oluşturduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, mülkiyetlerinin yıkımı ve köylerinden zorla tahliye
edilmeleri sırasında mevcut şartların insanlık dışı ve onur kırıcı muameleye vardığını iddia
etmişlerdir.
49. Hükümet, başvuranların şikayetlerinin somut temelini reddetmiş ve onların asılsız
olduklarını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvuranların köyünün, güvenlik güçleri tarafından
hiçbir zaman tahliye edilmemiş veya yakılmamış olduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar,
köylerini, bölgede PKK tarafından sürdürülen yoğun terör faaliyetleri nedeniyle terk
etmişlerdir. Yetkililer tarafından yürütülen soruşturma, başvuranların evlerinin, asker
üniforması giyen teröristler tarafından yakılmış olabileceğini açığa çıkarmıştır.
50. AİHM, sözkonusu başvuruya yol açan olayların asıl nedenine ilişkin bir
uyuşmazlıkla karşı karşıya kalmıştır. Dolayısıyla öncelikle, iddia edilen olaylar sırasında
bölgede hüküm süren genel durumu gözönüne almalıdır. Bu bağlamda, AİHM, ilgili tarihte,
Türkiye’nin olağanüstü hal bölgesinde güvenlik güçleri ve PKK üyeleri arasında şiddetli
çatışmaların yer almış olduğunu gözlemler. Çatışma halinde olan iki tarafın faaliyetlerinden
kaynaklanan bu iki misli şiddet, birçok insanı evlerini terk etmek zorunda bırakmıştır. Ayrıca,
ulusal makamlar, bölgedeki nüfusun güvenliğini sağlamak için bir grup yerleşim bölgesini
tahliye etmiştir (bkz., Doğan ve Diğerleri – Türkiye, no. 8803-8811/02, 8813/02 ve 8815-
8819/02, § 142, AİHM 2004- ... (alıntılar)). Ancak, AİHM birçok benzer davada da, güvenlik
güçlerinin, bazı başvuranların evlerini ve mallarını kasıtlı olarak tahrip ettiğini, onları
geçimlerinden mahrum bıraktığını ve Türkiye’nin olağanüstü hal bölgesinde yer alan
köylerini terk etmek zorunda bıraktığını tespit etmiştir (bkz., diğer birçok kararın yanı sıra,
Akdivar ve Diğerleri - Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar, Reports of Judgments and
Decisions 1996-IV; Selçuk ve Asker - Türkiye, 24 Nisan 1998 tarihli karar, Reports 1998-II,
Menteş ve Diğerleri - Türkiye, 28 Kasım 1997 tarihli karar, Reports 1997-VIII, Bilgin -
Türkiye, no. 23819/94, 16 Kasım 2000, ve Dulaş - Türkiye, no. 25801/94, 30 Ocak 2001).
51. Durum böyle olunca, hem Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun hem de
AİHM’nin daha önce, Devlet güvenlik güçlerinin mülkiyetin haksız tahribinin failleri
oldukları iddia edildiği Türkiye’deki benzer davalarda delil tespiti görevlerine giriştikleri
belirtilmelidir (bkz., diğer birçok kararın yanı sıra, yukarıda anılan Akdivar ve Diğerleri ve
Yöyler; İpek – Türkiye, no. 25760/94, AİHM 2004-…). O davalarda, AİHS kurumlarını böyle
bir uygulamaya başvurmaya iten temel sebep, etkili bir yerel soruşturmanın yokluğunda
delilleri tespit edememiş olmalarıdır.
52. Tanıklar çağırarak kendi delil tespiti uygulamasına girişme yoluyla bu davanın
delillerini tespit etme girişiminde bulunamamak AİHM için bir üzüntü konusudur. Ancak,
AİHM, böyle bir uygulamanın davanın gerçek olaylarını ortaya koyabilecek yeterli delil
sağlamayacağını değerlendirir, zira uzun bir sürenin geçmesi, ki sözkonusu davada bu süre
neredeyse on bir yıldır, ifade vermeleri için tanıkları bulmayı daha güç kılar ve bir tanığın
olayları detaylı ve doğru olarak hatırlama kapasitesini düşürür (bkz., yukarıda anılan, İpek §
116). Dolayısıyla, AİHM, taraflarca sunulan mevcut delillere dayanarak karara varmalıdır
(bkz. Pardo – Fransa, 20 Eylül 1993 tarihli karar, Seri A no. 261-B, s. 31, § 28, Çaçan –
Türkiye kararında anılan, no. 33646/96, § 61, 26 Ekim 2004). Ancak, taraflarca sağlanan
yazılı belgelerin, özellikle yazılı ifadelerin, sorgulamada ve çapraz sorgulamada test
edilmediği ve dolayısıyla bu davada ulaşılacak herhangi bir sonuç için olası bir yanıltıcı temel
oluşturabileceği gerçeğine dikkat etmelidir.
9