2. AİHM’nin değerlendirmesi
Başvuranın ifade özgürlüğüne “başkalarının şöhret ve haklarının” korunması amacıyla
yasayla öngörülmüş bir müdahalede bulunulduğu konusunda tarafların bir itirazı
bulunmamaktadır. AİHM de başka türlü bir sonuca varmak için neden görmemektedir.
Bundan sonra müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığına karar
vermek gerekmektedir.Bu noktada, AİHM, 10. maddeye ilişkin kararlarında yerleşmiş temel
ilkelere dayanmaktadır (özellikle bkz. Nikula - Finlandiya, 31611/96; Pakdemirli - Türkiye,
35839/97; Cumpănă ve Mazăre - Romanya [BD], 33348/96; Steur - Hollanda, 39657/98 ve
Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July - Fransa [BD], 21279/02 ve 36448/02). Mevcut davayı
bu ilkeler ışığında inceleyecektir.
AİHM, denetleyici görevini ifa ederken, başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan
müdahalenin davanın bütünü, ilgili ifadeler, bu ifadelerin söylendiği ortam ve durumun içinde
olan kişilerin özel koşulları ışığında incelenmesi gerektiğini yineler (bkz. Feldek - Slovakya,
29032/95). Davanın olaylarına ilişkin, bir yanda Bingöl’ün şöhret ve haklarının korunması
gerekliliği, öte yanda başvuranın avukat sıfatıyla ifade özgürlüğünün korunması arasında
olması gereken adil dengenin gözetilip gözetilmediğinin ortaya konması gerekmektedir (bkz.
mutatis mutandis, Kyprianou - Kıbrıs [BD], 73797/01).
AİHM’nin mevcut davada karar vermesinde olaylara ilişkin açıklama ile değer yargısı
arasındaki ayrım özellikle etkili bir unsur olmuştur. Olguların varlığı ispatlanabilirken, değer
yargısının gerçekliği kanıtlanamaz. Öte yandan, ifadenin bir değer yargısı taşıdığı durumlarda
bile, dava konusu ifadeyi desteklemek üzere kullanılan ve hiçbir somut temele dayanmayan
bir değer yargısı bile aşırı olabileceğinden, müdahalenin orantılılığı, dava konusu ifadenin
yeterince somut bir temeli olup olmadığına bağlı olabilir (bkz. Turhan - Türkiye).
Üstelik AİHM, kamuya mal olmuş bir kişi sözkonusu olduğunda, bu kişi bilerek ve
kaçınılmaz biçimde kamu kontrolüne tabi olacağından, kendisine yöneltilen eleştirilere
özellikle daha toleranslı olması beklenmekle birlikte, (bkz. Kuliś - Polonya, 15601/02), bir
siyasetçinin şöhretinin, tartışmalı bile olsa, AİHS’de öngörülen korumadan yararlanması
gerektiğini yineler (bkz. Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July - Fransa [BD]).
Öte yandan, AİHM’nin daha önce işaret ettiği üzere, baro üyelerinin mesleklerinin özel
niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu kimseler, mahkemede görevli sıfatıyla,
tutumlarıyla ilgili sınırlamalara tabidirler. Sağduyulu, dürüst ve vakur olmaları gerekir.
Ayrıca, bir yargı alanından diğerine değişebilen özel hak ve imtiyazlardan da
yaralanmaktadırlar (bkz. Steur - Hollanda) ki bunlar arasında mahkemede kullanılan ifadelere
ilişkin belirli bir serbestlik tanınması da yer almaktadır.
Mevcut davada başvuran müvekkili adına idare mahkemesine işçi alımının iptal edilmesi
için belediye aleyhine bir dava açmıştır. Dava dilekçesinde iş ilanının yayımlanış biçimi ve
bunun ardında yatan gerekçelerle ilgili suçlamalar bulunmaktadır. Başvuran ayrıca Bingöl’e
hukuk tanımaz, zalim ve yobaz yakıştırmalarında bulunmuştur. Ulusal mahkemeler
başvuranın ifadelerini, özellikle de “yobaz” sözcüğünün kullanımını Bingöl’ün kişisel
bütünlüğüne hakaret olarak değerlendirmiş ve Bingöl’e tazminat ödenmesine karar vermiştir.
AİHM sözkonusu dilekçeyi ve ulusal mahkemelerin başvuranın ifade özgürlüğü hakkına
yapılan müdahaleyi haklı göstermek için verdiği gerekçeleri incelemiştir. Başvuranın
4