CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
AY - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 30951 / 96)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRASBOURG  
22 Mart 2005  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (30951/96) başvuru no’lu davanın  
nedeni bu ülke vatandaşı olan Ali İhsan Ay’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları  
Komisyonu’na 4 Mart 1996 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin eski 25. maddesi  
uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)  
karşısında öncelikle İstanbul Barosu avukatlarından D.Yüksel, M. Narin, M. Gürsoy, Z.  
Rüzgar ve F.Bozluoğlu tarafından temsil edilmiş, ardından 25 Ocak 2002 tarihinde bu  
avukatların yerini Frankfurt’ta avukat Berthold Fresenius almıştır.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
A. Başvuranın geçmişi  
Başvuran 1971 doğumlu, 2001 yılından bu yana Almanya’da ikamet eden kürt kökenli  
ve alevi bir T.C. vatandaşıdır.  
16 Nisan 1992 tarihinde başvuran aşırı sol örgüte üye olma suçundan ilk kez  
tutuklanmış ve daha sonra salıverilmiştir. 1993 yılında başvuran her fırsatta yasadışı örgüt  
DHKP-C’ nin (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi / Cephe) sempatizanlığını yapmış, örgüt adına  
el ilanı dağıtmış, toplantılar düzenlemiş, yeni üyelerin örgüte katılımını sağlamıştır. O  
dönemde başvuran açlık grevinde bulunan tutuklu yakınlarına destek vermiş ve sık sık  
cezaevlerini ziyaret etmiştir.  
B. Başvuranın tutuklanması ve göz altına alınması  
15 Kasım 1995 tarihinde sivil giyimli dört kişi başvuranı Sağmalcılar Cezaevinden  
alan minibüsten inmeye zorlamıştır. Kendilerini JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle  
Mücadele Birimi – Jandarma terörle mücadele ve bilgi edinme birimi) mensupları olarak  
tanıtan bu kişiler cezaevinin 700 metre yakınında minibüsü durdurmuşlardır. Jandarma  
tarafından oluşturulan bu birimin varlığı yetkililerce daima yalanlanmıştır.  
Elleri ve ayakları bağlanan başvuran bir binanın zemin katındaki hücrede tutulmuş,  
Sağmalcılar Cezaevi’ne ziyaret nedeni, DHKP-C bünyesindeki faaliyetleri özellikle de kısa  
bir süre önce meydana gelen iki askerin öldürülmesi olayı ile ilgili sorguya çekilmiştir.  
Başvuran sorgulamalar sırasında ölümle tehdit edilmiş ve çeşitli işkencelere tabi tutulmuştur.  
Başvuran daha sonra oraya iki saat uzaklıktaki inşaatı süren başka bir binaya  
götürülmüştür. Oradan kaçmaya çalışan başvuran tekrar yakalanmış ve bir araca bindirilerek  
45 dakika uzaklıktaki bir villaya götürülmüştür. Villanın zemin katında başvuran R.Harman  
isimli bir bayanı sesinden tanımıştır.  
Başvuran daha sonra kendini Bozo kod adıyla tanıtan bir kişi tarafından sorgulanmış,  
bu kişi terörist bir örgüt bünyesinde bulunduktan sonra «kontrgerilla» ya katıldığını ifade  
etmiştir. Başvuran bu villada beş gün kalmıştır.  
17 Kasım 1995 tarihinde başvuranın kız kardeşi Medine Ay İstanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesi Cumhuriyet Savcısına yazılı müracaatta bulunarak 15 Kasım 1995 tarihinde Özen  
ve Selma adlı iki kişiyle aynı anda tutuklanan kardeşinin durumundan endişe duyduğunu ve  
akıbetini merak ettiğini ifade etmiştir.  
Medine Ay’ın talebi üzerine Cumhuriyet Savcısı, Ali İhsan Ay’ın isminin ne Jandarma  
tutuklama kayıtlarında ne de Terörle Mücadele Yerel Şube kayıtlarında yer aldığı  
açıklamasında bulunmuştur.  
C. Başvuran hakkında yapılan şikayetler  
18 Kasım 1995 tarihinde Medine Ay’ın vekili D. Yüksel, kontrgerilla tarafından  
kaçırıldığını ve başvuranla aynı yerde sekiz gün kaldığını belirten R. Harman’dan uyarı  
mesajı almıştır. Bayan Yüksel aynı gün İstanbul Cumhuriyet Savcılığına giderek başvuranın –  
söylediğine göre – Bayrampaşa Cezaevi girişi önünden saat 14.00 sularında kaçırılması ve  
kayboluşuyla ilgili olaylar hakkında bir soruşturma açılması talebinde bulunmuştur.  
Müvekkilinin beyanlarına dayalı olarak R.Harman müvekkilini kaçıranların yasadışı  
örgütlerden pişmanlık duyarak ayrılan eski «kontrgerilla» mensupları olduklarını, aralarında  
Tunceli basınında tanınan «Bozo» kod adlı Yusuf Geyik’in de bulunduğunu beyan etmiş, bu  
doğrultuda Gerçek adlı bir derginin 1993-14 no’lu sayısında çıkan makaleyi sunmuştur.  
Avukat ayrıca başvuranın kaybolduğu günün ertesinde Medine Ay’ın evinden 0 212 535 13  
07 no’lu telefondan kimliği bilinmeyen kişilerce arandığını bu şahısların kardeşinin  
yanlışlıkla kaçırıldığı ve yakın zamanda serbest bırakılacağı bilgisini verdiklerini belirtmiştir.  
18 Kasım 1995 tarihinde Yüksel, bu defa R. Harman adına, kaçırılma ve kötü  
muameleye maruz bırakılma gerekçesiyle bir şikayette bulunmuştur.  
19 Kasım 1995’te Medine Ay, kardeşinin kaybolması ile ilgili Türkiye İnsan Hakları  
Derneği İstanbul Şubesi’ne başvurmuştur.  
Başvuran 20 Kasım 1995 tarihinde saat 16.00 sularında Yeşilköy’de (İstanbul) serbest  
bırakılmıştır. Ertesi gün Yüksel ile görüşen başvuran, tutuklanışı ve maruz kaldığı olaylar  
hakkında bilgi vermiştir.  
Aynı gün 21 Kasım 1995’te başvuran «kontrgerilla» üyeleri hakkında şikayette  
bulunarak «sivil polisler» veya «JİTEM’e bağlı askerler» tarafından kaçırıldığını öne  
sürmüştür.  
D. Yapılan şikayetle ilgili yürütülen soruşturmalar  
Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine başvuran önce İstanbul Adli Tıp Kurumuna  
ardından Haseki Hastanesi’ne gönderilerek sağlık kontrolünden geçirilmiştir. 21-22 Kasım  
1995 tarihli sağlık raporlarında başvuranın vücudunda çeşitli ebatlarda darp izlerine  
rastlanıldığı belirtilmiştir.  
Doktorlar başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığını fakat 15 gün istirahat etmesi  
gerektiğini kaydetmişlerdir.  
23 Kasım 1995 tarihinde Cumhuriyet Savcısı yetkisizlik kararı vererek dava dosyasını  
Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiş, ardından Eyüp Cumhuriyet Savcılığı da aynı  
nedenle dava dosyasını Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir. Bu noktada başvuran  
ve R. Harman’ın davaları hakkında ayrı ayrı başlatılmış olan soruşturma dosyalarının  
birleştirilmesine ve tek soruşturma yürütülmesine karar verilmiştir.  
30 Kasım 1995 tarihinde başvuran İnsan Hakları Derneği’ne başvurmuş, buradaki  
yetkililer başvuranın sağlık taramasından geçirilmesi için üç hekimi görevlendirmiştir.  
Başvuran genel bir muayeneden geçmiş, vücudunda sigara izlerine benzer çeşitli izler tespit  
edilmiş, başvuran hekimlere uyku güçlüğü, halsizlik, konsantrasyon bozukluğu v.b. gibi  
şikayetlerde bulunmuştur. Ertesi gün 1 Aralık 1995’te başvuran bir nörolog tarafından  
muayene edilmiştir. Doktorlar psikiyatrik kontrol için başvurana randevu vermişler fakat  
başvuran bu randevuya gitmemiştir.  
12 Nisan 1996 tarihinde başvuran Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak  
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nda dile getirmiş olduğu şikayetleri yinelemiştir.  
23 Mayıs 1996 tarihli yazısı ile Tekirdağ Emniyet Müdürlüğü Tekirdağ Cumhuriyet  
Savcılığı’na ne başvuranın ne R.Harman’ın gözaltına alındığını belirtmiştir.  
29 Mayıs 1996’da başvuran ve R.Harman tarafından polisler hakkında yapılan  
suçlamalarla ilgili olarak Savcılık ratione personae bakımından yetkisizlik kararı vermiş ve  
kamu görevlileri hakkında soruşturma yürütülmesine dair kanun uyarınca dava dosyasını  
Tekirdağ İdare Kurulu’na göndermiştir.  
17 Haziran 1996 tarihli kararı ile Kurul, ne sözkonusu polisler ne de diğer Devlet  
görevlilileri hakkında soruşturma başlatıldığına ilişkin kanıtlayıcı herhangi bir unsur  
bulunmadığından dava dosyasını Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir.  
28 Haziran ve 20 Eylül 1996 tarihli yazıları ile Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı, Emniyet  
müdürlüğünden başvuranı ve R.Harman’ı kaçırmaktan ve onlara kötü muamelede  
bulunmaktan sorumlu «PKK itirafçıları, kontrgerilla» olarak tanımlanan dört kişinin  
bulunması ve tutuklanması talebinde bulunmuştur.  
3 Mayıs 1997’de Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine A.N.Ç. Emniyete  
çağrılmış ve R. Harman’ın kaçırılmasında kullanılan 34 ULE 71 plakalı araçla ilgili olarak  
sorgulanmış, adı geçen plakanın 24 Aralık 1993 tarihinden bu yana sahibi bulunduğu Opel  
Astra marka otomobile ait olduğunu ifade ederek, Kasım 1995’te İstanbul’dan ayrılmadığını  
ve otomobilinin çalınmadığını eklemiştir.  
4 Haziran 1997’de Savcılık R.Harman’ın serbest bırakıldıktan sonra kaldığı adresin  
tespiti için inceleme başlatmıştır.  
17 Kasım 1997’de Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı Emniyet Müdürlüğü ve İstanbul  
Jandarma Bölge Komutanlığı’ndan R.Harman’ın, başvuranın, Bozo kod adlı Yusuf Geyik’in  
ve Tatar kod adlı Sakallı Veli Yeşil’in isimlerinin kayıtlarında geçip geçmediğini kontrol  
etmelerini talep etmiştir.  
26 Ocak 1998’de Emniyet Müdürlüğü, ne R.Harman ne başvuran hakkında özgürlüğü  
kısıtlayıcı hiçbir önlem alınmadığını ve Bozo ve Tatar kod adlı kişiler hakkında resmi hiçbir  
kaydın bulunmadığı bilgisini kaydetmiştir.  
27 Ocak 1998’de Jandarma Bölge Komutanlığı’ndan da benzer yanıt gelmiştir.  
4 Şubat 1998’de Cumhuriyet Savcısı, aynı soruyu İstanbul Bölge ve Genel Jandarma  
Komutanlıklarına yöneltmiş, askeri yetkililer 9 Mart 1998 tarihinde cevaben vermiş oldukları  
yazıda aranan bu iki şahıs hakkında hiçbir bilginin mevcut olmadığını bildirmişlerdir.  
E. Başvuranın vatandaşlıktan çıkmasından sonraki olaylar  
22 Nisan 2001 tarihinde başvuran Türkiye’yi terk ederek yasal yollardan uçakla  
Almanya’ya yerleşmiştir. Siyasi iltica statüsünden yararlanmak istemiş ve bu hak kendisine  
2002 tarihinde verilmiştir.  
15 ve 16 Ekim 2003 tarihlerinde kendileri de sığınmacı olan dört kişi (Adem Gencer,  
Sevim Derya, Mahmut Seçik ve kimliği bilinmeyen bir kişi) başvuran hakkında yazılı  
tanıklıkta bulunmuşlardır.  
21 Ekim 2003’te İnsan Hakları Derneği başvuranın istemiş olduğu sağlık raporunu on  
beş fotoğrafla birlikte ve 30 Kasım – 1 Aralık tarihleri arasında yapılan tetkiklerin sonuçlarını  
göndermiştir.  
23 Ekim 2003 tarihinde başvuranın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapmış  
olduğu başvurunun kabuledilebilirlik kararı ulaştırılmış, Adalet Bakanlığı Tekirdağ  
Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiş olduğu yazıda o ana dek yürütülen soruşturmaların seyri  
hakkında bilgi talep etmiştir.  
30 Ekim 2003 tarihinde başvuran Almanya’daki Bamberger Hof Hospital psikiyatri  
kliniğinde muayene edilmiştir. Hazırlanan tıbbi raporda başvuranın maruz kaldığı olaylar  
sonucunda geri döndürülemez post-travmatik bir duruma yol açtığı ifade edilmiştir.  
8 Kasım 2003 tarihinde başvuran ve R. Harman’ın olay tatbikatı için çağrılmasına  
karar verilmiş fakat her ikisi de bildirdikleri adreslerde bulunamamışlardır.  
4 Aralık 2003 tarihinde Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı Adalet Bakanlığı’nın  
sözkonusu yazısına cevaben soruşturmaların sonuçları hakkında bilgi vererek başvuranın ve R.  
Harman’ın iddia ettikleri olayların inandırıcılığının teyit edilmesi ölçüsünde bu soruşturmanın  
bundan böyle İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülmesi gerektiği görüşünü  
iletmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, öne sürülen iddiaların güvenilirliğine şüphe düşürdüğünü  
düşündüğü unsurlar arasında bir sıralama yapmıştır:  
-
-
34 ULE 71 plakalı Opel Astra marka özel aracın R.Harman’ın kaçırılmasında  
kullanılan ve öne sürüldüğü gibi kamuya ait sahte plakalı Kartal marka otomobil  
olması mümkün değildir;  
çelişkili beyanlarına rağmen R. Harman’ın 16 Kasım 1995 tarihinde Tekirdağ Emniyet  
Müdürlüğü’nün yanında bulunan Yat otelinde olduğu kesindir; normal şartlar altında  
bu kişinin, Emniyet Müdürlüğü girişinde sürekli nöbette bulunan polis memurlarının  
yanına gitmesi beklenirdi.  
-
-
resmi olarak elde edilen verilerde yer aldığı üzere Devlet kurumlarında Yusuf Geyik  
(Bozo), Sakallı Veli Yeşil (Tatar) isimli hiçbir kimse tanınmadığı gibi; R.Harman’ın  
ve Ali İhsan Ay’ın ileri sürdüğü gibi «Devlet görevlileri» de değildir; bu durumda  
saldırganlar ancak başkaları olabilir.  
R.Harman ve Ali İhsan Ay kendilerini kaçıranların kimlik tespitinin yapılması ve  
olayların tatbikatı için kendilerine yapılan iki çağrıya yanıt vermemişlerdir.  
Bu nedenle Cumhuriyet Savcısı şu sonuca varmaktadır:  
«Sonuç olarak, şikayetçilerin öne sürdükleri iddialara göre zorla kaçırıldıkları ve  
işkence gördükleri şüpheli bir durumdur. Vermiş oldukları beyanlar ve sağlık  
raporları haricinde, dile getirdikleri olaylara dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır. (...)  
bürosu avukatının onları yönlendirdiği düşünülmektedir. Elazığ ve Malatya Devlet  
Güvenlik Mahkemeleri yasadışı örgüt Dev-Sol’a üye olma ve yasak gazete dağıtma  
suçlarından R.Harman’ın tutuklandığı; Ali İhsan Ay’a gelince, bu kişi yasadışı sol bir  
örgüte üye olduğundan şüphe edildiğinden 16 Nisan 1992 tarihinde göz altına alınmış,  
fakat sonra serbest bırakılmıştır, ve [en son olarak] başka bir mahkumiyetinin olması  
nedeniyle ceza infaz bürosu müdürlüğüne çağrılmıştır.»  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, “Devletin silahlı kuvvetlerinin bir parçası olan JİTEM üyeleri” tarafından  
altı gün süreyle usule aykırı olarak hapis tutulduğunu ve işkence gördüğünü iddia etmekte ve  
bu itibarla AİHS’nin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.  
A. Tarafların İddiaları  
Hükümet, Devlet görevlilerinin, iddia edilen adam kaçırma ve kötü muamelede  
bulunma olaylarına karıştığına dair elle tutulur herhangi bir delilin bulunmaması nedeniyle,  
başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun, hatta hayal ürünü olduğunu ileri sürmektedir.  
Hükümet ayrıca, başvuranın şikayetinden sonra ara vermeden cezai soruşturmaların  
başlatıldığını ve bunun eleştiriye meydan vermediğini hatırlatmaktadır.  
Başvuran bu sava karşı çıkarak şikayetlerini sürdürmektedir. Başvuran şikayetlerini  
desteklemek üzere, özel olarak Gerçek dergisinin 1993-14. sayısında çıkan bir makaleyi, beş  
kişinin tanıklığını, üç sağlık raporunu, genel olarak ise Türkiye’nin güneydoğusunda o  
zamana kadar gerçekleştirilen benzeri şiddet olaylarını göstermektedir. Başvuran özellikle o  
dönemde Sağmalcılar Cezaevi’nin yasadışı örgüt liderlerinin kaldığı yer olmakla ünlü  
olduğunu, dolayısıyla cezaevinin çevresinin polisin sıkı gözetim altında tutulduğunu; normal  
koşullarda hiç kimsenin bu bölgeden bir başka kişiyi kaçırmayı başarmasının mümkün  
olmadığını vurgulamaktadır: Aslında, cezaevinin çıkışında nöbet tutan görevliler telsizle, daha  
uzakta bulunan devriyelerden işaret edilen aracı durdurmalarını istemişler ve içindeki  
yolcuları yakalamışlardır.  
Yürütülen ceza soruşturmalarına ilişkin olarak başvuran, bunların o güne kadar hiçbir  
somut sonuç vermediğini belirtmektedir. Bu itibarla başvuran AİHM’den Hükümet’in 10  
Haziran 2004 tarihinde sunduğu belgeleri dikkate almamasını talep etmektedir. Sözkonusu  
belgeler yalnızca R. Harman davasında yürütülen soruşturmalara ilişkin olup, başvuranın  
kendi davasının değerlendirilmesinde ispat değerine sahip değildir.  
B. AİHM’nin Takdiri  
1. Mevcut davada belirtilen olaylar hakkında Devletin sorumluluğu konusunda  
AİHS’nin 3. maddesine aykırı muamele iddialarının uygun delil unsurlarıyla  
desteklenmesi gerektiği düşüncesinden hareket eden AİHM (Dikme-Türkiye, no: 20869/92, §  
CEDH 2000-VIII), ilk bakışta, başvuran tarafından sunulan sağlık raporlarının bile tek başına,  
başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakıldıktan sonra son derece ciddi boyutta kötü  
muamelelere maruz kaldığı yönündeki iddiasını desteklemede yeterince sağlam bir dayanak  
teşkil ettiğini gözlemlemektedir.  
Bu husus taraflar arasında ihtilafa neden olmamakla birlikte, taraflar, sözkonusu  
şiddetten sorumlu olanların kimliği konusunda ciddi bir anlaşmazlık içindedirler.  
Bunları ayırt etmek için, başvuranın öne sürdüğünün aksine, AİHM yalnızca olaylar  
esnasındaki mevcut koşuları değil, aynı zamanda, Harman ve başvuranın davalarında  
yürütülen ortak soruşturma dosyasına ilişkin Hükümet’in sunduğu belgeler de dahil olmak  
üzere, o güne kadar elde edilen bilgilerin tümünü gözönünde bulunduracaktır (Yaşa-Türkiye, 2  
Eylül 1998 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler 1998-VI, s. 2437, § 94).  
Mevcut davada, başvuran tarafından belirtilen tanıkların nesnelliği sorusu bir kenara  
bırakılırsa, sözkonusu tanıkların hiçbirisinin görgü tanığı olmadığına dikkat çekmek gerekir:  
Harman, başvuranı sesinden tanıdığı düşüncesindeyken, diğer dört arkadaşları yaşanandan  
çok aktarılan olayları anlatmaktadırlar. Her ne olursa olsun sözkonusu tanıkların ifadeleri,  
başvuranın kaçırılıp ardından işkence gördüğü koşulları aydınlatabilecek yeni ve  
doğrulanabilir hiçbir unsur getirmemiştir.  
Olayların meydana geldiği dönemde Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde hüküm süren  
durum sözkonusu olduğunda ise AİHM daha önce de, güvenlik güçleri ile kontrgerilla adı  
verilen kişilerden oluşan paramiliter bir oluşum arasındaki karanlık ilişkileri gündeme getiren,  
kayıp ve ölüm olaylarını incelemek durumunda kaldığını hatırlatır (Bkz., örneğin, Yaşa-  
Türkiye, adıgeçen karar, Tanrıkulu-Türkiye [GC], no 23763/94, CEDH 1999-IV ; Kılıç-  
Türkiye, no 22492/93, CEDH 2000-III ; Ertak -Türkiye, no 20764/92, CEDH 2000-V ; Akkoç -  
Türkiye, no 22947/93 et 22948/93, CEDH 2000-X ; Mahmut Kaya-Türkiye, no 22535/93,  
CEDH 2000-III ; Ekinci-Türkiye, no 25625/94, 18 Temmuz 2000 ; Ülkü Ekinci-Türkiye, no  
27602/95, 16 Temmuz 2002 ; Tepe -Türkiye, no 27244/95, 9 Mayıs 2003 ; Nuray Şen -  
Türkiye, no 41478/98, 17 Haziran 2003 ; M.K. -Türkiye, no 29298/95, 13 Temmuz 2004 ;  
Buldan -Türkiye, no 28298/95, 20 Nisan 2004 ; O. -Türkiye, no 28497/95, 15 Temmuz 2004).)  
Bu davalarda AİHM, kamuoyunda Susurluk Raporu olarak bilinen bir belgeyi  
değerlendirmeye almıştır. Sözkonusu Raporda ulaşılan sonuçlar belli ölçüde 1992-1994 yılları  
arasında ve o tarihten itibaren, güneydoğu bölgesinde siyaset adamları, devlet kurumları ve  
öncelikli olarak PKK’yı desteklediklerinden şüphe edilen kişileri hedef alan yer altı grupları  
arasındaki üçlü yasadışı çıkar ilişkisinin varlığını doğrulamaktaydı.  
AİHM bazen, özellikle mağdurların kimlikleri ve geçmişleri hakkında, suç teşkil eden  
eylemlerde Devlet görevlilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak yer almaları konusundaki  
iddialarını dayandırabilecekleri ilgili unsurları ortaya çıkarabilmiştir (Bkz., örneğin, Tepe, §  
173; Ülkü Ekinci, § 141; Nuray Şen, § 171 ve Buldan, § 78, adı geçen kararlar).  
Bununla birlikte AİHM son olarak, daha sağlam delillerin yokluğunda, Devlet  
görevlilerinin belirli bir olaya karışmalarının Susurluk Raporu’na dayanılarak gerekli delil  
düzeyinde tespit edilemeyeceğine kanaat getirerek bu varsayımları dikkate alamamak  
gerektiğine karar vermiştir (adıgeçen, Yaşa § 94).  
Mevcut davaya ilişkin olarak, AİHM, uyandırdığı kaygılara rağmen ne Susurluk  
Raporu’nun ne de Gerçek dergisinde yayınlanan makalenin –ki sözkonusu metinlerde  
başvuranın iddia ettiği olaylar hakkında hiçbir şey yazılmamıştır (Bkz., örneğin, Buldan,  
adıgeçen karar, § 81) – başvurana yapılan saldırının Devlet güçleri tarafından ya da bunların  
işbirliğiyle gerçekleştirildiği varsayımını tek başına ortaya çıkaramayacağını yineler.  
Bu itibarla JİTEM ve Bozo kod adlı Yusuf Geyik isimlerinin AİHM’nin önüne tekrar  
gelmesinden herhangi bir sonuç çıkarılamaz (Bkz., diğerleri arasında, Tepe, §§ 85-86, Ekinci,  
§§ 65 ve 73 ve Mahmut Kaya, §§ 24, 33 ve 37). Zira Türkiye’nin güneydoğusundaki  
durumun, örneğin İstanbul gibi Olağanüstü Hal Bölgesi’nin dışındaki bölgelere de yayıldığı  
ve/veya kürt yanlısı isyancı hareketleri desteklediklerinden şüphe edilenlerin dışındaki diğer  
kişileri de etkilediği varsayılsa bile, bu isimlerin başvuranın iddia ettiği olaylara bağlanmasına  
elveren hiçbir doğrudan delil bulunmamaktadır (Bkz., örneğin, Mahmut Kaya, adıgeçen karar,  
§ 105).  
Sonuç olarak, başvuranın Devlet görevlileri tarafından veya onların işbirliğiyle  
kaçırılıp işkence gördüğü yönünde her sonuç, her türlü makul şüphenin ötesinde ortaya çıkmış  
bir tespitten çok olguların genelleştirilmesine dayanmaktadır. Aynı şey, ilgili dönemde, şu  
veya bu ziyaretçiyi yakalamak amacıyla yüksek güvenlikli cezaevlerinin uzağında konuşlanan  
polisin sık sık pusuya düşürme yöntemine başvurduğu iddiası için de geçerlidir. Bu husus  
hakkında dosyada yer alan son derece kısıtlı unsurlar karşısında, burada doğrulanması  
imkansız bir varsayım sözkonusudur.  
Dolayısıyla AİHM, soruşturmayı yürütmekle yetkili ulusal mercilerin, başvuranın  
maruz kaldığı olayların üçüncü kişilere yüklenebileceği yönünde ulaştıkları tespitleri şüpheye  
düşürebilecek hiçbir unsura rastlamamıştır (Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar, A  
serisi no: 269, s. 17, §§ 29-30).  
Bununla birlikte, Devletin yargı yetkisi altındaki kişilere, mevcut davada olduğu gibi,  
sivil vatandaşlar tarafından olsa bile şiddet uygulanmasını önleyecek doğru önlemleri  
almadığı durumlarda Devlete sorumluluk yüklenebileceği hatırlanırsa, AİHM’nin incelemesi  
burada bitmeyecektir (Mahmut Kaya, adıgeçen karar § 115, A.-Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998  
tarihli karar, Derleme 1998-VI, ss. 2699-2700, §§ 22 ve 24; aynı zamanda bkz., mutadis  
mutandis, Osman-Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998, Derleme 1998-VIII, ss. 3159-3160, §§ 115-  
116).  
Sonuç olarak, Türkiye’deki yasaların, başvuranı, AİHS’nin 3. maddesine aykırı  
muamelelerden koruduğundan emin olmak ve Türk makamların, başvuranın, gerçekleşmesini  
engellemedikleri gerçek ve yakın bir risk altında olduğunu bildiklerine ya da bilmeleri  
gerektiğine inandıracak nedenlerin olup olmadığını araştırmak gerekir (ibidem).  
Oysa başvuran daha önce, ne herhangi birileri tarafından hedef alınmakla tehdit  
edildiğini ya da böyle hissettiğini iddia etmiş, ne de saldırıya uğrama endişesiyle, şu veya bu  
şekilde yetkili mercilerden yardım istemiş veya yetkili mercilerin buna dikkatini çekmiştir  
(Bkz., örneğin, adıgeçen kararlar, Kılıç, § 76 ve Mahmut Kaya, § 87). Bu koşullarda ve  
yukarıda belirtilen tespiti dikkate alarak AİHM, hukuki veya uygulamaya ilişkin önleyici  
tedbirlerin yerine getirilmesinde Türk makamları tarafından haklı bir gerekçeye dayanmayan  
herhangi bir ihmalkarlık yapıldığının nesnel olarak ileri sürülemeyeceği kanaatindedir.  
Sonuç olarak AİHM, mevcut davada, AİHS’nin 3. maddesinin herhangi bir şekilde  
ihlal edildiğinin ortaya konamayacağı hükmüne varmıştır.  
Ulaşılan bu sonuç AİHM açısından, başvuranın şahsına karşı işlenen şiddet olayları  
öncesinde yaşanan olayları inceleme gereğini ortadan kaldırmaktadır. Fakat daha sonra  
meydana gelen olaylar açısından durum farklıdır: AİHM, Devletin sorumluluğu konusunda,  
olaya ilişkin kesin tespitlere ulaşmanın mevcut davadaki imkansızlığının, başvuranın ilgili  
dönemde yetkili mercilere dile getirdiği şikayetlere etkin bir cevap alamamış olmasından  
kaynaklanmadığı konusunda emin olmalıdır (Bkz., mutadis mutandis, İlhan-Türkiye [GC], no:  
22277/33, § 79, CEDH 2000-VII, ve Labita-İtalya [GC], no: 26772/95, § 131, CEDH 2000-  
IV).  
2. Başvuranın şikayetleri konusunda yürütülen soruşturmalar  
AİHM, AİHS’nin 13. maddesi ile birlikte veya ayrı olarak ele alındığında 3. maddenin,  
Devlet görevlilerine yüklenebilecek fiil veya ihmaller nedeniyle olaylar ve sorumlulukların  
saptanması hakkında ulusal mercilere getirilen usulü yükümlülüklerin konusunu ve kapsamını  
hatırlatır (Bkz., örneğin, Assenov-Bulgaristan, 28 Ekim 1998, Derleme 1998-VIII, s. 3290, §  
102 ve Z. ve Diğerleri-Birleşik Krallık [GC], no: 29392/95, § 109, CEDH 2001-V).  
Oysa daha önce AİHM’nin M.C.-Bulgaristan kararında da belirttiği gibi, bu türden bir  
yükümlülük, ilkesel olarak, yalnızca Devletin bilgisi dahilinde uygulanan kötü muamele  
vakalarıyla sınırlandırılamaz (no: 39272/98, §§ 151 ve 153, CEDH 2003-XII).  
AİHM, Sözleşme’nin 2. maddeden doğan yasak gibi 3. maddesinde yer alan mutlak  
yasağı bir kez daha belirtir (Menson-Birleşik Krallık, no: 47916/99, CEDH 2003-V). Buna  
göre, şayet bir kişi “savunabilir” bir şekilde, şüpheli koşullar altında 3. maddeye aykırı  
fiillerden ötürü mağdur olduğunu iddia ediyorsa, sözkonusu kişilerin sıfatı her ne olursa olsun,  
yetkili mercilerin görevi etkili bir soruşturma yürütmektir. Burada “savunulabilir” olması  
gereken suç sayılan muamelenin varlığına dair şikayettir, yoksa zorunlu olarak “sorumlu  
oldukları iddia edilenlerin” kim oldukları hakkında mağdurun haklı veya haksız yere yaptığı  
değerlendirme değil: mevcut hukuki yollara göre ve usulüne uygun olarak önlerine bir kez  
getirildikten sonra, olayların aydınlatılması ve “gerçek” sorumluların tespit edilmesi için  
bilgilerine sunulan olayları AİHS’nin 3. maddesinin gerektirdiği titizlikte incelemeye sunmak  
ulusal mercilerin üzerine düşen bir görevdir.  
b. Davanın koşullarının değerlendirilmesi  
Mevcut davada AİHM, 17 ve 18 Kasım 1995 tarihlerinde önce başvuranın kardeşi  
ardından Yüksel tarafından yazılı olarak suç bildiriminde bulunulduğunu, 21 Kasım 1995  
tarihinde ise başvuranın kendisinin mevcut davanın olayları hakkında resmi şikayet dilekçesi  
verdiğini kaydeder. Bu tarihte Cumhuriyet Savcısı ilgiliyi iki kez dinlemiş ve sağlık  
muayenesinden geçtiğinden emin olmuştur.  
Hazırlanan sağlık raporunda tespit edilen lezyonların ciddiyeti ve başvuranın,  
yaralarının kaynağı olan olayların gelişimi konusunda yaptığı açıklamalar, yetkili mercileri  
alarma geçirmeye ve özgürlükten yoksun bırakılmanın ardından işkence yapıldığına  
inandıracak makul gerekçeler teşkil etmeye yeterlidir. Başvuranın ulusal merciler karşısında  
“savunulabilir” bir şikayet dile getirdiğinden şüphe yoktur.  
İlgilinin şikayetleri konusunda derhal ceza soruşturmaları başlatılmıştır ve bu ivedilik,  
halkın hukuk Devleti’ne olan güvenini ve bağlılığını sürdürmenin yanı sıra yasadışı fiillere  
müsamaha gösterildiği ya da bu fiillerin işlenmesinde işbirliği yapıldığı yönünde izlenimlerin  
önüne geçmede en önemli koşuldur (Bkz., mutadis mutandis, Hugh Jordan-Birleşik Krallık,  
no: 24746/94, § 108, 136-140, CEDH 2001-III).  
Ardından dosya Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilmiştir. Başvuranla birlikteki  
diğer şikayetçi ve en önemli tanık olan R. Harman’ın tanıklık ifadesi alındıktan sonra  
Cumhuriyet Savcısı, dava dosyasını Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı’na sevk etmiştir. Bu  
esnada ne başvuranın ne de R. Harman’ın isminin güvenlik birimlerinin gözaltı kayıtlarında  
yer almadığı ve R. Harman’ın kaçırılmasında kullanıldığı iddia edilen 34 ULE 71 plaka  
numaralı aracın Tekirdağ Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı hiçbir birime ait olmadığı ortaya  
çıkmıştır.  
Suç olduğu varsayılan olaylara Devlet görevlilerinin muhtemelen dahil olmaları  
konusundaki dosyadan çıkan olgusal unsurlar gözönünde bulundurulduğunda, her ne kadar  
nedeni, yetkili mercilerin elinde gerekli tüm unsurların bulunmayışı olsa da, şu ana kadar  
yürütülen soruşturmanın seviyesi eleştirilebilir görünememektedir.  
Bu açıdan, soruşturma yürütülürken, başvuran ve R. Harman’ın avukatı olan Yüksel’in,  
müvekkillerini, olay tatbikatının yanı sıra kendilerini kaçıranların kimliğini teşhis etmeleri  
için bölgede nöbet tutan güvenlik personelinin fotoğraflarını incelemek üzere çağırdığını,  
fakat ilgililerin bu çağrıya cevap vermediklerinin altını çizmek gerekir.  
Diğer yandan, yetkili mercilerin bazı izlerin peşini ciddi bir şekilde sürmemiş gibi  
göründükleri doğru olsa bile, AİHM  
suçlanabileceklerine o kadar ikna olmamıştır:  
aşağıdaki nedenlerden dolayı bununla  
Başvuranın saat 14’e doğru, Özen ve Selma adlı iki kadınla birlikte aynı zamanda  
kaçırıldığı yönünde, başvuranın kızkardeşinin ve avukatı Yüksel’in soruşturmada teyit  
edilmeyen beyanları konusuna gelince, bu ölçüde kesin bilgilere dayanan beyanların normal  
olarak doğrudan tanıklardan gelmiş olması gerektiğinin saptanması zorunludur: Oysa  
soruşturma mercilerine, buna ilişkin ne yazılı olarak ne de böyle bir tanıktan hiç bir beyan  
sunulmamıştır.  
Buna ilaveten, sözkonusu kişileri kaçıranların 16 Kasım 1995 tarihinde, başvuranın  
kardeşi Medine Ay ile iletişim kurdukları gerekçesiyle Yüksel tarafından dinlenmesi talep  
edilen telefon hattı hususu vardır. Oysa, bunun doğru olduğu varsayılsa bile, başvuranın  
kardeşinin niçin bu önemli bilgiyi, avukat Yüksel’e henüz başvurmadan önce 17 Kasım 1995  
tarihinde görüştüğü Cumhuriyet Savcısı’nın bilgisine sunmadığını açıklayabilecek hiçbir şey  
yoktur.  
Her ne olursa olsun, başvuranın ilk şikayetinin “sivil polisler” ya da “sivil askerler” ile  
ilgili olduğu dikkate alınarak, bu şekilde hazırlanan dosya, memurların yargılanması hakkında  
kanun uyarınca 29 Mayıs 1996 tarihinde Tekirdağ İdare Kurulu’na gönderilmiştir.  
17 Haziran 1996 tarihinde İdare Kurulu mevcut davada Devlet görevlileri hakkında  
takibat başlatılmasını gerektirecek hiçbir unsurun olmadığına karar vermiştir: başvuranlar  
hiçbir zaman saldırganların kamu görevlisi olduklarını ileri sürmemişlerdir, dolayısıyla bu,  
“kontrgerilla” ya da “PKK itirafçısı” olarak niteledikleri bireyleri ilgilendiren bir durum  
olamaz. Sonuç olarak İdare Kurulu olayların üçüncü kişilere atfedilebilir olduğuna ikna  
olmuştur.  
Elbette AİHM daha önce birçok davada, bu organlar tarafından yürütülen  
soruşturmaların, yürütme karşısında bağımsız olmadıklarından dolayı ciddi endişeler  
uyandırdığı kararına varmıştır (örneğin, Güleç-Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli karar,  
Derleme 1998-IV, s. 1732-1733, §§ 79-81 ve Oğur-Türkiye [GC], no: 21954/93, §§ 91-92,  
CEDH 1999-III).  
Bununla birlikte mevcut davada, İdare Kurulunun müdahalesi belirleyici olmadığı için  
bu soruya takılmak gerekli değildir: İdare Kurulu soruşturmaya son noktayı koymamış ve  
yalnızca şiddet olaylarının sorumluları olduğu iddia edilen kişilere uygulanacak usul  
hükümlerinin niteliği konusunda devreye girerek, bu kişilerin kamu hukukuna göre  
yargılanması gerektiği yönünde karar bildirmiştir.  
Daha fazla önem taşıyan husus ise, 17 Haziran 1996 tarihinden itibaren soruşturmanın  
gidişatının ve Türk makamlarının, başvuranın davasına ilişkin olayları ve sorumluları tespit  
etme niyetlerinin incelenmesidir.  
Dava dosyası İdare Kurulu tarafından gönderilir gönderilmez Tekirdağ Cumhuriyet  
Savcısı soruşturmayı yeniden ele almış ve başvurana işkence eden kişilerin yakalanması  
yönünde emir çıkarmıştır. 3 Mayıs 1997 tarihinde R. Harman tarafından belirtilen arabanın  
A.N.Ç. isminde, bu olayların tamamen dışında bir kişiye ait olduğu ortaya çıkmıştır. Haziran  
ayı boyunca Savcılık R. Harman’ın sözlerinin doğru olup olmadığını ortaya çıkarmaya  
çalışmış ve 1997 yılı Kasım ayından 1998 yılı Mart ayına kadar, Yusuf Geyik (Bozo) ve  
Sakallı Veli Yeşil’in (Tatar) emniyet makamları tarafından tanınıp tanınmadığını belirlemeye  
çalışmış, fakat sonuçta bu çabalar boşa çıkmıştır.  
Başvuran üç yıl sonra Türkiye’yi terk etmiş, daha sonra yeni deliller elde etmeyi  
başarmış, fakat soruşturmayı yürüten yetkililer bunlar hakkında hiçbir zaman  
bilgilendirmemişlerdir.  
Pek de verim alınamayan bir soruşturmadan yaklaşık beş yıl sonra, 8 Kasım 2003’te  
Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı olay tatbikatı için başvuranın ve R. Harman’ın bir kez daha  
çağrılmasına karar vermiştir.  
Bu girişim ilgililerin artık belirtilen adreslerde ikamet etmemeleri nedeniyle sonuçsuz  
kalmıştır.  
İç soruşturmanın hala devam etmesi ve sözkonusu soruşturmanın bu güne kadar  
başvuranın maruz kaldığı şiddet olaylarının faillerinin tespit edilmesini sağlayamamasından  
görüldüğü üzere, AİHM, İdare Kurulu’nun davaya müdahalesinin, hatta Savcılıkların  
güvenlik güçlerince kendilerine sunulan bilgileri çekince koymaksızın kabul etmelerinin, belli  
bir dereceye kadar, iç soruşturmanın gücünü zayıflatan unsurlar teşkil ettiğini kabul etmeye  
hazırdır.  
Diğer yandan mevcut davada yetkililere yüklenebilecek ihmallere rağmen,  
soruşturmaların etkinliğini en çok sarsan durum, olayların tatbikatı sırasında başvuranın  
bulunmayışı ve dahası güvenlik güçlerinin fotoğraf tespiti incelemesine katılmamasıdır.  
Üstelik Ay kendisini kaçıranların götürdükleri yerleri ve bu kişilerden en az ikisini sözlü  
olarak tanımlayabileceğini ileri sürmüştür.  
Yukarıda belirtilenler doğrultusunda, AİHM, bir başkasının fiilleri konusunda  
soruşturma yürütme yükümlülüğü çerçevesinde, soruşturma çalışmalarının uygulamaya ilişkin  
gerçekleri dikkate alındığında, minimum düzeyde etkililik kriterini karşılayan soruşturmaların  
doğası ve derecesinin değerlendirmeye alındığını hatırlatmak zorundadır (Bkz. mutatis  
mutandis, Velikova-Bulgaristan kararı no: 41488/98, § 80 AİHM 2000-VI).  
Bu açıdan, mevcut davada yürütülen soruşturma, sonuçları itibariyle verimsiz kalmış  
olsa da bütün olarak değerlendirildiğinde tatmin edicidir. Zira sözkonusu yükümlülük  
sonuçlara göre değil araçlara ilişkin bir yükümlülüktür (Bkz. Menson kararı ve sözü edilen  
diğer kararlar) ve başvuranın, gerçeğin araştırılmasına kendisinin veya avukatının daha fazla  
katkısı olmadan, daha farklı bir sonuç alınacağını beklemekte haklı olduğu düşünülemez.  
Bu doğrultuda AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.  
II. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran davaya ilişkin olaylara göndermede bulunarak kaçırılmasının yasadışı  
yollarla özgürlüğünden yoksun bırakılması anlamına geldiğini savunmakta ve bu durumun  
AİHS’nin 5. maddesine aykırı olduğunu ileri sürmektedir.  
Hükümet bu sava karşı çıkmaktadır.  
Dava dosyasında yer alan unsurların bütünü ışığında AİHM, AİHS’nin 5. maddesi  
uyarınca yapılan şikayetin daha önce 3. madde doğrultusunda öne sürülen iddialarla aynı  
olduğu tespitinde bulunmaktadır.  
AİHM, bu şikayeti ayrı olarak incelemeyi gerekli görmemektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;  
2. AİHS’nin 5. maddesi uyarınca yapılan şikayetlerin ayrı olarak incelenmesine gerek  
olmadığına;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3  
maddelerine uygun olarak 22 Mart 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.