COUNCIL  
OF EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
AYHAN ERDOĞAN – TÜRKİYE  
(Başvuru no. 39656/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
13 Ocak 2009  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir.  
Şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Bu dava, T.C. vatandaşı Ayhan Erdoğan (“başvuran”) tarafından Türkiye Cumhuriyeti  
aleyhine, 17 Eylül 2003 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin  
Sözleşme’nin (“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapılan  
39656/03 numaralı başvuru sonucu görülmektedir.  
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından Ş. Özdemir tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOŞULLARI  
1952 doğumlu başvuran İstanbul’da ikamet etmekte ve avukatlık yapmaktadır.  
Başvuran, belirlenemeyen bir tarihte, müvekkili O.M. adına, İstanbul İdare  
Mahkemesi’nde, Ümraniye Belediye Başkanlığı tarafından 10 Aralık 1997 tarihli Akit  
gazetesinde ilanı verilen, 49 kişinin işe alınması için yapılacak sınavın durdurulması ve iptali  
için dava açmıştır. Başvuran dilekçesinde, diğer hususlar meyanında, 13 Haziran 1994  
tarihinde işten çıkarılan 137 işçiden 111’inin idare mahkemesinde açtıkları davayı  
kazandıklarını, ancak buna rağmen görevlerine geri dönemediklerini ifade etmiştir. Başvuran  
bununla ilgili olarak, belediyenin işçilerden 20’sini, yer olmadığı gerekçesiyle belediyedeki  
görevlerine geri döndürmediğini belirtmiştir. Geri kalan 91 işçi ise, 1 günlüğüne işe  
başlatılmış, ardından yeniden işten çıkartılmışlardır. Başvuran, 30 Mart 1997 tarihli aynı  
gazetede 49 işçinin alınacağı sınavın ilan edilmesiyle ilgili, belediye hakkında derdest  
durumda diğer bir dizi idari kovuşturma olduğu halde, belediyenin boş kadroları doldurmayı  
amaçladığından ve müvekkili de dahil olmak üzere işten çıkarılan işçiler lehine olan  
mahkeme kararlarının uygulanmasını imkansız hale getiren bu yeni sınav ilanını vermesinden  
şikayetçi olmuştur. Ayrıca iş ilanının Akit gazetesinin aynı gün İstanbul’da dağıtılan normal  
baskısında değil, yalnız Refah Partisi’yle bağlantısı olan çeşitli derneklere dağıtılan sayısında  
yayınlandığını iddia etmiştir.  
Ümraniye Belediye Başkanı ve Refah Partisi üyesi Bingöl 24 Nisan 1998 tarihinde,  
başvuran hakkında, şerefine ve namusuna ciddi saldırılar gerçekleştirdiği gerekçesiyle  
tazminat davası açmıştır.  
Üsküdar Asliye Hukuk Mahkemesi’nde (bundan böyle “Üsküdar Mahkemesi” olarak  
anılacaktır) görülen dava sırasında, başvuranın mahkemeye sunduğu, dava konusu sözlerin  
çözümlenmesi için bilirkişi görevlendirilmesi ve birkaç tanığın dinlenmesi talepleri  
reddedilmiştir. Başvuran, yazılı görüşlerinde, diğer hususlar meyanında, ifadelerinin Bingöl’e  
karşı saldırı teşkil etmediğini, yalnızca görüş teşkil ettiğini, Bingöl’ün son beş yılda yasalara,  
Anayasa’ya ve ahlaka ne derece uygun hareket ettiğine ilişkin belgeler bulunduğunu ileri  
sürmüştür. Bingöl’ün, belediye başkanı olarak icraatlarıyla ilgili bazı suçlamalardabulunmuş,  
Bingöl ve yönetiminin pek çok kez medyanın odağı olduğuna atıfta bulunmuştur. Başvuran,  
dava konusu sözleri, savunma görevini ifa ederken kullandığını, Bingöl’e hakaret etme amacı  
1
gütmediğini ifade etmiştir. Davacı için “zalim” sözünü, işten çıkarmaların 137 müvekkilinin  
hayatı üzerinde ciddi olumsuz etki yaratması nedeniyle kullanmıştır. “Yobaz” sözünü  
tahammülsüz kimseye atıfta bulunmak için kullanmıştır. Bu bağlamda, başvuran, Anayasa  
Mahkemesi’nin Refah Partisi’ni kapatmaya karar verdiğinde sunduğu gerekçelere de atıfta  
bulunmuştur. Başvuran ayrıca davacıyı ulusal mahkemelere yalan ifade vermek ve yanlış  
yönlendirmekle de suçlamıştır.  
Bingöl, yazılı görüşlerinde, diğer hususlar meyanında, başvuranın suçlamalarının yanlış  
ve temelsiz olduğunu, hakaretamiz sözlerini Üsküdar Mahkemesi’nde de yinelediğini ve  
kişiliğine yönelik bu saldırının nesnel tartışmanın ölçü ve sınırlarını aştığını ileri sürmüştür.  
Üsküdar Mahkemesi 27 Eylül 1999 tarihinde başvuranın Bingöl’e, karar tarihinde geçerli  
olan yasal faiz oranıyla beraber 2.500.000.000 Türk Lirası (TL - yaklaşık 5.200 Euro [EUR])  
ödemesine karar vermiştir. Üsküdar Mahkemesi, başvuranın kullandığı yobaz sözcüğünün  
“dini inançları diğer kimselere rahatsızlık verecek boyutta olan” “tahrikçi, kaba ve yapmacık”  
kişi anlamına geldiğini belirtmiştir. Sözcük günlük hayatta “itici, cahil ve kaba” kimseleri  
tanımlamak için kullanılır. Her koşulda, bütün olarak değerlendirildiğinde, başvuranın yazılı  
görüşünde sert ve ağır bir dil kullanılmıştır. Üsküdar Mahkemesi’ne göre, başvuranın belediye  
başkanına hakaret etme niyetinin olup olmaması önemli değildir; önemli olan, halkın bu  
sözleri nasıl yorumlayacağıdır. Nihayetinde Bingöl bir milyon nüfuslu bir bölgenin belediye  
başkanı seçilmiştir. Başvuran karara itiraz etmiştir.  
22 Şubat 2000 tarihinde, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülen duruşmada, Üsküdar  
Mahkemesi’nin 27 Eylül 1999 tarihli kararını, diğer hususlar meyanında, başvuranın  
tanıklarının dinlenmediği gerekçesiyle oy çokluğuyla bozulmuştur. Daire başkanı karşı oy  
kullanmıştır.  
Üsküdar Mahkemesi, 14 Aralık 2000 tarihinde, başvuranın tanıklarının dinlenmesinin ve  
idare mahkemesinin dava dosyasını incelenmesinin sonucu değiştirmeyeceği kanısıyla 27  
Eylül 1999 tarihli kararında ısrar etmiştir. Başvuran yine itiraz etmiştir.  
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 20 Mart 2002 tarihinde itirazı reddetmiş ve Üsküdar  
Mahkemesi’nin 27 Eylül 1999 tarihli kararını onamıştır. Mahkeme, diğer hususlar meyanında,  
Bingöl’ün yönettiği belediyenin bazı mahkeme kararlarını uygulamadığı konusunda tarafların  
mutabık olduğunu kaydetmiştir. Öte yandan, başvuranın idari kovuşturma sırasında kullandığı  
sözlerin meşru bir dayanağı olup olmadığının ve bu sözlerin Bingöl’ün kişisel haklarına bir  
saldırı teşkil edip etmediğinin belirlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, başvuranın “yobaz”,  
“zalim” ve “hukukun üstünlüğüne saygısı olmayan” sözlerini kullanarak nesnel tartışmanın  
ölçü ve sınırlarını aştığı sonucuna varmıştır. Başvuran Bingöl’ün kişisel haklarına saldırmıştır.  
Belediye başkanının sorumlu tutulduğu, mahkeme kararının uygulanmaması durumunun,  
yaptırımlarının da kanun yoluyla belirlendiği ve bunun, başvuranın yasal azami sınırları  
aşması ve sözkonusu sözleri kullanması için geçerli bir neden olamayacağı  
değerlendirilmiştir. Son olarak, tanıkları dinlemek ve idare mahkemelerinde görülen davaların  
dosyalarını incelemek sonucu değiştirmezdi. Ayrıca Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, davayı,  
başvuranın tazminat meblağının haddinden yüksek olmasına ilişkin şikayetinin incelenmesi  
için Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne iade etmeye karar vermiştir. Başvuranın bu kararın  
incelenmesine ilişkin talebi 24 Nisan 2003 tarihinde reddedilmiştir.  
2
Başvuran 9.627.000.000 TL (yaklaşık 5.637 EUR1) borcu 27 Şubat 2003, 20 Mart 2003  
ve 8 Mayıs 2003 tarihlerinde olmak üzere üç taksitte ödemiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilerek, avukat sıfatıyla söylediği sözler nedeniyle  
tazminat ödemeye mahkum edildiğinden şikayetçi olmuştur.  
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde başvurunun geri kalanının dayanaktan  
yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik  
unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
1. Tarafların savları  
Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin, Borçlar Kanunu’nun  
49. maddesiyle Türk Ceza Kanunu’nun 24. maddesine dayandığını, bu nedenle “yasayla  
öngörülmüş” olduğunu belirtmiştir. Üstelik müdahale, başkalarının hak ve itibarını korumak  
yönünde meşru bir amaç gütmüştür. Hükümet ayrıca müdahalenin gerekli olduğunu ileri  
sürmüştür. Bu bağlamda, Devletin takdir payına bağlı olarak, davanın olaylarını incelemiş  
olan ulusal mahkemelerin Bingöl’ün şöhreti ile başvuranın ifade özgürlüğü arasındaki gerçek  
bir denge kurduğu kanısındadır. Hükümet başvuran hakkında ceza davası açılmadığına işaret  
etmiştir.  
Başvuran Hükümet’in savlarına itiraz etmiştir. Özellikle davaya konu ifadelerin Bingöl’e  
hakaret amacı taşımadığını, savunmanın bir parçası olarak adli takibat sırasında söylendiğini  
öne sürmüştür. Başvuran Hükümet’in altını çizdiği sözcüklerin rastgele seçilmediğini  
belirtmiştir. Bu bağlamda, Bingöl’ün hukukun üstünlüğünü hiçe sayarak mahkeme kararlarına  
uymayı reddettiğine işaret etmiştir. “Zalim” sözcüğü Bingöl’ün müvekkillerini içine  
düşürdüğü zor durumu vurgulamak için, “yobaz” sözcüğü ise tutucu anlamında kullanılmıştır.  
Bu bağlamda başvuran, Bingöl’ün, irticai eylemleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından  
kapatılan bir partiye üye olduğunu kaydetmiştir. Son olarak, dava konusu ifadeleri içeren  
dilekçesinin basında yer almadığını, ulusal mahkemelerdeki dosyalarda bulunduğunu  
vurgulamıştır.  
1
Bu meblağ, enflasyon göz önünde bulundurulduğunda, kararın kabul edildiği tarihte 8.300 EUR’ya tekabül  
etmektedir.  
3
 
2. AİHM’nin değerlendirmesi  
Başvuranın ifade özgürlüğüne “başkalarının şöhret ve haklarının” korunması amacıyla  
yasayla öngörülmüş bir müdahalede bulunulduğu konusunda tarafların bir itirazı  
bulunmamaktadır. AİHM de başka türlü bir sonuca varmak için neden görmemektedir.  
Bundan sonra müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığına karar  
vermek gerekmektedir.Bu noktada, AİHM, 10. maddeye ilişkin kararlarında yerleşmiş temel  
ilkelere dayanmaktadır (özellikle bkz. Nikula - Finlandiya, 31611/96; Pakdemirli - Türkiye,  
35839/97; Cumpănă ve Mazăre - Romanya [BD], 33348/96; Steur - Hollanda, 39657/98 ve  
Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July - Fransa [BD], 21279/02 ve 36448/02). Mevcut davayı  
bu ilkeler ışığında inceleyecektir.  
AİHM, denetleyici görevini ifa ederken, başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan  
müdahalenin davanın bütünü, ilgili ifadeler, bu ifadelerin söylendiği ortam ve durumun içinde  
olan kişilerin özel koşulları ışığında incelenmesi gerektiğini yineler (bkz. Feldek - Slovakya,  
29032/95). Davanın olaylarına ilişkin, bir yanda Bingöl’ün şöhret ve haklarının korunması  
gerekliliği, öte yanda başvuranın avukat sıfatıyla ifade özgürlüğünün korunması arasında  
olması gereken adil dengenin gözetilip gözetilmediğinin ortaya konması gerekmektedir (bkz.  
mutatis mutandis, Kyprianou - Kıbrıs [BD], 73797/01).  
AİHM’nin mevcut davada karar vermesinde olaylara ilişkin açıklama ile değer yargısı  
arasındaki ayrım özellikle etkili bir unsur olmuştur. Olguların varlığı ispatlanabilirken, değer  
yargısının gerçekliği kanıtlanamaz. Öte yandan, ifadenin bir değer yargısı taşıdığı durumlarda  
bile, dava konusu ifadeyi desteklemek üzere kullanılan ve hiçbir somut temele dayanmayan  
bir değer yargısı bile aşırı olabileceğinden, müdahalenin orantılılığı, dava konusu ifadenin  
yeterince somut bir temeli olup olmadığına bağlı olabilir (bkz. Turhan - Türkiye).  
Üstelik AİHM, kamuya mal olmuş bir kişi sözkonusu olduğunda, bu kişi bilerek ve  
kaçınılmaz biçimde kamu kontrolüne tabi olacağından, kendisine yöneltilen eleştirilere  
özellikle daha toleranslı olması beklenmekle birlikte, (bkz. Kuliś - Polonya, 15601/02), bir  
siyasetçinin şöhretinin, tartışmalı bile olsa, AİHS’de öngörülen korumadan yararlanması  
gerektiğini yineler (bkz. Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July - Fransa [BD]).  
Öte yandan, AİHM’nin daha önce işaret ettiği üzere, baro üyelerinin mesleklerinin özel  
niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu kimseler, mahkemede görevli sıfatıyla,  
tutumlarıyla ilgili sınırlamalara tabidirler. Sağduyulu, dürüst ve vakur olmaları gerekir.  
Ayrıca, bir yargı alanından diğerine değişebilen özel hak ve imtiyazlardan da  
yaralanmaktadırlar (bkz. Steur - Hollanda) ki bunlar arasında mahkemede kullanılan ifadelere  
ilişkin belirli bir serbestlik tanınması da yer almaktadır.  
Mevcut davada başvuran müvekkili adına idare mahkemesine işçi alımının iptal edilmesi  
için belediye aleyhine bir dava açmıştır. Dava dilekçesinde iş ilanının yayımlanış biçimi ve  
bunun ardında yatan gerekçelerle ilgili suçlamalar bulunmaktadır. Başvuran ayrıca Bingöl’e  
hukuk tanımaz, zalim ve yobaz yakıştırmalarında bulunmuştur. Ulusal mahkemeler  
başvuranın ifadelerini, özellikle de “yobaz” sözcüğünün kullanımını Bingöl’ün kişisel  
bütünlüğüne hakaret olarak değerlendirmiş ve Bingöl’e tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
AİHM sözkonusu dilekçeyi ve ulusal mahkemelerin başvuranın ifade özgürlüğü hakkına  
yapılan müdahaleyi haklı göstermek için verdiği gerekçeleri incelemiştir. Başvuranın  
4
müvekkilinin davasını savunma yönündeki mesleki gerekleri ile şahsi hakaretten korunmak  
isteyen siyasetçi Bingöl’e getirdiği eleştirileri özenle tartmıştır. Bu bağlamda AİHM, dava  
konusu dilekçede kullanılan, özellikle de ulusal makamların üzerinde durduğu, dil ve  
ifadelerin, kışkırtıcı ve kaba olduğu ve kanunen rencide edici olarak nitelendirilebileceği  
kanısındadır. Öte yandan bu ifadeler adli takibat sırasında hukuki temsilci sıfatıyla hareket  
eden başvuran tarafından ifade edilmiş ve bu takibatla ilişkili özel bir bağlamda ortaya  
konmuş değer yargılarıdır. Bu şekilde AİHM, bu sözlerin Bingöl’e karşı yapılan keyfi bir  
kişisel saldırı olarak yorumlanamayacağı sonucuna varır. Başvuranın ifadelerinin, hisleri de  
işin içine girdiğinde, belediye başkanının itibarını sarsmaya yönelik olduğu ortadadır. Öte  
yandan, AİHM, bu bağlamda, kabul edilebilir eleştirinin sınırlarının siyasetçiler sözkonusu  
olduğunda, sıradan vatandaşla ilgili olduğundan daha geniş olduğunu yineler.  
Üstelik, başvuranın değer yargıları, müvekkilinin haklarının doğal olarak kuvvetle  
savunulduğu bir araç olan dilekçede dile getirilmiştir. Bu nedenle, bu ifadeler, örneğin  
basında dile getirilen üçüncü taraf hakkındaki eleştirilerin aksine, mahkeme salonundan dışarı  
çıkmamışlardır. Bu bağlamda, AİHM, dava dosyasında sözkonusu dilekçenin içeriğinin  
medyaya yansıyacağı yönünde bir risk olduğuna dair emare bulunmadığını gözlemler. Bu  
koşullarda, AİHM, başvuranın sözlerinin Bingöl’ün şöhreti üzerindeki - varolabilecek  
herhangi bir - olumsuz etkisinin bu nedenle sınırlı olduğu kanısına varır.  
Bu nedenle AİHM, ulusal mahkemelerin davayı incelerken bu sözcüklerin yalnızca  
sözlükte geçen tanımlarını göz önüne aldıkları, bağlamla ve ifade ediliş biçimiyle  
bağdaştırmayı reddettikleri kanısındadır.  
AİHM, yukarıda belirtilenler ışığında, başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalenin, şikayet  
konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli olduğunu” göstermeye yetecek  
gerekçelere dayandırılmadığı kanısındadır. Bu bulgular, AİHM’nin başvuranın davasında  
ödenmesine hükmedilen tazminat miktarının güdülen amaçla orantılı olup olmadığını  
belirlemek için incelemeye devam etmesini gereksiz kılmaktadır.  
Bu nedenle AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuran maddi tazminat olarak toplam 25.500 EUR talep etmiştir. Bu meblağ, faiziyle  
beraber, hakaret davasında başvuranın davacıya ödemesi gereken ve 25.000 EUR olarak tespit  
edilen meblağın günlük değeri ile dava sırasında meydana gelen yargılama giderlerine tekabül  
etmektedir. Ayrıca davanın neden olduğu sıkıntı ve hayal kırıklığının sonucu olarak 20.000  
EUR manevi tazminat talep etmiştir.  
Hükümet başvuranın taleplerine itiraz etmiştir.  
5
AİHM, davanın koşullarında, başvuran, ulusal mahkemelerin kendisini ödemeye mahkum  
ettiği tazminat meblağına atıfta bulunduğundan, tespit edilen ihlal ile oluştuğu iddia edilen  
maddi zarar arasında illiyet bağı bulunduğu kanısındadır (bkz. Busuioc - Moldova, 61513/00).  
Öte yandan, başvuranın talep ettiği miktarın haddinden yüksek olduğu sonucuna varmıştır.  
Buna göre, AİHM, başvuranın 8.300 EUR maddi tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
AİHM, ulusal takibatlardan doğan masraflarla ilgili olarak, başvuranın talebinin tazminat  
davasında ödemek durumunda kaldığı mahkeme masrafıyla ilgili olduğunu ve 500 EUR  
ederindeki ilgili faturaları sunduğunu kaydeder. AİHM talep edilen bu meblağın tümünün  
ödenmesi gerektiğini, başvuranın atıfta bulunduğu meblağın, AİHM’nin tespit ettiği ihlali  
önleme girişimi sırasında meydana geldiği kanısındadır.  
AİHM başvuranı toplamda 8.800 EUR maddi tazminat ödemeye mahkum etmiştir.  
Manevi tazminat talebine ilişkin olarak, AİHM, başvuranın, davanın koşullarında, belirli  
ölçüde sıkıntı yaşamış biçiminde değerlendirilebileceği sonucuna varır. Hakkaniyete uygun  
biçimde değerlendirildiğinde, AİHS’nin 41. maddesinin gerektirdiği biçimde, AİHM, bu  
başlık altında 1.000 EUR ödenmesine karar verir.  
B. Yargılama gideri  
Başvuran ayrıca AİHM’de meydana gelen yargılama giderleri için 3.111 EUR talep  
etmiştir. Taleplerini desteklemek için, kendisiyle avukatı arasında varılan ücret anlaşmasını,  
İstanbul Barosu’nun 2008 yılı için tavsiye ettiği asgari ücret çizelgesini ve çeviri masraflarına  
ilişkin faturayı sunmuştur.  
Hükümet, haddinden yüksek olduğu gerekçesiyle meblağa itiraz etmiştir.  
AİHM’nin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı  
ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Bu davada, AİHM, sahip olduğu  
belgelerdeki bilgiler, davanın karmaşıklığı ve yukarıda belirtilen ölçütler ışığında, başvurana,  
AİHM’de açılan takibatlar için 2.111 EUR tazminat ödenmesinin makul olduğu sonucuna  
varmıştır.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına  
üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE  
1. Başvurunun geri kalanının kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. (a) AİHS’nin 44. maddesi’nin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç  
ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Savunmacı Hükümet’in  
6
ulusal para birimine çevrilmek üzere ve miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte  
Savunmacı Hükümet tarafından başvurana, izleyen meblağların ödenmesine;  
(i) 8800 EUR (sekiz bin sekiz yüz Euro) maddi tazminat ile ödenebilecek her tür vergi;  
(ii) 1000 EUR (bin Euro) manevi tazminat ile ödenebilecek her tür vergi;  
(iii) 2111 EUR (iki bin yüz on bir Euro) yargılama gideri ile başvuranın ödeyebileceği  
her türlü vergi;  
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına  
kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı  
oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
4. Başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve  
3. fıkraları uyarınca 13 Ocak 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
Sally Dollé  
Zabıt Katibi  
Françoise Tulkens  
Başkan  
7