COUNCIL  
OF EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ÜÇÜNCÜ DAİRE  
ARTUN VE DİĞERLERİ/TÜRKİYE  
(Başvuru no. 33239/96)  
KARAR  
STRAZBURG  
2 Şubat 2006  
Sözkonusu karar AİHS’nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak ,şekle ilişkin  
değişiklik yapılabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Artun ve Diğerleri/Türkiye davasında,  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Üçüncü Daire),  
Sn. B.M. ZUPANČIČ, Başkan,  
Sn. J. HEDIGAN,  
Sn. R. TÜRMEN,  
Sn. C. BÎRSAN,  
Sn. M. TSATSA-NIKOLOVSKA,  
Sn. R. JAEGER  
Sn. E. MYJER, yargıçlar,  
Ve Bölüm Sekreteri Sn. V. BERGER’in katılımı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi  
Heyeti olarak toplanmış,  
12 Ocak 2006 tarihindeki gizli görüşme sonucunda,  
Yukarıda anılan tarihte benimsenmiş olan aşağıdaki karara varmıştır:  
USULİ İŞLEMLER  
1.Davanın nedeni, beş Türk vatandaşı Ali Artun (9 Ağustos 2000 tarihinde vafatı  
üzerine yerini, varisleri Selvi Artun, Kemal Artun, Kenan Artun, Ercan Artun ve Nimet Artun  
almıştır), Hıdır Sevim (24 Ocak 2005 tarihinde gerçekleşen vafatı üzerine başvurusunu, Ali  
Sevim takip etmiştir), Sevim Güloğlu, Sinan Güloğlu, Zeynel Güloğlu ve Mazlum Artun’un  
(“başvuranlar”), 5 Eylül 1996 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair  
Sözleşme’nin (“Sözleşme”) eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan  
Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) yaptığı başvurudur (başvuru no. 33239/96).  
2. Adli yardım verilen başvuranları, görevini İstanbul’da ifa etmekte olan avukat Ö.  
Kılıç temsil etmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), AİHM huzurundaki dava için bir Ajan  
tayin etmemiştir.  
3. Başvuranlar, Devlet güvenlik güçlerinin evleri ve eşyalarını yakıp yıktığını ve  
Tunceli İli’ndeki Ovacık İlçesindeki Tepsili Köyü’nde bulunan yaşama alanlarını terketmek  
zorunda bıraktıklarını öne sürmüştür. AİHS’nin 3, 5, 6, 8, 13, 14 ve 18. maddelerinin ve 1  
No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir.  
4. Başvuru, AİHS’ye ek 11 No.lu Protokol’ün yürürlüğe girdiği 1 Kasım 1998  
tarihinde AİHM’ye havale edilmiştir (11 No.lu Protokol’ün 5 § 2. maddesi).  
5. Başvuru ile ilgili olarak AİHM’nin Dördüncü Dairesi görevlendirilmiştir (AİHM İç  
Tüzüğü’nün 52§1. maddesi). Sözkonusu Daire içinde, davayı değerlendirecek Heyet  
(AİHS’nin 27§1. maddesi) İç Tüzüğün 26§1. maddesinde öngörüldüğü üzere oluşturulmuştur.  
6. 2 Eylül 2003 tarihli bir kararla AİHM, başvurunun kabuledilebilir olduğuna karar  
vermiştir.  
7. Başvuranlar ve Hükümet, esaslar üzerine görüşlerini sunmuşlardır (İç Tüzük, madde  
59 § 1).  
8. 1 Kasım 2004 tarihinde AİHM, Dairelerinde değişiklik yapmıştır (İç Tüzük, madde  
25§1). Dava ile ilgili olarak yeni oluşturulan Üçüncü Daire görevlendirilmiştir (İç Tüzük,  
madde 52§1).  
2
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
9. Başvuranların tümü Türk vatandaşıdır. Sözkonusu başvuruya yol açtığı iddia edilen  
olayların gerçekleştiği tarihte Tepsili Köyü’nde yaşamaktadırlar. 6 Temmuz 2001 tarihli bir  
mektupla başvuranların avukatları AİHM’ye, Ali Artun adındaki başvuranın, 9 Ağustos 2000  
tarihinde ölmüş olduğunu ve varisleri Selvi Artun, Kemal Artun, Kenan Artun, Ercan Artun  
ve Nimet Artun’un başvuruya devam etmek istediklerini bildirmiştir. Hıdır Sevim de 24 Ocak  
2005 tarihinde ölmüş ve varisleri, kendi adlarına başvuruya devam etmesi için Ali Sevim’in  
adını vermişlerdir. Dava olayları, taraflar arasında ihtilaflıdır ve aşağıda kaydedildiği şekilde  
özetlenebilir.  
A. Başvuranların olaylar hakkındaki görüşleri  
10. 1994 senesi Ekim ayına kadar başvuranların tümü, o zamanlar olağanüstü hal  
bölgesi olan Tunceli İli’nde Ovacık İlçesindeki Tepsili Köyü’nde yaşamaktaydılar. 1994  
senesinde, bölgede terör eylemleri sözkonusu olmuştur. 1980li yıllardan itibaren bölgede,  
güvenlik güçleri ve Kürt özerkliği yanlısı Kürt nüfusunun belirli kesimleri, özellikle PKK  
mensupları (Kürt İşçi Partisi) arasında şiddetli bir çatışma devam etmiştir. Başvuranın  
köyünde yaşayan köylülerin, “teröristlere yardım ve yataklık” etmelerinden şüphe edilmiştir  
ve dolayısıyla, köy civarında bulunan jandarmalar tarafından sıkı şekilde ve sıklıkla kontrol  
edilmişlerdir.  
11. 3 Ekim 1994 tarihinde güvenlik güçleri, Tepsili’nin etrafını sarmıştır ve köylüleri,  
köy meyadanında toplamıştır. Küfürlü kelimeler kullanarak köyün, bir daha dönülmemek  
üzere boşaltılacağını belirtmişlerdir. Başvuranlar, yanlarında taşıyabilecekleri eşyalarını  
almışlar ve köyü terketmişlerdir. Boşaltmadan hemen sonra askerler, evleri ve ekinleri ateşe  
vermiştir.  
12. Ali Artun, Mazlum Artun, Zeynel Güloğlu ve Hıdır Sevim geçici olarak, Ovacık  
yakınlarında önceden kurulmuş Devlet olağanüstü hal bölgesine, Sinan Güloğlu da Çakmaklı  
Köyü’ne taşınmıştır.  
13. Olayı müteakiben başvuranlar, Ovacık Cumhuriyet Savcılığı’na köylerinin,  
jandarmalarca yakılıp yıkıldığı hususunda şikayette bulundukları şahsi dilekçeler sunmuştur.  
Dilekçelerinin cevap verileceği adres için geçici adreslerini belirtmişlerdir.  
14. Dava, güvenlik güçlerinin iddia edilen eylemlerine ilişkin yürütülen soruşturma ile  
ilgili olduğu için Ovacık Cumhuriyet Savcısı, bir yetkisizlik kararı çıkarmış ve Memurin  
Muhakematı Kanunu bağlamında dilekçeleri, Ovacık’ta bulunan Bölge Valiliği’ne havale  
etmiştir.  
15. Bölge Valisi, Ovacık Jandarma Karakolu’na bir mektup göndermiş ve  
başvuranların iddialarına ilişkin bilgi istemiştir.  
16. 1 Kasım 1994 tarihli bir mektupta Jandarma Komutanı, Bölge Valisi’ne güvenlik  
güçlerinin, bölgedeki operasyon sırasında hiçbir evi yakmadığını bildirmiştir. Dolayısıyla 9  
3
Aralık 1994 tarihinde Ovacık İdare Kurulu, jandarmalar aleyhindeki cezai takibatı durdurma  
kararı almıştır.  
17. 25 Ekim 1995 tarihinde Ovacık Bölge Valisi, başvuranlara bir mektup  
göndermiştir. Ovacık Jandarma Komutanı’nın 1 Kasım 1994 tarihli mektubuna dayanarak  
iddialarının kendisini tatmin etmediğini açıklamıştır. Danıştay’ın içtihatına göre, suçlanan  
memurun kimliği belirlenene kadar hiçbir soruşturma yapılamayacağını açıklamıştır. Bu  
nedenle, yetkili makamların iddia edilen olaylara ilişkin bir soruşturma başlatmadıklarını  
belirtmiştir.  
18. 15 Şubat 1996 tarihinde OHAL Bölge Valisi’nin yukarıda kayıtlı mektubu,  
boşaltılan Tepsili Köyü’nün eski muhtarı olan Ali Artun’a tebliğ edilmiştir. Mektupta yetkili  
makamların, başvuranların yeni adreslerini bulamadıkları ve bu nedenle Ali Artun’dan, köyün  
muhtarı olarak, mektubu diğer dilekçe sahiplerine de göndermesinin istenmiş olduğu  
belirtilmektedir. Başvuranlar, OHAL Bölge Valisi’nin mektubundan yakınları ve daha sonraki  
aşamada tanıdıkları aracılığı ile haberdar olmuştur.  
B. Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri  
19. 1994 senesinde PKK mensupları, Ovacık Bölgesi köylerinde bir propaganda  
kampanyası başlatmıştır. Sözkonusu köylerden genç erkekleri kaçırmışlar ve onları,  
organizasyona katılmaya zorlamışlardır. PKK militanları, köylülere tehditte bulunmuş ve  
onları taciz etmiştir. Köylüler, PKK tarafından uygulanan baskılar sonucu evlerini terk  
etmiştir.  
20. Yetkili makamlarca yürütülen soruşturma, başvuranların evlerinin, güvenlik  
güçleri tarafından değil, askeri üniforma giyen teröristler tarafından yakılmış olduğunu  
göstermiştir. Yetkili makamlara verdikleri ifadelerinde başvuranlar, işlendiği iddia edilen  
suçun faillerinin kimliklerini verememiştir.  
C. Taraflarca sunulan dokümanlar  
21. Taraflar, iddialarını kanıtlamak amacıyla birçok doküman sunmuştur. Sözkonusu  
dokümanlar, ilgili kısımlarıyla, aşağıda kaydedildiği şekliyle özetlenebilir.  
1. Başvuranlar tarafından sunulan dokümanlar  
(a) 29 Haziran 2001 tarihli zarar beyan tutanağı  
22. Başvuranlar, Sinan Güloğlu, Süleyman Ersiz, Mazlum Artun, Zeynel Güloğlu ve  
Ercan Artun, Zeynel Güloğlu’nun Tepsili Köyü’ndeki kovanlarının ve 1,000 kilogram balın  
imha edilmesinden dolayı mali zarara uğradığı iddia edilen 29 Haziran 2001 tarihli bir  
protokol sunmuştur.  
(b) İnsan Hakları Vakfı’nın yıllık raporları (“TIHV”)  
23. İnsan Hakları Vakfı, genel merkezi Ankara’da olan bir sivil toplum kuruluşudur.  
1993 tarihli raporunda, 1990 senesinden 1993 senesine kadar, 913’ten fazla köy ve mezranın  
boşaltılmış olduğu rapor edilmiştir. 1993 tarihli Rapor, köy boşaltmanın 1993 senesinde  
hızlandırıldığı ve çoğunlukla, köylülerin köy korucusu olarak hizmet vermeyi reddettiği  
köylerin hedef alındığı ileri sürülmüştür.  
4
24. TIHV’ın 1994 tarihli raporunda, Hükümet politikasının, köy boşaltmaların ve  
tahriplerin nedeninin, PKK terörü, yoksulluk ve doğal güçler olduğunu ileri sürmek olduğu  
belirtilmektedir. Aynı rapora göre, 50 ila 60 köyden bazıları, acil durum yönetimine tabi olan  
herbir ilde yakılıp yıkılmıştır.  
25. 1995 tarihli raporda, 1995 senesinde 400’den fazla köyün boşaltılmış olduğu ileri  
sürülmüştür. 1996 tarihli rapora göre, Olağanüstü Hal Bölge Valisi, köy boşaltmanın,  
güvenlik güçlerince gerçekleştirilmiş olduğunu asla kabul etmese de, toplam 918 köyün ve  
1,767 mezranın çeşitli nedenlerle boşaltılmış olduğunu belirtmiştir.  
26. 1997 ve 1998 tarihli raporlarda, Hükümet’in sistematik bir “iç güvenlik  
operasyonu” olarak köy boşaltma politikasının, 1990lı yıllar boyunca uygulanmış olduğu  
belirtilmiştir.  
(c) İnsan Hakları Vakfı tarafından yayınlanan “Yakılmış/Boşaltılmış Köyler ve Göç” adlı  
kitaptan bölümler  
27. Kitabın bölümleri, 1990 Şubat ve 1999 Ocak tarihleri arasında yakılmış ve/veya  
boşaltılmış köylerin, kapsamlı bir listesini vermektedir. Listede, Tepsili Köyü’nün,  
boşaltılmış veya zarar görmüş köyler arasında bulunduğu görülmemektedir.  
28. Kitabın bölümleri, Ülkede Gündem Gazetesi’nden alınmış, köylerin boşaltılmasına  
ve bunun, yerlerinden edilmiş insanlar üzerindeki negatif etkilerine ilişkin birçok makaleyi  
kapsamaktadır. Makalelerde, birçok köylünün, köylerinin güvenlik güçlerince yakıldığı  
hususunda şikayette bulunarak yetkili Devlet makamlarına dilekçeler sunduğu  
vurgulanmaktadır.  
29. Makalelerde ayrıca Hükümet’in, yerlerinden edilmiş insanların köylerine  
dönmelerine izin verilmesi yönündeki kamu bildirilerinin güvenilir olmadığı üzerinde  
durulmaktadır. Köylülerin köylerine girişleri fiziksel olarak engellenmiştir.  
(d) Türkiye Büyük Millet Meclisi Soruşturma Komisyonu’nun, güney ve güney-doğu  
Anadolu’daki yerleşim birimlerinin boşaltılmasını müteakip yerlerinden edilen insanların  
problemlerini dile getirmek üzere aldığı önlemlere ilişkin 14 Ocak 1998 tarihli rapor  
30. Sözkonusu rapor, on Meclis mensubundan oluşan bir Soruşturma Komisyonu’nca  
hazırlanmıştır. Rapora göre, 1993 ve 1994 senelerinde 905 köy ve 2,923 mezra sakini,  
evlerinden çıkarılmış ve ülkenin, diğer bölgelerine gitmeye zorlanmıştır (sayfa 13).  
31. Rapor, eski Diyarbakır Valisi Doğan Hatipoğlu’nun ifadesini içermektedir.  
Hatipoğlu, görevi süresince, askeri makamlarca gerçekleştirilen köy boşaltmaların dikkatini  
çekmiş olduğunu açıklamıştır. Nadiren de olsa köylerin yakıldığına ilişkin şikayetler aldığını  
belirtmiştir. Hatipoğlu, tüm köylerin PKK tehdidi nedeniyle boşaltılmış olduğunu söylemenin  
doğru olmayacağını belirtmiştir. Ayrıca, Hükümet’in yerlerinden çıkarılan insanların sağlıklı  
bir şekilde yeniden yerleştirilmesi için gerekli tedbirleri almadığını ileri sürmüştür (sayfa 13).  
32. Raporda ayrıca 1995 senesinde İnsan Hakları Vakfı başkanı Yavuz Önen  
tarafından hazırlanan ve Araştırma Komisyonu’na sunulan “İnsan Hakları Raporu –  
Türkiye”ye değinilmektedir. Sözkonusu raporda bir bölüm, göçmenlere ve yerlerinden  
5
çıkarılmış köylülere adanmıştır. 1995 senesinde köylerin ve mezraların boşaltılması  
uygulamasının yaygın olduğundan bahsedilmektedir. Köylerdeki birçok eve zarar verilmiş  
veya yaşanmaz hale getirilmiştir. İnsanlar, bölgeden göç etmeye zorlanmış ve köylerini terk  
edene kadar köylülere baskı uygulanmıştır. 1995 senesi başlarında, köylülerinin köy korucusu  
olmayı kabul ettiği köyler dışında içinde yaşanan köy veya mezra bulunmamıştır (sayfa 19).  
33. Soruşturma Komisyonu raporunda ayrıca, 3 Haziran 1997 tarihinde, Şırnak’tan bir  
milletvekili olan Salih Yıldırım tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, köylerinden  
çıkarılmış köylüler hususunda yapılan bir konuşmaya değinilmiştir. Yıldırım, köylerin,  
kendilerine karşı gelenlerin gözünü korkutmak amacıyla PKK tarafından, köyleri  
koruyamamaları, köylülerin köy korucusu olmayı reddetmesi veya PKK’ya yardım  
ettiklerinden şüphe edilmesi nedeniyle yetkili makamlarca boşaltılmış olduğunu belirtmiştir  
(sayfa 20).  
34. Sonuç olarak raporda, yerleşim birimlerinde yaşayanlara, mezralardan ziyade  
illerde, ilçelerde veya merkez köylerinde, eskiden yaşamakta oldukları bölgeye yakın  
alanlarda yeniden ev verilmesi ve göçmenlere öncelik vermek üzere, bölge sakinlerine iş alanı  
sağlamak amacıyla gerekli ekonomik tedbirlerin alınması gerektiği tavsiye edilmiştir.  
2. Hükümet tarafından sağlanan dokümanlar  
(a) Başvuranların sahip olduğu mallara ilişkin 2004 Nisan tarihli rapor  
35. Sözkonusu rapor, insan hakları suistimallerine ilişkin bir araştırmacı olan Şahin  
Özyurt tarafından hazırlanmıştır. Herbir başvuranın sahip olduğu malları tespit etmeyi  
amaçlamaktadır. Ali Artun’un, ilgili tarihte yıllık 128,000,000 Türk Lirası alabileceği 16,234  
metrekare toprağa sahip olduğu görülmektedir. Toprağının toplam değeri 470,000,000 Türk  
Lirası’dır. Artun, TEDAŞ’a abone olmadığı belirterek evinde elektrik olmadığını belirtmiştir.  
Resmi kayıtlara göre, 1994 senesinden önce hiç vergi ödememiş olması nedeniyle herhangi  
bir ticari faaliyeti olmamıştır.  
36. Tapu kayıtlarına göre, Mazlum Artun 17,406 metrekare toprağa sahiptir. İlgili  
tarihte yıllık 224,000,000 Türk Lirası alabileceği hesaplanmıştır. Mallarının değerinin,  
826,000,000 Türk Lirası olduğu hesaplanmıştır. Ayrıca, yoksul insanlara tıbbi bakım için  
verilen bir “yeşil kart”a sahiptir ve tedavisi için Ovacık Valiliği’nden 3,000,000 Türk Lirası  
almıştır.  
37. Tapu kayıtlarına göre, Hıdır Sevim 26,520 metrekare toprağa sahiptir. İlgili tarihte  
yıllık 224,000,000 Türk Lirası alabileceği hesaplanmıştır. Mallarının değerinin, 400,000,000  
Türk Lirası olduğu hesaplanmıştır. Ayrıca, iddia edildiği gibi “özel orman”ı yoktur ancak  
yalnızca, kereste almasına izin verilmiştir. Bu tür bir ayrıcalık yalnızca, yeterli geliri olmayan  
yoksul kişilere verilmektedir.  
38. Sinan Güloğlu, Ovacık’a bağlı Çakmaklı Köyü’nde yaşamıştır. Tapu kayıtlarına  
göre, 625 metrekare toprağa sahiptir. Tepsili’de yaşamamıştır ancak, orada kovanları vardır.  
Ovacık Valiliği’nden yardım olarak bir koyun sürüsü ve 176,000,000 Türk Lirası kabul  
etmiştir. 13 Mayıs 1999 tarihinden bu yana yeşil kart sahibidir.  
39. Zeynel Güloğlu da Ovacık ilçesine bağlı Çakmaklı köyünde yaşamaktaydı. Tapu  
sicili kayıtlarına göre toplam 992 metrekare arsaya sahipti. Musa Arat’ın evinde kiracı olarak  
6
yaşıyordu ve Tepsili’de arı kovanları vardı. Ovacık İlçe Kaymakamlığı’ndan 75.000.000 TL  
para yardımı almıştır. 15 Ocak 2004 tarihinden itibaren yeşil kart sahibi olmuştur.  
b) Seyit Ali Aktaş’ın iki jandarma subayı tarafından alınan 10 Mart 2004 tarihli ifadeleri  
40. Tanık, Tepsili köyünde ikamet eder. Tanığın ifadeleri, AİHM’ye başvuruda  
bulunmuş olan Ali Artun ve Hıdır Sevim’in durumunu belirlemek amacıyla alınmıştır. Tanık,  
köyün, terör faaliyetleri ve bölgede güvenliğin olmaması nedeniyle tahliye edilmiş olduğunu  
ifade etmiştir. Köylülerin hepsi diğer köylere veya illere taşınmıştı ve sözkonusu zamanda  
Tepsili’de kimse yaşamıyordu. Köydeki evler doğal etkenler sebebiyle harabe haline  
dönmüştür. Köyde elektrik, okul veya telefon yoktu. Ali Artun köyü terk edip İstanbul’a  
taşınmıştır ve burada 2000 senesinde vefat etmiştir. Hıdır Sevim İzmit iline bağlı Genze  
ilçesine taşınmıştır, burada ailesiyle birlikte yaşamaktadır.  
c) Hıdır Güloğlu ve Seyit Ali Aktaş’ın iki jandarma subayı tarafından 10 Mart 2004  
tarihinde alınan ortak ifadeleri  
41. Tanıklar Hıdır Güloğlu ve Seyit Ali Aktaş, sırasıyla, Çakmaklı ve Tepsili  
köylerinin sakinleridir. Başvuran Sinan Güloğlu’nun, Tepsili’de ikamet etmediğini ancak  
orada arı kovanları olduğunu ifade etmişlerdir. Tepsili’de herhangi bir arsası da yoktur.  
Ayrıca, Sinan Güloğlu’nun şu anda, açık yolu, suyu, elektriği ve telefon hizmetleri olan  
Çakmaklı köyünde yaşadığını iddia etmişlerdir.  
42. Tanıklar, başvuran Zeynel Güloğlu hakkında, onun Tepsili’de Musa Arat’ın evinde  
kiracı olarak yaşadığını ancak köyde herhangi bir arsanın sahibi olmadığını kaydetmişlerdir.  
Geçimini hayvancılıkla sağlamaktadır. Tanıklar, ayrıca, Zeynel Güloğlu’nun şu anda Ovacık  
ilçesinin Kandolar semtinde yaşadığını ifade etmişlerdir.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK  
43. İlgili iç hukukun tam açıklaması Yöyler – Türkiye (no. 26973/95, §§ 37-49, 24  
Temmuz 2003) ve Matyar – Türkiye (no. 23423/94, §§ 93-106, 21 Şubat 2002) kararlarında  
bulunabilir.  
HUKUK  
I. HÜKÜMET’İN ÖN İTİRAZI  
44. Hükümet, 29 Nisan 2005 tarihli ek görüşlerinde, 14 Temmuz 2004 tarihinde kabul  
edilen ‘Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zaraların Karşılanması ve Teröre Karşı Alınan  
Önlemler Hakkında Kanun’ ışığında iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin bir ön  
itirazda bulunmuştur. Bu Kanun, yetkililerin terörle mücadelesi sırasında zarar görmüş olan  
başvuranların AİHS mağduriyetlerini telafi edebilecek yeterli bir hukuk yolu sağlamıştır.  
Hükümet, dolayısıyla, AİHM’den, bu başvurunun incelemesini durdurmasını ve  
başvuranlardan iç hukukta yürürlüğe konulan yeni hukuk yolundan yararlanmalarını  
istemesini talep etmiştir.  
7
45. Başvuranlar, Hükümet’in itirazına karşı çıkmışlar ve AİHM’nin kabuledilebilirlik  
kararından sonra kendilerinden yeni bir hukuk yolunu tüketmenin talep edilemeyeceğini ileri  
sürmüşlerdir.  
46. AİHM, 2 Eylül 2003 tarihli kabuledilebilirlik kararında, şikayetlerine yönelik etkili  
bir soruşturmanın olmaması dolayısıyla başvuranların iç hukukta yeni herhangi bir hukuk  
yolunu takip etmelerine gerek olmadığı kararını vermiş olduğunu anımsar. Bu itirazın,  
başvuru kabuledilebilir ilan edildikten sonra yapıldığını kaydeder. O nedenle, Hükümet’in, bu  
aşamada, esas itibariyle, kabuledilebilirliğe itirazlarda bulunmasının engellenmiş olduğu  
değerlendirilebilir (Mahkeme İç Tüzüğü’nün 55. maddesi; bkz. Amrollahi – Danimarka, no.  
56811/00, § 22, 11 Temmuz 2002; ve Nikolova – Bulgaristan [BD], no. 31195/96, § 44,  
AİHM 1999-II). Dolayısıyla, Hükümet’in itirazı, işlemlerin bu aşamasında dikkate alınamaz.  
II. AİHS’NİN 3. VE 8. MADDELERİNİN VE 1 NO.’LU PROTOKOL’ÜN 1.  
MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
47. Başvuranlar, Devlet güvenlik güçleri tarafından Tepsili köyünden zorunlu  
tahliyelerinin ve evlerinin ve mülkiyetlerinin yıkımının AİHS’nin 3. ve 8. maddelerinin ve 1  
No.’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlallerine yol açmış olduğunu iddia etmiştir. Bu  
maddelerin ilgili kısımları şöyledir:  
Madde 3  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”  
Madde 8  
1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.  
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu  
emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın  
veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda,  
zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”  
1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesi  
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı  
vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası  
hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.  
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını  
düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için  
gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”  
48. Başvuranlar, Devlet güvenlik güçleri tarafından evlerinden zorla tahliye  
edilmelerinin ve mülkiyetlerinin kasti yıkımının, mal ve mülk dokunulmazlığına saygı  
gösterilmesini isteme haklarının ve aile hayatına saygı gösterilmesi haklarının ihlalini  
8
oluşturduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, mülkiyetlerinin yıkımı ve köylerinden zorla tahliye  
edilmeleri sırasında mevcut şartların insanlık dışı ve onur kırıcı muameleye vardığını iddia  
etmişlerdir.  
49. Hükümet, başvuranların şikayetlerinin somut temelini reddetmiş ve onların asılsız  
olduklarını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvuranların köyünün, güvenlik güçleri tarafından  
hiçbir zaman tahliye edilmemiş veya yakılmamış olduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar,  
köylerini, bölgede PKK tarafından sürdürülen yoğun terör faaliyetleri nedeniyle terk  
etmişlerdir. Yetkililer tarafından yürütülen soruşturma, başvuranların evlerinin, asker  
üniforması giyen teröristler tarafından yakılmış olabileceğini açığa çıkarmıştır.  
50. AİHM, sözkonusu başvuruya yol açan olayların asıl nedenine ilişkin bir  
uyuşmazlıkla karşı karşıya kalmıştır. Dolayısıyla öncelikle, iddia edilen olaylar sırasında  
bölgede hüküm süren genel durumu gözönüne almalıdır. Bu bağlamda, AİHM, ilgili tarihte,  
Türkiye’nin olağanüstü hal bölgesinde güvenlik güçleri ve PKK üyeleri arasında şiddetli  
çatışmaların yer almış olduğunu gözlemler. Çatışma halinde olan iki tarafın faaliyetlerinden  
kaynaklanan bu iki misli şiddet, birçok insanı evlerini terk etmek zorunda bırakmıştır. Ayrıca,  
ulusal makamlar, bölgedeki nüfusun güvenliğini sağlamak için bir grup yerleşim bölgesini  
tahliye etmiştir (bkz., Doğan ve Diğerleri – Türkiye, no. 8803-8811/02, 8813/02 ve 8815-  
8819/02, § 142, AİHM 2004- ... (alıntılar)). Ancak, AİHM birçok benzer davada da, güvenlik  
güçlerinin, bazı başvuranların evlerini ve mallarını kasıtlı olarak tahrip ettiğini, onları  
geçimlerinden mahrum bıraktığını ve Türkiye’nin olağanüstü hal bölgesinde yer alan  
köylerini terk etmek zorunda bıraktığını tespit etmiştir (bkz., diğer birçok kararın yanı sıra,  
Akdivar ve Diğerleri - Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar, Reports of Judgments and  
Decisions 1996-IV; Selçuk ve Asker - Türkiye, 24 Nisan 1998 tarihli karar, Reports 1998-II,  
Menteş ve Diğerleri - Türkiye, 28 Kasım 1997 tarihli karar, Reports 1997-VIII, Bilgin -  
Türkiye, no. 23819/94, 16 Kasım 2000, ve Dulaş - Türkiye, no. 25801/94, 30 Ocak 2001).  
51. Durum böyle olunca, hem Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun hem de  
AİHM’nin daha önce, Devlet güvenlik güçlerinin mülkiyetin haksız tahribinin failleri  
oldukları iddia edildiği Türkiye’deki benzer davalarda delil tespiti görevlerine giriştikleri  
belirtilmelidir (bkz., diğer birçok kararın yanı sıra, yukarıda anılan Akdivar ve Diğerleri ve  
Yöyler; İpek – Türkiye, no. 25760/94, AİHM 2004-…). O davalarda, AİHS kurumlarını böyle  
bir uygulamaya başvurmaya iten temel sebep, etkili bir yerel soruşturmanın yokluğunda  
delilleri tespit edememiş olmalarıdır.  
52. Tanıklar çağırarak kendi delil tespiti uygulamasına girişme yoluyla bu davanın  
delillerini tespit etme girişiminde bulunamamak AİHM için bir üzüntü konusudur. Ancak,  
AİHM, böyle bir uygulamanın davanın gerçek olaylarını ortaya koyabilecek yeterli delil  
sağlamayacağını değerlendirir, zira uzun bir sürenin geçmesi, ki sözkonusu davada bu süre  
neredeyse on bir yıldır, ifade vermeleri için tanıkları bulmayı daha güç kılar ve bir tanığın  
olayları detaylı ve doğru olarak hatırlama kapasitesini düşürür (bkz., yukarıda anılan, İpek §  
116). Dolayısıyla, AİHM, taraflarca sunulan mevcut delillere dayanarak karara varmalıdır  
(bkz. Pardo – Fransa, 20 Eylül 1993 tarihli karar, Seri A no. 261-B, s. 31, § 28, Çaçan –  
Türkiye kararında anılan, no. 33646/96, § 61, 26 Ekim 2004). Ancak, taraflarca sağlanan  
yazılı belgelerin, özellikle yazılı ifadelerin, sorgulamada ve çapraz sorgulamada test  
edilmediği ve dolayısıyla bu davada ulaşılacak herhangi bir sonuç için olası bir yanıltıcı temel  
oluşturabileceği gerçeğine dikkat etmelidir.  
9
53. Daha önce kaydedildiği gibi ve ilgili zamanda Türkiye’nin güneydoğu  
bölgesindeki köylerin yıkımı ve tahliyesine ilişkin bağımsız raporları göz önünde tutarak  
(bkz. yukarıda 23-34. paragraflar), başvuranların, köylerinden zorla tahliye edilmiş  
olduklarına ve evlerinin ve mülkiyetlerinin Devlet güvenlik güçleri tarafından yakılmış  
olduğuna dair iddiaları prima facie savunulmaz olarak gözden çıkarılamaz. Ancak, AİHM  
için, AİHS’nin amaçlarına uygun, delillerle ilgili gerekli ispat ölçütü “suçun kesin olarak veya  
her türlü makul şüpheden uzak olarak kanıtlanmış olması” ölçütüdür ve böyle bir ispat yeterli  
derecede kuvvetli, açık ve uygun sonuçların veya benzer çürütülmemiş fiili karinelerin bir  
arada var olmasına bağlı olabilir (bkz. İrlanda – İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, Seri A  
no. 25, s. 65, § 161).  
54. Bu bağlamda, AİHM, başvuranların, güvenlik güçleri tarafından evlerinin ve  
mülkiyetlerinin yakılmasıyla ilgili herhangi bir görgü tanığı ifadesi sunmadıklarını kaydeder.  
Ayrıca, iddia edilen olaylarda yer alan askerlerin kimliğine dair herhangi bir ayrıntı  
vermemişlerdir. Bunun yanında, başvuranların, Ovacık Cumhuriyet Savcılığı tarafından  
başlatılan işlemlere müdahale ettikleri veya yargı makamlarına şikayette bulunmalarını  
müteakip davalarını takip ettikleri gözükmemektedir. Başvuranlar, yetkililer tarafından  
yürütülen soruşturmayı takip etmemelerine ilişkin bir açıklama sunmamışlardır. Ayrıca,  
AİHM, dosyada, Hükümet’in görüşlerini ve başvuranların hemşerilerinin tanık ifadelerini  
çürütecek bir delil bulmamıştır.  
55. Yukarıda belirtilenlerin ışığında ve başvuranların iddialarını doğrulamadıklarını  
gözönünde tutarak, AİHM, Devlet güvenlik güçleri tarafından başvuranların köylerinden zorla  
tahliye edildiklerinin veya evlerinin yakıldığının, gerekli ispat ölçütüne göre kanıtlanmadığına  
karar verir.  
56. Bu durum karşısında, AİHM, AİHS’nin 3. ve 8. maddelerinin veya 1 No.’lu  
Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediği kararına varır.  
III. AİHS’NİN 5 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
57. Başvuranlar, evlerinin yıkımı ve Tepsili köyünden zorla tahliye edilmeleri  
sırasında mevcut şartların, aynı zamanda, AİHS’nin 5 § 1. maddesinde yer alan kişi özgürlüğü  
ve güvenliği haklarının ihlaline varmış olduğunu iddia etmiştir. Bu madde şöyledir:  
“1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada  
belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.”  
58. Hükümet, davanın bu yönü hakkında görüş belirtmemiştir.  
59. AİHM, 5 § 1. maddenin esas amacının, Devlet tarafından keyfi olarak özgürlükten  
mahrum edilmeye karşı koruma olduğunu anımsar.  
60. Bu davada, başvuranlar, hiçbir zaman yakalanmamış, tutuklanmamış veya başka  
bir şekilde özgürlükten mahrum edilmemişlerdir. Başvuranların, evlerinin ve mülkiyetlerinin  
iddia edilen kaybından kaynaklanan güvensiz durumları, 5 § 1. maddede yer alan kişi  
güvenliği kavramının kapsamına girmemektedir (bkz., yukarıda anılan, Çaçan § 70; ve Kıbrıs  
– Türkiye [BD], no. 25781/94, § 228, AİHM 2001-IV).  
10  
61. Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, AİHS’nin 5 § 1. maddesinin ihlal  
edilmediği kararına varır.  
IV. AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
62. Başvuranlar, güvenlik güçleri tarafından zorunlu tahliyelerine ve evlerinin  
yıkımına itiraz etmelerini sağlayacak, medeni haklarını savunmak için bir mahkemeye erişim  
de dahil olmak üzere, etkili bir hukuk yolundan yoksun bırakılmış olduklarından şikayetçi  
olmuşlardır. AİHS’nin 6 § 1. ve 13. maddelerine istinat etmişlerdir. 6 § 1. maddenin ilgili  
kısmı şöyledir:  
Herkes, … medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar … konusunda karar verecek olan,  
… [bir] mahkeme tarafından davasının … hakkaniyete uygun … olarak görülmesini istemek  
hakkına sahiptir.”  
ve AİHS’nin 13. maddesi şöyledir:  
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev  
yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili  
bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.”  
A. AİHS’nin 6 § 1. maddesi  
63. Başvuranlar, yetkililerin onların iddialarına yönelik etkili bir soruşturma  
yürütmemesi nedeniyle, medeni haklarını savunmak için bir mahkemeye erişim haklarının  
olanaksız kılınmış olduğunu ileri sürmüşlerdir. Görüşlerine göre, böyle bir soruşturma  
olmadan, hukuk mahkemeleri usulünde tazminat alma şansları olmazdı.  
64. Hükümet, başvuranların, iç hukukta mevcut olan hukuk yollarını takip etmemiş  
olduklarını iddia etmiştir. Başvuranlar hukuk davası açmış olsalardı mahkemeye etkili  
erişimden yararlanırlardı.  
65. AİHM, başvuranların, 2 Eylül 2003 tarihli kabuledilebilirlik kararında belirtilen  
gerekçeler nedeniyle hukuk mahkemelerinde dava açmadıklarını kaydeder. Dolayısıyla,  
işlemleri başlatmış oldukları takdirde ulusal mahkemelerin başvuranların iddiaları hakkında  
karar vermiş olup olamayacağını belirlemek mümkün değildir. AİHM’nin görüşüne göre,  
başvuranların şikayetleri, esas olarak, güvenlik güçleri tarafından köylerinden zorunlu  
tahliyelerine ve evlerinin ve mülkiyetlerinin kasti yıkımına yönelik etkili bir soruşturmanın  
olmadığı iddiasına ilişkindir. Dolayısıyla, AİHM, bu şikayeti, AİHS’nin ihlal edildiği  
iddialarına yönelik etkili bir hukuk yolu sağlamak için Devlet’lere daha genel bir yükümlülük  
yükleyen, 13. madde açısından inceleyecektir (bkz., yukarıda anılan, Selçuk ve Asker § 92).  
66. AİHM, dolayısıyla, AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edilip edilmediğini tespit  
etmenin gerekli olmadığına karar verir.  
11  
B.AİHS’nin 13. maddesi  
67.Başvuranlar, AİHS’nin 13. maddesi kapsamında maruz kaldıkları AİHS ihlalleri  
bağlamında hiçbir etkili hukuk yolunun bulunmadığını ileri sürerek şikayetçi olmuşlardır.  
68.Hükümet, soruşturmada hiçbir noksanlık olmadığını ve yetkililerin başvuranların  
başvurularına ilişkin olarak etkili soruşturma yürüttüğünü belirtmiştir.  
69.AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, ulusal hukuk sisteminde her ne şekilde güvence  
altına alınmış olursa olsun, AİHS hak ve özgürlüklerinin özünün uygulanması için, ulusal  
düzeyde etkili bir hukuk yolunun bulunmasını teminat altına aldığını tekrarlar. Buna göre,  
Sözleşmeci Devletlere bu madde bağlamında AİHS yükümlülüklerini yerine getirmede bir  
takdir yetkisi tanınmış olmasına rağmen, 13. maddenin maksadı, AİHS kapsamında  
“savunulabilir bir iddia”nın konusuna eğilmek ve uygun bir tazmin sağlamak için yerel bir iç  
hukuk yolunun sağlanmasını şart koşmaktır. 13. madde kapsamındaki yükümlülüğün  
kapsamı, başvuranın AİHS kapsamında yaptığı şikayetin niteliğine göre değişir. Ancak yine  
de, 13. maddenin şart koştuğu hukuk yolu, hem uygulamada hem de hukukta “etkili” olmalı  
ve bilhassa uygulanması, sorumlu Devlet yetkililerinin davranışları veya ihmalleriyle  
kanunsuz olarak engellenmemelidir (bkz. yukarıda anılan Dulaş ve Söyler, sırasıyla §§ 65 ve  
87).  
70. AİHM, bu davada elde edilen kanıtlar temelinde, başvuranlarının evlerinin tahrip  
edildiğinin veya iddia edildiği gibi Devlet güvenlik güçleri tarafından zorla evlerinden  
çıkarıldıklarının gerekli olan kanıt standardı seviyesinde ispatlanmadığını hatırlatır (bkz. 55.  
paragraf). Ancak, bu, 13. maddenin maksadı bağlamında, başvuranların şikayetlerinin, 13.  
maddenin koruduğu unsurlar kapsamının dışında olduğu anlamına gelmemektedir (bkz. D.P.  
ve J.C. – İngiltere, no. 38719/97, 10 Ekim 2002, § 136). Bu şikayetlerin, temelsiz olduğu ilan  
edilmemiştir, dolayısıyla esaslarının incelenmesi gereklidir. Ayrıca, 2 Eylül 2003 tarihli  
kabuledilebilirlik kararlarında AİHM, yetkililerin başvuranların şikayetlerine yönelik  
yürüttükleri soruşturmanın etkili olmadığı dikkate alındığında, başvuranların iç hukukta başka  
bir hukuk yolu aramaktan muaf oldukları sonucuna varmıştı.  
71. Bunun üzerine, AİHM, 13. maddenin şartlarının literal olarak yorumlanmasına  
karşın, başka bir madde ihlalinin bulunmasının bu maddenin uygulanması için bir ön şart  
olmadığını tekrarlar (Boyle ve Rice – İngiltere, 27 Nisan 1988 kararı, Seri A no. 131, § 52).  
Buna göre, kabuledilebilirlik kararındaki tespitleri ve başvuranın iddialarının prima facie  
temelsiz olarak nitelendirilip göz ardı edilmemesi gerektiği şeklindeki kanısını dikkate alarak,  
AİHM (bkz. 60. paragraf), başvuranların şikayetlerinin, AİHS’nin 13. maddesinın maksadı  
bağlamında, savunulabilir AİHS ihlalleri iddiaları ortaya koyduğu kanısındadır (bkz. mutatis  
mutandis, AİHS’nin 6. maddesinin uygulanmasının risk altında olmasıyla ile olarak, Mennitto  
İtalya, [BD], no. 33804/96, § 27, AİHM 2000-X).  
72.Davanın kendine özgü şartlarına dönüldüğünde, AİHM, Ovacık Cumhuriyet  
Savcısı’nın yetkisizlik kararını takiben, Ovacık İlçe İdare Kurulu idari yetkilileri, başvuranın  
iddialarına yönelik soruşturma başlattığını not eder.  
73. Her halükarda, AİHM, hiyerarşik olarak bir valiye bağlı memurlardan oluşmaları  
ışığında, Türkiye’nin güneydoğusundaki idare kurullarının bağımsız bir soruşturma  
yapabilmelerine ilişkin ciddi kuşkularını daha önce ifade etmiştir (bkz. diğerlerinin yanı sıra,  
Güleç – Türkiye, no.21593/93, § 80, Reports 1998-IV; yukarıda anılan Yöyler ve İpek,  
12  
sırasıyla §§ 93 ve 207). Soruşturmada belirlenen ciddi eksiklikler, AİHM’nin bu davada farklı  
bir sonuca varmasına izin vermemektedir.  
74. Bu şartlarda, yetkililerin, başvuranların Tepsili’deki mülklerin tahrip edilmesine  
ilişkin iddialarına yönelik kapsamlı ve etkili bir soruşturma yaptığı söylenemez.  
75.Buna göre, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
V. V.AİHS’NİN 6., 8. VE 13. MADDELERİ İLE 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1.  
MADDESİ BAĞLAMINDA AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
76.Başvuranlar, Kürt kökenleri sebebiyle, ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve bunun  
AİHS’nin 6., 8. ve 13. maddeleri ile 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında AİHS’nin 14.  
maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. 14. maddeye göre:  
“Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din,  
siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet,  
doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”  
77.Başvuranlar, evlerinin ve mallarının tahrip edilmesinin resmi bir politikanın sonucu  
olduğunu, ve bunun Kürt kökenleri sebebiyle ayrımcılık teşkil ettiğini ifade etmişlerdir.  
78.Hükümet başvuranların iddialarına itiraz etmiştir.  
79.AİHM, başvuranların iddialarını kendisine sunulan kanıt temelinde incelemiştir  
ancak temelden yoksun olduğu kanısına varmıştır. Dolayısıyla, AİHS’nin 14. maddesi ihlal  
edilmemiştir.  
VI.AİHS’NİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
80.Başvuranlar, şikayet konusu müdahale ve kısıtlamaların, AİHS’ye uygun olmayan  
maksatlar için uygulandığını iddia etmiştir. AİHS’nin 18. maddesine atıfta bulunmuşlardır. Bu  
maddeye göre:  
“Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar  
ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.”  
81.AİHM, bu iddiayı elindeki kanıtlar temelinde halihazırda incelediğine ve iddianın  
temelden yoksun olduğunu tespit ettiğine işaret eder. Dolayısıyla, bir 18. madde ihlali  
belirlenmemiştir.  
VII.AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
82.AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği  
takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
13  
A.Tazminat  
83.Başvuranlar, evlerinin tahrip edilmesi ve Ekim 1994’ten bu yana ekonomik  
faaliyetlerine dönememeleri sonucunda maruz kaldıkları maddi zarar için toplam  
916.560.000.000 TL1 maddi tazminat talep etmiştir.  
84.Hükümet, AİHS ihlali bulunmadığı için başvuranlara hiçbir adil tazminat  
ödenmemesi gerektiğini belirtmiştir. Alternatif olarak, şayet AİHM herhangi bir AİHS ihlali  
tespit ederse, başvuranların talep ettiği miktarların spekülatif olduğunu ve bölgenin ekonomik  
gerçeklerini yansıtmadığını ifade etmiştir.  
85.AİHM, başvuranların iddia ettiği zararla AİHS ihlali arasında bir sebep sonuç bağı  
olması ve bunun uygun hallerde kazanç kaybına yönelik bir tazminatı kapsaması gerektiğini  
tekrarlar (bkz. diğerlerinin yanı sıra, 13 Haziran 1994 tarihli Barbéra, Messegué ve Jabardo –  
İspanya kararı, Seri A no. 285-C, ss.57-58, §§ 16-20). Ancak, bu davada, başvuranların  
evlerinin yakıldığının ya da onların Devlet güvenlik güçleri tarafından zorla köylerinden  
çıkarıldıklarının, gerekli olan kanıt standardı seviyesinde belirlenmediğini hatırlatır (bkz. 55.  
paragraf). Buna göre, AİHS ihlali teşkil edecek konu – etkili bir soruşturmanın yokluğu – ile  
başvuranlarca iddia edilen maddi zarar arasında sebep sonuç bağı yoktur. Dolayısıyla,  
başvuranların bu başlık altındaki taleplerini reddeder.  
B.Manevi tazminat  
86.Başvuranların her biri, 20.000 Euro manevi tazminat talep etmiştir. Bu bağlamda,  
köylerinden çıkarılmalarından ve Tepsili’deki evleri ve mallarının tahrip edilmesinden sonra  
maruz kaldıkları acı ve yoksulluğa atıfta bulunmuşlardır.  
87.Hükümet, bu meblağın aşırı ve haksız olduğunu ileri sürmüştür.  
88.Yerel makamların başvuranların şikayetlerine yönelik kapsamlı ve etkili bir  
soruşturma yapmadığını ve bunun AİHS’nin 13. maddesini ihlal ettiğini tespit etmiştir (bkz.  
104-109 paragraflar). Dolayısıyla, bir manevi tazminat ödenmesi gerekmektedir. İddiaların  
ciddiyetini dikkate alarak eşitlik temelinde bir değerlendirme yaparak AİHM, başvuranların  
her birine ödeme gününde geçerli kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere 4.000 Euro  
(toplam 20.000 Euro) ödenmesine karar vermiştir.  
C.Mahkeme masrafları  
89. Başvuranlar, davalarının AİHS kurumlarında hazırlanması ve sunulmasındaki  
masraf ve ücretler için toplam 31.850 Euro talep etmiştir. Bu meblağa avukatlarının ücretleri  
dahildir (her bir başvuran için 60 saat 20 dakika çalışma saati ve telefon görüşmeleri, posta,  
çeviri ve kırtasiye masrafları).  
90.Hükümet, bu talebin aşırı ve temelden yoksun olduğunu ileri sürmüştür.  
Başvuranların iddialarını ispatlamak için hiçbir makbuz veya başka herhangi bir belge ortaya  
koyamadıklarını öne sürmüştür.  
1 Yaklaşık 560.000 Euro.  
14  
 
91.AİHM, başvuranların AİHS kapsamındaki şikayetlerini ancak kısmen ortaya  
koyabildiklerine işaret eder. Ancak, bu dava, detaylı inceleme gerektiren karmaşık olgusal  
konular içermekteydi. Bu bakımdan, AİHM, yalnızca gerektiği için ve gerçekten yapılmış adli  
masrafların AİHS’nin 41. maddesi bağlamında ödenebileceğini hatırlatır. Başvuranlar  
tarafından sunulan taleplerin detaylarını dikkate alarak AİHM, uygulanabilecek her türlü vergi  
hariç ve Avrupa Konseyi’nden yasal yardım olarak alınmış 3.800 Fransız Frankı (yaklaşık  
580 Euro) çıkarılmak üzere başvuranlara toplam 3.150 Euro ödenmesine karar vermiştir.  
D.Gecikme faizi  
92. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermiştir  
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM  
1.Hükümet’in ön itirazının reddine,  
2.AİHS’nin 3. ve 8. maddeleri ile 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediğine,  
3.AİHS’nin 5 § 1. maddesinin ihlal edilmediğine,  
4. AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edilip edilmediğinin incelenmesinin gerekli olmadığına,  
5.AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine,  
6.AİHS’nin 3., 6., 8. ve 13.maddeleri ve 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi ile birlikte ele  
alındığında AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine,  
7.AİHS’nin 18. maddesinin ihlal edilmediğine,  
8. (a)Sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten  
itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na  
çevrilmek ve başvuranların Türkiye’deki banka hesabına yatırılmak üzere  
(i)her bir başvurana 4.000 Euro (dört bin Euro) manevi tazminat;  
(ii)mahkeme masrafları için, başvuranlara, 580 Euro (beş yüz seksen Euro) çıkarılmak  
üzere toplam 3.150 Euro (üç bin yüz elli Euro);  
(iii) bu meblağlara uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;  
(b)Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için  
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek  
suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
9.Başvuranların adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine  
KARAR VERMİŞTİR.  
15  
İngilizce hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddelerin uyarınca  
2 Şubat 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
Vincent BERGER  
Yazı İşleri Müdürü  
Bostjan ZUPANCIC  
Başkan  
16