Bu husus taraflar arasında ihtilafa neden olmamakla birlikte, taraflar, sözkonusu
şiddetten sorumlu olanların kimliği konusunda ciddi bir anlaşmazlık içindedirler.
Bunları ayırt etmek için, başvuranın öne sürdüğünün aksine, AİHM yalnızca olaylar
esnasındaki mevcut koşuları değil, aynı zamanda, Harman ve başvuranın davalarında
yürütülen ortak soruşturma dosyasına ilişkin Hükümet’in sunduğu belgeler de dahil olmak
üzere, o güne kadar elde edilen bilgilerin tümünü gözönünde bulunduracaktır (Yaşa-Türkiye, 2
Eylül 1998 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler 1998-VI, s. 2437, § 94).
Mevcut davada, başvuran tarafından belirtilen tanıkların nesnelliği sorusu bir kenara
bırakılırsa, sözkonusu tanıkların hiçbirisinin görgü tanığı olmadığına dikkat çekmek gerekir:
Harman, başvuranı sesinden tanıdığı düşüncesindeyken, diğer dört arkadaşları yaşanandan
çok aktarılan olayları anlatmaktadırlar. Her ne olursa olsun sözkonusu tanıkların ifadeleri,
başvuranın kaçırılıp ardından işkence gördüğü koşulları aydınlatabilecek yeni ve
doğrulanabilir hiçbir unsur getirmemiştir.
Olayların meydana geldiği dönemde Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde hüküm süren
durum sözkonusu olduğunda ise AİHM daha önce de, güvenlik güçleri ile kontrgerilla adı
verilen kişilerden oluşan paramiliter bir oluşum arasındaki karanlık ilişkileri gündeme getiren,
kayıp ve ölüm olaylarını incelemek durumunda kaldığını hatırlatır (Bkz., örneğin, Yaşa-
Türkiye, adıgeçen karar, Tanrıkulu-Türkiye [GC], no 23763/94, CEDH 1999-IV ; Kılıç-
Türkiye, no 22492/93, CEDH 2000-III ; Ertak -Türkiye, no 20764/92, CEDH 2000-V ; Akkoç -
Türkiye, no 22947/93 et 22948/93, CEDH 2000-X ; Mahmut Kaya-Türkiye, no 22535/93,
CEDH 2000-III ; Ekinci-Türkiye, no 25625/94, 18 Temmuz 2000 ; Ülkü Ekinci-Türkiye, no
27602/95, 16 Temmuz 2002 ; Tepe -Türkiye, no 27244/95, 9 Mayıs 2003 ; Nuray Şen -
Türkiye, no 41478/98, 17 Haziran 2003 ; M.K. -Türkiye, no 29298/95, 13 Temmuz 2004 ;
Buldan -Türkiye, no 28298/95, 20 Nisan 2004 ; O. -Türkiye, no 28497/95, 15 Temmuz 2004).)
Bu davalarda AİHM, kamuoyunda Susurluk Raporu olarak bilinen bir belgeyi
değerlendirmeye almıştır. Sözkonusu Raporda ulaşılan sonuçlar belli ölçüde 1992-1994 yılları
arasında ve o tarihten itibaren, güneydoğu bölgesinde siyaset adamları, devlet kurumları ve
öncelikli olarak PKK’yı desteklediklerinden şüphe edilen kişileri hedef alan yer altı grupları
arasındaki üçlü yasadışı çıkar ilişkisinin varlığını doğrulamaktaydı.
AİHM bazen, özellikle mağdurların kimlikleri ve geçmişleri hakkında, suç teşkil eden
eylemlerde Devlet görevlilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak yer almaları konusundaki
iddialarını dayandırabilecekleri ilgili unsurları ortaya çıkarabilmiştir (Bkz., örneğin, Tepe, §
173; Ülkü Ekinci, § 141; Nuray Şen, § 171 ve Buldan, § 78, adı geçen kararlar).
Bununla birlikte AİHM son olarak, daha sağlam delillerin yokluğunda, Devlet
görevlilerinin belirli bir olaya karışmalarının Susurluk Raporu’na dayanılarak gerekli delil
düzeyinde tespit edilemeyeceğine kanaat getirerek bu varsayımları dikkate alamamak
gerektiğine karar vermiştir (adıgeçen, Yaşa § 94).
Mevcut davaya ilişkin olarak, AİHM, uyandırdığı kaygılara rağmen ne Susurluk
Raporu’nun ne de Gerçek dergisinde yayınlanan makalenin –ki sözkonusu metinlerde
başvuranın iddia ettiği olaylar hakkında hiçbir şey yazılmamıştır (Bkz., örneğin, Buldan,
adıgeçen karar, § 81) – başvurana yapılan saldırının Devlet güçleri tarafından ya da bunların
işbirliğiyle gerçekleştirildiği varsayımını tek başına ortaya çıkaramayacağını yineler.