CONSEIL  
DE L’EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
BAKAN -TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:50939/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
12 Haziran 2007  
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve ( 50939/99) no’lu davanın nedeni bu ülke  
vatandaşlarından Asya Bakan, Abdullah Bakan, Engin Bakan ve Ruşen Bakan’ın  
(“başvuranlar”) 14 Ağustos 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ( AİHM)  
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ( “ Sözleşme”) İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri  
güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurulardır.  
Başvuranlar, Diyarbakır Barosu avukatlarından M.S Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOŞULLARI  
Başvuranlar, sırasıyla 1969,1988, 1988 ve 1994 yılı doğumludurlar ve Diyarbakır’da ikamet  
etmektedirler. Asya Bakan, Engin Bakan ve Ruşen Bakan, 4 Aralık 1995 tarihinde ölen  
Mehmet Şerif Bakan’ın ( “ Mehmet”) eşi ve çocuklarıdır. Başvuran Abdullah Bakan, nüfus  
kaydına Mehmet’in kardeşi olarak kaydedilmiş olsa da başvuranlara göre Abdullah Bakan’da,  
Mehmet’in çocuğudur.  
4 Aralık 1995 tarihinde Mehmet, bir kişinin evinde çalışırken güvenlik güçlerinin açtığı ateş  
sonucunda kaza ile ölmüştür.  
25 Aralık 1995 tarihinde Cumhuriyet Başsavcısı, başvuran Asya Bakan’ı (“başvuran”) ve  
mağdurun kardeşini dinlemiştir. Sözkonusu kişiler, yakınlarının ölüm koşullarına dair hiçbir  
bilgilerinin bulunmadığı yönünde beyanda bulunmuşlardır. 31 Ocak 1996 tarihinde, başvuran  
tekrar dinlenmiştir.  
A. Diyarbakır İl İdare Kurulu Önündeki Yargılama  
14 Şubat 1996 tarihinde muhakkik, operasyona katılan güvenlik güçlerini dinledikten sonra  
olay hakkındaki raporunu sunmuştur.  
Muhakkik, 3 Aralık 1995 tarihinde, kamu binalarına karşı bombalı saldırı yapmaya  
hazırlandığı sırada, PKK mensubu olduğundan şüphelenilen bir kişinin yakalandığını  
belirtmiştir. Sözkonusu kişi, gözaltı sırasında daha sonra ortaya çıkarılan yasadışı örgüte ait  
el bombaları ve iki sığınak hakkında bilgi vermiş ve babasının Diyarbakır’da bulunan evinde  
patlayıcı madde olduğunu belirtmiştir. Jandarma görevlileri, arama yapılacak alanda güvenliği  
sağladıktan sonra, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri ile  
eşgüdümlü olarak ve bir mayın temizleme ekibinin yardımıyla belirtilen yerde arama  
yapmışlardır. Başarısızlıkla sonuçlanan aramalar sonucunda, iki jandarma eri tarafından nakil  
aracına götürülen sözkonusu kişi, kelepçeleri çıkarıldığından dolayı, Jandarma görevlilerinden  
birine dirsek atmak suretiyle kaçmıştır. Kovalamaca sırasında kaçan terörist yapılan ihtarlara  
cevap vermeyince, Jandarma görevlisi Ö.D. uyarı atışlarında bulunmuştur. Daha sonra kaçak  
teröristin girdiği sokaktan kendilerine ateş edilen Jandarmalar ve Jandarma görevlisi Ö.D  
açılan ateşe karşılık vermişlerdir. Kaçak terörist bir binanın girişinin biraz ilerisinde  
yakalanmıştır. Daha sonra yapılan aramalarda ve balistik incelemelerde, başvuranların  
yakınına, Jandarma görevlisi Ö.D’nin silahından çıkan kurşun parçasının isabet ettiği ortaya  
çıkarılmıştır. Olay mahallinde yapılan aramalarda, jandarmalara ateş açılan yerde silah ve  
mühimmat bulunmuştur.  
2
Soruşturmayı yürüten muhakkik, Jandarma görevlisi Ö.D’nin, ilk etapta karşı taraftan açılan  
ateşe cevap vermeden önce uyarı atışında bulunduğu, Ö.D’nin silahını Jandarma Teşkilatı  
Görev ve Yetkileri Hakkında Yönetmelik ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet  
Kanunu’na uygun olarak ve görevleri çerçevesinde kullandığı sonucuna ulaşmıştır.  
Dolayısıyla, Ö.D hakkında cezai kovuşturmaların başlatılmasına gerek görülmemiştir.  
29 Şubat 1996 tarihinde Diyarbakır İl İdare Kurulu, muhakkikin görüşünü esas almıştır.  
13 Ocak 1998 tarihinde Danıştay, sözkonusu kararı bozmuş ve Jandarma görevlisi Ö.D’nin  
tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermeden dolayı hakkında kovuşturma yapılması  
gerektiğine kanaat getirmiştir.  
B. Ceza Mahkemeleri Önündeki Yargılama  
16 Mart 1999 tarihinde Diyarbakır Asliye Ceza Mahkemesi, ratione materiae (konu  
bakımından) yetkisizlik kararı vermiş ve dava dosyasını Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’ne  
göndermiştir.  
20 Nisan 1999 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi de ratione materiae (konu  
bakımından) yetkisi olmadığını açıklamış ve dava dosyasını, davaya bakmak için Ağır Ceza  
Mahkemesi’nin yetkili olduğuna karar veren Yargıtay’a göndermiştir.  
Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılama sürecince, başvuran müdahil taraf teşkil etmiştir.  
4 Nisan 2000 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi, jandarma görevlisi Ö.D’nin tedbirsizlik sonucu  
ölüme sebebiyet vermekten suçlu bulmuş ve Ö.D’yi iki yıl hapis ve 30.000 Türk Lirası para  
cezasına çarptırmıştır. Ancak verilen cezalar altıda bir oranında düşürülmüştür. Ağır Ceza  
Mahkemesi, hapis cezasını para cezasına çevirmiş ve sözkonusu cezanın infazının  
ertelenmesine karar vermiştir.  
Ağır Ceza Mahkemesi, dosyada bulunan belgeleri göz önüne alarak, uyarı atışlarından seken  
kurşunun maktule isabet ettiği sonucuna varmıştır. Jandarma görevlisi, başvuranlarının  
yakınının ölümüne sebebiyet vererek, Türk Ceza Kanunu’nun 455§1. maddesi uyarınca  
görevini yerine getirirken dikkatsiz ve tedbirsiz davranmıştır.  
Ağır Ceza Mahkemesi, sanığın ve olay yerinde bulunan jandarma görevlilerinin beyanlarını,  
olay tespit tutanaklarını, yerlerin krokilerini, otopsi raporunu ve olay yerinde bulunan  
özellikle de dördü jandarma görevlisi Ö.D’nin silahından çıkan kovanların balistik  
incelemesini esas almıştır.  
Ağır Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Kanun’un 49. ve 50. maddelerinde yer verilen durumların,  
ölüme ya da yaralanmaya neden olacak kastın bulunmasını gerektirdiğini, böyle bir durumun  
ise mevcut davada bulunmadığını açıklamıştır. Zira mevcut davada, jandarma görevlisi,  
sadece kaçan teröristi korkutmak ve kaçmasına engel olmak amacıyla uyarı atışında  
bulunmuştur.  
Ağır Ceza Mahkemesi, karşı taraftan ateş açıldığına dair beyanların desteklenmediğine ve  
sözkonusu silahın ve iki kovanın güvenlik güçleri mensupları tarafından bırakıldığına kanaat  
getirmiştir.  
3
Karşı oy yazısında, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, güvenlik güçleri görevlilerinin görevlerini  
yerine getirirken silahlarını kullanabilecekleri koşulların Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet  
Kanunu’nda ve Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Hakkındaki Yönetmelikte belirtildiğini  
açıklamıştır. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, jandarma görevlisinin görevi gereği ve görevi  
sırasında silahını bilerek kullandığına dikkat çekmiştir. Silah bilerek kullanılmıştır. Aynı  
şekilde, atılı fiillerin Türk Ceza Kanunu’nun 52. maddesi ile birleşerek, 49. 50. ve 488.  
maddeleri çerçevesinde incelenmesi gerekmektedir.  
18 Nisan 2000 tarihinde, başvuran temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran  
savunmasında, özellikle jandarma görevlisine verilen cezanın infazının ertelenmesi kararına  
itiraz etmiştir.  
14 Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay, jandarma görevlisinin Sıkıyönetim Kanunu’nun 4.  
maddesinde ve Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliği’nin 39. maddesinde  
öngörülen koşullarda silahını kullandığından dolayı, Türk Ceza Kanunu’nun 49. maddesinin  
uygun olacağı gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin verdiği kararı bozmuştur.  
2 Ekim 2001 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi jandarma görevlisinin beraat etmesine karar  
vermiştir.  
16 Mayıs 2002 tarihinde, Yargıtay bu kararı onamıştır.  
C. İdare Mahkemeleri Önünde Yapılan Yargılamalar  
17 Mayıs 1996 tarihinde başvuran, kendi adına ve çocukları Engin ve Ruşen adına, eşinin  
ölümü nedeniyle uğradıkları zararın telafi edilmesi amacıyla tazminat davası açmak üzere  
Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur. Bunun öncesinde, 6 Nisan 1996  
tarihinde, aynı Asliye Hukuk Mahkemesi, ne geliri ne de gayrimenkulleri bulunmadığı  
gerekçesiyle başvurana adli yardımda bulunulmasına karar vermiştir.  
5 Mayıs 1998 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi, yetkisizlik kararı vermiş ve dava  
dosyasını Diyarbakır İdare Mahkemesi’ne göndermiştir.  
11 Mayıs 1998 tarihinde, başvuran, kendi ve çocukları Engin ve Ruşen adına İdare  
Mahkemesi önünde adli yardım talebinde bulunarak bir tazminat davası açmıştır. Başvuran,  
maddi ve manevi tazminat başlığı altında 4.410.000.000 Türk Lirası ( yaklaşık 15.943 Euro)  
istemiştir.  
20 Mayıs 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, sunulan delilleri gözönünde bulundurarak,  
davanın bu aşamasında talebin dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle adli yardım talebini  
reddetmiştir. Bunun yanı sıra, İdare Mahkemesi, başvuran Asiye Bakan’ın avukatı tarafından  
temsil edildiğinden dolayı yargılama masraflarını ödemesinin imkansız olduğunu iddia  
edemeyeceğini belirtmiştir. Bu bağlamda, İdare Mahkemesi Danıştay’ın yerleşik içtihadına  
atıfta bulunmuştur. Sonuç olarak, İdare Mahkemesi adli yardım yapılması konusundaki adli  
yargıda verilen kararla bağlı olmadığını belirtmiştir.  
13 Temmuz 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, başvurandan, 50.463.900 Türk Lirası (yaklaşık  
170 Euro) tutarındaki yargılama masraf ve harcamalarını otuz gün içinde ödemesini istemiştir.  
4
28 Eylül 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, istenilen tutarı ödemesi için başvurana otuz günlük  
ek süre tanımıştır.  
26 Ekim 1998 tarihinde başvuranın avukatı, İdare Mahkemesi’nden aynı dava konusunda, adli  
yargı önünde verilen adli yardım kararını uygulamasını istemiştir. Ayrıca, başvuranın avukatı  
adli yardım talebini reddetmek için İdare Mahkemesi tarafından öne sürülen gerekçelere itiraz  
etmiştir. Bu bağlamda, başvuranın avukatı, müvekkilinin kocasının ölümü nedeniyle parasal  
açıdan tamamen yardımdan yoksun kaldığını ve bu bakımdan tazminat istemesinde haklı  
olduğuna dikkati çekmiştir. Ayrıca avukat, başvuranın temsil edilmesi için ücret almadığını  
açıklamış ve İdare Mahkemesi’nin vardığı sonuçlara itiraz etmiştir.  
25 Kasım 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, yargılama masraflarını ödemediği gerekçesiyle  
başvuranın talebini kabul edilemez bulmuştur.  
8 Mayıs 2001 tarihinde Danıştay, başvuranın yaptığı temyiz başvurusunu reddetmiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. HÜKÜMETİN İTİRAZI HAKKINDA  
Hükümet, AİHM’yi, yargılama masrafları ödenmediği gerekçesiyle tazminat davası  
başvurusu kabul edilemez bulunduğundan, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle  
yapılan başvuruyu reddetmeye davet etmiştir.  
AİHM, 7 Mart 2006 tarihli kabuledilebilirlik kararında, Hükümet tarafından yapılan bu  
itirazının, başvuranların AİHS’nin 6. maddesi kapsamında bulundukları şikayette dile  
getirdikleri sorunlara neden olduğunu ve sözkonusu itirazın esasla birleştirilmesine karar  
verildiğini hatırlatmaktadır.  
II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği operasyon sırasında yakınlarının ölümünden  
şikayetçi olmakta ve yakınlarının ölümünün, sözkonusu hükmü ihlal ettiğini ileri sürmektedir.  
Başvuranlara göre, AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.  
A. Mehmet Şerif Bakan’ın ölümü hakkında  
Başvuranlar, şüpheli kişinin belirttiği yerde güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonun  
hazırlanması ve yürütülmesi sırasında güvenlik tedbirlerinin yetersizliğini ve uyarı atışları için  
güvenlik kurallarına riayet edilmediğini ileri sürmektedirler. Bu bağlamda, başvuranlar, şehrin  
merkezinde kaçağın kovalanması sırasında kalaşnikof gibi bir savaş silahının kullanıldığını  
belirtmektedirler. Başvuranlar Ergi-Türkiye (28 Temmuz 1998 tarihli karar, Derleme Karar  
ve Hükümler 1998-IV), Güleç-Türkiye (27 Temmuz 1998 tarihli karar Derleme 1998-IV) ve  
Oğur-Türkiye ([GC], no: 21594/93, AİHM 1999-III) kararlarına atıfta bulunmaktadırlar.  
Başvuranlar, yetkililer tarafından yürütülen soruşturmanın yetersiz olduğunu iddia etmekte ve  
5
yakınlarının ölümüne neden olan jandarma görevlisinin cezasız kalmasından şikayetçi  
olmaktadırlar.  
Hükümet, başvuranların yakınlarının kaza sonucu öldüğünü vurgulamaktadır. Daha sonra  
mevcut davadaki durumda zora başvurmanın, terörist olduğundan şüphelenilen bir kişinin  
kaçmasını engellemek ve karşı taraftan açılan ateşe karşılık vermek amacıyla kesinlikle  
gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet’e göre jandarma görevlisi kanun ve  
yönetmeliklere uygun olarak hareket etmiştir. Hükümet, etkili bir soruşturmanın  
yürütüldüğünü ve sözkonusu jandarma görevlisinin kimliğinin tespit edilerek adalet önüne  
çıkarıldığını eklemektedir.  
Yaşama hakkını garanti altına alan ve ölüme çarptırmanın maruz görülebileceği durumları  
belirten AİHS’nin 2. maddesi, AİHS’nin temel maddeleri arasında yer almakta ve Avrupa  
Konseyini oluşturan toplumların temel değerlerinden birini kapsamaktadır. AİHM, bu  
hükmün ihlaliyle ilgili iddiaları titizlikle incelemelidir. AİHM, sadece Devlet görevlilerinin  
etkili olarak kuvvet kullanmalarını değil, aynı zamanda bütün bu olayları çevreleyen  
koşulların tamamını özellikle hukuki çerçeveyi veya hazırlanmaları ve denetimleriyle ilgili  
düzenlenmeleri dikkate almalıdır. ( 27 Eylül 1995 tarihli McCann ve Diğerleri-Birleşik  
Krallık; Makaratzis-Yunanistan, no 50385/99)  
Polis memurları, görevlerini icra ettikleri sırada ki bu ister önceden hazırlanmış bir operasyon  
durumunda ister tehlikeli olarak algılanan bir kişinin aniden yakalanması durumunda belirsiz  
olmamalıdır: hukuki ve idari bir çerçeve kanunların uygulanmasından sorumlu kişilerin güç  
ve ateşli silahlar kullanabileceği sınırlı durumları konuya ilişkin uluslararası kuralları göz  
önünde bulundurarak tanımlamalıdır. ( Makaratzis, sözü edilen §59)  
Çağdaş toplumlarda, Polis’in üstlendiği görevin zorluğu ve insanoğlunun öngörülemeyen  
tutumu dikkate alındığında, iç hukuk yetkililerine yüklenen sorumluluğun ağırlığı tahammül  
edilemez bir boyutu oluşturmamalıdır.( Makaratzis §69)  
İç hukuk dikkate alındığında, AİHM, jandarma görevlileri tarafından ateşli silahların  
kullanımına ilişkin başlıca metnin Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliği  
olduğunu not etmektedir. Bu yönetmeliğin 39. maddesi jandarma görevlisinin ateşli silah  
kullanabileceğini durumları sınırlayıcı bir şekilde sıralamıştır. Yönetmeliğin 40. maddesi,  
silah kullanımı en son çare olarak öngörmekte ve ayağa doğru ve serbest atıştan önce havaya  
ihtar atışları yapması gerektiğini dile getirmektedir.Anayasa2nın 17. maddesi uyarınca  
öldürme gücüne başvurmanın sadece “ Kanunun izin verdiği mutlak zorunluluk durumunda”  
mazur görülebileceğini vurgulamak gerekir. Sonuç olarak, belirtilen kural ile AİHS’nin 2§2.  
maddesindeki “ kesinlikle gerekli” terimleri arasındaki fark, sırf bu veriden hareketle  
AİHS’nin 2§1.maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterince önemli değildir.  
(Perk ve Diğerleri-Türkiye, no 50739/99)  
Başvuranların yakınlarının ölümüne neden olan koşullar itiraz konusu yapılamaz.  
Başvuranlar, Mehmet’in güvenlik güçleri tarafından kasıtlı olarak öldürüldüğünü hiçbir  
zaman iddia etmemişlerdir.  
Dosyada bulunan belgelere göre, güvenlik güçleri, terörist olduğundan şüphelenilen bir  
kişinin verdiği bilgilerin ardından, patlayıcı madde bulmak için Diyarbakır’da bulunan bir  
evde arama yapmışlardır. Jandarma görevlilerine, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle  
Şubesi ekipleri ve bir mayın temizleme ekibi yardımcı olmuştur. Sözkonusu çevrede güvenlik  
6
önlemleri alınmıştır. Aramanın sonunda, iki jandarma eri tarafından nakil aracına götürülen  
sözkonusu kişi, kelepçeleri çıkarıldığından dolayı, Jandarma görevlilerinden birine dirsek  
atmak suretiyle ellerinden kaçmıştır. Güvenlik güçleri tarafından kaçan teröristi yakalamak  
için kovalamaca başlatılmıştır.  
Şüphelinin kaçmasıyla birlikte, güvenlik güçleri duruma uygun hareket etmek zorunda  
kalmışlardır. Güvenlik güçleri kaçan teröriste dur ihtarında bulunmuş ardından bu  
kovalamacıyı sona erdirmek için jandarma görevlisi Ö.D uyarı atışında bulunmuştur. Bu  
esnada uyarı atışlarından biri sekmiş ve kaza ile başvuranların yakınının ölümüne neden  
olmuştur.  
Operasyonda yer alan güvenlik güçlerinin sayısı, kimlikleri ve ölüme sebebiyet veren ateşi  
açan jandarma görevlisinin kimliği öğrenilmiştir. Yapılan balistik inceleme, maktule gelen  
kurşunun kovalama sırasında silahını kullanan tek kişi olan jandarma görevlisi Ö.D’nin  
silahından çıktığını doğrulamıştır. Bu noktada jandarma görevlisinin dört el ateş ettiğini ve  
silahını otomatik ayarda kullanmadığını belirtmek gerekmektedir. Başvuranların yakınlarının  
ölümü, kendisine isabet eden bir kurşunun ölümcül yaraya neden olmasından dolayı bir  
şansızlığın sonucudur.  
B. Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesiyle zorunlu kılınan yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün  
1. maddede tanımlanan ‘kendi yetki alanı içinde bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci  
bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanı(ma)’ genel ödevi ile birlikte ele alındığında,  
güce başvurma sonucunda insan ölümü meydana geldiği takdirde etkili bir soruşturma  
yürütülmesini öngördüğünü ve kapsadığını hatırlatmaktadır. (McCann ve diğerleri, adıgeçen,  
§ 161, ve Kaya – Türkiye, 19 Şubat 1998, § 105). Bu tür bir soruşturmanın amacı, Devlet  
görevlilerinin ya da Devlet organlarının, karıştıkları vakalarda sorumlulukları altında  
gerçekleşen ölüm olaylarına ilişkin olarak hesap vermelerini güvence altına almak ve yaşam  
hakkını koruyan ulusal kanunların etkili bir biçimde uygulanmasını temin etmektir.  
(Anguelova – Bulgaristan, no: 38361/97, § 137).  
Soruşturma, güç kullanımının sözkonusu dava koşullarında meşru olup olmadığının  
belirlenmesi ve sorumluların tespit edilerek cezalandırılması noktasında etkili olmalıdır (Oğur  
– Türkiye, no: 21594/93, § 889. Yetkili makamlar sözkonusu olaylara ilişkin delillerin elde  
edilmesi için gerekli makul önlemleri almalıdırlar. Dava koşullarını ya da sorumlulukları  
ortaya koyma kapasitesini azaltan her türlü soruşturma zaafiyeti, soruşturmanın istenen  
etkinlikte olmadığı sonucuna varılması tehlikesi ile karşı karşıya bırakır (Kelly ve diğerleri –  
Birleşik Krallık, 30054/96, §§ 96-97, 4 Mayıs 2001, Anguelova, adıgeçen, §§ 139 ve 144, ve  
Natchova ve diğerleri – Bulgaristan, no: 43577/98, 43579798, § 113).  
Mevcut davada olayın ardından soruşturmayı yürütmekle sorumlu kılınan makamların  
başlattıkları girişimler konusunda herhangi bir ihtilaf mevcut değildir. Olay meydana gelir  
gelmez kesin ölüm koşullarının tespit edilmesi amacıyla ex officio bir soruşturma  
başlatılmıştır.  
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi önünde bir yargılama başlatılması için üç yıl beklendiği  
doğruysa da, bu durum öncelikle idari soruşturma süresi ve Danıştay’ın temyiz başvurusunu  
incelemesi ile açıklanabilir. Müteakiben, çeşitli mahkemeler tarafından ratione materiae  
7
takipsizlik kararları verilmiştir. AİHM, soruşturmanın etkililiğinin yargılamanın ceza  
mahkemeleri önünde toplam olarak üç yıl sürmesinden etkilenmediğini değerlendirmektedir.  
Ayrıca AİHM, başvuranın ağır ceza mahkemesi önünde yapılan yargılamada müdahil taraf  
teşkil etmiş olması sebebiyle bu yargılamaya tam olarak katıldığını kaydetmektedir.  
Yargılamanın hiç bir aşamasında başvuran operasyonun gidişatından ya da soruşturmanın  
etkisizliğinden şikayetçi olmamıştır.  
Netice itibariyle AİHM, yetkili makamların AİHS’nin 2. maddesinin gerekleri bakımından  
tatmin edici bir soruşturma yürüttüğünü tespit etmektedir.  
AİHS’nin üçüncü kişilerin cezai olarak kovuşturulmasını ya da mahkum ettirilmesini ne de  
her kovuşturmanın bir mahkumiyetle sonuçlanması gerektiğini varsayan bir sonuç  
yükümlülüğü içerdiğini hatırlatan AİHM, 2. maddenin usulü bakımından ihlal edildiği  
iddiasının mevcut davada kanıtlanamadığı sonucuna varmıştır.  
III. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, idare mahkemesinin adli yardım taleplerini geri çevirmesinin mahkemeye erişim  
hakkından kendilerini mahrum bıraktığını ve buna bağlı olarak yakınlarının ölümü dolayısıyla  
maruz kaldıkları zararın tazmininin mümkün olmadığını savunmaktadırlar. Bu hususta  
başvuranlar AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğini düşünmektedirler.  
Maddi imkansızlıklarını öne süren başvuranlar aşırı yargılama masrafı tutarlarından şikayet  
etmektedirler. Başvuranlar bu hususta Aït Mouhoub – Fransa (28 Ekim 1998 tarihli karar), ve  
Kreuz – Polonya (no: 28249/95) davalarına atıfta bulunarak idare mahkemesi tarafından adli  
yardım taleplerini geri çevirmek üzere ileri sürülen gerekçelerden şikayetçi olmaktadırlar.  
Başvuranlar avukat ücretlerinin yargılamanın sonucuna bağlı olduğunu belirtmektedirler.  
AİHM, mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını ve zımnen kabul edilmiş bazı  
sınırlamalara konu olabileceğini zira doğası gereği Devlet’in bu hususta yaptığı  
düzenlemelere tabi olduğunu anımsatmaktadır. AİHS’nin 6 § 1 maddesi müştekilerin medeni  
hak ve yükümlülüklerine ilişkin kararlar noktasında mahkemeye erişim haklarını etkin  
biçimde teminat altına almaktaysa da, bu hususta kullanılacak araçların seçimini Devlet’e  
bırakır. Ancak sözleşmeci Devletler bu alanda bir takdir payına sahiptirler. Hiç kuşkusuz bu  
noktada AİHS’nin gereklerine riayet edilip edilmediği konusunda bir karar verilmesi görevi  
AİHM’ye aittir (Airey – İrlanda, 9 Ekim 1979 tarihli karar, ve Z. Ve diğerleri – Birleşik  
Krallık, no: 29392/95, §§ 91-93).  
Mahkemeye erişim noktasında konulan sınırlar bir  
yargılanabilirin mahkemeye erişim hakkını ihlal edecek biçimde bir kısıtlama getiremez. Bu  
sınırlamanın AİHS’nin 6 § 1 maddesi ile uyuşması ancak kullanılan araçlarla gözlenen hedef  
arasında makul bir oran mevcut olduğu ölçüde mümkündür (Bellet – Fransa 4 Aralık 1995).  
Sözkonusu sınırlama maddi nitelikli bir sınırlama olabilir (Kreuz, adıgeçen, § 54). AİHM,  
adaletin iyi idaresinin menfaatinin, bir kimsenin mahkemeye erişimi noktasında maddi  
kısıtlamalar konulabilieceğini asla göz ardı etmemiştir (Tolstoy-Milovslavsky – Birleşik  
Krallık, 13 Temmuz1995, §§ 61...). Sivil mahkemelere yapılan taleplere ilişkin masrafların  
ödenmesinin istenmesi AİHS’nin 6 § 1 maddesi anlamında mahkemeye erişim hakkının  
sınırlanması olarak kabul edilemez ( Kreuz, adıgeçen, § 60).  
8
Bununla birlikte, başvuranın ödeme gücü, özel koşullar hesaba katılarak takdir edilen  
masrafların tutarı ve sözkonusu sınırlamanın uygulamaya konulduğu yargılama safhası gibi  
unsurlar ilgilinin mahkemeye erişim hakkı ve davasının «(...) bir mahkeme» tarafından  
görülüp görülmediğinin belirlenmesi bakımından dikkate alınmalıdır (Kreutz, adıgeçen, § 60,  
Weissman ve diğerleri – Romanya, no: 63945/00, § 37, ve Iorga – Romanya, no: 4227/02, §  
39, 25 Ocak 2007).  
Mevcut davada yargılama giderlerinin ödenmemesi, idare mahkemesinin başvuranların  
talebini yapılmamış olarak olarak kabul etmesine yol açmıştır. Bu nedenle sözkonusu  
sınırlama yargılamanın başında, yani ilk derece mahkemesi önünde yapıldığı sırada  
konulmuştur.  
İstenen yargılama giderleri 50.463.900 TL tutarında idi (yaklaşık 170 Euro). Olayların  
meydana geldiği dönemde iki aylık asgari ücrete denk gelen bu tutar ilk bakışta çok yüksek  
gözükmese de yakınlarının ölümü sonrasında artık hiçbir gelirleri kalmayan başvuranlar için  
büyük bir meblağ teşkil etmekteydi. Bu hususta Asliye Hukuk Mahkemesi üç yıl evvel  
ilgililerin sundukları fakirlik belgesine istinaden adli yardım tahsisinde bulunmuştu.  
Sözkonusu Başvuranların ekonomik durumlarında sözkonusu dönemden bu yana bir düzelme  
olduğunu gösteren herhangi bir dosya unsuru mevcut değildir. 26 Ekim 1998 tarihinde idare  
mahkemesine gönderilen mektupta başvuranların hiçbir gelir kaynağı bulunmadığı  
belirtilmiştir.  
AİHS’nin teorik ya da hayali hakları değil somut ve gerçek hakları korumayı amaçladığını  
hatırda tutmak gerekir. Bu itibarla AİHM, herhangi bir kaynağına sahip olmayan başvuranlar  
için yargılama giderleri tutarının aşırı bir yük teşkil ettiği kanaatine varmaktadır (bkz. Iorga,  
adıgeçen, § 43).  
Ancak idare mahkemesi, bir avukat tarafından temsil edilmeleri sebebiyle başvuranların  
yargılama giderlerini ödemelerinin imkansız olduğunu iddia edemeyeceklerini  
değerlendirmiştir. Mahkeme kararını desteklemek üzere Danıştay’ın bir içtihadını mesnet  
göstermiştir.  
AİHM’ye göre idare mahkemesinin bu hususta sunduğu gerekçe uygun değildir. İdare  
mahkemesi, sadece bir avukat yardımından faydalanmış oldukları gerekçesiyle başvuranları  
yeterli gelire sahip kabul etmiştir. Böylece mahkeme ilgililerin gerçek mali durumlarını  
hesaba katmayan bir değerlendirmede bulunmuştur. İdare mahkemesine gönderilen 26 Ekim  
1998 tarihli mektupta başvuranların avukatı, avukatlık ücretini tahsil edemediğini belirtmiştir.  
İdare mahkemesinin yapılan talebin temelsiz olduğu yönündeki ilk gerekçeye ilişkin olarak  
AİHM, mahkemenin devletin parasını makul bir başarı şansına sahip talepte bulunan  
kimselere adli yardım adı altında tahsis etmemek yönündeki meşru bir şüpheden ilham  
aldığını kabul etmektedir. Adli yardımdan yararlanmaya elverişli davaların belirlenmesini  
sağlayan bir uygulama yürürlüğe konulmadan adli yardım sistemi işleyemez (bkz. Gnahoré –  
Fransa, no: 40031/98, § 41, ve Essaadi – Fransa, no: 49384/99, §§ 33, 26 Şubat 2002).  
Bununla birlikte Aerts davasında AİHM, «adli yardım bürosu iddianın haklı olmadığı  
gerekçesiyle [adli yardım] talebi [ni] reddetmekle [başvuranın] mahkeme hakkını» ettiği  
hükmüne varmıştı (Aerts – Belçika, 30 Temmuz 1998, § 60). Müteakiben Belçikalı yasa  
koyucu adli yardıma ilişkin yasada değişiklik yaparak bu yöndeki taleplerin yalnızca açıkça  
dayanaktan yoksunluk sebebiyle reddedilmesi kuralını yürürlüğe koymuştur (bkz. Debeffe –  
9
Belçika, no: 64612/01, 9 Temmuz 2002). Adli yardım bürosu gibi idare mahkemesi de aynı  
şekilde başvuranların talebinin yerindeliği hakkında bir hükme varmıştır. Bu noktada AİHM  
başvuranların tazminat talebinin yerindeliğine dair bir takdirde bulunamayacağını  
hatırlatmaktadır. Ancak yine de AİHM, Türk yasa koyucu tarafından yürürlüğe konulmuş adli  
yardım sisteminin yargılanabilirleri keyfilikten koruyacak niteliği haiz gerekli tüm usul  
güvencelerini sunmadığının altını çizmeye mecbur addetmektedir. Bu görevin adli  
makamlara, asıl talep üzerinde bir hüküm vermeye davet edilen mahkemeye tevdi edildiği  
doğruysa da Türk Hukuku talebin yerindeliği hakkındaki mahkemenin takdirine itiraz etme  
imkanı sunmamaktadır. Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunun 469. maddesindeki hükümler  
uyarınca adli yardım talebine ilişkin karar kat’i olup bu karara karşı hiçbir yasal başvuru yolu  
yolu mevcut değildir. Bu nedenle adli yardım talebi taraflarca yargılama esnasında sunulan  
yazılı belgeler temelinde yapılan tek bir incelemenin konusu olmaktadır. Taraflar duruşma  
sırasında dinlenmemekte ve itirazda bulunma imkanına sahip bulunmamaktadırlar.  
Son olarak AİHM adli yardım talebinin reddinin başvuranları davalarının bir mahkeme  
tarafından görülmesi imkanından tamamen yoksun bıraktığını kaydetmektedir.  
Bu unsurları ve yargılama başlangıcında konulan sınırlamayı göz dönünde bulunduran AİHM,  
Devlet’in, mahkemeye erişim hakkını AİHS’nin 6 § 1 maddesinin gereklerine uygun bir  
şekilde düzenleme yükümlülüğünü yerine getirmeyerek bu alanda kendisine tanınan takdir  
payını aştığı kanaatine varmaktadır.  
Bu nedenle Hükümet’in itirazını reddederek AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine  
hükmetmek yerinde olacaktır.  
IV. AİHS’NİN 13. MADDESİ VE 1 NO’LU EK PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL  
EDİLDİĞİ İDDİALARI HAKKINDA  
AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunan başvuranlar yakınlarının ölümünden sorumlu olan  
kimse hakkında hüküm verilmesini mümkün kılacak adli bir duruşma yapılmamasından  
şikayetçi olmaktadırlar.  
1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine atıfta bulunan başvuranlar yakınlarının ölümüyle  
birlikte maddi destekten mahrum bırakıldıklarını ileri sürmektedirler.  
Yukarıda vardığı sonuçları göz önünde bulunduran AİHM, bu şikayetlerin ayrıca  
incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmıştır.  
V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuranlar yakınlarının maddi desteğinden mahrum bırakıldıklarını belirtmektedirler.  
Başvuranlar 233.215 Euro olarak hesapladıkları maddi kayıplarının tazminini talep  
etmektedirler. Başvuranlar bu tutarı hesaplarken, ulusal mahkemelerin davalarını yargılama  
giderlerinin ödenmemesi nedeniyle açılmamış olarak kabul etmemeleri durumunda  
10  
kendilerine tahsis edeceği tazminat miktarını esas olarak almışlardır. Başvuranlar ayrıca  
80.000 Euro manevi tazminat talep etmektedirler.  
Hükümet bu meblağlara itiraz etmektedir.  
AİHM başvuranların davasının açılmamış olarak kabul edilmemesi halinde tazminat  
yagılamasından çıkacak sonuç üzerinde tahminde bulunmayacaktır. Bununla birlikte AİHM,  
başvuranlara tazminat davalarının yerindeliğine ilişkin bir karar elde etme imkanı  
verilmediğini değerlendirmektedir.  
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi gereğince hakkaniyete uygun olarak başvuranlar Asya Bakan’a  
kendisi ve çocukları Engin ve Ruşen için 7.500 Euro ve Abdullah Bakan için 1000 Euro  
manevi tazminat ödenmesini hükme bağlamıştır (bkz. Uçak ve diğerleri – Türkiye, no:  
75527/01 ve 11837/02, § 83, 27 Mart 2007).  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuranlar, avukatlık ücretleri ve AİHM önünde yaptığı idari harcamalar için 5.220 Euro  
talep etmektedir. Başvuranlar kanıt olarak avukat çalışma saatlerini gösterir bir makbuz  
sunmaktadırlar.  
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.  
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca, masraf ve harcamaların iadesinin ancak, gerçekliği,  
zorunluluğu ve oranlarının makul olduğu ortaya konulduğu sürece mümkün olabildiğini  
hatırlatmaktadır (Nikolova – Bulgaristan, no: 31195/96, § 79).  
Bu alandaki içtihadını göz önünde tutan AİHM elindeki bilgilerin ışığında, başvuranlara 2.000  
Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.  
C. Gecikme faizi  
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uyguladığı faiz oranına üç puan eklenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. Hükümet’in ön itirazının reddine;  
2. AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;  
3. AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 13. maddesi ve 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ayrıca incelenmesine  
11  
gerek olmadığına;  
5. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından  
başvuranlara:  
i. Asya Bakan’a kendisi ve çocukları Engin ve Ruşen için 7.500 Euro  
(yedi bin beş yüz) ve Abdullah Bakan’a manevi tazminat olarak 1.000 Euro  
ödenmesine;  
ii.masraf ve harcamalar için başvuranlara ortaklaşa 2.000 Euro (iki bin) ödenmesine;  
ii. bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 12 Haziran 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
12  
13