COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
ATALAY – TÜRKĐYE  
(Bavuru no. 1249/03)  
KARAR  
STRAZBURG  
18 Eylül 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 1249/03 bavuru numaralı davanın nedeni T.C.  
vatandaı Yunus Atalay’ın (“bavuran”) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 18 Eylül 2002  
tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesinin (“Sözleme”) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ  
olduğu bavurudur.  
Bavuran, Đstanbul Barosu avukatlarından eref Turgut tarafından temsil edilmitir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuran 1956 doğumludur ve Đstanbul’da ikamet etmektedir.  
24 Ağustos 1995 tarihinde, saat 23:00 civarında, Đstanbul Beyoğlu ilçesinde bavuran  
tarafından iletilen dükkanın dıında bir polis arabası durmutur. Üç polis memuru arabadan  
inmive bavurandan kendi dükkanının iki dükkan aağısında duvara yazılı “DHKP/C”  
(yasaı örgüt Devrimci Halk KurtuluPartisi/Cephesi’nin kısaltması) harflerini silmesini  
istemilerdir.  
Bavuran bu isteğe karı çıkıp polis memurlarına duvarın kendine ait olmadığını ve  
dolayısıyla temizleme yükümlülüğü olmadığını söyleyince polis memurları onu dövmeye  
balamıtır. Bölgede dolamakta olan baka polis memurları da durmuve dayak olayına  
katılmıtır. Polis memurları daha sonra bavuranı gözaltına almıve görev sırasında polise  
engel olmak suçunu itiraf eden ifadeleri zorla imzalattırmak için gözaltında onu dövmeye  
devam etmitir.  
Bavuranı döven üç polis memuru tarafından düzenlenen olay raporuna göre,  
“DHKP/C” harfleri bavuranın dükkanının duvarında yazılıdır ve bavuran “onları sileceğine  
ölmeyi tercih edeceğini” söylemive daha sonra kaçmıtır. Polis memurları onun peine  
ünce bavuran onlara tafırlat, onları tekmelemi, yumruklamıve bu sırada polis  
memurlarından bir tanesini yaralamıtır. Sonuç olarak, polis memurları bavuranı polis  
karakoluna götürmütür.  
Ertesi gün, bavuran, Đstanbul Taksim Đlk Yardım Hastanesi’ne götürülmüve burada  
bir sağlık raporu düzenlenmitir. Bu rapora göre, bavuranın bedeninde birtakım ekimoz ve  
lakerasyonlara rastlanmıtır.  
Bavuran daha sonra Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı’na getirilmive burada Savcıya  
polis memurlarının kendisine ikence uyguladıklarını belirtmitir.  
Aynı tarihte, Savcı, bavuranı, Adli Tıp Kurumu Beyoğlu ubesi’ne göndermive  
burada bavuran bir doktor tarafından muayene edilmitir. Söz konusu muayene sonunda  
düzenlenen sağlık raporunda aağıda belirtilen yaralar kaydedilmitir: arka paryetal bölgenin  
sol tarafında 1 cm uzunluğunda bir abrazyon; sol omzun arkasından sağ skapular bölgeye  
uzanan 30 cm uzunluğunda ekimozlu bölge; sol skapular bölgenin aağısında 15x3 cm  
boyutunda ekimozlu bölge; sol lumbarda 15x5 cm boyutunda ekimozlu bölge; sağ ğüste  
7x3 cm ve 7x14 cm boyutunda iki ekimozlu bölge; sol kolun iç tarafında 1 cm uzunluğunda  
1
dört kanayan sıyrık ve her ikisi de 3 cm çapında olan iki ekimozlu bölge; sol yanakta her ikisi  
de 2 cm boyutunda iki ekimozlu bölge; sağ tibial bölgede ekimozlu bölge. Rapor, bavuranın,  
on gün süreyle çalıamayacak durumda olduğunu tespit etmitir.  
Aynı tarihte, Savcı, bavuranın serbest bırakılması kararını vermitir.  
10 Ekim 1995 tarihinde, bavuran, kötü muameleden sorumlu üç polis memurunun  
yargılanması talebiyle Beyoğlu Savcılığı’na resmi ikayette bulunmutur.  
Ertesi gün, Beyoğlu Savcısı, Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun  
uyarınca, görevsizlik kararı vermive dava dosyasını “gerekli önlemin alınması için”  
Valililiğe havale etmitir.  
21 Temmuz 1997 tarihinde, Beyoğlu Kaymakamı’nın bakanlık ettiği Beyoğlu Đlçe  
Đdare Kurulu, üç polis memurunun yargılanması için yetki vermitir.  
Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi (bundan sonra “ilk derece mahkemesi” olarak  
anılacaktır), 29 ubat 2000 tarihli kararında, Ceza Kanunu’nun 245. maddesine aykırı kötü  
muamele suçundan üç polis memurunu mahkum etmive her birini üç ay hapis cezasına  
çarptırmıtır. Đlk derece mahkemesi, ayrıca, üç ay süreyle görevden uzaklatırılmalarına karar  
vermitir. Đlk derece mahkemesi, bavuranın “duvardaki yazıyı silmeyi reddetmesi ve polis  
memurlarına saldırmasının” “provokasyon” oluturduğunu göz önüne alarak, Ceza  
Kanunu’nun 51/1 maddesi anlamı dahilinde, hapis cezalarını 1/4 oranında düürmüve polis  
memurlarının her birini iki ay yedi gün hapis cezasına çarptırmıtır. Olayın gerçekleme  
eklini ve polis memurlarının suç ileme ihtimalinin zayıflığını dikkate alan ilk derece  
mahkemesi, söz konusu memurların cezalarının ertelenmesi halinde tekrar suç  
ilemeyecekleri görüünde olduğundan, 647 sayılı Kanun’un 6. maddesi uyarınca cezalarının  
ertelenmesi kararını vermitir.  
Üç polis memurundan ikisi bu kararı temyiz etmitir. Karar, temyiz bavurusunda  
bulunmayan üçüncü polis memuru açısından kesinlemitir.  
30 Ocak 2002 tarihinde, karar, temyiz bavurusunda bulunan iki polis memuru  
açısından Yargıtay tarafından bozulmutur. Yargıtay, 4616 sayılı Kanun hükümlerinin onlara  
uygulanması gerektiği kararını vermitir.  
26 Nisan 2002 tarihinde, ilk derece mahkemesi, 22 Aralık 2000 tarihinde yürürlüğe  
giren ve 23 Nisan 1999 tarihinden önce ilenen belirli suçlara ilikin olarak ceza davalarının  
ertelenmesini öngören 4616 sayılı Kanun uyarınca, iki polis memuru hakkındaki yargılamanın  
ertelenmesi kararını vermitir.  
Bavuran, Yargıtay’ın kararını vermek için iki yıl beklediğini ve kararı 4616 sayılı  
Kanun’un yürürlüğe girmesinin ardından bozduğunu belirterek ilk derece mahkemesinin  
kararına karı Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi’ne temyiz bavurusunda bulunmutur. Her  
halükarda, ikence suçuna ilikin cezai yargılama söz konusu Kanun kapsamında değildir ve  
bu nedenle ertelenemez. Türk kanunlarına göre, kötü muamele, ancak, mağdur konumda olan  
kiiden bilgi almak amacıyla uygulandığı takdirde ikence olarak sınıflandırılabileceği için  
(Ceza Kanunu’nun 243. maddesinde tanımlanan suç), ilk derece mahkemesinin somut davada  
Ceza Kanunu’nun 245. maddesini uygulamaktan baka seçimi olmamıtır. Bununla beraber,  
bavuranın maruz kaldığı kötü muamelenin “Đꢀkence ve Diğer Zalimane, Đnsanlık Dıı veya  
2
Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karı BirlemiMilletler Sözlemesi” uyarınca “ikence”  
oluturduğu gerçeği bakidir.  
28 Mayıs 2002 tarihinde, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi, bavuranın itirazını  
reddetmitir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 3. VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuran, AĐHS’nin 3 ve 13. maddeleri uyarınca, polis memurları tarafından  
ikenceye varan kötü muameleye maruz bırakıldığı ancak polis memurlarının  
cezalandırılmadığı konusunda ikayetçi olmutur.  
AĐHM, bu ikayetlerin sadece AĐHS’nin 3. maddesi açısından incelenmesi gerektiğini  
değerlendirmitir. Söz konusu madde öyledir:  
“Hiç kimse ikenceye, insanlık dıı ya da onur kırıcı ceza veya ilemlere tabi tutulamaz.”  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, AĐHS’nin 35/1 maddesi uyarınca bavuranın mevcut olan iç hukuk yollarını  
tüketmediğini ileri sürmütür. Bu bağlamda, gözaltında kötü muameleden mağdur olduklarını  
iddia eden kiilere yönelik olarak iç hukukun sunduğu muhtelif medeni ve idari hukuk  
yollarının mevcut olduğunu ve bavuranın gördüğünü iddia ettiği zarara karı telafi  
arayabileceğini ifade etmitir.  
AĐHM, benzer davalarda Hükümet’in ön itirazlarını incelemive reddetmiolduğunu  
yinelemitir (bkz., bilhassa, Nevruz Koç – Türkiye, no. 18207/03, 12 Haziran 2007 ve burada  
anılan davalar). AĐHM, Hükümet tarafından atıfta bulunulan hukuk yollarının, sorumluların  
tehisi ve cezalandırılmasından ziyade tazminat ödenmesine yönelik olması sebebiyle,  
Sözlemeci Devletlerin AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca olan yükümlülükleri açısından yeterli  
olarak kabul edilemeyeceğini yinelemitir.  
AĐHM, somut davada, yukarıda belirtilen davadaki kararlarından sapmasını  
gerektirecek özel bir durum görmemitir. Dolayısıyla, Hükümet’in ön itirazını reddetmitir.  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde ikayetin dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca, bavurunun baka açılardan bakıldığında da  
kabuledilemezlik unsuru taımadığını tespit etmitir. Bu nedenle bavuru kabuledilebilir  
niteliktedir.  
B. Esas  
Hükümet, bavurana, AĐHS’nin 3. maddesi anlamı dahilinde, usule ilikin gerekli  
güvencelerin sunulduğunu belirtmitir. Polis memurlarının eylemlerine yönelik soruturma  
yürütülmüve akabinde polis memurları durumaya çıkarılmıtır. Söz konusu durumanın  
sonunda, polis memurlarından bir tanesi mahkum edilmive diğer iki polis memuru  
hakkındaki yargılama ertelenmitir. Hükümet, 4616 sayılı Kanun’un genel af kanunu olarak  
3
değerlendirilemeyeceği ve iki polis memuru hakkındaki cezai yargılamanın ertelenmesinin  
beraat ettikleri anlamına gelmediği görüündedir.  
Hükümet, Hatton ve Diğerleri – Đngiltere [BD] (no. 36022/97) ve Handyside –  
Đngiltere (7 Aralık 1976 tarihli karar) davalarındaki kararlara atıfta bulunmuve yerel  
ihtiyaçları ve koulları değerlendirmek için ulusal makamların uluslararası mahkemelerden  
daha iyi konumda olduğunu ileri sürmütür. Ayrıca, Ashingdane – Đngiltere (28 Mayıs 1985  
tarihli karar) davasındaki karara atıfta bulunan Hükümet, “bu alanda izlenecek en iyi  
politikanın ne olabileceğine ilikin ulusal makamların yaptığı değerlendirmenin yerine baka  
bir değerlendirme yapmanın AĐHM’nin görevinin bir parçası olmadığını” belirtmitir.  
Bavuran, idare mahkemelerinde dava açarak tazminat talebinde bulunmadığı için  
iddiaları dayanaktan yoksundur ve Hükümet AĐHS’nin 1. maddesi uyarınca yükümlülüklerini  
yerine getirmitir.  
AĐHM, balangıç olarak, Hükümet’in, bavuranın kötü muamele iddialarının  
doğruluğunu sorgulamadığını gözlemlemitir. Her halükarda, Beyoğlu Asliye Ceza  
Mahkemesi’nin, diğer delillerin yanı sıra, yukarıda belirtilen sağlık raporlarına dayanarak üç  
polis memurunu bavurana kötü muamele uygulamaktan suçlu bulduğunu kaydetmitir. Bu  
koullarda, AĐHM, bavuranın polis memurları tarafından kötü muamele gördüğünü ve bunun  
sonucunda sağlık raporlarında ayrıntıyla sunulan yaraları aldığını kabul etmitir.  
Dolayısıyla, AĐHM tarafından karar bağlanması gereken ikinci husus, kötü  
muamelenin, AĐHS’nin 3. maddesi kapsamına dahil olacak asgari iddet düzeyinde olup  
olmadığıdır (bkz., Đrlanda – Đngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar). Bu amaçla, AĐHM,  
yukarıda belirtilen sağlık raporlarına iaret etmitir. Đlk rapordan, bavuranın, tutuklandığı  
günün ertesi gününde, doğrudan polis karakolundan yerel hastaneye götürülmek zorunda  
kaldığı anlaılmaktadır. Ayrıca, Adli Tıp Kurumu’nda aynı tarihte düzenlenen ikinci rapora  
göre, bavuranın bedeninde on günlük iyileme süreci gerektiren on beayrı yara mevcuttur.  
Yukarıda belirtilenler ıığında, AĐHM, bavuranın yaralarının, AĐHS’nin 3. maddesi  
anlamı dahilinde kötü muamele oluturacak ölçüde ciddi olduğu görüündedir. Ayrıca,  
Beyoğlu Đlk Derece Mahkemesi tarafından 29 ubat 2000 tarihinde verilen ve üç polis  
memurundan bir tanesi hakkında kesinleen kararın, bavurana yapılan kötü muamelenin  
AĐHS’nin 3. maddesine aykırı olduğunun kabulünü oluturduğu görüündedir (bkz., üzerinde  
gerekli değiiklikler yapıldıktan, Nikolova ve Velichkova – Bulgaristan, no. 7888/03, 20  
Aralık 2007).  
AĐHM tarafından karara bağlanması gereken bir sonraki konu, söz konusu ihlalin  
ulusal makamlar tarafından yeterli olarak telafi edilip edilmediğidir. Bu bağlamda, AĐHM,  
ikincillik ilkesi uyarınca, iddia konusu herhangi bir AĐHS ihlalini telafi etmenin ilk olarak  
ulusal makamların görevi olduğunu yinelemitir. Ancak, yerinde hizmet ilkesi, iç hukuk  
yollarıyla elde edilen sonuç üzerinde tüm denetimini reddetmek anlamına gelmemektedir.  
Aksi halde, AĐHS tarafından güvence altına alınan haklar anlamsız hale gelirdi. Bu bağlamda,  
AĐHS’nin teorik ve etkisiz hakları değil; uygulanabilir ve etkili hakları güvence altına almayı  
amaçlağı yinelenmelidir.  
AĐHM, Hükümet’in, bavuranın kötü muameleye ilikin olarak tazminat talebinde  
bulunmadığı yönündeki iddiasına ilikin olarak ve bunun tazminat ödenmesinin yeterli  
olacağı yönünde bir iddia olduğu farz edilse dahi, yetkililerin, polisin uyguladığı kasıtlı kötü  
4
muamele olaylarına karı sorumluların yargılanması ve cezalandırılması için gerekeni  
yapmayıp muamelelerini sadece tazminat ödenmesiyle sınırlı tutması halinde, temel önemine  
rağmen, ikence ve insanlık dıı ve onur kırıcı muamele ve cezaya ilikin genel kanuni yasak,  
uygulamada etkisiz olur ve bazı durumlarda Devlet görevlilerinin fiili masuniyet yoluyla  
kontrolü altındaki kiilerin haklarını kötüye kullanmaları mümkün olurdu (bkz., Assenov ve  
Diğerleri – Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).  
Bu nedenle, AĐHM tarafından incelenmesi gereken önemli konu, ulusal makamların  
bavuranın kötü muamele görmesinden sorumlu polis memurlarının yargılanması ve  
cezalandırılması için yetkileri dahilinde olan her eyi yapıp yapmadıkları veya ne ölçüde  
yaptıkları ve söz konusu polis memurları üzerinde yeterli ve caydırıcı yaptırımlar uygulayıp  
uygulamadıklarıdır. Bu noktada, ulusal mahkemelerin, yerel ceza hukukunu doğru ekilde  
uygulayıp uygulamadığını kontrol etmenin AĐHM’nin görevi olmadığı belirtilmelidir. Somut  
yargılamada söz konusu olan polis memurlarının ahsi ceza hukuku sorumluluğu değil;  
Devlet’in AĐHS yükümlülüğüdür. Bu nedenle, her ne kadar AĐHM’nin Devlet görevlileri  
tarafından uygulanan kötü muameleye karılık uygun yaptırımların seçiminde ulusal  
mahkemelere önemli ölçüde saygı göstermesi gerekse de belli bir inceleme yetkisine sahip  
olmalı ve eylemin ciddiyeti ile verilen ceza arasında açıkça oransızlık olması durumunda  
müdahale etmelidir (bkz., yukarıda anılan Nikolova ve Velichkova).  
Somut davada, kötü muamele suçundan üç polis memuru mahkum edilmitir. Ancak,  
temyiz üzerine memurlardan iki tanesinin mahkumiyeti bozulmuve müteakiben haklarındaki  
cezai yargılama 4616 sayılı Kanun uyarınca ertelenmitir. Kalan polis memurunun  
mahkumiyeti temyiz bavurusunda bulunmadığı için kesinlemitir.  
Đlk derece mahkemesi, bavurana kötü muamele uygulamaktan suçlu bulunan polis  
memuruna azami beyıl hapis cezası verebilecekken, üç aylık ceza vermeyi uygun bulmutur.  
Ayrıca, söz konusu ceza çeyrek oranında düürülmü; zira, ilk derece mahkemesi, bavuranın  
polis memurlarını tahrik ettiğini değerlendirmitir.  
AĐHM, ikence, insanlık dıı ya da onur kırıcı muameleye ilikin yasağın kesin  
niteliğini mağdur konumda olan kiinin tutumundan bağımsız olarak yinelemitir (bkz., diğer  
kararların yanı sıra, Saadi – Đtalya [BD], no. 37201/06) Buna göre, tahrik, hiçbir zaman,  
AĐHS’nin 3. maddesine aykırı olarak kiiye ağır kötü muamele uygulanmasını haklı çıkarmaz.  
Ayrıca, somut dava koullarında, AĐHM, sokakta gerçekleen olayların son bulmasından  
sonra tahrik unsurunun savunulmasının anlamını görmemektedir; zira, bavurana yapılan  
saldırı polis karakolunda devam etmitir. AĐHM’ye göre, polis memuruna verilen hapis  
cezasının tahrik nedeniyle düürülmesi, kötü muameleden koruma eklindeki AĐHS  
standardını karılamamaktadır. Son olarak, söz konusu polis memurunun, cezasının infazının  
ertelenmesi nedeniyle hapis cezası çekmek zorunda kalmadığı kaydedilmelidir.  
Yukarıda belirtilenler ıığında, AĐHM, polis memuruna uygulanan hafif hapis  
cezasının ve cezanın ertelenmesinin, söz konusu suçun ciddiyeti ile açıkça orantısız olarak  
değerlendirilmesi gerektiği görüündedir (bkz., Ali ve Aye Duran – Türkiye, no. 42942/02, 8  
Nisan 2008).  
Diğer iki polis memuru hakkındaki cezai yargılamanın ertelenmesinin, ceza hukuku  
sistemini katı olmaktan uzak kıldığını ve bavuranın ikayetçi olduğu fiiller gibi yasa dıı  
fillerin etkili bir ekilde önlenmesini sağlayabilecek caydırıcı bir etkisinin olmadığını  
değerlendirmitir (bkz., yukarıda anılan, Nevruz Koç).  
5
Yukarıda belirtilenler ıığında, AĐHM, bu davada uygulandığı gibi cezai hukuk  
sisteminin, ne bavuranın ikayetçi olduğu fiiller gibi yasa dıı fillerin etkili bir ekilde  
önlenmesini sağlayabilecek yeterli bir caydırıcı etkisinin olduğu (bkz., yukarıda anılan Ali ve  
Aye Duran) ne bavuranın maruz kaldığı kötü muameleye karılık yeterli telafi sunduğu  
kararına varmıtır. Yukarıda vurgulanan kusurlar yürürlükte olan yargı sisteminin caydırıcı  
etkisini ve kötü muamele yasağına ilikin ihlallerin önlenmesinde oynaması gereken rolün  
önemi zayıflatmıtır (bkz., Okkalı – Türkiye, no. 52067/99).  
Dolayısıyla, AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği kararını vermitir.  
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuran, görülerinde, ayrıca, nasıl veya neden olduğunu açıklamadan AĐHS’nin 6.  
maddesinin ihlal edildiğini iddia etmitir.  
AĐHM, bu ikayetin, ancak, somut bavurunun sorumlu Hükümet’e bildirilmesinden  
sonra yapıldığını kaydetmitir. AĐHM, bu bağlamda, polis memurları hakkındaki cezai  
yargılamanın 28 Mayıs 2002 tarihinde sona erdiğini ve bavuranın 6. madde uyarıca olan  
ikayetini Hükümet’in 11 Ocak 2008 tarihinde AĐHM’ye sunduğu görülere yanıt olarak  
sunduğu görülerinde, yani altı aydan uzun bir süre sonra, yaptığını gözlemlemitir.  
AĐHM, bu ikayetin, AĐHS’nin 35/1 maddesinde ortaya konan altı ay kuralına  
uymağı gerekçesiyle kabuledilemez olduğu kararını vermitir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI  
AĐHS’nin 41. maddesi öyledir:  
“Mahkeme ibu Sözleme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözlemeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,  
hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Bavuran 20.000 Euro maddi tazminat ve 30.000 Euro manevi tazminat talebinde  
bulunmutur.  
Hükümet, bavuranın maddi tazminat talebini herhangi bir delille kanıtlamadığını  
belirtmive AĐHM’den bu balık altında tazminat ödenmemesi talebinde bulunmutur.  
Hükümet, bavuranın manevi tazminat talebinin aırı olduğunu ve ihlal tespitinin bavuranın  
iddia konusu zararlarını karılayacağını belirtmitir.  
AĐHM, bavuranın maddi tazminat talebini doğrulamağını gözlemlemitir.  
Dolayısıyla, bu talebi reddetmitir. Ancak, AĐHM, bavuranın, tek baına ihlal tespitiyle  
yeterli olarak tazmin edilemeyecek ölçüde acı ve sıkıntı yaamıolduğunu değerlendirmitir.  
AĐHM, bavuranın polis memurları tarafından sebep olunan yaralarının derecesi ve ciddiyetini  
dikkate alarak, bavurana 10.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermitir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
6
Bavuran, AĐHM’de yapılan yargılama masraf ve giderlerine karılık 2.588 Euro talep  
etmitir.  
Hükümet, AĐHM’den, bavuranın talebini destekleyici fatura, makbuz veya diğer  
belgeler sunmadığı gerekçesiyle yargılama masraf ve giderlerine karılık tazminat hükmünde  
bulunmamasını talep etmitir.  
Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, bavuran, ancak mahkeme  
masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı  
durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, sahip olduğu  
bilgileri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde tutan Mahkeme, bavurana bu balık  
altında 2.000 Euro ödenmesine karar vermitir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı  
orana üç puanlık bir artıeklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐ ĐLE  
1. AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca olan ikayetin kabuledilebilir; bavurunun kalanının  
kabuledilemez olduğuna;  
2. AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. a) AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç  
ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek üzere  
Savunmacı Hükümet tarafından bavurana aağıdaki miktarların ödenmesine;  
(i) Manevi tazminat olarak 10.000 Euro (on bin Euro) ile birlikte bu miktara tabi  
olabilecek her türlü vergi;  
(ii) Yargılama masraf ve giderleri olarak 2.000 Euro (iki bin Euro) ile birlikte bu  
miktara tabi olabilecek her türlü vergi;  
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa  
Merkez Bankası’nın o dönem marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç  
puan fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
4. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve  
3. paragrafları gereğince 18 Eylül 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Sally Dollé  
Zabıt Katibi  
Françoise Tulkens  
Bakan  
7