten çok uzak mı yoksa hemen şiddetin  
eşiğinde mi kullanılmıştır?  
10. Maddenin kapsamında korunmuş olan şok edici veya saldırı niteliğindeki dil  
ile bir demokratik toplumda hoşgörü hakkını kaybeden dil arasındaki anlamlı ayrım  
ancak suç unsuru teşkil eden kelimelerin kullanılmış olduğu bağlamın dikkatli  
şekilde incelenmesi sonucunda yapılabilir.  
HAKİM BONELLO’NUN MUTABIK MÜTAALASI  
Madde 10’un ihlalinin tespiti için çoğunlukla birlikte oy verdim. Ancak yerel  
yetkililerin başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalesinin demokratik bir toplumda  
meşru olup olmadığının tespitine yönelik olarak Mahkeme tarafından uygulanan ana  
ölçütü onaylamadım.  
Bu işlemlerde ve şiddete teşvikin söz konusu olduğu daha önceki ifade  
özgürlüğüne ilişkin Türk davalarında Mahkeme tarafından ortak olarak kullanılan  
ölçüt şu şekilde olmuştur: başvuranın tarafından yayınlanan yazılar şiddeti  
destekliyor ya da buna teşvik ediyor ise, ulusal mahkemeler tarafından başvuranın  
mahkumiyeti demokratik bir toplumda haklı gerekçelere dayandırılabilir. Ben bu  
değerlendirmeyi yetersiz bulmaktayım.  
Sadece teşvik “açık ve mevcut tehlike” yaratması durumunda bu tür şiddete  
teşviklerin yerel yetkililerce cezalandırılmasının demokratik bir toplumda makul  
gerekçelere dayandırılabileceğini düşünmekteyim. Güç kullanmaya çağrı  
entelektüelleştirilip soyutlanarak, asıl ya da gelecekteki şiddet odaklarından zaman  
ve mekan olarak uzaklaştırıldığında, ifade özgürlüğü temel hakkı genel olarak  
baskın çıkacaktır.  
Yasa ve asayişin dengesini bozma eğilimindeki kelimeler için tüm zamanların  
en güçlü anayasa hukukçularından biri tarafından söylenen sözleri yinelemek  
isterim: “Ülkenin kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren  
kanunun meşru ve zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri sürece  
beğenmediğimiz ve ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade edilmesini kontrol  
etmekten kendimizi daima alıkoymalıyız.”  
İfade özgürlüğünün teminat altına alınması, bir devletin güç kullanma  
taraftarlığını, bu tür taraftarlığın gelecekteki kanunsuzluğu teşkil etme ya da teşvik  
etmeye yönelik olduğu ya da bu tür bir eylemi teşvik etme ya da meydana getirme  
eğiliminde olduğu durumlar hariç olmak üzere, yasaklamasına ya da men etmesine  
izin vermemektedir. Bu bir yakınlık ve derece sorunudur.  
İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı sebeplere dayayan mevcut ve belirgin  
bir tehlikenin tespit edilmesini desteklemek amacıyla, kısa sürede ortaya çıkacak  
ciddi bir şiddetin beklenip beklenmediğinin ya da savunulup savunulmadığının ya da  
başvuranın geçmişteki eyleminin şiddet taraftarlığının en kısa zamanda ve zarar  
verici eylemleri yaratacağı hususuna inanılması ile ilgili olarak sebep teşkil edip  
etmediğinin tespit edilmesi gereklidir.  
Bazılarının ölüme gebe görünmesine rağmen, başvuranın suçlandığı kelimelerin  
hiçbirinin ulusal düzen üzerinde büyük etki yaratacak tehdit oluşturma potansiyeline  
sahip olduğu görüşü, benim açımdan açık değildir. Aynı zamanda bu ifadelerin  
sindirilmesinin Türkiye’nin kurtarılması için kaçınılmaz olduğu görüşünü de  
onaylamamaktayım. Bırakın belirgin ve mevcut olanını, hiçbir tehlike  
oluşturmamışlardır. Kısacası, Mahkeme başvuranın ceza mahkemeleri tarafından  
mahkumiyetine göz yumması durumunda ifade özgürlüğünün bozulmasını  
desteklemiş olacaktır.  
Özet olarak, “algılanan kötü niyetin etkisinin tam olarak tartışmaya fırsat  
kalmadan meydana gelecek şekilde çok yakın durumlar haricinde, konuşmalardan  
kaynaklanan hiçbir tehlike bariz ve mevcut olarak nitelendirilmez. Kötü niyetin  
engellenmesi için eğitim süreci vasıtasıyla tartışılarak, yanlışlık ve mantıksızlıkların  
bariz hale getirilmesi için yeterli zaman olduğunda uygulanacak çözüm, zorla kabul  
ettirilen sessizlikten ziyade, konuşmak olmalıdır.”