ne şekilde uyacakları konusunda belli bir takdir payına sahip olsalar bile, sözkonusu hüküm,
yetkili “ulusal merci”ye Sözleşme’ye dayalı şikayetin içeriğini inceleme ve uygun telafiyi
sunma yetkisi veren bir iç hukuki yolunu gerekli kılmaktadır. Bu yol hukuken olduğu gibi
pratikte de “etkili” olmalıdır; özelikle şu anlamda ki Savunmacı Devletin yetkili mercilerinin
fiilleri ve ihmalleri, sözkonusu hukuki yolun kullanılmasını haksız bir biçimde
engellememelidir. Bununla birlikte bu hüküm yalnızca AİHS nazarında savunulabilir
şikayetlerde geçerlidir (Boyle ve Rice-Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988, A serisi no: 131, s.23.
§52).
Mevcut davada AİHM dosyada yer alan unsurlardan, başvuranın gözaltındayken kötü
muamelelerden ötürü mağdur olduğu sonucuna ulaşılamayacağı kanaatine varmıştır. Bu
durum yine de 3. maddeye dayanan şikayeti savunulabilirlikten yoksun bırakmamaktadır
(bkz., diğerleri arasında, Boyle ve Rice kararı). AİHM’nin esas hakkında ulaştığı sonuç,
sözkonusu şikayet hakkında etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü ortadan
kaldırmamaktadır (bkz., Zeynep Avcı-Türkiye, no: 37021/97, § 76, 6 Şubat 2003).
AİHM başvuranın, tecavüz ve kötü muamele iddialarıyla, gözaltından sorumlu polis
memurları ile 26 Ocak 1999 tarihli, yani gözaltına süresinin bitiminden iki ay sonraki sağlık
raporunu düzenleyen adli tıp doktoru hakkında Fatih Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet
dilekçesi verdiğini not eder. Başvuranın, doktorun kendisini polis memurlarının yanında
muayene ettiği iddiası karşısında Cumhuriyet Savcılığı, adli tıp doktorunun veya polis
memurlarının ifadesini almayı gerekli görmediği gibi, olayların gerçek olup olmadığının tespit
edilmesi amacıyla sözkonusu kişileri yüzleştirmeyi de gerekli görmemiştir. İlgili kişinin
doktorun meslek etiğine uymadığı ve polisle işbirliği içinde olduğunu ileri sürmesine karşın
Cumhuriyet Savcılığı, başvuran tutukluyken, örneğin jinekolojik muayene gibi ek bir
muayene yapılması emri vermemiştir. Elbette Hükümet başvuran tutuklu bulunurken
Cumhuriyet Savcılığı tarafından yapılan bir çağrıya gelmediğini ileri sürmektedir; bununla
birlikte cezaevi tarafından düzenlenen, başvuranın mahkemeye çıkmadığına ilişkin tutanak
ilgili kişi tarafından imzalanmamıştır. Öte yandan sözkonusu kişi böyle bir çağrının kendine
tebliğ edilmediğini kendi el yazısıyla beyan etmiştir. Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi ek
soruşturma talep etmeden takipsizlik kararını onamıştır.
Dahası başvuran davasına bakan İstanbul DGM önünde gözaltında kötü muameleye
maruz kaldığını ve tecavüze uğradığını bir çok kez dile getirmiştir. DGM, ilgilinin iddialarını
daha derinlemesine incelemeden takipsizlik kararının bir kopyasını görmek istemiştir.
Mahkeme başvuranın tutuklu bulunduğu cezaevine sözkonusu kişinin uzman bir sağlık
merkezi tarafından muayene edilme isteğini iletmiştir. Dosyada yer alan unsurların yanı sıra
İstanbul DGM’ye sunulan belgelerden, başvuranın tıbbi açıdan izlendiği ve İstanbul
Üniversitesi Psikiyatri Kliniği tarafından 2001 yılı boyunca birçok kez muayene edildiği
ortaya çıkmaktadır. Ne Cumhuriyet Savcılığı’nın ne de İstanbul DGM’nin bu muayenelerin
sonucu ve başvuranın iddiaları arasında paralellik kuramamış olması ilginçtir. Ulusal merciler
bundan hiçbir sonuç çıkartmamışlardır.
Son olarak, başvuranın avukatı, takipsizlik kararının onanmasından sonra bile,
yetkililerin dikkatini müvekkilinin durumuna çekmek için Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı’na
yeni bir şikayet dilekçesi vermiş fakat bu çaba da boşa çıkmıştır. Cumhuriyet Savcılığı,
iddiaların doğruluğunu araştırmak ya da davaya ait koşulları aydınlatmak amacıyla
soruşturma yapılması emri vermeden sadece başvuranı dinlemekle yetinmiştir. Dolayısıyla
AİHM, ulusal mercilerin AİHS’nin 13. maddesine göre yeterince derin ve etkili bir
soruşturma yürüttüklerine kani olmamıştır.