CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ATAMAN - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 46252/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
27 Nisan 2006  
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (46252/99) başvuru no’lu davanın nedeni bu  
ülke vatandaşı olan Abuzer Ataman’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne  
(AİHM) 13 Kasım 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Temel İnsan  
Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran, AİHM önünde Ankara Barosu avukatlarından Yusuf Alataş tarafından  
temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOŞULLARI  
1931 doğumlu olan başvuran, Abuzer Ataman, Adıyaman’da (Türkiye) ikamet  
etmektedir. 1976 doğumlu olup 16 Ocak 1998 tarihinde ölen Mikail Ataman’ın babasıdır.  
A. Mikail Ataman’ın askere alınmasından sonra meydana gelen olaylar  
1997 tarihinde, 21 yaşındaki Mikail, Kars’ta askerlik görevini yerine getirmektedir. Bu  
dönemde, PKK üyesi olduğu gerekçesiyle kardeşlerinden bir tanesi cezaevinde  
bulunmaktadır.  
1997 yılının Eylül ayında, bağlı olduğu birliğin Tunceli’de yapılacak askeri bir  
operasyona katılacağını öğrenen Mikail Ataman, hastalığını gerekçe göstererek U. adlı  
Komutanından operasyona gönderilmemesini istemiştir. Operasyon öncesinde Komutanı,  
Mikail’in bu isteğini kabul etmiş fakat başvuranın iddiasına göre Mikail’i tehdit etmiştir.  
Mikail’in ailesinin özellikle de Hollanda’da ikamet eden kardeşinin ifadelerine göre,  
Mikail Ataman kendilerini sık sık aramış, hakaret içerikli ve tahrik edici konuşmalar  
yapmıştır. Mikail Ataman’ın ailesi, konuşmalar sırasında Mikail’in başka askerlerin hatta  
subayların yanında bulunduğunu fark etmişlerdir. Bir süre sonra, ailesi Mikail Ataman’a  
ulaşamamış ve bu dönemde Mikail ile ilgili bir takım tedbirlerin alındığını öğrenmişlerdir.  
Mikail’in silah taşıması ve kışladan çıkması yasaklanmıştır. Tedirgin olan ailesi, Kars’ta  
ikamet eden A. A. isimli yakınlarından, Mikail Ataman’ı ziyaret etmesini istemişlerdir. A. A.  
Mikail’in ailesine, Mikail’in psikolojik durumunun iyi olmadığını ve tedavi görmesi  
gerektiğini bildirmiştir. Bunun üzerine başvuran, hastalık izni alabilmek ümidi ile Kars’a  
gitmiştir. Oysa, başvurana göre Mikail’e yalnızca izin verilmiş ve bu da Komutan U.’nun  
yerine vekalet eden E. Ö. isimli yüzbaşının kişisel çabaları sonucunda gerçekleşmiştir. Bu  
nedenle Yüzbaşı E. Ö., bütün askerlerin benzer psikolojik sorunları olabileceğini ve Mikail’e  
ayrıcalık tanınması için hiçbir neden bulunmadığını düşünen üstleri ile karşı karşıya gelmiştir.  
İzinde olduğu süre içerisinde ailesi, Mikail Ataman’ı önce Malatya’da tedavi ettirmek  
istemiştir. İlgili, burada firar etmiş ve inzibat tarafından kendisini kaybetmiş bir haldeyken  
yakalanmıştır. 4 Kasım 1997 tarihinde, Malatya Askeri Hastanesi’nde Mikail’e sakinleştirici  
iğne yapılmıştır. Tedavi eden doktor, Mikail’in, Ankara’da bulunan Mevki Askeri  
Hastanesi’nin psikiyatri servisine sevk edilmesini talep etmiştir. Fakat ailesi, Mikail’i  
Adana’da bulunan özel bir psikiyatri kliniğine götürmeyi tercih etmiştir. Klinikte çalışan  
psikolog, Komutanın Mikail’e izin vermesi halinde tedaviye başlayabileceğini belirtmiştir.  
Aile daha sonra Mikail’i Ankara’da bulunan Mevki Askeri Hastanesi’nin psikiyatri servisine  
götürmüştür. Psikiyatri servisinde, 19 Kasım 1997 tarihinde hazırlanan raporda Mikail  
Ataman’da anksiyete semptomu teşhis edildiğini, devam etmesi halinde birliğinin bulunduğu  
2
ilin askeri hastanesinde tedavi ettirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Raporda “hastanın kaydının  
yapılması ve birliğine bilgi verilmesi” ifadesi yer almıştır.  
Mikail, Kars’ta bulunan kışlasına döndükten sonra ailesi ile telefonla konuşmuş ve  
ailesi sağlık durumun daha iyi olduğuna ikna olmuştur.  
Komutan U.’nun dönmesi ile Mikail Ataman’ın sağlık durumu kötüleşmiştir. 4 Ocak  
1998 tarihinde, Mikail ailesini aramış ve Komutan U.’nun kendisini öldürmeden imdadına  
yetişmeleri için ailesine yalvarmıştır. Konuşma sırasında telefonu alan arkadaşı Mikail’in  
söylediklerini doğrulamıştır. O akşam ve ertesi gün, başvuran ne oğluna ne de Komutan U.’ya  
ulaşabilmiştir. Görüştüğü kişiler her defasında, Mikail Ataman’ın nöbette olduğunu, sağlık  
durumunun iyi olduğunu, yolların kapalı olması nedeniyle başvuranın oğlunu görmeye  
gelemeyeceğini belirtmişlerdir. Başvuran yeniden A. A.’dan oğlunu ziyaret etmesini  
istemiştir. A. A., Mikail’in durumunun ciddi olduğunu ve Mikail’in Komutanından  
bahsederken “ya o beni öldürecek ya da ben onu” şeklinde ifadelerde bulunduğunu başvurana  
söylemiştir. Bu görüşmeden sonra, başvuran birkaç defa oğluna ulaşmaya çalışmıştır.  
B. Mikail Ataman’ın ölümü ve soruşturmanın açılması  
16 Ocak 1998 tarihinde sabah saat 02:00’da, kendisini Mikail’in Komutanı olarak  
tanıtan bir kişi başvuranı aramış ve oğlunun saat 00:25’te, kışla garajında nöbet tuttuğu sırada  
öldüğünü haber vermiştir. Komutan, aynı zamanda, kardeşinin hapsedilmesi nedeniyle  
Mikail’in üzülmüş olabileceğini belirtmiştir.  
Olaydan haberdar olan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ("KKK"), 9. Piyade Tümen  
Komutanlığı Askeri Savcısı, olay yerine gitmiştir. Mikail Ataman’ın cesedi Kars Devlet  
Hastanesi’ne götürülmüştür. Askeri Savcı, Mikail Ataman’ın o gece iki askerle birlikte kışla  
garajında nöbet tuttuğunu tespit etmiştir. M. K. Ç. ve M. A. adındaki askerler garaj önünde,  
Mikail ise garajın arkasında, ZPT araçlarının yanında nöbet tutmuştur. Askerler, Askeri  
Savcı’ya bir el silah sesi duyduklarını, bunun üzerine Mikail’in nöbet yerine doğru  
koştuklarını ve Mikail’i üstünde G3 piyade tüfeği ile yerde yatarken bulduklarını  
açıklamışlardır.  
Askeri Savcı, kan birikintisine 2 m. uzaklıkta 7,62 mm. çapında kovan bulmuştur.  
Mermi bulunamamış fakat emniyet kilidi açık olan silah üzerinde yapılan incelemede, silahın  
garaj duvarına dayalı tutulduğunu, silahın Mikail Ataman’a verilen silah olduğunu ve bu silah  
ile bir el ateş edildiğini doğrulamıştır.  
Daha sonra, Askeri Savcı Kars Devlet Hastanesi’ne gitmiş, burada Mikail Ataman’ın  
şahsi eşyalarını ve kıyafetlerini incelemiştir. Askeri Savcı, Mikail Ataman’ın cüzdanında bir  
rapor ve psikiyatri servisince düzenlenen beş adet reçete bulmuştur.  
S. G. tarafından teşhis edilen Mikail Ataman’ın cesedi üzerine otopsi yapılmıştır.  
Otopsi sonucunda hazırlanan raporda, göğüs bölgesinde 0,5 cm. çapında bir kurşun deliğine,  
beşinci kaburga arasında ve göğüs kemiği hizasında birinci dereceden yanık ve kurşun  
deliğinin çevresinde 2 x 4 cm. çapında bir ekimoza rastlanmıştır. Kurşunun çıkış deliği 3 x 2  
cm. çapında olup, onikinci göğüs omuru seviyesinde, solda ve orta çizgiye 10 cm.  
mesafededir. İki doktor ve Askeri Savcı tarafından imzalanan otopsi raporunda, ölüm  
nedeninin sol karıncığın ateşli silahla tahribinin yanı sıra, dolaşım yetersizliği ve kanama  
sonucu kalbin durması olduğu belirtilmiştir.  
3
C. Başvuranın şikayeti  
Bu rapordan haberdar olan başvuran, Adıyaman Cumhuriyet Savcısı’na şikayette  
bulunmuştur. Başvuran, sivil bir hakim eşliğinde ikinci bir otopsi yapılmasını talep etmiştir.  
Başvuran, oğlunun öldürüldüğünden şüphelendiğini ve otopsi sonucunun kendisine  
bildirilmesini istediğini belirtmiştir. Cumhuriyet Savcısı, başvuranın talebin kabul etmiş ve 17  
Ocak 1998 tarihinde sivil hakim eşliğinde ikinci bir otopsi yapılmıştır. Bununla birlikte, ikinci  
otopsiden farklı bir sonuç çıkmamıştır.  
Mikail Ataman 18 Ocak 1998 tarihinde defnedilmiştir. Defin işleminden önce  
Mikail’in resimleri çekilmiştir.  
Defin işleminden sonra, belirtilmeyen bir tarihte başvuran oğlunun ölümünden  
sorumlu olan kişi ya da kişiler hakkında Adıyaman Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette  
bulunmuştur.  
21 Ocak 1998 tarihinde, Adıyaman Cumhuriyet Savcılığı yetkisizlik kararı vererek  
dosyayı, soruşturmasını sürdürmekte olan Askeri Savcı’ya göndermiştir.  
Bu çerçevede, Askeri Savcı önce Mikail’e yakın olan çok sayıda askerin ifadesini  
almıştır. Askerlerin hepsi genel olarak, Mikail Ataman’ın izinde olduğu sırada tedavi  
gördüğünü, psikolojik sorunlarının bulunduğunu, askerlik yapmak istemediğini, buna karşılık  
üstleri ile ilgili herhangi bir tartışmadan bahsedip, şikayet etmediğini belirtmişlerdir. Aynı  
şekilde M. K. Ç. ve M. A. nöbet tuttukları sırada garaja kimsenin girmediğini, kavga ya da  
fısıltı sesi duymadıklarını söylemişlerdir. Askerler, garaja birinin girdiği düşünülse bile,  
kaçmasının mümkün olmadığını ifade etmişlerdir.  
18 Ocak 1998 tarihinde, Askeri Savcı, Komutan U.’yu dinlemiştir. Komutan U., 3  
Kasım 1997 tarihinde 24 günlüğüne Mikail’e izin verdiğini, Mikail’in bölüğüne döndüğü  
tarihten olayın meydana geldiği tarihe kadar, ne Mikail Ataman’ın ne de bir başkasının  
kendisine Mikail’in yaşamış olabileceği sorunlardan bahsettiğini belirtmiştir.  
Askeri Savcı, Adıyaman Savcılığı’ndan Mikail’in kişiliği, psikolojik durumu ve ailevi  
ilişkileri ve askerlik ile ilgili düşünceleri hakkında yakınlarından bilgi alınmasını talep  
etmiştir.  
24 Şubat 1998 tarihinde, Askeri Savcı tarafından, davanın idari yönü ile ilgili olarak  
araştırma yapmakla görevlendirilen ve üç uzmandan oluşan komisyon hazırladıkları raporu  
sunmuşlardır. Raporda, mevcut davada ne askeri kuralların ne de askerlerin eğitimine,  
kazaların ve intihar vakalarının önlenmesine ve/yada nöbetlerin düzenlenmesine ilişkin genel  
kuralların ihlal edildiği belirtilmiştir. Raporda ayrıca, gözetimden ve/yada denetimden  
sorumlu askeri personelden kaynaklanan herhangi bir ihmalin tespit edilmediği ifade  
edilmiştir. Komisyon, dava konusu intiharın öncelikli sebebinin, askerin ailevi sorunlarını  
büyütmesinden ve bunlardan kimseye bahsetmemiş olmasından kaynaklandığına ve bu  
sorunların en sonunda akli dengesini etkilediğine, A. A.’nın (başvuranın Kars’ta oturan  
yakını) Mikail’de gözlemlediğini söylediği anormal davranışlar hakkında komutanlara bilgi  
vermemeyi tercih etmiş olmasının dolaylı olarak intihara neden olduğuna, Mikail Ataman’ın  
sorunlarının bölüğe yeni gelen ya da operasyonlar sırasında bölükte bulunmamış olan üstleri  
4
tarafından tam anlamıyla anlaşılmamış olmasının da olayların tırmanmasına neden olduğuna  
kanaat getirmiştir.  
24 Şubat 1998 tarihinde, Mikail Ataman’ın askeri hayatına ilişkin bilgiler, Komutan  
U.’nun geçmişi ve bölüğün askeri kayıtları tamamlanmıştır. Raporda yer alan ifadelerden,  
Komutan U.’nun bölüğündeki askerlerin hiçbirisine, yetkili ve güvenilir biri olarak tanınan  
Komutan U. tarafından baskı ve kötü muamele yapılmadığı sonucu çıkmaktadır. Sağlık  
muayenesi kayıtlarından, Mikail Ataman adlı askerin, garnizon doktoruna gitme talebinin  
hiçbir zaman reddedilmediği anlaşılmaktadır. İzin kayıtlarından, maktulün düzenli olarak  
çarşı iznine çıktığı tespit edilmektedir. 3 Kasım 1997 tarihinde, Mikail’e izin verilmiş ve  
öldüğü güne kadar başka bir izin talebinde bulunmamıştır.  
D. Askeri Savcı’nın kararı ve başvuranın itirazı  
Askeri Savcı, 23 Mart 1998 tarihinde, olayın bir intihar vakası olduğu gerekçesiyle,  
ceza soruşturması açılmasına gerek olmadığına karar vermiştir. Askeri Savcı’ya göre, yapılan  
soruşturmalar askeri makamların ve özellikle de Komutan U.’nun sorumluluğunu ortaya  
koymamıştır. 27 Aralık 1997 tarihinde, olaydan kısa bir süre evvel görevden dönen Komutan  
U., maktulün psikolojik durumunu fark etmemiş olabilir; üstelik, hiçbir şey Mikail Ataman’ın  
hayattayken, üstlerine ve özellikle de Komutan U.’ya sorunlarından ve/yada sağlık durumuna  
ilişkin belgelerden haberdar ettiğini göstermemektedir.  
13 Nisan 1998 tarihinde bu kararın başvurana tebliğ edilmesinin ardından, başvuran  
itiraz etmiştir. Oğlunun bir cinayete kurban gittiğini iddia eden başvuran, mevcut davada  
yürütülen hazırlık soruşturmasının yetersiz olduğunu ileri sürmüştür. Başvurana göre hazırlık  
soruşturmasındaki eksiklikler şunlardır:  
- Askeri Savcı’nın olay yerine gelmesinden önce, Mikail’in cesedinin ve silahın yeri  
değiştirilmiştir; bu nedenle bunların yerlerinin tam olarak tespit edilmesi mümkün olmamıştır.  
- Boyutu ve şekli dikkate alındığında, G3 tipi piyade tüfeği ile intihar etmek oldukça  
zordur ve Mikail Ataman’ın, nöbet tutan diğer iki asker fark etmeden tüfeği duvar ile  
göğsünün arasına sıkıştırması şaşırtıcıdır;  
- Otopsi raporlarına göre, kurşun yukarıdan aşağıya doğru gitmiştir; bu nedenle Mikail  
Ataman’ın otururken, ayakta olan birisi tarafından öldürüldüğün varsayılması gerekirdi.  
Başvuran, bu iddialarına dayanak olarak, oğlunun ölümünden iki gün önce kendisini  
aradığını, Komutanı U.’nun kendisine baskı yaptığını ve bunlardan dolayı tedirgin olduğunu  
söylediğini belirtmiştir. Başvurana göre, Mikail Ataman kardeşinin geçmişinden dolayı  
saldırılara maruz kalmıştır. Her ne olursa olsun, psikolojik sorunlarının olmasına rağmen  
oğluna silah verilmiş olmasının yanlış olduğunu, askeri bir hastanede tedavi görmesinden  
dolayı hiçbir üstünün Mikail’in sorunlarından habersiz olmasının mümkün olmadığını iddia  
etmiştir.  
4 Mayıs 1998 tarihinde dosyayı inceleyen Ağrı’daki 12. Mekanize Piyade Tugay  
Komutanlığı Askeri Mahkemesi, soruşturmada hiçbir eksiklik bulunmadığı gerekçesiyle  
başvuranın itirazını reddetmiştir. Bu karar, 20 Mayıs 1998 tarihinde başvurana tebliğ  
edilmiştir.  
5
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 2. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, oğlunun askerlik görevini yaptığı sırada öldüğünü belirterek, sözkonusu  
ölüm koşullarından ve bu konuda yürütülen cezai soruşturmanın etkisizliğinden şikayetçi  
olmaktadır. Başvuran, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.  
A. Tarafların argümanları  
1. Başvuran  
Başvuran, Mikail Ataman’ın U. adlı Komutanı tarafından öldürüldüğü iddiası konusu  
ile ilgili olarak ulusal makamlar tarafından alınan ifadelerin duruma açıklık getirmekten uzak  
olduğunu belirtmektedir. Tanıklardan bazıları, üstleri ile çatışmaya girmeden ifade vermesi  
mümkün olmayan asker ve subaylardan oluşmaktaydı. Özellikle de komutanların, şahsi  
sorumluluklarının bulunduğunu düşündürebilecek söylemlerde bulunmaları beklenemezdi.  
Başvuran, sorgulama sırasında Mikail Ataman’ın ailesinden bir bireyin yada avukatının  
bulunmamış olmasından dolayı, bu tanıkların sorgulamasına katılamadığını ileri sürmektedir.  
Başvuran, sözkonusu soruşturma ve cezai yargılamalar ile ilgili olarak, bunların  
askeri makamların isteği doğrultusunda sürdürüldüğünü ve Mikail Ataman’ın intihar ettiği  
düşüncesine dayandığını belirtmektedir. Başvurana göre, Askeri Savcı hiçbir zaman Mikail  
Ataman’ın ailesinin iddialarını ciddiye almamıştır. Mikail Ataman’ın silahı üzerinde parmak  
izi incelemesi yapmak ve olası şüpheliler üzerinde yakından ateş sonucu oluşan kimyasal  
izlerin bulunup bulunmadığını kontrol etmek üzere kimsenin görevlendirilmemiş olması bu  
ilgisizliğin birer göstergesi niteliğindedir. Askeri Mahkeme de, soruşturmaları genişletmeyi  
düşünmeden dava dosyası üzerinden sorunu çözmekle yetinerek aynı şekilde davranmıştır.  
Sonuç olarak, Mikail Ataman’ın psikolojik sorunlarının var olduğunun bilindiğinin  
altını çizen başvuran, Mevki Hastanesi’nin psikolojik servisince yapılan muayeneye ilişkin  
raporda “hastanın yalnız gelmemesi uygundur” ifadesi yer almaktadır. Bu türden bir ifade, o  
an Mikail Ataman’ın yalnız başına hareket edemeyecek durumda olduğunun göstergesidir.  
Her ne olursa olsun, psikoloji servisi tarafından hazırlanan 19 Kasım 1998 tarihli rapor, asker  
olan Mikail Ataman’ın psikolojik tedavi gördüğünü kanıtlamaktadır ve bunun yetkililer  
tarafından bilinmemesi mümkün değildir.  
2. Hükümet  
Öncelikle, Mikail Ataman’ın Komutanı tarafından öldürüldüğüne dair iddia ile ilgili  
olarak Hükümet, bu iddianın, mevcut davada yürütülen cezai soruşturma sırasında ortaya  
çıkan delillerle çürütüldüğünü belirtmektedir. Bu konuda, olayın meydana geldiği gün,  
yalnızca, aralarında maktulün de bulunduğu askerlerin garaja girdiği konusunda ikna  
olabilmek için Savcı tarafından alınan ifadeleri incelemek yeterli olacaktır. Diğer yandan,  
Mikail Ataman’ı öldürmek gibi bir düşüncesi bulunmayan U. adlı Komutan, Mikail Ataman’a  
karşı hiçbir şekilde saldırgan bir tutum içerisinde olmamış; aksine, askerin romatizmalarından  
yakınması üzerine, onu askeri bir operasyondan muaf tutmuş ve izin talebine karşı  
çıkmamıştır.  
6
Hükümet, dava konusu ölüm ile ilgili olarak yürütülen soruşturmanın etkisiz ve  
yetersiz olduğu iddiası ile ilgili olarak, soruşturmaların büyük bir dikkatle ve özen  
gösterilerek sürdürüldüğünü belirtmektedir. Hükümet, dava dosyasına atıfta bulunarak, bu  
davada, soruşturmaların hemen başlatıldığına dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, olay yeri  
keşifleri, iki otopsi ve silah incelemesi yapılmıştır. Spesifik konularda araştırma yapmakla  
görevli komisyonlar da dahil olmak üzere, Askeri ve Sivil Savcılar mümkün olan bütün  
araştırmaları yapmış ve ayrım yapmaksızın, Mikail Ataman’ın babasının, kardeşinin ve  
yakınlarının da ifadesi dahil olmak üzere, herkesin ifadesine başvurmuştur. Oysa yapılan  
araştırmalarda, Mikail Ataman’ın ölümünde bir başka kişinin olası sorumluluğu bulunduğu  
ortaya çıkmamıştır. Bunun üzerine Cumhuriyet Savcılığı muhakemenin men’i kararı  
vermiştir. Bu karar Askeri Mahkeme tarafından da onaylanmıştır.  
Hükümet, Mikail Ataman’ın psikolojik durumunu dikkate almayan askeri makamların  
ihmalkâr davrandığı iddiası ile ilgili olarak, ilgili dönemde Mikail Ataman’ın endişe verici bir  
tutumunun bulunmadığını ifade etmektedir. Biri hariç bütün arkadaşları, Mikail Ataman’ın  
sorunlarından haberdar olmadıklarını belirtmişlerdir. Mikail Ataman yalnızca bir defa grip  
nedeniyle birliğin doktoruna gitme talebinde bulunmuştur. Mikail Ataman, rehberlik  
hizmetine gittiğinde ise yalnızca ailevi sorunlarından bahsetmiştir. Bunun dışında, başvuranın  
iddiasının aksine, Mikail Ataman ne hastalık istirahatı ne de özel bir tedavi talebinde  
bulunmuştur. 4 Kasım 1997 tarihinde, Mikail Ataman kendi imkanları ile Kars Askeri  
Hastanesi’ne gitmiştir. Mikail Ataman’ın cebinde bulunan rapordan, doktorların genç askerin  
psikiyatri servisinde muayene edilmesini ve muayene sonuçlarından birliğinin haberdar  
edilmesini istedikleri anlaşılmaktadır. Fakat Mikail Ataman hiçbir zaman sözkonusu servise  
gitmemiş ve birliğine bu konuda bilgi vermemiştir.  
Hükümet, yukarıda yer alan ifadeler ışığında, Mikail Ataman’ın ölümü ile ilgili olarak,  
askeri makamlardan kaynaklanan herhangi bir öznel ya da nesnel sorumluluk ya da  
ihmalkârlığın bulunmadığını belirtmektedir.  
B. AİHM’nin takdiri  
1. Başvuranın oğlunun ölümü  
a. Kasıtlı öldürme  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin Sözleşme’nin temel maddeleri arasında yer aldığını  
ve 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel  
değerlerinden birisi olarak benimsendiğini hatırlatır (Bkz., Çakıcı-Türkiye, no: 23657/94 ve  
Finucane Birleşik Krallık, no: 29178/95). Mahkeme ayrıca, 2. madde ile tanınan güvencenin  
önemini teslim ederek, yaşam hakkına ilişkin şikayetler söz konusu olduğunda bunlara büyük  
bir titizlik gösterilerek bir görüş oluşturulması gerektiğini belirtir (Bkz., Ekinci-Türkiye, no:  
25625/94).  
AİHM, iki tarafın yorumlarının, AİHS’nin 2. maddesi açısından davanın olaylarından  
çıkarılacak sonuçlar konusunda farklılık gösterdiğine dikkat çeker.  
AİHM, mevcut davada ortaya çıkan soruları dava dosyasında yer alan belgeler  
ışığında, özellikle de Hükümet tarafından sunulan ve yürütülen soruşturmalar ve tarafların  
sunduğu görüşlere ilişkin belgeler çerçevesinde inceleyecektir. Bu kanıtları  
değerlendirebilmek için AİHM, kanıtlara ilişkin “her türlü makul şüphenin ötesinde bulunma”  
7
ölçütünden yararlanacaktır. Fakat bu türden bir kanıt yeterince ciddi, sarih ve uygun bir dizi  
göstergeden veya yanlışlığı kanıtlanmamış karinelerden kaynaklanabilir. Öte yandan  
kanıtların araştırılması esnasında tarafların tutumları gözönünde bulundurulabilir  
(Bkz.,mutatis mutandis, İrlanda-Birleşik Krallık).  
Başvurana göre, oğlu Mikail Ataman subaylardan biri tarafından kasıtlı olarak  
öldürülmüştür.  
AİHM, bu iddiaların somut ve kanıtlanabilir olgulara dayanmadığını ve bir tanığın  
beyanatıyla ya da diğer kanıt unsurlarıyla kesin bir yargıya ulaştıracak şekilde  
desteklenmediğini gözlemlemektedir.  
Aksine, dosyada yer alan unsurlardan, Mikail Ataman’ın intihar ettiği anlaşılmaktadır.  
Olayın meydan geldiği gece, Mikail Ataman diğer iki askerle birlikte garajda nöbet  
tutmaktaydı. Diğer iki asker garajın ön tarafında Mikail ise garajın arka tarafından nöbet  
tutmaktaydı. İki asker silah sesi duyduklarında Mikail Ataman’ın nöbet tuttuğu yere doğru  
gitmişlerdir. Mikail Ataman’ı yerde üzerinde G3 piyade tüfeği ile yerde yatarken  
bulmuşlardır.  
Olaydan haberdar edilen Askeri Savcı hemen olay yerine gelmiştir. Kan birikintisine  
7,62 mm. uzaklıkta Mikail Ataman’ın tüfeğine ait olan bir mermi kovanı bulunmuştur. Bu  
tüfekle bir el ateş edildiği doğrulanmıştır.  
Mikail Ataman’ın cesedi üzerinde yapılan iki otopsi ve kıyafetleri üzerinde yapılan  
incelemeler Mikail Ataman’ın yakın mesafeden ateş edilmesi sonucu öldüğü doğrulanmıştır.  
Bununla birlikte, Mikail Ataman’ın askeri ya da devlet hastanelerinde psikiyatrik tedavi  
gördüğü belirtilmiştir.  
Mikail Ataman ile birlikte aynı bölgede nöbet tutan iki asker, nöbet tuttukları süre  
boyunca garaja giren kimse olmadığını, kavga ya da fısıltı sesi duymadıklarını belirtmişlerdir.  
Askerler, garaja birinin girdiği düşünülse bile, kaçmasının mümkün olmadığını ifade  
etmişlerdir.  
Bu noktada, başvuranın cinayete ilişkin iddiaları gerçekte varsayımlara dayanmaktadır  
ve bu iddialar Mikail Ataman’ın intihar sonucu öldüğünü gösteren kanıt unsurlarının  
doğruluğu konusunda şüphe uyandıracak nitelikte değildir.  
b. Gözetim zorunluluğu  
Mahkeme, AİHS’nin 2. maddesinin ilk cümlesinin, Devletlere, kasten ve usulsüz  
olarak ölüme sebebiyet vermekten kaçınma ve yargı yetkileri altında olan kişileri korumak  
amacıyla gerekli tüm tedbirleri alma zorunluluğunu getirdiğini hatırlatmaktadır. O halde,  
AİHM’nin görevi, mevcut davada, başvuranın oğlunun hayatının gereksiz olarak tehlikeye  
atılmasını engellemek için, Devlet’in gerekli olan tüm tedbirleri alıp almadığını tespit etmek  
olacaktır (Bkz. L.C.B.-Birleşik Krallık, Derleme Hükümler ve Kararlar). Mahkeme aynı  
zamanda, AİHS’nin 2. maddesinin, belirli koşullarda, yetkili mercilere, üçüncü kişilerin  
eylemlerine ya da bazı özel koşullarda kendi eylemlerine karşı korumaları amacıyla  
uygulamaya ilişkin tedbirleri almalarını içeren pozitif yükümlülük yüklediğini hatırlatır  
(Tanrıbilir-Türkiye, no:21422/93).  
8
Bununla birlikte, bu zorunluluk, yetkili mercilere dayanılmaz ve aşırı bir yük  
yüklemeden yorumlanmalıdır. Bu değerlendirme yapılırken, güvenlik güçlerinin, toplum  
içinde görevlerini yerine getirirken karşılaştıkları zorluklar, insan davranışlarının önceden  
bilinmesinin mümkün olmaması da gözönüne alınmalıdır. Bu noktada, yaşamı tehlikeye  
atabilecek olası her türlü tehdit, AİHS uyarınca yetkili mercilere, tehdidi önlemek amacıyla  
somut tedbirler alma zorunluluğunu getirmemektedir (Tanrıbilir ve Kenan-Birleşik Krallık  
no:27229/95).  
AİHM, kendilerine silah verilen askerlerin gözetlenmesi ve bu kişilerin intihar  
etmelerinin önlenmesi konusundaki görevleri çerçevesinde, bir askerin yaşam hakkını koruma  
zorunluluğunu ihmal ettikleri iddiası karşısında, sözkonusu yetkililerin, askerin bu türden bir  
eylemde bulunabileceğini bildikleri ve yetkileri dahilinde, bu tehlikeyi bertaraf edebilecek  
tedbirleri almadıkları hususunda ikna olunması gerektiği kanaatindedir. AİHM için ve 2.  
madde ile güvence altına alınan hak gözönüne alındığında, bir başvuranın, bilinen ya da  
bilinmesi gereken hayati bir tehlikenin oluşabilmesini önlemek için yetkililerin, kendilerinden  
makul olarak beklenen her şeyi yerine getirmediklerini göstermesi yeterli olmaktadır. Burada,  
cevabı, davaya ilişkin koşulların bütününden çıkacak olan bir soru sözkonusudur. Bu nedenle  
AİHM bu hususları inceleyecektir.  
AİHM, yukarıda yer alan hususlar ışığında, yetkili mercilerin, Mikail Ataman’ın  
intihar etmesi için ortada gerçek ve ani bir tehlike olduğunu bilip bilmediklerini ya da  
bilmeleri mi gerektiğini; şayet ilk sorunun cevabı olumlu ise bu riskin önlenmesi için  
sözkonusu mercilerin, kendilerinden makul olarak beklenen her şeyi yerine getirip  
getirmediklerini araştırmıştır.  
AİHM, mevcut davada, olay gecesi başvuranın oğlu olan ve dolu bir tüfeği bulunan  
Mikail Ataman’ın nöbet tuttuğunu not etmektedir. Burada ortaya çıkan soru, Mikail  
Ataman’ın psikolojik durumunun, özellikle de eline ölüme sebebiyet verebilecek bir silah  
verilerek nöbet tutması ve aktif askerlik hizmetini yapması için tehlike arz edebileceğinin,  
yetkili merciler tarafından bilinip bilinmemesi yada bilinmesinin gerekip gerekmediği  
sorusudur. AİHM, Mikail Ataman’ın intihardan iki ay önce psikolojik rahatsızlıklar  
yaşadığını gözlemlemektedir. Mikail Ataman, Malatya’da inzibat tarafından kendisini  
kaybetmiş bir haldeyken yakalanmıştır. Malatya Askeri Hastanesi’nde Mikail Ataman’a  
sakinleştirici iğne yapılmıştır. Malatya’da askeri doktor, Mikail Ataman’ı Ankara’da bulunan  
Mevki Hastanesi’nin psikiyatri servisine sevk etmeyi uygun görmüştür. Özel bir klinikten geri  
çevrilmesi üzerine ilgilinin, Ankara’da bulunan Mevki Hastanesi’nde hasta kaydı yapılmıştır.  
Psikiyatri servisince düzenlenen raporda, Mikail Ataman’da anksiyete sendromu teşhis  
edildiği belirtilmiştir. Uzmanlara göre, bu rahatsızlıkların artmış olması durumunda, Mikail  
Ataman’ın, birliğinin bulunduğu bölgenin askeri kurumunda tedavi görmesi ve üstlerine bilgi  
verilmesi gerekirdi. O halde Mikail Ataman’ın sağlık durumu, kendisine silah verilmesinin  
yaratabileceği riskin bertaraf edilmesi için, dikkatli bir gözetim yapılmasını gerektirmekteydi.  
Mikail Ataman’ın sağlık durumu dikkate alındığında, askeri makamların makul olarak  
kendilerinden beklenebilecek şekilde davranıp davranmadıkları sorusu ortaya çıkmaktadır.  
Hükümet bu konuda AİHM tarafından sorulan, Ankara’da bulunan askeri hastane  
tarafından düzenlenen raporun, Mikail Ataman’ın üstlerine ulaştırılıp ulaştırılmadığı sorusunu  
cevapsız bırakmıştır. Bununla birlikte, bu soruya verilecek cevap her ne olursa olsun AİHM  
iki ihtimalin bulunduğunu gözlemlemektedir. Mikail Ataman’ın üstlerine bu raporu  
ulaştırmamışlarsa doktorların ihmalkarlıkları ya da Mikail Ataman’ın sağlık durumundan  
9
haberdar oldukları halde Mikail Ataman’a silah teslim eden üstlerinin ihmalkarlıkları  
sözkonusudur. Bu nedenle, yetkililer sorumluluklarını yerine getirmemişlerdir zira yetkililer  
Mikail Ataman’ın silah taşımasına bile engel olabilecek türden psikolojik bir durum içerisinde  
bulunduğu gerçeğini gerektiği gibi algılayamamışlardır.  
AİHM, aynı zamanda maktulün asker olduğunu ve askerlik hizmetini yerine  
getirdiğini gözlemlemektedir. Devlet’in, hayatı tehlikede olan kişileri korumak amacıyla  
önleyici tedbirler alması zorunluluğu ışığında, silah taşınmasını gerektiren askerliğin  
yapılmasını zorunlu kılan Devlet’in özel bir dikkat göstermesi ve psikolojik rahatsızlıkları  
bulunan askerler için askeri koşullara uygun bir tedavi öngörmesi beklenebilir (Kılınç ve  
diğerleri - Türkiye, no: 40145/98). Mevcut davada, askerlik hizmeti sırasında intiharları  
önlemek amacıyla Devlet tarafından uygulanan süreç, Mikail Ataman’ın tedavi görmesi ile  
işlemeye başlamıştır. Fakat sonrasında, yetkililerden makul olarak beklenebilecek, ilgilinin  
ölümüne sebebiyet verebilecek bir silah taşımasına engel olmak gibi somut önlemler  
alınmamıştır.  
AİHM, bu çerçevede AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.  
2. Ulusal makamlar tarafından yürütülen soruşturmalar  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması  
yükümlülüğünün, 1. madde uyarınca “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese bu  
Sözleşme’nin (...)de belirtilen hak ve özgürlükleri tanı[ması]” şeklinde Devlete düşen genel  
görevle birlikte, zor kullanmaya başvurmanın bir kimsenin ölümüne yol açması halinde etkin  
bir soruşturma yürütülmesi anlamına geldiğini ve bunu şart koştuğunu hatırlatır (Bkz. mutatis  
mutandis, McCann ve diğerleri-Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, Kaya-Türkiye, 19  
Şubat 1998 tarihli karar, Derleme, ve Tanrıbilir).  
AİHM, yukarıda bahsedilen yükümlülüğün, yalnızca, ölüme bir Devlet görevlisinin  
neden olduğunun tespit edildiği durumlar için geçerli olmadığını vurgular. Zira yetkili  
mercilerin ölüm olayından haberdar edilmeleri, ölümün meydana geldiği koşullar hakkında  
Sözleşme’nin 2. maddesinden kaynaklanan etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü  
ipso facto doğurur (Bkz., mutadis mutandis, Ergi-Türkiye, 28 Temmuz 1998 tarihli karar,  
Derleme, Yaşa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme, Hugh Jordan-Birleşik Krallık,  
no: 24746/94, ve A. ve diğerleri-Türkiye, no:30015/96, 27 Temmuz 2004).  
Yürütülen soruşturma aynı zamanda sorumluların tespit edilip nihayetinde  
cezalandırılmalarını sağlayacak şekilde etkili olmalıdır (Oğur-Türkiye, no 21594/93). Burada  
sözkonusu olan sonuca değil, araçlara ilişkin bir yükümlülüktür. Yetkili mercilerin, olaylara  
ilişkin delillerin, özellikle de görgü tanıklarının ifadelerinin, polislerin elde ettiği bilimsel ve  
teknik verilerin, gerektiğinde maktulün vücudundaki zedelenmeleri tam ve belirgin bir şekilde  
gösterecek bir otopsi sonucunun ve hastanede yapılan gözlemlerin nesnel bir  
değerlendirmesinin toplanabilmesi için makul olarak kendilerine açık olan tedbirleri almaları  
gerekmektedir (Bkz. örneğin, Salman-Türkiye, no:21986/93, Tanrıkulu-Türkiye, no:23763/94,  
Gül-Türkiye, no: 22676/93, 14 Aralık 2000 tarihli karar).  
Mevcut davada, soruşturmadan sorumlu mercilerin girişimleri tartışmaya mahal  
vermemektedir.  
10  
Soruşturma dosyasında yer alan unsurlardan, Mikail Ataman’ın cesedinin  
bulunmasından hemen sonra Askeri Savcı’nın olay yerine geldiği anlaşılmaktadır. Olay  
yerinde bulunan kovan ve maktulün silahı üzerinde inceleme yapılmıştır. Mikail Ataman’ın  
cesedi üzerinde ayrıntılı bir otopsi yapılmıştır. Askeri Savcı hazırlık soruşturması yapmıştır.  
Bu soruşturma çerçevesinde, cesedi bulan askerlerin ve maktulün üstlerinin, arkadaşlarının ve  
ailesinin ifadelerine başvurulmuştur. Ayrıca, Askeri Savcı, Adıyaman Savcılığı aracılığıyla  
Mikail Ataman’ın psikolojik durumu ve kişiliği hakkında bilgi edinmiştir. Olayın meydana  
geldiği gece nöbet düzenlemesi, U. adlı Komutanın maktule karşı ve askerlerine karşı  
tutumları da üç uzmandan oluşan heyet aracılığıyla soruşturma konusu olmuştur.  
Buna karşılık, Askeri Savcı tarafından yürütülen soruşturmanın yetersizliği, Savcı’nın  
Ankara’da bulunan Askeri Hastane’nin psikiyatri servisi ile maktulün üstleri arasındaki  
iletişim kopukluğunun nedenlerini araştırmaması hususunda ortaya çıkmaktadır. Bu konu ile  
ilgili olarak yapılacak bir araştırma, yetkili mercilerden her birinin sorumluluklarının tespit  
edilmesi bakımından belirleyici olabilirdi. Soruşturma sonucunda alınacak olan kararlar,  
sağlık personelinin, Mikail Ataman’ın psikolojik durumu hakkında askeri birliğe bilgi verme  
konusunda bir ihmalinin bulunup bulunmadığına, ya da ihmalin, askerin sağlık durumundan  
haberdar olan ve Mikail’e verilen silahı geri almayan üstlerinden kaynaklandığına karar  
verilmesine bağlı olarak değişiklik gösterebilirdi.  
Mikail Ataman’ın sağlık durumuna ilişkin bilgi verilmesinde, sağlık personelinin ya  
da askeri üstlerinin sorumluluğunun bulunup bulunmadığının tespit edilebilmesi amacıyla bir  
soruşturma yapılmamış olmasını dikkate alan AİHM, Savunmacı Devlet’in, başvuranın  
oğlunun ölümü hakkında etkili ve eksiksiz bir soruşturma yürütüme görevini yerine  
getirmediğine kanaat getirmektedir.  
Sonuç olarak, AİHS’nin 2. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, AİHS’nin 8. maddesine atıfta bulunarak, yaşadığı psikolojik sorunlar  
yüzünden, Mikail Ataman’ın askerdeyken karşı karşıya bulunduğu tehdit nedeniyle kendisinin  
ve ailesinin içerisinde bulunduğu endişeden şikayetçi olmaktadır.  
AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği yönündeki kararını dikkate alan AİHM, bu  
şikayetin ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığına kanaat getirmiştir.  
III. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunarak oğlunun ölümünden sonra etkili  
ve yeterli bir soruşturma yürütülmediğinden şikayetçi olmaktadır.  
Hükümet, başvuranın iddiaları üzerine adli askeri mercilerin etkili ve derinlemesine bir  
soruşturma başlattıklarını. Yürütülen soruşturmada, çok sayıda ifade, belge ve rapora  
başvurulduğunu belirtmektedir. Soruşturma sırasında, Mikail Ataman’ın ölümünde,  
komutanının hatası olduğunu doğrulayacak herhangi bir delil bulunamamıştır.  
AİHM, AİHS’de yer alan hak ve özgürlükler iç hukukta ne şekilde tanınmış olursa  
olsun, Sözleşme’nin 13. maddesinin, bu hak ve özgürlüklerden iç hukukta yararlanılmasını  
sağlayacak yolların varlığını güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla Sözleşmeci  
11  
Devletler, bu hükmün kendilerine getirdiği yükümlülüklere ne şekilde uydukları konusunda  
belli bir takdir payından yararlanma hakkına sahip olsalar da, sözkonusu hüküm, AİHS’ye  
dayalı “savunulabilir bir şikayetin” içeriğinin incelenmesini ve uygun bir telafinin  
sunulmasını sağlayacak bir iç hukuk yolunu zorunlu kılmaktadır. AİHS’nin 13. maddesinden  
doğan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın Sözleşme uyarınca yaptığı şikayetin niteliğine  
bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte bu maddenin gerektirdiği başvuru yolu hukuken  
olduğu kadar pratikte de “etkili” olmalı ve özellikle bu başvuru yolunun kullanılması,  
Savunmacı Devlet’in yetkili mercilerinin fiilleri tarafından haksız bir biçimde  
engellenmemelidir (Bkz., Aksoy – Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Derleme, Aydın-  
Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Derleme ve Kaya, adıgeçen karar).  
Yaşam hakkının korunmasının arzettiği temel önem dikkate alındığında, AİHS’nin 13.  
maddesi, gerektiğinde tazminat ödenmesinin yanı sıra, ölümden sorumlu olanların tespit  
edilmesi ve cezalandırılmasına yönelik derin ve etkili araştırmalar yapılmasını şart koşmakta  
ve şikayetçinin soruşturma usulüne etkin bir şekilde erişebilmesini içermektedir (Kaya,  
adıgeçen karar).  
AİHM, mevcut davada sunulan deliller ışığında, maktulün diğer askerler tarafından  
öldürüldüğünün ortaya konulmadığına fakat tehlikeli psikolojik bir durumda iken, kendi  
tüfeği ile intihar ettiğinin belirtildiğine karar vermiştir. Bu durum yine de, AİHS’nin 2.  
maddesine dayanan şikayeti, 13. madde açısından “savunulabilir” olmaktan yoksun  
bırakmamaktadır (Bkz. Boyle ve Rice-Birleşik Krallık,27 Nisan 1988 tarihli karar, Kaya,  
adıgeçen karar, Yaşa- Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme). Bu nedenle yetkililerin,  
maktulün hangi şekilde öldüğü konusunda etkili bir soruşturma yürütme zorunluluğu  
bulunmaktaydı.  
AİHM’nin de daha önce belirttiği gibi, yürütülen cezai soruşturma, Mikail Ataman’ın  
sağlık durumuna ilişkin bilgilerin iletilmesinde ya da değerlendirilmesinde, sağlık  
personelinin ve üstlerinin sorumluluklarının bulunup bulunmadığının tespit edilmesini  
sağlayacak bir sonuç doğurmamıştır. Buna bağlı olarak soruşturma, başvuranın oğlunun  
ölümüne ilişkin ayrıntılar da sunmamıştır.  
Bu koşullar altında, AİHS’nin 2. maddesinden kaynaklanan soruşturma  
yükümlülüğünün daha ötesinde şartlar taşıyan 13. maddede öngörüldüğü gibi, etkili bir  
soruşturma yürütüldüğü kabul edilemez.  
Sonuç olarak, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.  
A.Tazminat  
Başvuran, Mikail Ataman’ın ölümünün yol açtığı gelir kaybı nedeniyle 23.959.10  
Amerikan Doları tutarında maddi zarara uğradığını iddia etmektedir. Başvuran ayrıca,  
kendisinin, Mikail Ataman’ın annesinin ve sekiz kardeşinin uğradığı manevi zarar için  
140.000 Amerikan Doları talep etmektedir.  
Hükümet, bu iddialara karşı çıkmaktadır.  
12  
AİHM, maddi tazminat ile ilgili olarak, başvuranın iddialarının kanıtlanmamış ve  
belgelendirilmemiş olduğunu not etmektedir. Bu nedenle, bu ad altında tazminat ödenmesine  
gerek olmadığına kanaat getirmiştir.  
AİHM, manevi tazminatla ilgili olarak, Mikail Ataman’ın ailesinin, AİHS’nin ihlal  
edilmesi nedeniyle bir takım acılar yaşamış olabileceklerine kanaat getirmektedir. AİHM  
hakkaniyete uygun olarak Mikail Ataman’ın hak sahiplerine 20.000 Euro ödenmesinin makul  
olacağına karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran, yapılan masraf ve harcamalar için 12.908.08 Amerikan Doları talep  
etmektedir. Bu tutarın 8.200 Amerikan Doları avukatlık ücretini, 311 Amerikan Doları  
tercüme masraflarını ve 4397,08 Amerikan Doları da çeşitli harcamaları kapsamaktadır.  
Başvuran, bu taleplerin çoğunluğu için ilgili belgeleri sunmaktadır.  
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.  
Mahkemenin bu konudaki içtihadı ve mevcut unsurlar doğrultusunda AİHM, tüm  
masraflarla birlikte başvurana, 7.000 Euro ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Mikail Ataman’ın ölüm koşulları nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal  
edildiğine;  
2. Etkili soruşturma yürütülmemiş olması nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal  
edildiğine;  
3. AİHS’nin 8. maddesi bakımından herhangi bir sorunun bulunmadığına;  
4. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL.’ye çevrilmek üzere, her türlü  
vergiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvurana:  
i. manevi tazminat olarak 20.000 Euro (yirmi bin) ödenmesine;  
ii.masraf ve harcamalar için 7.000 Euro (yedi bin) ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar  
Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz  
oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faizi ödenmesine;  
13  
6. Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 27 Nisan 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
14