CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
BALTAŞ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:50988/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRASBOURG  
20 Eylül 2005  
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (50988/99) başvuru no’lu davanın  
nedeni, bu ülke vatandaşı Güneş Baltaş’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne  
(AİHM) 27 Ağustos 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi  
uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde İstanbul Barosu avukatlarından  
F. Karakaş tarafından temsil edilmektedir.  
Başvuran AİHS’nin 3. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.  
AİHM 6 Nisan 2004 tarihli bir kararla başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
OLAYLAR  
Kürt kökenli olan başvuran 1976 doğumludur.  
A. Başvuranın gözaltında tutulmasına ilişkin usuller ve koşullar  
Başvuran 20 Kasım 1998 tarihinde İstanbul Bahçelievler Emniyet Müdürlüğü Terörle  
Mücadele Şubesi tarafından gözaltına alındığını ve ardından Aksaray Emniyet Müdürlüğü  
Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüğünü ileri sürmektedir.  
Hükümet ise 22 Kasım 1998 tarihinde, Melek Özdemir takma adını kullanan  
başvuranın, bir başka kişi ile birlikte PKK’ya karşı yürütülen bir operasyon çerçevesinde  
yakalandığını belirtmektedir. Aynı gün düzenlenen yakalama tutanağı Melek Özdemir  
imzasını taşımaktadır.  
22 Kasım 1998 tarihinde saat 00:45’te düzenlenen fakat nerede ve kim tarafından  
düzenlendiği belirtilmemiş olan bir sağlık raporuna göre, başvuranın genel sağlık durumu iyi  
olup, vücudunda herhangi bir darp veya şiddet izine rastlanmamıştır.  
Başvuran 26 Kasım 1998 tarihinde polis tarafından dinlenmiş, aynı gün Fatih  
Cumhuriyet Savcılığı başvuranın gözaltı süresini üç gün uzatmıştır.  
28 Kasım 1998 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı  
tarafından dinlenen başvuran aynı gün DGM askeri hakimi karşısına çıkarılmış ve hakkında  
tutuklu yargılama kararı verilmiştir.  
Yine 28 Kasım 1998 tarihinde saat 10:35’te başvuran İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan  
bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Raporda, muayene esnasında yalnızca doktor ile  
başvuranın bulunduğu, başvuranın giysilerinin kısmen çıkartılarak muayene edilip tamamen  
soyulmasına gerek duyulmadığı ve başka bir birime sevk edilmesi ya da ek muayene  
yapılması gerekmediği belirtilmiştir. Doktor diğer yandan başvuranın sekiz gün önce  
gözaltına alındığını ve özel olarak herhangi bir şeyden şikayetçi olmadığını ifade ettiğini  
belirterek, dış muayenede başvuranın vücudunda darp veya şiddet izine rastlanmadığını  
eklemiştir. Psikiyatrik muayene yapılmasını gerekli bulmayan doktor istirahat verilmesine de  
lüzum görmemiştir.  
B. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başvuran hakkında yürütülen ceza  
yargılaması  
2 Aralık 1998 tarihli iddianame ile İstanbul DGM Cumhuriyet Savcısı başvuranı  
Devletin bölünmez bütünlüğünü bozmaya çalışmakla suçlayarak, Türk Ceza Kanunu’nun 125.  
maddesi uyarınca ceza davası açmıştır.  
İstanbul DGM’nin 1 Mart 1999 tarihli duruşma zaptına göre başvuran polislerin  
kendisine önce sıcak sonra soğuk su tuttuğunu, sırtına çıkarak mide kanaması geçirmesine  
neden olduklarını ve kendisine her çeşit işkenceyi uyguladıklarını ifade etmiştir. Başvuran  
Adli Tıp Kurumu doktorunun kendisinin maruz kaldığı kötü muamelelerden bahsetmediğini  
eklemiştir.  
Aynı duruşmada başvuranın avukatı müvekkilini gözaltında tutan polis memurlarına  
karşı kötü muameleden dolayı Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet dilekçesi verdiklerini beyan  
etmiştir. Avukat İstanbul DGM’den müvekkilinin İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi  
Psikososyal Travmatoloji Kliniği’ne sevk edilmesini talep etmiştir. İstanbul DGM bu talep  
hakkında hüküm verme yetkisinin bulunmadığına kanaat getirerek, sevk talebini, cezaevi  
sağlık servisinin psikiyatri merkezine iletmeye karar vermiştir.  
17 Mart 1999 tarihinde İstanbul DGM’nin talebi üzerine Cumhuriyet Savcılığı  
başvuranın verdiği şikayet dilekçesi üzerine aldığı yetkisizlik kararının bir kopyasını iletmiştir.  
26 Mayıs 1999 tarihli duruşmada başvuranın avukatı müvekkilinin maruz kaldığı kötü  
muameleler nedeniyle tedavi gördüğünü ve kötü muamelelerden sorumlu olanlar hakkında  
yaptığı şikayetin Savcılığın yetkisizlik kararıyla sonuçlandığını belirtmiştir. İstanbul DGM  
Cezaevi Müdürlüğünden başvuranın niçin duruşmalara katılamadığı hakkında bilgi istemiştir.  
2 Ağustos 1999 tarihli duruşmada başvuran sağlık problemleri olduğunu, gözaltında  
tecavüze uğradığı için psikolojik sorunları da bulunduğunu belirtmiştir.  
Başvuran 11 Ekim ve 29 Aralık 1999 tarihli duruşmalara katılamamıştır.  
10 Nisan ve 24 Temmuz 2000 tarihli duruşmalarda başvuranın avukatı, müvekkilinin  
tedavisini daha iyi koşullarda sürdürebilmesi için tutuksuz yargılanması talebinde bulunmuş,  
Mahkeme bu talebi reddetmiştir.  
11 Ekim 2000 tarihinde başvuranın avukatı tutuksuz yargılama talebini yinelemiş,  
Mahkeme başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.  
Tutuksuz yargılanma talebi başvuran tarafından 22 Ocak 2001 tarihli duruşmada da  
dile getirilmiş, Mahkeme sözkonusu talebi reddetmiştir.  
11 Temmuz 2001 tarihli duruşmada başvuran 1998’den beri İstanbul Üniversitesi Tıp  
Fakültesi Psikososyal Travmatoloji Kliniği’nde tedavi gördüğünü belirtmiş ve AİHM’ye  
başvuruda bulunduğunu eklemiştir. Mahkeme başvuranın tutukluluk halinin devamına karar  
vererek, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden başvuranın gördüğü tedaviye ilişkin  
belgeleri istemiştir.  
10 Eylül 2001 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı  
Başkanı Prof. Şahika Yüksel başkanlığında hazırlanan sağlık raporunun bir kopyası İstanbul  
DGM’ye gönderilmiştir. Başvuranın çeşitli tarihlerde yapılan muayeneleri sonucunda 7 Eylül  
2001 tarihinde düzenlenen bu raporda, sözkonusu kişinin iki buçuk yıl öncesinde yaşadığı bir  
travmadan dolayı kaygılarının olduğu ve travma sonrası stres yaşadığı belirtilmiştir. Sonuç  
olarak başvuranın gösterdiği semptomlar ciddi bir travma yaşamış olduğunu düşündürecek  
yöndedir.  
12 Aralık 2001 tarihinde yapılan duruşmada İstanbul DGM sözkonusu raporu okumuş,  
başvuran da bu belgeyi destekler nitelikte, hazırlık soruşturması esnasında ifadesinin işkence  
altında alındığını beyan etmiştir.  
12 Aralık 2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı esas hakkında iddianamesini sunarak  
başvuranın TCK’nun 125. maddesi uyarınca Devletin bölünmez bütünlüğünü bozmaya  
çalışmak suçundan mahkum edilmesini talep etmiştir.  
1 Nisan 2002 tarihli duruşmada başvuran esas hakkında savunmasını yapmıştır.  
Başvuran hazırlık soruşturması esnasında cinsel şiddete maruz kaldığını yineleyerek  
gözaltında verdiği ifadeyi reddederek, AİHM’ye başvuruda bulunduğunu da belirtmiştir.  
İstanbul DGM Gebze Cezaevi’nde tutuklu bulunan başvuranın ve avukatının  
yokluğunda duruşmayı 19 Haziran 2002 tarihine ertelemiştir.  
C. Suçlanan polis memurları aleyhindeki ceza yargılaması  
26 Ocak 1999 tarihinde başvuran, gözaltından sorumlu polis memurları hakkında  
tecavüz ve kötü muamele iddialarıyla, adli tıp doktoru hakkında ise görevi ihmalden dolayı  
Fatih Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet dilekçesi vermiştir. Başvuran adli tıp doktorunun  
raporunda, kendisinin sağlık durumunun iyi olduğunu belirttiğini ve Emniyet Müdürlüğü  
Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polislerin yanında giysilerini çıkartmadan muayene  
edildiğini ve bu kişilerin muayeneden önce doktorla konuştuklarını belirtmiştir. Başvuran  
tecavüze uğradığını, mide kanaması geçirdiğini ve omzunda gözle görülebilen izlerin  
asılmasından kaynaklandığını doktora anlattığını ileri sürmüştür. Diğer yandan başvuran bir  
psikiyatri kliniğinde muayene edilme talebini iletmiştir.  
Cumhuriyet Savcılığı 2 Şubat 1999 tarihli Ümraniye Cezaevi’ne hitaben yazılmış bir  
yazıyla başvuranı dinlemek üzere çağırmıştır.  
Ümraniye Cezaevi tarafından düzenlenen 9 Şubat 1999 tarihli ve başvuran tarafından  
imzalanmayan tutanakta başvuranın Cumhuriyet Savcılığı’na gitmeyi reddettiği belirtilmiştir.  
11 Şubat 1999 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı Emniyet Müdürlüğü’nden başvuranın  
dosyasını istemiş, 4 Mart 1999 tarihinde hazırlık soruşturması dosyasının bir kopyası  
Cumhuriyet Savcılığı’na iletilmiştir.  
17 Mart 1999 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı aleyhte delil olmadığı gerekçesiyle  
takipsizlik kararı vermiştir. Cumhuriyet Savcısı kararında 22 Kasım 1998’den 29 Kasım  
1998’e kadar gözaltında tutulan başvuranın vücudunda, düzenlenen sağlık raporlarına göre,  
herhangi bir darp, şiddet veya kötü muamele izine rastlanmadığını belirtmiştir.  
13 Nisan 1999 tarihinde takipsizlik kararı başvuranın avukatına bildirilmiştir.  
23 Nisan 1999 tarihinde başvuran takipsizlik kararına karşı Beyoğlu Ağır Ceza  
Mahkemesi’ne itiraz etmiştir. Başvuran Cumhuriyet Savcılığı tarafından ceza soruşturması  
açılmadığı ve ne kendisinin ne de sözkonusu polis memurlarının ifadelerinin alınmadığını  
belirtmiştir.  
13 Mayıs 1999 tarihinde Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın itirazını  
reddetmiştir.  
9 Ağustos 1999 tarihinde başvuran ifadesinin dinlenmesi için Fatih Cumhuriyet  
Savcılığı’ndan herhangi bir çağrı almadığını, ya da böyle bir çağrının kendisine ulaşmadığını  
bildirmiştir.  
29 Kasım 1999 tarihinde başvuranın avukatı aynı ifadeleri kullanarak Üsküdar  
Cumhuriyet Savcılığı’na ve İstanbul Tabip Odası’na dilekçe yazmış ve müvekkilinin  
gözaltında tecavüze uğradığı, adetlerinin düzensiz olduğu ve kanamaların halen devam ettiği  
için muayene edilmek üzere jinekoloji birimi bulunan bir hastaneye sevk edilmesini talep  
etmiştir.  
7 Aralık 1999 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı tarafından dinlenen avukat,  
müvekkilinin hastanedeki muayenelerinde sorun yaşadığını, zira jinekolojik muayeneler  
esnasında polislerin konsültasyon odasında bulunduğunu ve başvuranın kendisini muayene  
eden doktorla yalnız görüşemediğini ifade ederek, müvekkilinin tedaviyi uygun bir şekilde  
sürdürebilmesi talebini dile getirmiştir.  
25 Aralık 2001 tarihli bir yazıyla başvuran İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde  
gördüğü psikiyatrik tedavinin sonucu hakkında AİHM’ye bilgi vermiştir. 7 Eylül 2001 tarihli  
sağlık raporunda başvuranın iki buçuk yıl önce yaşadığı bir travma nedeniyle kaygılı olduğu  
ve kabus gördüğü belirtilmiştir. Travma sonrası stres ve majör depresyon tanısı koyan  
doktorlar ilaç tedavisi ve iki haftada bir psikoterapi yapılmasını gerekli görmüşlerdir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran gözaltında kötü muameleye maruz kaldığından şikayetçi olarak AİHS’nin 3.  
maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet başvuranın psikolojik sorunlarının AİHS’nin 3. maddesi kapsamında kabul  
edilmeyeceğini ileri sürmektedir. Başvuranın sunduğu sağlık raporu, gözaltına alındığı  
döneme kadar uzanan travma sonrası stres ve psikolojik sorunlarının olduğunu açığa  
koymaktadır. Hükümet gözaltına alınmanın bir kimsede bazı sıkıntıların ortaya çıkmasına  
neden olabileceğini kabul etmekte ve bu bakımdan delil unsurlarının birleştirilebilmesi  
amacıyla ilgili kişinin şikayet dilekçesi vermesi gerektiğini belirtmektedir. AİHM içtihatlarına  
atıfta bulunan Hükümet, yeterli delil unsurları olmadan tek başına beyanların kabuledilemez  
olduğunu iddia etmektedir.  
AİHM AİHS’nin 3. maddesine aykırı olan kötü muamele iddialarının uygun delil  
unsurları ile desteklenmesi gerektiğini hatırlatır (Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993, A serisi no:  
269, ss. 17-18, § 30, ve Martinez Sala ve diğerleri-İspanya, no: 58438/00, § 121, 2 Kasım  
2004). İddia edilen olayların tespit edilebilmesi için AİHM kanıtlara ilişkin olarak “her türlü  
makul şüphenin ötesinde” kriterinden yararlanmaktadır; bununla birlikte böyle bir kanıt bir  
dizi emareden, ya da yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu çürütülemeyecek  
karinelerden oluşabilir (İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, A serisi no: 25, ss. 64-65, §  
161 in fine, ve Labita-İtalya [GC], no: 26772/95, §§ 121 ve 152, CEDH 2000-IV).  
Mevcut durumda başvuran gözaltında maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamelelerden  
şikayet etmektedir: üzerine önce sıcak sonra soğuk su tutulmuş, elektroşok verilmiş, falakaya  
yatırılmış ve tecavüz edilmiştir.  
Hükümet öncellikle, gözaltı süresinin bitiminde düzenlenen ve başvuranın vücudunda  
herhangi bir ize rastlanmadığını belirten sağlık raporuna dayanarak, başvuranın iddialarına  
itiraz etmektedir.  
AİHM gözaltı başlangıcında ve bitiminde düzenlenen raporlarda başvuranın  
vücudunda herhangi bir darp veya şiddet izine rastlanmadığının belirtildiğini saptamıştır.  
Durum böyle iken ilgili kişi İstanbul DGM önünde, maruz kaldığını iddia ettiği kötü  
muameleleri ayrıntılı bir biçimde anlatmıştır. Bu sürenin sona ermesinden iki ay sonra  
başvuran, gözaltından sorumlu polis memurları hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na  
kötü muamele iddiasıyla şikayet dilekçesi vermiştir. Başvuran sözkonusu şikayet dilekçesinde,  
doktorun kendisini polis memurlarının yanında muayene ettiğini ve tecavüze uğradığı  
iddiasını dikkate almadığını ileri sürerek, gözaltı bitiminde hazırlanan sağlık raporunun  
gerçeği yansıtmadığını öne sürmüştür. Son olarak dosyada yer alan unsurlardan, başvuranın  
İstanbul DGM’yi, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği ve doktorlar  
tarafından tedavi edildiğini ve antidepresan aldığını belirttiği ortaya çıkmaktadır.  
AİHM takdirine sunulan unsurları dikkatle incelemiş ve gözaltında kötü muamele ve  
tecavüz iddiasına ilişkin olarak elindeki mevcut unsurların bu yönde bir sonucu destekleyecek  
nitelikte emareler sağlamadığına kanaat getirmiştir. Bununla birlikte yetkili mercilerin davaya  
ilişkin olayların tespit edilmesi amacıyla tam olarak eksiksiz bir soruşturma yürütmemiş  
olmaları olayların tespiti önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir.  
Sonuç olarak, AİHM, dosyada yer alan unsurlar ışığında ve de davaya ait olayların  
yeterince tespit edilmediğini saptayarak, iddia edilen kötü muameleler nedeniyle her türlü  
makul şüphenin ötesinde AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varamamıştır.  
II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran yürütülen soruşturmanın yetersizliği nedeniyle gözaltında maruz kaldığı  
acıların telafisi için etkili bir başvuru yolu bulunmadığını ileri sürmekte ve AİHS’nin 13.  
maddesine gönderme yapmaktadır.  
Hükümet başvuranın iddialarının AİHS’nin 13. maddesine göre savunulabilir bir  
şikayet teşkil etmediğini ileri sürmekte ve başvuranın, kötü muamele iddialarına ilişkin olarak  
verdiği şikayet dilekçesi konusunda ifadesinin alınması amacıyla Cumhuriyet Savcılığı  
tarafından yapılan çağrıya uymadığını belirtmektedir. Hükümet başvuranın, gözaltındayken  
vermiş olduğu ifadelerin bir kısmını Savcı ve Hakim önünde kabul ettiği halde, kötü  
muameleler konusunda şikayet dilekçesi vermekten korktuğu yönündeki argümanına itiraz  
etmektedir.  
Hükümet başvuranın kötü muamele iddialarını, gözaltı bitiminde düzenlenen ve  
sözkonusu kişinin vücudunda hiçbir izin bulunmadığını belirten sağlık raporunu hazırlayan  
doktorun bilgisine sunmadığını ileri sürmektedir. Başvuran bir avukattan yardım aldığı halde,  
kötü muamele iddialarını yargı mercilerinin önünde dile getirmekte geç davranmıştır.  
Başvuran yalnızca, psikolojik sorunlarının olduğunu belirten ve gözaltına alınmasından üç yıl  
sonra verilen bir sağlık raporu sunmuştur.  
AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, Sözleşme’de benimsenen hak ve özgürlüklerden  
yararlanılmasını sağlayacak bir başvuru yolunun iç hukuktaki varlığını güvence altına aldığını  
hatırlatır. Dolayısıyla Sözleşmeci Devletler, bu hükmün kendilerine yüklediği yükümlülüklere  
ne şekilde uyacakları konusunda belli bir takdir payına sahip olsalar bile, sözkonusu hüküm,  
yetkili “ulusal merci”ye Sözleşme’ye dayalı şikayetin içeriğini inceleme ve uygun telafiyi  
sunma yetkisi veren bir iç hukuki yolunu gerekli kılmaktadır. Bu yol hukuken olduğu gibi  
pratikte de “etkili” olmalıdır; özelikle şu anlamda ki Savunmacı Devletin yetkili mercilerinin  
fiilleri ve ihmalleri, sözkonusu hukuki yolun kullanılmasını haksız bir biçimde  
engellememelidir. Bununla birlikte bu hüküm yalnızca AİHS nazarında savunulabilir  
şikayetlerde geçerlidir (Boyle ve Rice-Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988, A serisi no: 131, s.23.  
§52).  
Mevcut davada AİHM dosyada yer alan unsurlardan, başvuranın gözaltındayken kötü  
muamelelerden ötürü mağdur olduğu sonucuna ulaşılamayacağı kanaatine varmıştır. Bu  
durum yine de 3. maddeye dayanan şikayeti savunulabilirlikten yoksun bırakmamaktadır  
(bkz., diğerleri arasında, Boyle ve Rice kararı). AİHM’nin esas hakkında ulaştığı sonuç,  
sözkonusu şikayet hakkında etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü ortadan  
kaldırmamaktadır (bkz., Zeynep Avcı-Türkiye, no: 37021/97, § 76, 6 Şubat 2003).  
AİHM başvuranın, tecavüz ve kötü muamele iddialarıyla, gözaltından sorumlu polis  
memurları ile 26 Ocak 1999 tarihli, yani gözaltına süresinin bitiminden iki ay sonraki sağlık  
raporunu düzenleyen adli tıp doktoru hakkında Fatih Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet  
dilekçesi verdiğini not eder. Başvuranın, doktorun kendisini polis memurlarının yanında  
muayene ettiği iddiası karşısında Cumhuriyet Savcılığı, adli tıp doktorunun veya polis  
memurlarının ifadesini almayı gerekli görmediği gibi, olayların gerçek olup olmadığının tespit  
edilmesi amacıyla sözkonusu kişileri yüzleştirmeyi de gerekli görmemiştir. İlgili kişinin  
doktorun meslek etiğine uymadığı ve polisle işbirliği içinde olduğunu ileri sürmesine karşın  
Cumhuriyet Savcılığı, başvuran tutukluyken, örneğin jinekolojik muayene gibi ek bir  
muayene yapılması emri vermemiştir. Elbette Hükümet başvuran tutuklu bulunurken  
Cumhuriyet Savcılığı tarafından yapılan bir çağrıya gelmediğini ileri sürmektedir; bununla  
birlikte cezaevi tarafından düzenlenen, başvuranın mahkemeye çıkmadığına ilişkin tutanak  
ilgili kişi tarafından imzalanmamıştır. Öte yandan sözkonusu kişi böyle bir çağrının kendine  
tebliğ edilmediğini kendi el yazısıyla beyan etmiştir. Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi ek  
soruşturma talep etmeden takipsizlik kararını onamıştır.  
Dahası başvuran davasına bakan İstanbul DGM önünde gözaltında kötü muameleye  
maruz kaldığını ve tecavüze uğradığını bir çok kez dile getirmiştir. DGM, ilgilinin iddialarını  
daha derinlemesine incelemeden takipsizlik kararının bir kopyasını görmek istemiştir.  
Mahkeme başvuranın tutuklu bulunduğu cezaevine sözkonusu kişinin uzman bir sağlık  
merkezi tarafından muayene edilme isteğini iletmiştir. Dosyada yer alan unsurların yanı sıra  
İstanbul DGM’ye sunulan belgelerden, başvuranın tıbbi açıdan izlendiği ve İstanbul  
Üniversitesi Psikiyatri Kliniği tarafından 2001 yılı boyunca birçok kez muayene edildiği  
ortaya çıkmaktadır. Ne Cumhuriyet Savcılığı’nın ne de İstanbul DGM’nin bu muayenelerin  
sonucu ve başvuranın iddiaları arasında paralellik kuramamış olması ilginçtir. Ulusal merciler  
bundan hiçbir sonuç çıkartmamışlardır.  
Son olarak, başvuranın avukatı, takipsizlik kararının onanmasından sonra bile,  
yetkililerin dikkatini müvekkilinin durumuna çekmek için Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı’na  
yeni bir şikayet dilekçesi vermiş fakat bu çaba da boşa çıkmıştır. Cumhuriyet Savcılığı,  
iddiaların doğruluğunu araştırmak ya da davaya ait koşulları aydınlatmak amacıyla  
soruşturma yapılması emri vermeden sadece başvuranı dinlemekle yetinmiştir. Dolayısıyla  
AİHM, ulusal mercilerin AİHS’nin 13. maddesine göre yeterince derin ve etkili bir  
soruşturma yürüttüklerine kani olmamıştır.  
Sonuç olarak başvuranın iddiaları konusunda derin ve etkili bir soruşturmanın  
yürütülmemiş olduğu dikkate alındığında AİHM Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiği  
sonucuna varmıştır.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran manevi tazminat olarak 30.000 Euro, maddi zarar için ise, maruz kaldığı  
travmaya bağlı olarak yaptığı sağlık harcamalarının karşılığı olarak 5.000 Euro talep  
etmektedir.  
Hükümet bu tutarlara karşı çıkmış ve başvurana tazminat olarak hiçbir ödeme  
yapılmaması gerektiğine kanaat getirmiştir.  
Maddi tazminatla ilgili olarak AİHM, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edilmediği  
sonucuna vardığından, başvuran tarafından dile getirilen maddi zararın telafisi talebini  
reddetmenin uygun olduğuna karar vermiştir.  
Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiği gözönüne alındığında AİHM başvurana  
manevi tazminat verilmesi gerektiğine itibar ederek, AİHS’nin 41. maddesinde öngörüldüğü  
gibi sözkonusu kişiye hakkaniyete uygun olarak 5.000 Euro tutarında manevi tazminat  
ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran aşağıda belirtilen masraf ve harcamalar için 5.000 Euro talep etmektedir.  
- Başvuranın avukatı ile yaptığı sözleşmenin bir kopyasını ve İstanbul Barosu  
avukatlık ücret tarifesini sunarak kanıtladığı avukatlık ücretinin yanı sıra avukatının cezaevine  
gidiş gelişlerinde yaptığı masraflar için 3.000 Euro.  
- Çeviri, posta, telefon ve yol masrafları için 2.000 Euro.  
Hükümet belirtilen taleplerin tutarların aşırı olduğu ve desteklenmediği kanaatindedir.  
AİHM dosyada yer alan unsurları dikkate alarak, başvuranın talep ettiği tutarları  
kısmen destekleyebildiğini saptamış ve sözkonusu kişiye hakkaniyete uygun olarak 3.000  
Euro’dan Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 685 Euro tutarındaki adli yardımın düşürülerek  
kalan tutarın ödenmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine,  
2. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine,  
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet  
tarafından başvurana,  
i. manevi tazminat için 5.000 (beş bin) Euro ödenmesine,  
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 (üç bin) Euro’dan, 685 (altı yüz seksen beş) Euro  
tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın ödenmesine;  
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 20 Eylül 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.