COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
ARZU – TÜRKĐYE DAVASI  
(Başvuru no: 1915/03)  
KARAR  
STRAZBURG  
15 Eylül 2009  
Đşbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Davanın nedeni, T.C. vatandaşı Fırat Arzu’nun (başvuran) Avrupa Đnsan Hakları  
Mahkemesi’ne, 17 Eylül 2002 tarihinde, Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına  
Dair Sözleşme’nin (“AĐHS”) 34. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine yaptığı 1915/03 sayılı  
başvurudur.  
Başvuran, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (“AĐHM”) önünde Diyarbakır Barosu  
avukatlarından M. S. Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran, 1970 doğumlu olup AĐHM’ye başvuru yapıldığı sırada Mardin cezaevinde  
tutuklu bulunmaktaydı.  
31 Ekim 1993’te, yasadışı silahlı örgüt PKK’ya karşı yürütülen bir operasyon  
sırasında, başvuran, diğer altı şüpheliyle birlikte yakalanarak Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü  
Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltına alınmıştır.  
Başvuran, aynı gün, Çınar Sağlık Merkezi’nde doktor muayenesinden geçmiştir.  
Başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmamıştır.  
Başvuran, başvuru formunda, daha fazla ayrıntıya girmeden, tutuklu bulunduğu sırada  
tehdit ve baskıları da kapsayacak şekilde işkence ve kötü muameleye maruz kaldığını iddia  
etmiştir.  
Başvuran, 31 Ekim, 17 ve 18 Kasım 1993 tarihlerinde, muhtelif olayların tatbikatına  
katılmıştır.  
Başvuran ile birlikte yakalanan şüphelilerden biri, tutuklu bulunduğu sırada sağlık  
durumunun kötüye gitmesi sonucu yaşamını yitirmiştir1. Başvuran, bu kişiye de gözaltında  
bulunduğu sırada işkence yapıldığını iddia etmiştir.  
Bu arada, 12 Kasım 1993’te, başvuran kendini iyi hissetmediği için doktor  
muayenesinden geçmiştir. Yazılan nottan doktorun idrar yolu enfeksiyonundan şüphelendiği  
anlaşılmaktadır. Laboratuar sonuçlarında başvuranın idrarında 3 veya 4 adet alyuvara  
rastlandığı kaydedilmiştir. 13 Kasım 1993’te, başvuran doktor tarafından reçete edilen  
ilaçların ücretini ödemiştir.  
20 ve 25 Kasım 1993’te iki polis memuru tarafından sorgulanan başvuran, kendisi ve  
diğer bazı sanıklarla ilgili bazı suçlayıcı ifadelerde bulunmuştur.  
26 Kasım 1993’te, başvuran ile diğer on sanık Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde doktor  
muayenesinden geçmiştir. Başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izine  
rastlanmamıştır.  
1 Sözkonusu olay, AĐHM’nin Nurcan Canpolat / Türkiye davasında vermiş olduğu kabuledilemezlik kararında  
belgelenmiştir.  
2
26 Kasım 1993’te Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı  
huzuruna çıkartılan başvuran, ifadesinin işkence altında alındığını iddia ederek polise verdiği  
ifadeleri geri çekmiştir. Başvuran, olay tatbikatı sonucu bulunan iki adet silahın kendisine ait  
olduğunu kabul etmiş, ancak silahlardan birinin kendisi satın almadan önce, balistik raporda  
belirtildiği gibi, H.B. ve M.S.G. adlı şahısların öldürülmesinde kullanılıp kullanılmadığına  
dair herhangi bir fikri olmadığını ifade etmiştir. Başvuran, ayrıca, polisin şüphelileri olay  
yerine götürerek ne demeleri gerektiğini söylediğini iddia ederek, olay tatbikatına ilişkin tam  
kayıtların kalan kısmını da reddetmiştir.  
Başvuran, 26 Kasım 1993’te, Devlet Güvenlik Mahkemesi hakimi huzuruna çıkarılmış  
ve Cumhuriyet Savcısı’na vermiş olduğu ifadeleri yinelemiştir. Başvuran, özellikle, polise  
verdiği ifadeler ile tatbikat kayıtlarının içeriğini, baskı ve tehdit altında imzaladığı  
gerekçesiyle reddetmiştir. Mahkeme, başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.  
30 Kasım 1993’te, başvuran, tutukluluk halinin devamına itiraz etmiştir. Başvuran,  
dilekçesinde, suçsuz olduğunu iddia etmiş ve gözaltında bulunduğu sırada sürekli ve ciddi bir  
şekilde kötü muameleye maruz kaldığını belirtmiştir. Başvuranın serbest bırakılma talebi, 7  
Aralık 1993 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından “itham edildiği suçun niteliği  
ve kanıtların durumu” gerekçe gösterilerek reddedilmiştir.  
23 Aralık 1993’te, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, Ceza  
Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca, başvuranı ulusal topraklardan bir kısmını devlet  
idaresinden ayırmak amacıyla fiil işlemek suçuyla itham eden bir iddianame hazırlamıştır.  
Başvuran, PKK adına, 28 Haziran 1993’te S.T., 5 Ağustos 1993’te N.Y. adlı şahısları  
öldürmek, 5 Ağustos 1993’te C.Y. adlı şahsı kaçırmak ve 31 Ağustos 1993 ile 22 Ekim 1993  
tarihlerinde mayın döşemek ve polis memurlarına ateş etmek suçlarıyla itham edilmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, ayrıca, balistik raporlara göre, başvurana ait otomatik bir silahın H.B. ve  
M.S.G. adlı şahısların öldürülmesinde kullanıldığını kaydetmiştir.  
28 Aralık 1993’te, başvuranla birlikte on bir sanık hakkında Devlet Güvenlik  
Mahkemesi önünde cezai kovuşturma başlatılmıştır.  
Yargılama sırasında, Devlet Güvenlik Mahkemesi, her duruşmanın sonunda, hem  
resen hem de başvuranın yasal temsilcisinin talebi üzerine başvuranın tutuksuz yargılanmak  
üzere serbest bırakılmasını göz önünde bulundurmuştur. Mahkeme, her duruşmada, suçun  
niteliği ile kanıtların durumunu dikkate alarak, başvuranın tutukluluk süresinin uzatılmasına  
karar vermiştir.  
23 Mart 1999’da, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı itham edildiği suçlardan  
mahkum ederek müebbet hapis cezasına çarptırmıştır.  
Yargıtay, 17 Şubat 2000 tarihinde bir duruşma yaparak Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’nin başvuran ile diğer dört sanık hakkında vermiş olduğu kararı bozmuştur.  
3 Nisan 2000’de, dava ilk derece mahkemesine iade edilmiştir.  
22 Ekim 2002’de, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı itham edildiği suçlardan  
mahkum etmiş ve müebbet hapis cezasına çarptırmıştır. Đlk derece mahkemesi, başvuranın  
polise verdiği ifadeler ile olay tatbikatlarının tam kayıtlarını da kapsayacak şekilde dava  
3
dosyasındaki delillere dayanarak, başvuranın iki kişiyi öldürme, bir kişiyi kaçırma, mayın  
şeme ve bir polis aracına ateş açma suçlarına karışğı sonucuna varmıştır.  
18 Haziran 2003’te, başvuran temyize gitmiştir. Başvuran, dilekçesinde, AĐHS’de yer  
alan bazı hakları hatırlatarak, Yargıtay’dan mahkumiyet kararını bozmasını talep etmiştir.  
Başvuran, özellikle, gözaltında bulunduğu 27 gün boyunca işkence ve kötü muameleye maruz  
bırakılğını ve bunun sonucunda hastaneye götürülerek tedavi gördüğünü yinelemiştir.  
Başvuran, ayrıca, aynı suçla itham edilen sanıklardan birinin işkence sonucu öldüğünü ileri  
sürmüştür. Başvuran, ilk derece mahkemesinin bu şartlar altında alınan ifadelere dayanarak  
kendisini mahkum etmesinin hukuka aykırı olduğunu ifade etmiştir.  
Yargıtay, 30 Eylül 2003 tarihinde bir duruşma yaparak başvuran hakkında verilen  
kararı onamıştır.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 3. VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuran, AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca, gözaltında bulunduğu sırada işkence ve kötü  
muameleye maruz kaldığı konusunda şikayetçi olmuştur. Başvuran, ayrıca, AĐHS’nin 13.  
maddesi uyarınca, yerel makamların iddialarına ilişkin etkili bir soruşturma yapmadıklarını  
iddia etmiştir.  
AĐHM, sözkonusu şikayetlerin AĐHS’nin 3. maddesi kapsamında incelenmesi  
gerektiği kanaatindedir.  
Hükümet, AĐHM’den, AĐHS’nin 35/1 maddesi uyarınca iç hukuk yollarının  
tüketilmediği veya altı ay kuralına uyulmadığı gerekçesiyle başvurunun kabuledilemez olduğu  
yönünde karar verilmesini talep etmiştir. Hükümet, esasa ilişkin olarak, başvuranın kötü  
muamele iddialarının asılsız olduğunu ileri sürmüştür.  
Başvuran iddialarını sürdürmüştür. Başvuran, özellikle, dövüldüğünü, aç ve susuz  
bırakılğını, işkence ve ölümle tehdit edildiğini, küfre maruz kaldığını ve kendisine ait  
olmayan ifadeleri imzalamaya zorlandığını ileri sürmüştür. Başvuran, gözaltı sürecinin  
sonunda düzenlenen sağlık raporunun doğruluğuna itiraz etmiş ve kötü muamele sonucu  
hastaneye kaldırılarak tedavi gördüğünü ifade etmiştir. Başvuran, bu bağlamda, gözaltında  
bulunduğu sırada tutuklulardan birinin işkence sonucu öldüğünü belirtmiştir. Başvuran,  
ayrıca, yerel makamlar önünde birçok kez kötü muameleye maruz kaldığı konusunda  
şikayetçi olmasına rağmen, şikayetlerine ilişkin herhangi bir soruşturma başlatılmağını ve  
bu durumun Devlet yetkililerinin bu tip eylemlere ilişkin tutumunu ortaya koyduğunu iddia  
etmiştir.  
AĐHM, başvuranın şikayetinin aşağıdaki nedenlerden dolayı her halükarda  
kabuledilemez olduğu gerekçesiyle, AĐHS’nin 35/1 maddesi uyarınca başvuranın iç hukuk  
yollarını tüketip tüketmediği veya altı ay kuralına uyup uymadığının belirlenmesine gerek  
olmadığı kanaatindedir.  
AĐHM, kötü muamele iddialarının uygun kanıtlarla desteklenmesi gerektiğini  
hatırlatmaktadır (Tanrıkulu ve Diğerleri / Türkiye, no. 45907/99). AĐHM, bu tür kanıtları  
4
değerlendirirken “makul şüphenin ötesinde” standardını uygulamaktadır. Ancak, AĐHM,  
böyle bir kanıtın yeterince güçlü, açık ve tutarlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer  
karinelerin varlığı ile de ortaya konabileceğini eklemektedir. (Labita / Đtalya, no. 26772/95 ve  
Süleyman Erkan / Türkiye, no. 26803/02).  
AĐHM, sözkonusu davada, başvuranın 26 gün süreyle gözaltında tutulduğunu  
gözlemlemektedir. AĐHM, ayrıca, başvuranın tutuklu bulunduğu sırada aynı gerekçeyle  
gözaltına alınan tutuklulardan birinin ölmesine ilişkin iddiasını da gözönünde  
bulundurmaktadır. Ancak, AĐHM, başvuranın AĐHM’ye yaptığı başvuruda iddia konusu kötü  
muameleye ilişkin ayrıntılara belirgin bir biçimde değinmediğini gözlemlemektedir. Bu  
ayrıntılar, yalnızca başvuranın 16 Mayıs 2008 tarihli görüşlerinde yer almış ve daha fazla  
ayrıntıya girilmeden, yalnızca iddia konusu kötü muamelenin yapılış şekline atıfta  
bulunulmuştur.  
Benzer şekilde, AĐHM, avukat yardımı alan başvuranın, cezai yargılama sırasında,  
yalnızca genel anlamda işkence ve kötü muameleye maruz kaldığını iddia ettiğini  
gözlemlemektedir. Başvuran, maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamele şekline ilişkin  
herhangi bir ayrıntıya değinmemiş ve suçlu olduğunu iddia ettiği kişilere ait fiziksel veya  
diğer tanımlayıcı ayrıntıları makamlara bildirmemiştir. AĐHM, inandırıcı ayrıntılara yer  
vermeden yapılan bir kötü muamele iddiasının, pozitif yükümlülük getiren savunulabilir bir  
iddia oluşturmak için yetersiz olduğu kanaatindedir. Bu nedenle, başvuran ile avukatının ilgili  
makamlara soruşturma başlatmaları için güvenilir bir başlangıç noktası sağlamamaları  
nedeniyle, başvuranın kötü muamele şikayetlerine ilişkin derinlemesine bir soruşturma  
yapılmasını talep etme hakkı bulunmamaktaydı (Yıldırım / Türkiye, no. 33396/02).  
AĐHM, ayrıca, başvuranın tutukluluk sürecinin başında ve sonunda düzenlenen sağlık  
raporlarında, başvuranın iddia ettiği gibi fiziksel olarak kötü muamele gördüğüne dair  
herhangi bir ibare bulunmadığını gözlemlemektedir. AĐHM, sözkonusu raporun ayrıntılara yer  
vermediğinin ve AĐHM’nin kötü muameleye ilişkin davalarda devamlı olarak göz önünde  
bulundurduğu Avrupa Đşkencenin ve Đnsanlıkdışı veya Onurkırıcı Ceza veya Muamelenin  
Önlenmesi Komitesi (CPT) tarafından belirlenen standartları (Akkoç / Türkiye, no. 22947/93)  
ve Đstanbul Protokolü’nde (Đşkence ve Diğer Zalimane, Đnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele  
veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için Kılavuz) belirtilen  
ilkeleri yerine getirmediğinin farkındadır. Bununla birlikte, AĐHM, dava dosyasında  
sözkonusu rapordaki tespitlerin doğruluğunu sorgulayan veya başvuranın iddialarını  
kanıtlayan herhangi bir unsur bulunmadığını kaydeder. Özellikle, başvuranı muayene eden  
doktorun notu ve daha sonra yapılan laboratuar analizleri gözönünde bulundurulduğunda, 12  
Kasım 1999 tarihinde yapılan muayenenin ardından adı belirtilmemiş bir ilacın reçete  
edilmesinin başvuranın iddiaları için güçlü bir kanıt oluşturduğu düşünülemez. Ayrıca,  
başvuranın tutukluluğunun sonunda düzenlenen sağlık raporunun doğruluğuna itiraz etmesine  
rağmen, dava dosyasında, başvuranın tutuklu bulunduğu sırada veya bu sürecin sonunda bir  
başka doktora muayene olma talebinde bulunduğu ve bu talebin reddedildiği yönünde  
herhangi bir ibare bulunmamaktadır. Sonuç olarak, AĐHM, başvuranın işkence veya kötü  
muamele gördüğü iddialarıyla uyumlu olarak, fiziksel zarar veya ruhsal travmaya maruz  
kaldığına dair herhangi bir tıbbi delil sunmadığını gözlemlemektedir (Yaşar / Türkiye, no.  
55938/00, Künkül / Türkiye, no. 57177/00, S.T. / Türkiye, no. 28310/95 ve a contrario,  
Mehmet Eren / Türkiye, no. 32347/02).  
Başvuranın sözlü hakarete maruz kaldığı iddialarıyla ilgili olarak, başvuran iddia ettiği  
gibi sözlü hakarete maruz kalmış ve bunun sonucunda endişe veya huzursuzluk hissetmiş olsa  
5
bile, AĐHM, bu tür hislerin 3. madde bağlamında küçük düşürücü muamele anlamına  
gelmediğini yinelemektedir (Hüsniye Tekin / Türkiye, no. 50971/99, K.Ö. / Türkiye, yukarıda  
kaydedilen ve Çevik / Türkiye, no. 57406/00).  
AĐHM, yukarıdaki unsurları gözönünde bulundurarak, başvuranın gözaltında kötü  
muameleye maruz kaldığına dair savunulabilir bir iddianın temelini oluşturmağı sonucuna  
varır. AĐHM, başvuranın, makamların sözkonusu iddiayı soruşturmayarak AĐHS’nin 3.  
maddesi kapsamındaki usuli yükümlülüklerini yerine getirmedikleri iddiasını iyi bir biçimde  
savunmadığını belirtir. Bu nedenlerle, AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca  
bu şikayetin dayanaktan yoksun olduğunu kaydeden AĐHM, şikayetin kabuledilemez  
olduğuna karar verir.  
II. AĐHS’NĐN 6/2 MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuran, AĐHS’nin 6/2 maddesi uyarınca masumiyet karinesine aykırı olarak, dokuz  
yıldan uzun süre boyunca tutuklu kaldığı ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma  
taleplerinin ilk derece mahkemesi tarafından ciddiye alınmadığı konusunda şikayetçi  
olmuştur.  
AĐHM, sözkonusu şikayetin yalnızca AĐHS’nin 5/3 kapsamında incelenmesi gerektiği  
kanaatindedir.  
A. Kabuledilebilirlik  
AĐHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını  
kaydeden AĐHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
AĐHM, başvuranın yargılama öncesi tutukluluğunun iki dönemden oluştuğunu ve bu  
sürenin toplam sekiz yıl bir ay civarında olduğunu gözlemlemektedir (Solmaz / Türkiye, no.  
27561/02). Đlk derece mahkemesi, bu süre boyunca, her duruşmanın sonunda, hem resen hem  
de başvuranın talebi üzerine başvuranın devam eden tutukluluğunu gözönünde  
bulundurmuştur. Ancak, AĐHM, dava dosyasındaki bilgilere dayanarak, mahkemenin “suçun  
niteliği ve kanıtların durumu gözönünde bulundurularak” gibi birbirinin aynı ve kalıplaşş  
ifadeler kullandığını kaydeder.  
AĐHM, sözkonusu başvurudakine benzer sorunlar ortaya koyan davalarda sıklıkla  
AĐHS’nin 5/3 maddesinin ihlalini tespit etmiştir (Özden Bilgin / Türkiye, no. 8610/02,  
Tamamboğa ve Gül, yukarıda kaydedilen, Hasan Ceylan / Türkiye, no. 58398/00, Dereci /  
Türkiye, no. 77845/01 ve Taciroğlu / Türkiye, no. 25324/02).  
Elindeki belgelerin tamamını inceleyen AĐHM, sözkonusu davada farklı bir sonuca  
varması için Hükümet’in ikna edici herhangi bir kanıt veya iddia ortaya koymadığı  
kanaatindedir. Konuyla ilgili içtihadını ve ilk derece mahkemesinin kalıplaşş ifadelere  
dayanan muhakemesini gözönünde bulunduran AĐHM, başvuranın sekiz yıl bir aydan fazla  
süren tutukluluğunun haklı görülemeyeceği sonucuna varır.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 5/3 maddesi ihlal edilmiştir.  
6
III. AĐHS’NĐN 6/1 ve 6/3 (c) MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Başvuran, kendisini yargılayan Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin hakimler heyetinde  
askeri bir yargıcın bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir  
şekilde yargılanmadığı konusunda şikayetçi olmuştur. Başvuran, cezai yargılamanın ilk  
aşamalarında avukat yardımını alamadığını ileri sürmüştür. Başvuran, son olarak, aleyhindeki  
cezai yargılamanın çok uzun sürdüğü konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetlerini  
AĐHS’nin 6. maddesinin 1. ve 3. paragraflarına dayandırmıştır.  
A. Kabuledilebilirlik  
AĐHS’nin 35/3 maddesi uyarınca başvurunun bu kısmının dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
1. Yargılamanın adilliği  
AĐHM, Salduz / Türkiye davasında, gözaltındayken avukat yardımından mahrum  
bırakılma şikayetini incelediğini ve AĐHS’nin 6/1 maddesi ile birlikte okunduğunda 6/3 (c)  
maddesinin ihlalini tespit ettiğini hatırlatır. AĐHM, sözkonusu davayı incelemiş ve bu davada  
yukarıda bahsedilen Salduz kararında vardığı sonuçtan ayrılmasını gerektirecek herhangi bir  
özel koşul bulunmadığını tespit etmiştir.  
Buna göre, AĐHS’nin 6/1 maddesi ile birlikte okunduğunda 6/3 (c) maddesi ihlal  
edilmiştir.  
Ayrıca, dava koşullarını, tarafların ifadelerini ve daha önceki 6/1 ve 6/3 (c)  
maddelerinin ihlal edildiği yönündeki tespitlerini gözönünde bulunduran AĐHM, başvuranın  
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığına yönelik şikayetiyle ilgili olarak  
bu hüküm altında ayrıca karar vermesine gerek olmadığına karar verir (Getiren / Türkiye, no.  
10301/03).  
2. Yargılama süresinin uzunluğu  
AĐHM, yargılama süresinin dava koşulları, davanın karmaşıklığı ile başvuran ve ilgili  
makamların tutumu gibi ölçütlere dayanılarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır  
(Pélissier ve Sassi / Fransa, no. 25444/94).  
AĐHM, sözkonusu davada, gözönünde bulundurulması gereken sürenin başvuranın  
gözaltına alındığı 13 Ekim 1993 tarihinde başlayıp Yargıtay’ın nihai kararı verdiği 30 Eylül  
2003 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, yargılama yaklaşık 9 yıl 11 ay  
sürmüş ve dava iki aşamalı yargı sürecinde iki kez incelenmiştir.  
AĐHM, sözkonusu başvurudakine benzer sorunlar ortaya koyan davalarda sıklıkla  
AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlalini tespit etmiştir (Tamamboğa ve Gül / Türkiye, yukarıda  
kaydedilen, Pakkan / Türkiye, no. 13017/02 ve Yaşar / Türkiye, no. 46412/99).  
7
Elindeki belgelerin tamamını inceleyen AĐHM, sözkonusu davada farklı bir sonuca  
varması için Hükümet’in ikna edici herhangi bir kanıt veya iddia ortaya koymadığı  
kanaatindedir. Konuyla ilgili içtihadını gözönünde bulunduran AĐHM, yargılama süresinin  
çok uzun olduğu ve “makul süre” şartını yerine getirmediği sonucuna varır.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐA EDĐLEN DĐĞER AĐHS MADDELERĐ  
Başvuran, ayrıca, AĐHS’nin 6. maddesi ile birlikte okunduğunda 13. maddesi  
uyarınca, bu başlık altındaki şikayetleriyle ilgili olarak kendisine etkili bir iç hukuk yolu  
sağlanmadığı konusunda şikayetçi olmuştur.  
Başvuran, AĐHS’nin 14. Maddesi uyarınca, Kürt etnik kökeni nedeniyle ayrımcılığa  
maruz kaldığını iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin incelediği  
suçlara ilişkin usuli güvencelerin farklılık gösterdiği konusunda şikayetçi olmuştur.  
AĐHM, başvuranın 6. madde ile birlikte 13. maddeye ilişkin şikayetiyle ilgili olarak,  
bu şikayetin yukarıda incelenen şikayetle ilişkili olması nedeniyle kabuledilebilir nitelikte  
olduğu kanaatindedir. Bununla birlikte, başvuranın bu başlık altında yapmış olduğu şikayeti  
ayrıntılarıyla açıklamaması nedeniyle, AĐHM, sözkonusu şikayetin esas yönünden ayrıca  
incelenmesine gerek olmadığı kanaatindedir (Tekin ve Baltaş / Türkiye, no. 42554/98 ve Kiper  
/ Türkiye, no. 44785/98).  
AĐHM, başvuranın AĐHS’nin 14. maddesi kapsamındaki şikayetlerini incelemiştir.  
Ancak, AĐHM, dava dosyasında sözkonusu iddiayı destekleyen veya bu hükmün ihlal  
edildiğini gösteren herhangi bir delile rastlamamıştır. Sonuç olarak, AĐHS’nin 35/3 maddesi  
uyarınca dayanaktan yoksun olan başvurunun bu kısmı, AĐHS’nin 35/4 maddesi uyarınca  
reddedilmelidir.  
II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI  
AĐHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,  
hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuran, manevi tazminat olarak, toplam 135,000 Euro talep etmiştir.  
Hükümet, bu miktara itiraz etmiştir.  
AĐHM, AĐHS’nin 5/3, 6/1 ve 6/3 (c) maddelerinin ihlallerinden doğan manevi zararın  
tek başına tespit edilen ihlallerle telafi edilemeyeceği kanaatindedir. AĐHM, hakkaniyete  
uygun olarak, başvurana manevi tazminat olarak 10,600 Euro ödenmesine karar verir.  
AĐHM, ayrıca, en uygun telafi yönteminin başvuranın, talep etmesi halinde, AĐHS’nin  
6/1 maddesinin gereklerine uygun olarak yeniden yargılanması olacağı kanaatindedir  
(Salduz).  
8
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran, yerel mahkemeler önündeki masraflar dahil olmak üzere, avukatlık ücreti  
için 7,693 Euro talep etmiştir. Başvuran, ayrıca, Avrupa Konseyi tarafından sağlanan adli  
yardıma ilişkin ödeme yapılmasını talep etmiştir. Başvuran, avukatının hazırladığı zaman  
çizelgesi ile Diyarbakır Barolar Birliği’nin ücret cetvelini AĐHM’ye sunmuştur. Başvuran,  
ayrıca avukatıyla yapmış olduğu sözlü avukatlık ücreti anlaşmasına atıfta bulunmuştur.  
Hükümet, talep edilen miktara itiraz etmiştir.  
AĐHM’nin içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AĐHM, sözkonusu davada, elindeki bilgiye ve  
yukarıdaki ölçütlere dayanarak, yerel mahkemeler önünde yapılan yargılama masraf ve  
giderlerine ilişkin talebi reddeder ve AĐHM önünde yapılan yargılama masraf ve giderleri için  
2,500 Euro ödenmesine karar verir.  
C. Gecikme Faizi  
Gecikme faizi, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı  
faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐ ĐLE  
1. Başvuranın makul süre içerisinde bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir  
şekilde yargılanma hakkına, yargılama öncesi tutukluluk süresinin uzunluğuna ve 6.  
madde kapsamındaki şikayetlere ilişkin etkili bir iç hukuk yolu bulunmamasına ilişkin  
şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna;  
2. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;  
3. Başvuranın yargılama öncesi tutukluluğunun uzun sürmesi nedeniyle AĐHS’nin 5/3  
maddesinin ihlal edildiğine;  
4. Başvuranın gözaltında bulunduğu sırada avukat yardımı alamaması nedeniyle  
AĐHS’nin 6/1 maddesi ile birlikte okunduğunda 6/3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;  
5. Başvuran aleyhindeki cezai yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle AĐHS’nin 6/1  
maddesinin ihlal edildiğine;  
6. AĐHS’nin 6. ve 13. maddeleri uyarınca yapılan diğer şikayetlerin esas yönünden ayrıca  
incelenmesine gerek olmadığına;  
7. (a)AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten  
itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na  
çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet  
tarafından başvurana manevi tazminat olarak 10,600 Euro (on bin altı yüz Euro),  
yargılama masraf ve giderleri için 2,500 Euro (iki bin beş yüz Euro) ödenmesine;  
9
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin  
yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal  
kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
8. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.  
Đşbu karar Đngilizce olarak hazırlanmış ve AĐHM Đçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragrafları gereğince 15 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
10