CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ÇAKICI-Türkiye Davası  
(23657/94)  
Strazburg  
8 Temmuz 1999  
USULİ İŞLEMLER  
1. Dava, 14 Eylül 1998 tarihinde Sözleşme'nin eski 19. maddesi ile kurulan  
Mahkeme'ye Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından ("Komisyon"),  
Sözleşmenin 32. maddesinin 1. paragrafı ve 47. maddeleri ile belirlenen üç aylık  
süre içinde havale edilmiştir. Dava, Türk vatandaşı Sn. İzzet Çakıcı tarafından 2  
Mayıs 1994 tarihinde Sözleşmenin eski 25. maddesi bağlamında Komisyona  
yapılan 23657/94 nolu başvurudan kaynaklanmaktadır.  
Komisyonun talebi Sözleşmenin önceki 44 ve 48. maddeleri ve önceki  
Mahkeme A Tüzüğünün 32. maddesinin 2. Paragrafına gönderme yapmaktadır.  
Talebin amacı davanın esaslarının Sorumlu Devletin Sözleşmenin 2,3,5,13,14  
ve 18. maddelerinden kaynaklanan sorumluluklarının ihlalini ortaya koyup  
koymadığı konusunda bir karara varmaktır.  
2. Mahkeme Tüzüğünün eski 33. Maddesinin 3(d) paragrafına uygun  
olarak sorulan soruya cevaben, başvuran, davada yeralmak istediğini belirtmiş ve  
kendisini temsil edecek avukatı görevlendirmiştir. (Madde 30)  
3. Özellikle 11 No'lu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce usulle  
ilgili olarak ortaya çıkabilecek problemleri çözmek için oluşturulan Daire'nin  
(Sözleşmenin önceki 43. maddesi ve önceki Tüzük 21) Başkanı olarak, Mahkeme  
Başkanı Sn. Bernhardt, Sekreter Yardımcısı aracılığıyla, Türk Hükümeti Ajanı'nın  
("Hükümet"), başvuranın avukatının ve Komisyon Delegesi'nin yazılı usulün  
organizasyonu hakkındaki görüşlerini almıştır. Sonuç olarak verilen talimata uygun  
olarak, Raportör, başvuranın görüşlerini 23 Aralık 1998 tarihinde, Hükümet'in  
görüşlerini ise 4 Ocak 1999 tarihinde almıştır.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 1999. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler  
Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam  
olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı  
Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan  
amaçlarla alıntılanabilir.  
4. 11 Nolu Protokolün 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden  
sonra ve 5. maddenin 5. paragrafına uygun olarak dava Büyük Daire'ye  
gönderilmiştir. Büyük Daire re'sen (ex officio) seçilmiş Türk hakim Sn. R.  
Türmen (Sözleşmenin 27. maddesinin 2. paragrafı ve Tüzüğün 24. maddesinin  
4. paragrafı); Sn. L. Wildhaber, Mahkeme Başkanı; Sn. E.Palm, Başkan Vekili;  
Sn. J.-P. Costa ve Sn. M. Fischbach, Bölüm Başkan Vekilleri; (Sözleşmenin  
27. maddesinin 3. paragrafı ve Tüzük 24 paragraflar 3 ve 5 (a)) isimli kişilerden  
oluşmuştur. Büyük Daireyi tamamlamak üzere atanan diğer üyeler Sn. L. Ferrari  
Bravo, Sn. L. Caflisch, Sn. W. Fuhrmann, Sn. K. Jungwiert, Sn. B. Zupancıc,  
Sn. N. Vajic, Sn. J. Hedigan, Sn. W. Thomassen, Sn. M. Tsatsa-Nikolovska, Sn. T.  
Pantiru, Sn. E. Levits ve Sn. K. Traja isimli kişilerdir. (Tüzük 24 para.3 ve Tüzük  
100 para. 4).  
5. 7 Ocak 1999 tarihinde Sn. Wildhaber Sn. Türmen'i üyelikten muaf  
tutmuştur; Sn. Türmen Büyük Dairenin Tüzüğün 28. maddesinin 4'üncü paragrafı  
gereğince alınan karara uyarak üyelikten çekilmiştir.  
10 Şubat 1999 tarihinde Hükümet, Sekreter'e, Sn. F.  
Gölcüklü'nün ad hoc hakim olarak atandığını bildirmiştir. (Sözleşmenin 27.  
maddesinin 2. paragrafı ve Tüzük 29 (1)).  
6. Mahkemenin daveti üzerine (Tüzük 99) Komisyon, üyelerinden  
birini, Sn. J. Liddy'i Büyük Daire önündeki davaya katılması için görevlendirmiştir.  
7. Mahkeme Başkanının kararı gereğince, duruşma halka açık olarak 24  
Mart 1999 tarihinde Strazburg'da İnsan Hakları Binası'nda yapılmıştır.  
Mahkeme önünde:  
(a) Hükümet adına  
Sn. D. AKÇAY, Ajan,  
Sn. B. ÇALIŞKAN,  
Sn. E. GENEL,  
Sn. A. GÜNYAKTI,  
Sn. H. MUTAF, Danışmanlar;  
(b) Başvuran adına  
Sn. F. HAMPSON,  
Sn. A. REIDY, Danışman;  
(c) Komisyon Adına  
Sn. J. LIDDY, Delege.  
Mahkeme, Sn. Liddy'nin Sn. Hampson'un ve Sn. Akçay'ın konuşmalarını  
dinlemiştir.  
ESASLAR HAKKINDA  
I. Davanın Şartları  
A. Başvuran  
8. Başvuran, Sn. İzzet Çakıcı 1953 doğumlu bir Türk vatandaşıdır  
ve halen Türkiye'nin güneydoğusunda Diyarbakır'da yaşamaktadır. Komisyon'a  
başvuru, kendi adına ve devletin sorumluluğu altındaki şartlarda ortadan  
kaybolduğunu iddia ettiği erkek kardeşi Ahmet Çakıcı adına yapılmıştır.  
B. Olaylar  
9. Başvuranın erkek kardeşinin ortadan kayboluşu hakkındaki olaylar  
tartışılmıştır.  
10. Başvuran tarafından sunulan olaylar aşağıda Bölüm 1'de  
sunulmuştur. Mahkemeye sunduğu görüşlerinde başvuran 12 Mart 1998 tarihli  
Komisyon Raporu'nda (önceki 31. madde) tespit edilen olaylara ve daha önce  
Komisyon'a sunduğu görüşlere dayanmıştır.  
11. Hükümet'in sunduğu şekliyle olaylar, Bölüm 2'de sunulmuştur.  
12. Komisyona sunulan materyaller hakkında bilgi Bölüm C'de  
sunulmuştur. Ulusal otoriteler önünde başvuranın erkek kardeşinin ortadan  
kaybolması ile ilgili dava hakkında bilgi, Komisyon'un belirlediği şekliyle Bölüm  
D'de sunulmuştur.  
13. Komisyon, başvuranın erkek kardeşinin ortadan kaybolduğu  
şartlarla ilgili tartışmanın ışığı altında esasları belirlemek amacıyla, Sözleşmenin  
önceki 28. maddesinin 1 (a) paragrafı gereğince kendi soruşturmasını yürütmüştür.  
Bu amaçla Komisyon, hem başvuranların hem de Hükümetin kendi iddialarını  
desteklemek için sunmuş oldukları bir dizi belgeyi incelemiş ve 3 ve 4 Temmuz  
1996'da Ankara'da ve 4 Aralık 1996'da da Strazburg'da yapılan duruşmalarda  
tanıkların ifadelerini dinlemek için üç delegeyi görevlendirmiştir. Komisyonun  
kanıtlar hakkındaki değerlendirmesi ve bulguları Bölüm E'de özetlenmiştir.  
1. Başvuranın Sunduğu Şekliyle Olaylar  
14. 8 Kasım 1993 tarihinde, başvuranın erkek kardeşi, Ahmet Çakıcı  
Çitlibahçe Köyü'nde jandarmalar ve köy korucuları tarafından gerçekleştirilen  
operasyon sonucunda gözaltına alınmıştır. Operasyon sabah erken saatlerde  
başladığı sırada diğerleri açık bir alanda toplanırken, Ahmet Çakıcı çeşme  
yanındaki bir evde saklanmıştır. Güvenlik güçleri evleri ateşe vermeye başlamıştır.  
Ahmet Çakıcı evinin çatısına saklamış olduğu 4.700.000 TL'yi almış ve evden  
çıkarken yakalanmıştır. Ahmet Çakıcı güvenlik güçleri tarafından köyden  
götürülmüştür. Bu olaya diğer köylüler de şahit olmuştur. Para Ahmet Çakıcı'dan  
bir üsteğmen tarafından alınmıştır. Köyden bir erkek çocuk, Ahmet Çakıcı'nın  
karısı Remziye Çakıcı'ya, bir jandarmanın sözkonusu kişiden parayı alırken  
gördüğünü söylemiştir.  
15. Ahmet Çakıcı, Diyarbakır'a gönderilmeden önce, 1 gece kaldığı  
Hazro'ya götürülmüştür. Diyarbakır'da İl Jardarma Komutanlığı'nda gözaltına  
alınmıştır. Yaklaşık 6 -7 gün sonra, 8 Kasım 1993 tarihinde güvenlik güçleri  
tarafından Bağlan'da yapılan operasyonda gözaltına alınan Mustafa Engin,  
Abdurrahman Al ve Tahsin Demirbaş ile 16-17 gün boyunca aynı odada kalmıştır.  
Ahmet Çakıcı dövülmüş, kaburgası kırılmış ve kafatası yarılmıştır. Birçok  
kez sorgulama için odadan çıkarılmış, elektrik şoku verilmiş ve dövülmüştür.  
Ahmet Çakıcı, Mustafa Engin'e de bir üsteğmenin kendisinden para aldığını  
söylemiştir. Bu sürenin sonunda gözaltına alınan diğer üç kişi mahkeme önüne  
çıkarılmıştır. Engin ve Demirbaş serbest bırakılmış ve Abdurrahman Al  
gözaltına geri gönderilmiştir. Engin, Ahmet Çakıcı'yı tekrar görmemiştir.  
16. 1994 Ocak sonu veya Şubat başında İl Jandarma  
Komutanlığı'ndaki 85 günden sonra, Ahmet Çakıcı, aylarca gözaltında  
tutulduğu Hazro'ya geri gönderilmiştir. Oradan da Kavaklıboğaz'daki jandarma  
karakoluna gönderilmiştir. 1994 yılında ilkbahar veya yaz başlarında,  
Kavaklıboğaz'da gözaltına alınan Hikmet Aksoy, 13 gün boyunca yemek için  
hücrelerinden çıkarıldıkları zaman Ahmet Çakıcı'yı görmüştür. Bu sürenin sonunda  
Hikmet Aksoy Lice'ye gönderilmiştir.  
17. Mayıs 1996'da, Hükümetin görüşleri iletildikten sonra başvuran,  
ilk defa olarak yetkililer tarafından Ahmet Çakıcı'nın 17 ve 19 Şubat 1995  
tarihlerinde Hani'de Kıllıboğan Tepesi'nde bir çatışmada öldürüldüğünün iddia  
edildiğini öğrenmiştir. Kimlik tespitinin sadece Ahmet Çakıcı'nın kimlik  
belgesinin cesetlerden birinin üzerinde bulunduğu iddiasına dayanarak yapıldığı  
anlaşılmaktadır.  
2. Hükümet'in Sunduğu Şekliyle Olaylar  
18. Hükümet, bu dönemde PKK'nın (Kürdistan İşçi Partisi) sayısız  
köyü imha ettiğini, binlerce masum kurbana zarar verdiğini ve güneydoğu  
bölgesindeki halka dayanılmayacak surette baskı uyguladığını hatırlatmıştır.  
19. Hükümet, Ahmet Çakıcı'nın güvenlik güçleri tarafından 8 Kasım  
1993 tarihinde Çitlibahçe'de yapılan bir operasyon sırasında gözaltına  
alınmadığını ve bu tarihten sonra da gözaltında tutulmadığını ifade etmiştir.  
Gözaltı kayıtları, Ahmet Çakıcı'nın Hazro veya Diyarbakır İl Jandarma  
Komutanlığı'nda tutulmadığını göstermektedir. Ayrıca, adıgeçen Kavaklıboğaz'daki  
jandarma karakoluna da götürülmemiştir.  
20. Ahmet Çakıcı, PKK örgütünün bir militanıdır. 17- 19 Şubat 1995  
tarihleri arasında PKK ve güvenlik güçleri arasındaki silahlı çatışmanın ardından  
Kıllıboğan Tepesi'nde diğer 55 militan ile birlikte ölü olarak bulunmuştur.  
Ahmet Çakıcı 23 Ekim 1993 tarihinde Dadaş Köyü'nden "devletin hizmetçi  
köpekleri" diye söz ettiği beş öğretmenin öldürülmesi olayına karışmıştır. Bu  
olaydan sonra muhtemelen adaletten kaçmak veya PKK'daki eylemlerine devam  
etmek üzere ortadan kaybolmuştur.  
21. Başvuranın ailesinden hiçkimse sözkonusu kaybolma ile ilgili  
olarak Hazro'da Cumhuriyet Savcısı'na şikayette bulunmamıştır.  
C. Başvuran ve Hükümet Tarafından Sözkonusu İddialar İle İlgili  
Olarak  
Komisyon'a  
Sunulan  
Belgeler  
22. Komisyon önündeki duruşmada başvuran ve Hükümet,  
başvuran tarafından Diyarbakır'daki İnsan Hakları Derneği'ne (İHD) ve  
Diyarbakır'daki Cumhuriyet Savcısına verilen ifadeleri sunmuşlardır. Cumhuriyet  
Savcısı ve İnsan Hakları Derneği, Ahmet Çakıcı'nın eşi Remziye Çakıcı'nın ve 9  
Kasım 1 Aralık tarihleri arasında Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda  
gözaltında tutulan Mustafa Engin'in ifadelerini almıştır. Mustafa Engin ayrıca bir  
polis memuruna da ifade vermiştir. Başvuran adına, Osman Baydemir, Mustafa  
Engin ile aynı zamanda gözaltına alınan Abdurrahman Al'dan ve Mehmet Bitgin ile  
Fevzi Okatan adlı iki köylüden ifade alınmıştır.  
23. Hükümet, ayrıca Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve Tahsin Demirbaş'ın  
tutuklanması ile ilgili 8 Kasım 1993 tarihli bir tevkif müzekkeresi, Çitlibahçe  
Köyü'ndeki operasyonla ilgili 7 ve 8 Kasım 1993 tarihli iki rapor, Komisyon  
Delegesi'nin ifade vermek üzere davet ettiği fakat ifade vermek üzere duruşmaya  
gitmeyen tanık Hikmet Aksoy ile ilgili belgeler ve iddialar hakkında makamlar  
tarafından yapılan soruşturmalar ile ilgili belgeleri sunmuştur.  
24. Komisyon, ilgili süreler içerisindeki Hazro Jandarma Karakolu,  
Lice Jandarma Karakolu, Diyarbakır İl Jandarma  
Kavaklıboğaz'daki Jandarma Karakolu'ndaki gözaltı kayıtlarının suretlerini talep  
etmiştir. Komisyon Delegeleri daha sonra Diyarbakır, Hazro ve  
Komutanlığı  
ve  
Kavaklıboğaz'daki orjinal kayıtları incelemek istemiştir. Hükümet, sözkonusu  
süreler için, Hazro Merkez Jandarma Karakolu'nun orjinal gözaltı kayıtlarını, Lice  
Jandarma Komutanlığı'nın ve Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nın gözaltı  
kayıtlarının ise kopyalarını sunmuştur. Hükümet, Diyarbakır İl Jandarma  
Komutanlığı'nın orjinal gözaltı kayıtları ile Kavaklıboğaz Jandarma Karakolu'nun ne  
orjinal ne de suret olmak üzere gözaltı kayıtlarını Komisyon'a sunmamıştır.  
D. İçhukuk Süreci  
25. Başvuranın ve Ahmet Çakıcı'nın babası Tevfik Çakıcı, 22 Aralık  
1993 tarihinde, 24 gün sonra serbest bırakılan Mustafa Engin, Abdurrahman Al  
ve Tahsin Demirbaş ile aynı zamanda 8 Kasım 1993 tarihinde güvenlik güçleri  
tarafından gözaltına alınan Ahmet Çakıcı'nın akibeti hakkında bilgi isteyen el  
yazısı ile yazılmış dilekçesini Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne  
sunmuştur. Kendisine, Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alınan kişiler listesinde  
olmadığı yolunda sözlü bir cevap verilmiştir.  
26. Hazro Cumhuriyet Savcısı Aydın Tekin 4 Nisan 1994 tarihli bir  
mektup ile, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı'na kayıtların  
incelenmesinden sonra Ahmet Çakıcı'nın 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına  
alınmadığı veya tutuklanmadığı şeklinde bilgi vermiştir.  
27. Hazro Cumhuriyet Savcısı Aydın Tekin, Diyarbakır Devlet  
Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı'na gönderdiği 19 Nisan 1994 tarihli mektubuyla, 4  
Nisan 1994 tarihli mektubunu teyit etmiş ve Ahmet Çakıcı'nın kaybolduğuna dair  
ailesi tarafından bir başvuru yapılmadığını belirtmiştir.  
28. Adalet Bakanlığı (Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel  
Müdürlüğü), 18 Ağustos 1994 tarihli mektubu ile, başvuran tarafından Avrupa  
İnsan Hakları Komisyonu'na yapılan şikayetlere genel hatları ile işaret eden  
Dışişleri Bakanlığı'nın 19 Temmuz 1994 tarihli mektubuna atıfta bulunarak,  
Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'ndan başvuranın şikayetlerini incelemesini ve  
hukuken değerlendirilmesini istemiştir.  
29. Başvuranın ifadesi, Diyarbakır'da bir savcı tarafından 9 Eylül 1994 tarihinde  
alınmıştır. İfadesinde, erkek kardeşi Ahmet Çakıcı'nın askerler tarafından 8 Kasım  
1993 tarihinde gözaltına alındığını ve yine gözaltında tutulan Mustafa Engin ve  
Tahsin Demirbaş tarafından görüldüğünü belirtmiştir. Cumhuriyet Savcısı, 25  
Kasım 1994 tarihinde Remziye Çakıcı'nın ifadesini almıştır. Remziye Çakıcı,  
ifadesinde, Jandarmaların 8 Kasım 1993 tarihinde bir operasyon sırasında  
eşini alıp götürdüklerini söylemiştir.  
30. 1 Aralık 1994 tarihli mektupla, Diyarbakır İl Jandarma  
Komutanlığı'ndan Albay Eşref Hatipoğlu, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'nın 22  
Kasım 1994 tarihli mektubuna cevaben, kayıtların, Ahmet Çakıcı'nın 8 Kasım  
1994 (1993 tarihi hatalıdır) tarihinde gözaltına alınmadığını gösterdiğini  
bildirmiştir.  
31. Albay Eşref Hatipoğlu, 8 Aralık 1994 tarihli mektubunda,  
Diyarbakır İli yetkililerine başvuranın Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na  
başvurusu hakkında bilgi vermiştir. Ayrıca, polis memurlarının, ifadeleri  
alınmak üzere aranan başvuranın, babasının, Ahmet Çakıcı'nın, Mustafa Engin'in  
Abdurrahman Al'ın veya Tahsin Demirbaş'ın adreslerini bulamadıkları  
bildirilmiştir.  
Kayıp olduğu iddia edilen Ahmet Çakıcı'nın, PKK'ya katılarak cinayet işlediği  
tespit edilmiştir. Adı geçenin, 23 Ekim 1993 tarihinde Dadaş Köyü'nden yedi  
kişiyi kaçıran (beş öğretmen, bir imam ve imamın erkek kardeşi) ve beşini öldüren  
PKK'nın dağ takımının bir üyesi olduğu ve arandığı rapor edilmiştir.  
32. Albay Eşref Hatipoğlu, Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı'na  
gönderdiği 1 Mart 1995 tarihli mektup ile birlikte, 17-19 Şubat 1995 tarihlerinde  
Kıllıboğan Bölgesi'nde gerçekleştirilen operasyon sonucunda ölü olarak bulunan  
56 teröristin üzerinde bulunan belgeleri sunmuştur.  
33. 14 Mart 1995 tarihli mektup ile, Hazro Cumhuriyet Savcısı  
Mustafa Turhan, Lice Cumhuriyet Savcılığından, Mustafa Engin ve Tahsin  
Demirbaş'ın 8 Kasım 1995 tarihinde jandarmalar tarafından gözaltına alınıp  
alınmadıklarını ve gözaltındayken kaybolduğu iddia edilen Ahmet Çakıcı ile ilgili  
olarak Mustafa Engin'in görüşlerinin alınmasını talep etmiştir.  
34. Aynı savcı, 14 Nisan 1995 tarihli mektup ile, Hazro Bölge  
Jandarma Komutanlığı'nın, 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'de gerçekleştirilen  
operasyonla ilgili bilgi istemesini ve Ahmet Çakıcı'nın, Mustafa Engin,  
Abdurrahman Al ve ve Tahsin Demirbaş ile birlikte gözaltına alınıp  
alınmadığının araştırılmasını ivedilikle talep etmiştir.  
35. Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı, Hazro Cumhuriyet Savcısı'na  
verdiği 17 Mayıs 1995 tarihli cevabi mektupla 8 Kasım 1993'teki operasyonun  
amacının PKK üyeleri ile yardım ve yataklık edenleri yakalamak olduğunu ve  
kayıtların Ahmet Çakıcı, Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve Tahsin  
Demirbaş'ın gözaltına alınmadıklarını gösterdiğini belirtmiştir.  
36. 22 Mayıs 1995 tarihli mektupla Hazro Cumhuriyet Savcısı, Hazro  
Bölge Jandarma Komutanlığı'ndan Ahmet Çakıcı'nın yerinin belirlenmesini talep  
etmiştir.  
37. Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı, Hazro Cumhuriyet Savcılığı'na  
gönderdiği 23 Haziran 1995 tarihli mektubunda Ahmet Çakıcı'nın yerinin  
belirlenmesiyle ilgili Savcılığın  
22 Mayıs 1995 tarihli yazısı ile Diyarbakır İl  
Jandarma Komutanlığı'nın 1 Mart 1995 tarihli yazısından bahsetmiştir. Ahmet  
Çakıcı'nın PKK'nın bir üyesi olduğu belirtilmiştir. 17-19 Şubat tarihlerinde  
Kıllıboğan Tepesi'nde gerçekleştirilen ve 56 teröristin ölümü ile sonuçlanan  
operasyonun ardından, Ahmet Çakıcı'nın kimliği bir teröristin üzerinden çıkan  
belgeler arasında bulunmuş ve adıgeçenin teröristlerden biri olduğu sonucuna  
varılmıştır.  
38. Hazro Cumhuriyet Savcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet  
Başsavcılığı'na gönderdiği 27 Haziran 1995 tarihli yazısında Diyarbakır  
Cumhuriyet Başsavcılığının 1 Aralık 1994 tarihli yazısına ve Adalet Bakanlığı'nın  
18 Ağustos 1994 tarihli yazısına atıfta bulunarak, 8 Kasım 1993 tarihinde PKK  
üyelerini ve PKK'ya yardım edenleri yakalamak amacıyla bir operasyon  
düzenlendiğini ve Ahmet Çakıcı, Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş isimli  
şahısların iddia edildiği gibi gözaltına alınmadığını bildirmiştir. Yukarıda  
belirtilen 23 Haziran 1995 tarihli mektuba atıfta bulunulmuş ve Ahmet  
Çakıcı'nın PKK üyesi olduğu 17-19 Şubat 1995 tarihlerinde Kıllıboğan Tepesi, Hani  
Bölgesi'nde gerçekleştirilen operasyonlar sırasında ölü olarak bulunduğu  
belirtilmiştir. Lice Cumhuriyet Savcısı'ndan Mustafa Engin'in ifadesinin alınması  
istenmiş olup, henüz cevap temin edilmemiştir.  
39. Hazro Cumhuriyet Savcılığı, 4 Temmuz 1995 tarihli yazı ile  
Adalet Bakanlığı'na, (Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Müdürlüğü) Hazro  
Jandarması'nın temin etmiş olduğu bilgileri iletmiştir. (Bkz. yukarıdaki 37.  
paragraf). 1994/191 nolu hazırlık soruşturması başlatıldığı ve devam etmekte olduğu  
belirtilmişti.  
40. Hazro Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı'na hitaben yazılan 5  
Mart 1996 tarihli yazı ile, yine Adalet Bakanlığı'nın talebi üzerine Diyarbakır  
Cumhuriyet Savcısı'ndan Mustafa Engin'in ifadesini almasının istendiği  
bildirilmiştir.  
41. 12 Mart 1996 tarihinde bir polis memuru, Mustafa Engin'den,  
Ahmet Çakıcı'yı üç yıldır görmediğini belirten kısa bir ifade almıştır. 13 Mayıs 1996  
tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, Mustafa Engin'in ifadesini almıştır.  
Adıgeçen, bu ifadesinde, Ahmet Çakıcı'yı görmediğini belirtmiş, fakat, Ahmet  
Çakıcı'nın kendisini görmüş olabileceğini ifade ederek, ayrıca, Diyarbakır İl  
Jandarma Komutanlığı'nda bulunduğu süre zarfında, kendisine bir kez elektrik şoku  
verildiğini söylemiştir.  
42. 13 Haziran 1996 tarihinde, Hazro Cumhuriyet Savcısı Mustafa  
Turhan yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı İl İdare Kurulu'na göndermiştir.  
Karar, başvuranı ve Remziye Çakıcı'yı davacı ve mağduru da Ahmet Çakıcı olarak  
göstermiştir. Suç, gözaltındaki bir şahsa yapılan kötü muamele, işkence ve  
sözkonusu şahsın parasına el konulması olarak tanımlanırken, davalı da Hazro  
Jandarma Karakolu'ndaki kimliği belirsiz şahıslar ve köy korucuları olarak  
tanımlanmıştır. Sözkonusu kararda davacılar, Hazro Jandarma Komutanlığı'na bağlı  
askerlerin 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'ye geldiklerini, mağduru gözaltına  
alarak, işkence gördüğü Diyarbakır'a götürdüklerini ve bir üsteğmenin mağdurdan  
4.280.000 TL aldığını iddia etmişlerdir. Soruşturma, mağdurun PKK terör  
örgütünün bir üyesi olduğunu ve 17-19 Şubat tarihleri arasında Kıllıboğan  
Tepesi'nde güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen operasyonun ardından  
mağdurun kimlik kartının öldürülen teröristlerden birinin üzerinde bulunduğunu ve  
dolayısıyla teröristin şüpheye yer vermeksizin Ahmet Çakıcı olduğunun  
belirlendiğini tespit etmiştir. Mustafa Engin, Ahmet Çakıcı'yı görmediğini belirten  
bir ifade vermiştir. Şüpheliler, Memurin Muhakematı Kanunu kapsamına girdikleri  
için Hazro Cumhuriyet Savcılığı'nın yetkisizlik kararı ile dosya Hazro İl İdare  
Kurulu Başkanlığı'na sevkedilmiştir.  
E. Komisyonun Kanıtları Değerlendirmesi ve Olayların Tespiti  
43. Komisyon, dava konusu olaylar, özellikle de Kasım 1993  
sıralarında gerçekleşenler, tartışmalı olduğu için tarafların yardımı ile, soruşturma  
yapmış ve onbir tanıktan yazılı ve sözlü ifadeler de dahil olmak üzerelazılı delilleri  
kabul etmiştir. Bu tanıkların isimleri şöyledir; Çitlibahçe'nin eski muhtarı Fevzi  
Oyazılı delilleri , Ahmet Çakıcı'nın eşi Remziye Çakıcı, 9 Kasım 1 Aralık 1993  
tarihleri arasında Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda gözaltına alınan  
Mustafa Engin, 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'deki operasyonu yöneten  
Hazro Jandarma Komutanı Ertan Altınoluk, Çitlibahçe Köyü'nden Mehmet  
Bitgin, Kasım 1994 tarihinden itibaren Hazro'da Cumhuriyet Savcılığı yapan  
Mustafa Turhan, Temmuz 1993 ve Ağustos 1994 tarihleri arasında Hazro Bölge  
Jandarma Komutanlığı'nda görevli olan Hazro Bölge Merkez Karakolu Komutanı  
Aytekin Türker,  
Ağustos  
1992'den  
beri  
Diyarbakır  
İl  
Jandarma  
Komutanlığı'ndaki gözaltı kayıtlarını tutmakla görevli Ahmet Katmerkaya,  
Temmuz 1993 ve Ağustos 1995 tarihleri arasında Kavaklıboğaz Karakolu'nda  
görev yapan jandarma Kemal Çavdar ve Dadaş Köyü'nden beş öğretmenle birlikte  
kaçırılan imamın erkek kardeşi Abdullah Cebeci.  
Tanıklıklarına başvurulması için çağrılan altı tanık bu çağrıya  
uymamıştır. Bunlar; 1994 yılında Hazro Cumhuriyet Savcısı olarak görevini yürüten  
Aydın Tekin, Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Albay Eşref Hatipoğlu,  
Kavaklıboğaz'da gözaltında iken başvuranın erkek kardeşini gören Hikmet Aksoy,  
başvuranın ve Ahmet Çakıcı'nın babası Tevfik Çakıcı, 8 Kasım-1 Aralık 1993  
tarihleri arasında Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda gözaltında tutulan  
Tahsin Demirbaş ve Abdurrahman Al. Tevfik Çakıcı tanık dinleme duruşmasından  
önce ölmüştür. Başvuranın, Hikmet Aksoy'un Konya Cezaevinde olduğunu  
bildirmiş olmasına rağmen, Hükümet, Temmuz 1996 tarihindeki duruşma için sözü  
edilen şahsın yerini tespit edemediğini savunmuştur.Hükümet, 20 Kasım 1996  
tarihinde delegeler önündeki duruşma için Hikmet Aksoy'a tebligat göndermiş  
fakat, kendisi sözkonusu belgeyi imzalamayı reddetmiş ve 18 Kasım 1996  
tarihinde serbest bırakılmıştır. Hükümet, Komisyon'a, adıgeçenin serbest  
bırakılmasının nedeni ve zamanlaması ile ilgili bilgi sunmamıştır. Aydın Tekin  
Komisyon'a gönderdiği bir mektup ile olayla ilgili olarak dolaylı ya da dolaysız  
hiçbir bilgisi olmadığını ve katılmak zorunda olmadığı görüşünde olduğunu  
bildirmiştir. Temmuz 1996 tarihindeki duruşmada Hükümet Ajanı, delegelere, ne  
Cumhuriyet Savcılarını ne de Eşref Hatipoğlu gibi  
kıdemli  
memurlarını  
duruşmaya katılmaya zorlayamayacaklarını talep edemeyeceklerini belirtmiştir.  
Komisyon, raporunun 245. paragrafında, Hükümetin, Sözleşmenin eski  
28. maddesinin 1 (a) paragrafı çerçevesinde gerçekleri belirleme görevinde  
Komisyona gerekli kolaylıkları sağlamada yetersiz kaldığını belirtmiştir. Bu  
paragrafta bahsedilenler şöyledir:  
(i) Hükümet'in Komisyon Delegelerinin orjinal gözaltı kayıtlarını  
görmelerini sağlamamaları (bkz. yukarıdaki para. 24)  
(ii) Hükümet'in tanık Hikmet Aksoy'un katılmasını sağlamaması  
(iii) Hükümet'in Aydın Tekin ve Eşref Hatipoğlu isimli tanıkların  
katılmalarını sağlamaması  
44. Komisyon, sözlü ifade ile ilgili olarak, tercümanlar aracılığıyla  
alınan ifadenin değerlendirmesinin zor olduğunun farkında idi. Bu yüzden,  
delegeler önünde tanıkların ifadelerine verilmesi gereken anlam ve önem  
konusunda titiz davranılmıştır.  
Olaylarla ilgili çelişkili ifadelerin olduğu bu davada, Komisyon,  
detaylı ulusal adli bir soruşturmanın yapılmamış olmasından üzüntü duymuştur.  
Komisyon, bir ilk derece mahkemesi olamayacağı için kendi sınırlarının  
farkında idi. Yukarıda bahsedilen dil problemine ek olarak, bölgedeki mevcut  
durum hakkında detaylı ve doğrudan bilgi mevcut değildir. Dahası, Komisyon'un  
tanıkları ifade vermeye zorlama yetkisi de yoktu. Bu davada 17 tanığın davet  
edilmiş olmasına rağmen, sadece 11 kişi ifade vermiştir. Belge eksikliği konusuna  
yukarıda değinilmiştir. Bu yüzden Komisyon, ifade ve kanıt yetersizliği nedeni ile  
olayları tespit etmekte zorluk çekmiştir.  
Komisyon'un tesbitleri şöyle özetlenebilir:  
1. 8 Kasım 1993 tarihli Çitlibahçe Köyü operasyonu  
45. Çitlibahçe, 1993 yılında terörist faaliyetlerin yoğun olduğu bir  
bölgede idi. 23 Ekim 1993 tarihi sıralarında PKK üyeleri beş öğretmen, bir imam  
ve Dadaş Köyü'nden imamın erkek kardeşi Abdullah Cebeci'yi kaçırmışlar ve  
giderken Bağlan Köyü'nün yakınından geçmişlerdir. Mustafa Engin'in, gitmesine  
izin vermeden önce, Kürt kökenli bir öğretmeni bir gece için evinde misafir  
etmesi istenmişti. PKK diğer dört öğretmeni ve imamı öldürmüş, Abdullah Cebeci  
ise yaralı olarak kurtulmayı başarmıştır. Adıgeçen, Lice Jandarma  
Komutanlığı'ndaki jandarmalara, yiyecek getiren ve nöbet tutan köylüler de  
dahil, gördüğü şahısların eşgalini vermiştir. Bağlan Köyü Lice jandarmasının  
yetkisi altında bir köy idi. Kaçırılan mağdurlar, Çitlibahçe Köyü'ne yakın,  
Bağlan'a bir kilometreden daha az bir mesafede fakat Hazro jandarmasının yetkisi  
altındaki bir yere götürülmüşlerdir.  
46. Hazro ve Lice jandarması 8 Kasım 1993 tarihinde bir operasyon  
düzenlemiştir. Bu operasyon, kaçırma, öldürme ve olaya karışan şahısların  
yakalanması ile ilgili kanıt ve bilgi toplamak amacıyla yapılmıştı. Ertan  
Altınoluk, Hazro jandarmasının komutanı idi. 7 Kasım 1993 tarihinde sözkonusu  
kişi tarafından verilen operasyon emri PKK teröristlerinin ve işbirlikçilerinin  
yakalanması ve barınaklarının yokedilmesi amacını taşımakta idi ve Çitlibahçe  
operasyon yeri olarak belirlenmişti. Komisyon, Ertan Altınoluk'un, Çitlibahçe'ye,  
Ahmet Çakıcı'yı aramak için gitmediklerini belirten ifadesini reddetmiştir.  
Delegeler, onun tanıklığının faydasız ve ciddiyetten uzak olduğu görüşündedir.  
Komisyon, Ahmet Çakıcı'nın bu operasyondan önce, PKK'ya karıştığı şeklindeki  
şüphelerle ilgili olarak yetkililer tarafından arandığını belirten diğer iki  
jandarmadan alınan ifadeye önem vermiş ve kaçırma ile ilgili olarak, Hazro  
jandarmasının Ahmet Çakıcı'nın yerinin tespit edilmesi ve yakalanması için  
Çitlibahçe'ye gittiğini tespit etmiştir.  
47. Komisyon, jandarmalar tarafından Ahmet Çakıcı'nın köyden  
götürüldüğünü gören Remziye Çakıcı, Fevzi Okatan ve Mehmet Bitgin isimli  
tanıkların ifadelerinin tutarlı, güvenilir, inandırıcı olduğu görüşündedir. Tanıkların  
ifadelerine Hükümet tarafından sunulan itirazların, yapılan inceleme sonucunda  
temelden yoksun olduğuna karar vermiştir. Bu yüzden, Komisyon, jandarmalar 8  
Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'ye geldiklerinde Ahmet Çakıcı'nın saklanmaya  
çalıştığını, fakat sonra bulunarak Hazro jandarmaları tarafından gözaltına alındığını  
tespit etmiştir. Bu sırada Bağlan Köyü'nde, Lice Jandarması, Mustafa Engin,  
Abdurrahman Al ve Tahsin Demirbaş'ı gözaltına almıştır.  
2. Ahmet Çakıcı'nın kötü muameleye maruz kaldığı ve gözaltına  
alındığı iddiası  
48. Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve Tahsin Demirbaş geceyi  
geçirdikleri Lice Jandarma Komutanlığı'na götürülmüştür. Bu durum gözaltı  
kayıtlarına geçirilmemiştir. Ertesi gün 9 Kasım 1993 tarihinde, Diyarbakır İl  
Jandarma Komutanlığı'na götürülmüşlerdir. Gözaltı kayıtları da aynı gün  
gözaltına alındıklarını doğrulamaktadır.  
49. Hazro Jandarma Karakolu'nda tutulan gözaltı kayıtlarında, Ahmet  
Çakıcı ile ilgili olarak 8 Kasım tarihine ait bir kayıt yoktur. Kasım-Aralık 1993  
tarihleri arasında Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndaki kayıtların kopyaları  
için de durum aynıdır. Komisyon, her ikisini de detaylı olarak incelemiştir.  
Oldukça önemli bulgular tespit etmiştir. Özellikle, kayıtların tarihsel sıra ile  
yapılmadığını, Diyarbakır gözaltı kayıtlarındaki girişlerin aynı el yazısı ile  
yapıldığını, Diyarbakır'da gözaltına alınan şahısların sayısının hücre sayısını  
aştığını tespit etmiştir. Bu, kayıtların çağdaş bir şekilde yapılmadığı şüphesini  
uyandırmıştır. Kayıtlara yapılan bir girdinin, bir şüphelinin mutlak surette orada  
olduğunu göstermediğini ve şüphelilerin gözaltı alanına giriş ve çıkışlarının  
kayıt edilmediğini belirten Diyarbakır İl Jandarma kayıtlarından sorumlu Ahmet  
Katmerkaya'nın sözlü ıklamaları, Komisyon'u hiçbir şekilde tatmin etmemiş  
Komisyon, bu süre içinde gözaltına alınmış olması mümkün olan şahısların  
kayıtlarının doğru ve kapsamlı olmadığı ve Ahmet Çakıcı'nın isminin Hazro  
ve Diyarbakır kayıtlarında varolmamasının onun gözaltına alınmadığını  
kanıtlamak için yeterli olmadığı sonucuna varmıştır.  
50. Komisyon, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda iken aynı  
odada 16-17 gün boyunca kalan Ahmet Çakıcı'yı görüp konuştuğunu söyleyen  
Mustafa Engin'in sözlü ifadesini kabul etmiştir. Ahmet Çakıcı'nın üzerinde  
kurumuş kan lekeleri ile kötü göründüğünü, dövüldüğünü, kaburga kemiklerinden  
birinin kırıldığını, kafatasının hasar gördüğünü, iki kez elektrik şoku verildiğini  
söylediği ifadesini de kabul etmiştir. Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alındığı ve kötü  
muameleye maruz kaldığını destekleyen kanıt, İnsan Hakları Derneği tarafından  
Abdurrahman Al'dan alınan yazılı ifadede mevcuttur.  
Komisyon, Mustafa Engin tarafından verilen ve Hükümet'in, sözlü  
ifadesine ters düşğüne inandığı yazılı ifadeleri dikkate almıştır.12 Mart 1996  
tarihinde bir polis memuru tarafından alınan ilk ifadenin kısa ve kesin olmayan bir  
itiraz niteliği taşıdığını tespit etmiştir. 13 Mayıs 1996 tarihinde bir savcı  
tarafından alınan ifadenin de kısa, çelişkili ve net olmadığı belirtilmiştir.  
Komisyon, bunun Mustafa Engin'in ifadesini tam ve doğru olarak yansıtmadığı  
ve delegeler önündeki ifadenin güvenirliğini sarsmadığı görüşündedir. Ahmet  
Çakıcı'nın Çitlibahçe'de yakalandıktan sonra, 8 Kasım 1993 tarihinde geceyi  
geçirdiği Hazro'ya götürüldüğü, Engin'in serbest bırakıldığı 2 Aralık tarihi  
sıralarında yine son olarak Mustafa Engin tarafından görüldüğü Diyarbakır İl  
Jandarma Komutanlığı'na transfer edildiği tespit edilmiştir.  
51. Komisyon, başvuranın, Ahmet Çakıcı'nın Diyarbakır İl Jandarma  
Komutanlığı'ndan Hazro'ya Hazro'dan da Kavaklıboğaz Jandarma Karakolu'na  
götürüldüğü şeklindeki iddialarına ilişkin bulgu tespit etmemiştir. Bu iddialar,  
delegeler önüne çıkmayan ve yazılı ifade sunmayan Hikmet Aksoy tarafından  
başvurana söylenenlere dayanmaktadır. Bazı destekleyici faktörler olmasına  
rağmen,  
Komisyon,  
kanıtların gerekli  
standartlara  
sahip olmadığını  
belirtmiştir.  
3. Ahmet Çakıcı'nın Ölümü İle İlgili Raporlar  
52. Ahmet Çakıcı'nın ailesine, adıgeçenin 17-19 Şubat 1995 tarihleri  
arasında güvenlik güçleri ile PKK arasında bir çatışma sırasında öldüğü konusunda  
bilgi verilmemiştir. Albay Eşref Hatipoğlu'nun yetkililere Ahmet Çakıcı'nın  
nerede olduğu konusunda bilgi vermesi istenmiş olmasına rağmen, kimlik  
kartının Kıllıboğan Tepesi'nde ölen teröristlerden birinin üzerinde bulunduğuna dair  
resmi rapor sunmamıştır. Kimlik kartının bulunmasına dair ilk rapor, bazı  
belgelerle birlikte Albay Hatipoğlu tarafından çatışmanın olduğuna dair bilginin  
iletildiği Hazro jandarması tarafından sunulmuştur. Fakat, Komisyon'a cesetin  
kimliği ya da gömülmesi ile ilgili belge sunulmamıştır. Komisyon, Ahmet  
Kılıç'ın iddia edildiği gibi öldürüldüğünü veya cesedinin Kıllıboğan Tepesi'nde  
ölenlerden birine ait olduğunu tespit etmemiştir.  
4. Ahmet Çakıcı'nın Kaybolması İddiası İle İlgili Olarak Yapılan  
Soruşturma  
53. Komisyon, başvuranın ve babası Tevfik Çakıcı'nın, Ahmet  
Çakıcı'nın kaybolması konusunda, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi  
Savcısı'na başvurduğunu belirtmiştir. Yetkililer tarafından yapılan tek girişim,  
Devlet Güvenlik Mahkemesi kayıtlarının Ahmet Çakıcı'nın ismini içerip  
içermediğini kontrol etmek ve kayıtları kontrol eden Hazro savcısına araştırma  
yapması için göndermekti.  
54. Başvuru hakkında Hükümet'e bilgi verilmesinin ardından  
Diyarbakır ve Hazro Cumhuriyet Savcıları inceleme yapmıştır. Mustafa Engin,  
Remziye Çakıcı ve başvuranın ifadeleri alınmıştır. Tahsin Demirbaş ve  
Abdurrahman Al'ın adresleri tespit edilememiştir. Komisyon, Hazro Savcısı'nın,  
Ahmet Çakıcı'nın tutuklanmasına ilişkin olarak Hazro Bölge Jandarması'ndan bilgi  
talep ettiğini fakat orjinal gözaltı kayıtlarını incelemediğini tespit etmiştir. Ne de  
bir savcı tarafından Diyarbakır İl Jandarma gözaltı kayıtları incelenmiştir.  
Hazro Bölge Jandarması tarafından, Ahmet Çakıcı'nın Kıllıboğan Tepesi'nde  
ölen teröristler arasında olduğunun teyidi için hiçbir girişimde bulunulmamıştır.  
55. 13 Haziran 1996 tarihli yetkisizlik kararını verirken, Mustafa  
Engin, Remziye Çakıcı ve başvurandan alınan ifadeler ile Ahmet Çakıcı'nın  
cesedinin bulunması hakkında Hazro jandarmasından alınan bilgi, Hazro  
Cumhuriyet Savcısı'nın elinde mevcut idi. Savcı'nın Komisyon'a yapılan başvuru ile  
ilgili belgeleri ve gözaltı kayıtlarının kopyalarını da temin etmesi mümkün  
olabilirdi.  
II. İlgili İç Hukuk Ve Uygulaması  
56. Hükümet, görüşlerinde bu dava ile bağlantılı olarak, ulusal yasal  
hükümler hakkında detaylı bilgi sunmamıştır. Mahkeme, diğer davaların, (özellikle  
de 25 Mayıs 1998 tarihli Kurt Türkiye'ye Karşı Kararı, Hüküm ve Karar Raporları  
1998-III, s. 1169-70, para. 56-62, 9 Haziran 1998 tarihli Tekin Türkiye Kararı,  
Raporlar 1998-IV, s. 1512-13, para. 25-29) görüşlerinde sunulan ulusal hukuka  
ilişkin bilgilere gönderme yapmıştır.  
A. Olağanüstü Hal  
57. Yaklaşık 1985'ten beri güvenlik güçleri ile PKK (Kürdistan İşçi  
Partisi) arasında Türkiye'nin güneydoğusunda ciddi problemler yaşanmaktadır.  
Hükümet'e göre, bu problemler binlerce sivilin ve güvenlik güçleri üyelerinin  
hayatını tehdit etmektedir.  
58. 25 Ekim 1983 tarihli 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu  
gereğince güneydoğu bölgesi ile ilgili iki kararname çıkarılmıştır. Bunlardan  
ilki olan 10 Temmuz 1987 tarihli 285 nolu Kararname ile Türkiye'nin  
güneydoğusundaki onbir ilden onunda Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurmuştur.  
Kararnamenin 4. maddesinin (b) ve (d) bendleri gereğince, bütün özel kuvvetler ve  
güvenlik güçleri birimleri ve Jandarma Asayiş Komutanlığı, Bölge Valisi'nin emri  
altındadır.  
59. 16 Aralık 1990 tarihli 430 No'lu ikinci kararname ile, 8.  
maddede belirtildiği gibi, bölge valisinin yetkileri artırılmıştır; örneğin bölge  
valisi hakimler ve savcılar da dahil olmak üzere kamu görevlilerinin ve  
çalışanlarının bölgeden nakillerini emredebilir.  
"Bu Kanun Hükmünde Kararname ile İçişleri Bakanına, Olağanüstü  
Hal Bölge Valisine ve olağanüstü hal bölgesi dahilindeki il valilerine tanınan  
yetkilerin kullanılması ile ilgili her türlü karar ve tasarruflarından dolayı bunlar  
hakkında cezai mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla  
herhangi bir yargı merciine başvurulamaz. Kişilerin sebepsiz uğradıkları  
zararlardan dolayı Devletten tazminat talep etme hakları saklıdır."  
B. İdari Sorumluluk Hakkında Anayasal Hükümler  
60. Anayasa'nın 125. maddesinin 1. ve 7. paragrafları şöyledir:  
"İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.  
......  
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle  
yükümlüdür."  
61. Bu hüküm olağanüstü hal veya savaş durumlarında bile  
sınırlamaya tabi tutulamaz. Bu maddenin son hükmü, sosyal risk teorisine dayalı,  
mutlak ve objektif bir sorumluluk anlayışına sahip idarenin hata yapmış olmasını  
gerektirmez. Bu nedenle, kamu güvenliği veya düzenini sağlayamadığı ya da  
bireyin hayatını ya da mülkünü koruma görevinde başarılı olamadığı hallerde,  
idare, kimliği tespit edilemeyen veya teröristler tarafından işlenen fiillerden zarar  
gören şahıslara tazminat ödeyebilir.  
62. İdare hakkındaki dava, yazılı usulle çalışan idari mahkemeler  
önünde görülebilir.  
C. Ceza Hukuku ve Usulü  
63. Türk Ceza Kanunu'na göre ceza gerektiren suçlar şöyledir:  
- Şahsın hürriyeti Aleyhinde Cürümler (genel olarak 179. madde ve  
devlet memurları hakkında 181. madde)  
- Tehdit (191. madde)  
- Hükümet Memurları Tarafından Efrada Karşı Yapılacak  
Suimuameleler (243. ve 245. maddeler)  
- Şahıslara Karşı Müessir Fiiller (452. ve 459. maddeler), kasten adam  
öldürme (448. madde) ve mevsuf adam öldürme (450. madde)  
64. Bütün bu suçlar için, şikayetler Ceza Muhakemeleri Usulü  
Kanunu'nun 151. ve 153. maddeleri gereğince, savcıya veya yerel idari makamlara  
yapılabilir. Bir suçun işlenmesi ile ilgili bilgisi olan savcı dava açıp açmama  
konusunda karar verirken olayla ilgili olarak inceleme yapmakla yükümlüdür.  
(153. madde). Şikayetler yazılı veya sözlü yapılabilir. Davacı, savcının ceza davası  
açmama kararına karşı itiraz edebilir.  
D. Medeni Kanun Hükümleri  
65. Devlet memurlarının, maddi ve manevi zarara yol açan ve suç ya  
da haksız fiil niteliği taşıyan hukuka aykırı bir davranışı hukuk mahkemeleri  
önünde tazminat talebi konusu olabilir. Borçlar Kanunu'nun 41. maddesi  
gereğince, mağdur olan kişi, isteyerek, tedbirsizlik veya dikkatsizlik sonucu zarar  
veren faile karşı şikayette bulunabilir. Hukuk Mahkemelerine Borçlar  
Kanunu'nun 46. maddesi gereğince maddi zarar, 47. madde gereğince de manevi  
zarar talebi ile başvurulabilir.  
E. 285 No'lu Kararnamenin Etkisi  
66. Terör suçlarıyla ilgili davalarda, savcılar, ayrı bir sistem olarak  
Türkiye'de mevcut olan, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve savcıları lehine  
yetkilerinden vazgeçerler.  
67. Olağanüstü hal bölgesinde, güvenlik güçleri üyelerinin işlediği  
iddia edilen suçlarla ilgili olarak Cumhuriyet Savcısının yetkisi elinden  
alınmıştır. 285 no'lu Kararnamenin 4. maddesinin 1. paragrafı, Bölge Valisinin  
yönetimi altındaki bütün güvenlik güçlerinin (bkz. yukarıdaki 58. paragraf),  
görevlerini yerine getirirken işledikleri bir fiilin, 1914 sayılı Memurin  
Muhakematı Kanunu'na göre yargılanması gerektiğini belirtir.Bu nedenle, güvenlik  
güçleri hakkında bir şikayet alan her savcı, yetkisizlik kararı vermeli ve dosyayı  
İdari Kurul'a transfer etmelidir. Bu kurullar valinin başkanlığında toplanan devlet  
memurlarından oluşur. Kurulun verdiği men-i muhakeme kararı otomatik olarak  
Yüksek İdare Mahkemesi'ne gönderilir. Lüzum-u muhakeme kararı verildikten  
sonra davanın incelenmesi yetkisi savcıya aittir.  
KOMİSYON ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER  
68. İzzet Çakıcı,  
2
Mayıs 1994 tarihinde Komisyon'a  
başvurmuştur. Kardeşi Ahmet Çakıcı'nın güvenlik güçleri tarafından  
gözaltına alındığını ve o tarihten beri kayıp olduğunu ve bu olayların  
makamlarca yeterince araştırılmadığını iddia etmiştir. Sözleşmenin 2,3,5,13,14 ve  
18. maddelerine dayanmıştır.  
69. Komisyon, 15 Mayıs 1995 tarihinde 23657/94 numaralı  
başvurunun kabuledilebilir olduğuna karar vermiştir. 12 Mart 1998 tarihli  
raporunda (Sözleşmenin eski 31 maddesi), başvuranın erkek kardeşinin kayboluşu  
konusunda oybirliğiyle Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiği; başvuranın  
kardeşi konusunda (oybirliğiyle) Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiği;  
başvuranın kardeşinin kayboluşu konusunda (oybirliğiyle) Sözleşmenin 5.  
maddesinin ihlal edildiği; başvuran konusunda Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal  
edildiği (üçe karşı yirmi yedi oy); Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiği  
(oybirliğiyle); Sözleşmenin 14. ve 18. maddelerinin ihlal edilmediği  
(oybirliğiyle) görüşünde olduğunu açıklamıştır. Raporda sunulan Komisyon  
görüşünün ve kısmi muhalefet şerhinin tam metni bu karara ek olarak sunulmuştur.  
MAHKEMEYE SON SUNUŞLAR  
70. Başvuran görüşlerinde, Mahkemeden, muhatap Devlet'in  
Sözleşmenin 2,3,5,13, 14 ve 18. maddelerini ihlal ettiği ve Sözleşmenin eski 28.  
maddesi 1(a) paragrafından doğan sorumluluklarını yerine getirmediği şeklinde  
karara varmasını istemiştir. Mahkemeden, kendisi, kardeşinin eşi ve varisleri  
için, 41. madde gereğince adil tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.  
71. Hükümet, görüşlerinde, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmemiş  
olması nedeniyle, Mahkemenin başvuruyu kabuledilemez bulmasını talep  
etmiştir. Hükümet, ayrıca başvuranın şikayetlerinin kanıtlarla desteklenmediğini  
iddia etmiştir.  
HUKUKA DAİR  
72. Mahkeme, 1 Kasım 1998 tarihinden önceki Sözleşme sistemi  
kapsamında, olayların tesbiti ve teyidinin öncelikle Komisyonun görevi olduğu  
şeklindeki içtihatlarını hatırlatmıştır (Sözleşmenin önceki 28. maddesinin  
1.paragrafı ve 31. madde). Mahkemenin Komisyonun olaylarla ilgili  
tespitlerine bağlı kalmamasına ve önündeki bütün belgelerin ışığı altında kendi  
değerlendirmesini yapmakta serbest olmasına rağmen, sadece bazı istisnai  
durumlarda bu alandaki yetkisini kullanacaktır. (Bkz. diğer kararlar arasında 16  
Eylül 1996 tarihli Akdivar ve Diğerleri Kararı, Hüküm ve Karar Raporları, 1996-  
IV, s. 1214, para. 78).  
73. Hükümet, görüşlerinde ve yazılı savunmalarında başvuranın,  
Remziye Çakıcı'nın ve Mustafa Engin'in ifadelerindeki çelişkileri ve zayıf  
noktaları dikkate almadığı için ve gözaltı kayıtlarındaki ilgisiz birtakım  
eksiklikleri dikkate aldığı için Komisyon'un kanıtlarla ilgili değerlendirmesinin  
noksan olduğunu belirterek, Mahkeme'yi Komisyon'un tespitleri konusunda tekrar  
değerlendirme yapmaya davet etmiştir.  
74. Bu davada Mahkeme, Komisyon'un olaylarla ilgili tespitlerine  
Ankara ve Strazburg'da delegeler önünde yapılan duruşmalardan sonra, (bkz.  
yukarıdaki 43. para.) ulaştıklarını hatırlatmıştır. Komisyon'un, önündeki kanıtları  
değerlendirme görevine hassasiyetle yaklaştığını ve başvuranın ifadesini  
destekleyen ve onun güvenirliliğine gölge düşüren detaylara önem verdiğini  
belirtmiştir. Komisyon, özellikle, Mustafa Engin ile Çitlibahçe Köyü'ndeki  
operasyonu yürüten jandarma Ertan Altınoluk isimli şahıstan alınan ifadeleri  
dikkatle incelemiştir.  
75. Mahkemenin görüşüne göre, Hükümet tarafından yapılan  
eleştiriler, Mahkeme'ye olayları teyid etme yetkisini verebilecek bir durum  
ortaya koymamaktadır. Bu şartlarda Mahkeme, olayları Komisyonun tespit  
etmiş olduğu şekliyle kabul etmiştir.  
76. Olaylarla ilgili tespitlerin kaçınılmaz olarak bu şekilde  
yapılmasından kaynaklanan zorluklara ek olarak, Komisyon görevlerini tam olarak  
yerine getirmek için gerekli kanıtlara ve ifadelere ulaşamamakta idi. Komisyon,  
Hükümet'in Komisyon delegelerine orijinal gözaltı kayıtlarını görmelerini ve tanık  
Hikmet Aksoy'un katılımını sağlamadığını, Aydın Tekin (Cumhuriyet Savcısı)  
ve Albay Eşref Hatipoğlu (jandarma subayı) isimli devlet  
katılımlarını sağlayamadığını tespit etmiştir.  
memurlarının  
Mahkeme, bu durumun, sadece, başvuranların, yetkililerin baskısına  
maruz kalmadan Sözleşme organları ile özgürce iletişim kurabilmeleri için değil,  
ayrıca Devlet'in başvuruların etkili bir şekilde incelenebilmesini sağlamak için de  
bütün kolaylıkları sağlamasını temin amacıyla, Sözleşmenin eski 25. maddesi ile  
kurulan (yerini 34. madde almıştır) bireysel başvuru sisteminin etkili bir şekilde  
işlemesi açısından, büyük önem taşıdığını vurgulamıştır. (Bkz. Komisyonun  
olayları tespit etme sorumluluğu ile ilgili Sözleşmenin eski 28. maddesinin 1 (a)  
paragrafının yerini alan mahkeme prosedürü ile ilgili Sözleşmenin 38. maddesi).  
Mahkeme ayrıca, gözaltı kayıtları ile ilgili olarak, Hükümet'in sunmuş olduğu  
ıklamaların yetersizliğine ve tanıklar konusunda Hükümet'in yaptığı ıklamaların  
tatmin edici ve inandırıcı olmayışına dikkat çekmiştir. Sonuç olarak,  
Hükümet'in, Komisyon'un olayları tesbiti için bütün kolaylıkları sağlama  
konusunda Sözleşme'nin eski 28. maddesinin 1 (a) paragrafı ile belirlenen  
sorumluluklarını yerine  
etmiştir.  
getirmediği  
şeklindeki  
Komisyon tesbitini teyit  
II. Hükümet'in Ön İtirazı  
77. Hükümet, başvuranın ceza davası yolu ile veya hukuki veya idari  
mahkemelere başvurma usulünü kullanarak tazminat talebinde bulunmadığı  
için, Sözleşmenin 35. maddesinin gerektirdiği şekilde iç hukuk yollarını  
tüketmediğini iddia etmiştir. Hükümet, Türk yetkililerin güvenlik güçlerine karşı  
ceza davası açma konusunda isteksiz olmadığını ve hukuki, ile idari yolların etkili  
olduğunu belirten, Mahkeme'nin Aytekin davasındaki kararına (bkz. 23 Eylül  
1998 tarihli Aytekin Kararı, Raporlar 1998-VII) atıfta bulunmuştur.  
22 Aralık 1993 tarihli dilekçenin üzerinde adres olmadığı veya  
savcılık kalemi tarafından alındığını gösteren kayıt taşımadığı için, başvuranın,  
kardeşinin kaybolması konusunda iddia edildiği gibi savcıya başvuruda  
bulunmadığını ifade etmiştir.  
78. Başvuranın avukatı, duruşmada, başvuranın babasının  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılık kalemine başvurduğunu ve bu  
başvuruları kayıt etmenin mutad bir uygulama olmadığını belirtmiştir. Dahası,  
şikayet dilekçesi, açıkça başvuranın, erkek kardeşinin güvenlik güçleri tarafından  
götürüldüğü şeklindeki iddiasını ve buna tanıklık eden üç tanığın ismini  
içermektedir.  
79. Komisyon, kabuledilebilirlik kararında Hükümet'in argümanlarını  
reddederek, başvuranın Türk hukuku gereğince ilgili ve yetkili otoriteler  
önünde şikayetlerini sunduğunu ve sonuç olarak başka çarelere başvurmasının  
gerekmediğini belirtmiştir.  
80. Mahkeme, Ahmet Çakıcı'nın kayboluşu ile ilgili olarak  
başvuranın  
ve babasının Devlet Güvenlik  
Mahkemesi'ne başvurduğu  
hususunu Komisyon tarafından tesbit edildiğini gözlemlemiştir. Mahkeme ayrıca, 4  
ve 19 Nisan tarihli mektuplarla da ortaya konulduğu gibi, hem Diyarbakır Devlet  
Güvenlik Mahkemesi'ndeki hem de Hazro'daki savcıların, adıgeçenlerin  
şikayetleri hakkında bilgileri olduğunu belirtmiştir (Bkz. yukarıdaki paragraflar  
26-27).  
Fakat,  
yetkililer  
sözkonusu  
iddialara  
karşı  
girişimde  
bulunmamışlardır. Remziye Çakıcı'nın 12 Kasım 1994 tarihli ifadesi ile  
doğrulanan başvuranın 9 Eylül 1994 tarihli ifadesine rağmen, Hazro ve  
Diyarbakır'daki gözaltı kayıtlarının tetkiki ile Mustafa Engin'den alınan iki kısa  
ifadenin dışında bir tedbir alınmamıştır. Daha sonra, 1995 yılında Ahmet Çakıcı'nın  
cesedinin bulunduğuna dair raporun teyidi için veya otopsi raporu ile defin  
belgesinin kopyalarını talep etmek yolu ile kimliğin tesbiti için hiçbir girişimde  
bulunulmamıştır. Kaybolma iddiası ile ilgili etkili bir soruşturma yapılmayışının  
ve otoritelerin Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alındığını reddetmelerinin ışığı  
altında, Mahkeme, başvuranın Hükümet tarafından değinilen hukuki ve idari  
yollara başvurmasının anlam taşımadığı ve başvuranın iç hukuk yollarını tüketmek  
için, kendisinden beklenebilecek herşeyi yaptığı sonucuna varmıştır (bkz. 25  
Mayıs 1998 tarihli Kurt Türkiye Kararı, Raporlar 1998-III, s. 1175-77, para. 79-83).  
Sonuç olarak, Mahkeme, Hükümet'in ilk itirazını reddetmiştir.  
III. Sözleşmenin 2. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası  
81. Başvuran, erkek kardeşinin yakınlarına haber verilmeden gözaltına  
alındığını ve Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlalini ortaya koyacak şekilde, o  
tarihten beri kayıp olduğunu iddia etmiştir. Bu madde şöyledir:  
"1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın  
ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece  
hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.  
2. Öldürme aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin  
zorunluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali  
suretiyle yapılmış sayılmaz:  
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunması için;  
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak  
tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;  
c) Ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması için."  
A. Mahkeme Önünde Hazır Bulunan Şahısların İddiaları  
1. Başvuran  
82. Başvuran, erkek kardeşi Ahmet Çakıcı'nın yakınlarına haber  
verilmeksizin gözaltına alındığı sırada kötü muameleye tabi tutulduğu ve  
Çakıcı'nın makamların sorumluluğu altındaki şartlarda öldüğü iddiası ile ilgili  
Komisyon bulgularına atıfta bulunmuştur. Başvuran, gözaltına alınan şahıslar  
hakkında, onların güvenliğini sağlama ve yaşama hakkını güvenceye alma,  
gözaltına alınan şahıs hakkında hesap verme ve yaşamasını sağlama  
konularında Hükümet'in sorumluluğu olduğunu belirtmiştir. Dahası şüpheli bir  
ölüm meydana geldiğinde, Devlet'in etkili ve detaylı bir soruşturma yapması  
gereklidir. Bu davada, Cumhuriyet Savcısı, Ahmet Çakıcı'nın cesedinin  
bulunduğu iddiasını soruşturmak için bile hiçbir girişimde bulunmamıştır. Bu  
durum Cumhuriyet Savcılarının Sözleşme'den doğan sorumluluklarını yerine  
getirirken meydana gelen sistematik bir ihmaldir.  
2. Hükümet  
83. Hükümet, başvuranın oğlunun haber verilmeksizin gözaltında  
bulunduğu sırada öldüğü konusunda somut belirtilerin olmadığı Kurt Davası'ndaki  
Mahkeme'nin yaklaşımına dayanarak, (bkz. Kurt Kararı s.1182, para. 107) bu  
davada Sözleşme'nin 2. maddesinin uygulanamayacağını belirtmiştir. Hükümet,  
ayrıca, adı geçenin ölümünden güvenlik güçlerinin sorumlu olduğunun tespit  
edildiği hallerde,- fakat bu davada durumun aynı olduğuna itiraz etmektedirler- 2.  
maddenin uygulanabilirliğini gösteren McCann Davası'na ( 27 Eylül 1995 tarihli  
McCann ve Diğerleri İngiltere'ye Karşı Kararı, Dizi A no 324 ) atıfta bulunmuştur.  
Başvuranın ve Mustafa Engin'in, Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alınması veya  
kötü muameleye tabi tutulması iddiaları ile ilgili tutarsız ifadelerine dayanan  
eleştirilerini tekrar etmişlerdir.  
3. Komisyon  
84. Komisyon, bu davanın koşullarında Ahmet Çakıcı'nın artık hayatta  
olmadığının kuvvetli bir olasılık olduğu görüşündedir ve ölüm olayı, habersiz  
gözaltına alınma ve kötü muamele kapsamında gerçekleştiği için, yetkililerin  
Sözleşme'nin 2. maddesinden doğan sorumluluklarını yerine getirmediğini ortaya  
koyduğunu düşünmektedir.  
B. Mahkeme'nin Değerlendirmesi  
85. Mahkeme, Komisyon'un, Ahmet Çakıcı'nın, yakınları haberdar  
edilmeksizin gözaltına alındığını ve ciddi bir kötü muameleden dolayı mağdur  
olduğu yolundaki tesbitini kabul etmiştir. Komisyon'un da belirttiği gibi, kimlik  
kartının ölen teröristlerden birinin üzerinde bulunduğu şeklindeki yetkililerin  
iddiasından kuvvetli  
sonuçlar çıkarılabilir. Mahkeme bu temelde, hiç  
şüphesiz, Ahmet Çakıcı'nın güvenlik güçleri tarafından yakalanmasının ve  
gözaltına alınmasının ardından öldüğü sonucuna varmak için somut gerçeklere  
dayalı yeterli delillerin varolduğunu tespit etmiştir. Bu nedenle bu davanın,  
Mahkeme'nin Sözleşme'nin 5. maddesi altında başvuranın oğlunun kaybolması  
ile ilgili şikayetleri incelediği Kurt Davası'ndan (Kurt Kararı, s. 1182, para. 107-08)  
ayrı tutulması gereklidir.  
86. Mahkeme, yaşama hakkını koruma altına alan Sözleşme'nin 2.  
maddesinin, başlıca hükümlerden biri olduğunu ve 3. madde ile birlikte, Avrupa  
Konseyi'ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini  
koruma altına aldığını tekrarlamıştır. (bkz. McCann ve Diğerleri Kararı, s, 45-  
46, para 146-47) Sorumluluk, sadece, Devlet görevlilerinin kuvvet kullanması  
sonucu kasten adam öldürme ile sınırlı değildir, ayrıca, 2. maddenin 1. paragrafının  
ilk cümlesi ile Devletlere yaşama hakkının kanunla korunması için sorumluluk  
yüklemektedir. Bu durum şahısların, kuvvet kullanılması sonucunu öldürüldüğü  
durumlarda etkili resmi bir soruşturma yapılmasını gerektirir. ( bkz. 2 Eylül 1998  
tarihli Yaşa Türkiye Kararı, Raporlar 1998-VI, s. 2438, para. 98).  
87. Ahmet Çakıcı'nın güvenlik güçleri tarafından yakınlarına haber  
verilmeksizin gözaltına alınmasının ardından ölmesi sebebiyle, Mahkeme taraf  
Devlet'in sorumlu olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme, gözaltına alınmasının  
ardından, neler olduğu hakkında yetkililer tarafından açıklama yapılmadığını  
ve yetkililerin öldürücü kuvvet kullanması konusunda Hükümet tarafından bir  
ıklama yapılmadığını gözlemlemiştir.  
Ahmet Çakıcı'nın  
ölümünün  
sorumluluğu, böylece, taraf Devlet'e yüklenebilir ve bu konuda 2. maddenin ihlali  
söz konusudur.  
Bunlara ek olarak, Ahmet Çakıcı'nın ortadan kayboluşu ve cesedinin  
bulunması hakkında yürütülen yetersiz soruşturma ile izlenen usulle ilgili etkili  
güvencelerin yokluğuna bağlı olarak (bkz. para. 80, 105-07), Mahkeme, taraf  
Devlet'in yaşama hakkını güvenceye alma sorumluluğunu yerine getirmediğini  
tespit etmiştir. Bu sebepten dolayı Sözleşme'nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. Sözleşme'nin 3. Maddesinin İhlali İddiaları  
A. Başvuranın Erkek Kardeşi Ahmet Çakıcı Hakkında  
88. Başvuran, kardeşinin taraf Devlet'in Sözleşme'nin 3. maddesini ihlal  
etmesi dolayısıyla mağdur olduğunu iddia etmiştir. Sözleşme'nin 3. maddesi  
şöyledir:  
"Hiçkimse işkenceye, insanlık dışı, ya da onur kırıcı ceza ve işlemlere  
tabi tutulamaz".  
89. Başvuran, erkek kardeşinin Hazro'da ve Diyarbakır İl Jandarma  
Komutanlığı'nda gözaltında iken, işkenceye varan ciddi kötü muameleye maruz  
kaldığını ifade etmiştir. Ahmet Çakıcı dövülmüş ve kendisine elektrik şoku  
verilmiştir. Başvuran, ayrıca, Assenov ve Diğerleri Bulgaristan'a Karşı Davasına  
dayanarak, (28 Ekim 1998 tarihli karar Raporlar 1998-VIII, s. 3179, para. 102),  
Ahmet Çakıcı'nın ölümü ile ilgili etkili bir soruşturma yapılmamasının,  
Sözleşmenin 3. maddesinin de ihlalini ortaya koyduğunu belirtmiştir.  
90. Hükümet'in bu konudaki görüşleri, Komisyonun esasla ilgili  
değerlendirmeleri ve Sözleşmenin 3. maddesi hakkında içtihat hukuku ile ilgili  
standart bir yorum geliştirmemesi konusundaki eleştiriler ile sınırlı idi.  
91. Komisyon, Ahmet Çakıcı'ya yapılan kötü muamelenin  
sonucunda ortaya çıkan etkilere tanık olan ve Çakıcı'nın kendisine  
dövüldüğünü ve elektrik şoku verildiğini söylediği Mustafa Engin'in tanıklığını,  
Ahmet Çakıcı'nın işkence gördüğüne dair yeterli delil olarak kabul etmiştir.  
Komisyon, yakınlarına bilgi verilmeksizin gözaltına alma ve kaybolma  
durumlarında, bağımsız ve tarafsız bir tıbbi kanıt veya görgü tanığı ifadesinin  
sunulamayacağı ve bunlardan birisinin varlığının 3. maddenin ihlal edildiğinin  
tespit edilmesi için ön şart olarak talep edilmesinin bu madde ile sağlanan  
korumayı engelleyeceği görüşündedir.  
92. Mahkeme, Mustafa Engin'in Delegelere sunduğu ifadenin  
güvenilir olduğunu belirtmiştir. Bu tanık Ahmet Çakıcı ile 16- 17 gün boyunca  
aynı odada kalmış ve onu tanıma ve onunla konuşma şansı olmuştur. İfadesinde  
Ahmet Çakıcı'nın kıyafetlerinin üzerinde kan lekeleri gördüğünü (bkz. yukarıdaki  
para. 50) ve fiziksel olarak kötü bir durumda olduğunu söylemiştir. Ahmet  
Çakıcı'nın, kendisine, dövüldüğünü, kaburga kemiklerinden birinin kırıldığını ve  
kafatasının yarıldığını söylediğini belirtmiştir. Birlikte tutuldukları odadan alınmış  
ve dönüşünde Mustafa Engin'e, sorgulama sırasında kendisine iki kere elektrik  
şoku verildiğini söylemiştir.  
Mahkeme, bu ifadenin hiç şüphesiz, Ahmet Çakıcı'nın gözaltında  
iken  
işkence gördüğü şeklindeki  
Komisyon  
görüşünü doğruladığını  
paylaşmaktadır. Sonuç olarak, başvuranın erkek kardeşi Ahmet Çakıcı hakkında,  
Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlali sözkonusudur.  
93. Mahkeme, bu konuyu aşağıda 13. madde bağlamında incelediği  
için, Sözleşme'nin 3. maddesi  
bağlamında, soruşturmadaki eksiklikler  
konusunda ayrı bir bulgu tespit etmesi gerektiği görüşünde değildir.  
B. Başvuran Konusunda  
94. Mahkeme'nin Kurt Davası'ndaki kararına dayanarak, (bkz. Kurt  
Kararı, s. 1187-88, para. 130-34), başvuran, kendisi, Ahmet Çakıcı'nın eşi  
Remziye ve çocukları da dahil ailenin diğer üyeleri ile ilgili olarak kardeşinin  
kaybolmasının insanlık dışı bir muameleyi ortaya koyduğunu belirtmiştir. Ahmet  
Çakıcı'nın başına gelenler konusunda ailenin boş ümitlere kapılmasına neden  
olan ve üzüntülerini arttıran uzun süreli belirsizliğe ve araştırmalarına cevaben  
kendilerine bilgi verilmediğini ifade etmiştir.  
95. Hükümet, başvuranın, kardeşinin haklarının ihlal edilmesi  
nedeniyle dolaylı olarak mağdur olduğunu iddia etmesine itiraz etmiştir. Kardeşler  
arasındaki bağların yakın olmadığını ve başvurunun bu yönü hakkında, sonuçlara  
varabilmek için gerekli ve detaylı bir araştırmanın yapılmadığını belirtmiştir.  
96. Komisyon'un büyük çoğunluğu, başvuranın çektiği endişe, şüphe ve  
belirsizliğin uzun sürmesine değinerek, Sözleşmenin 3. maddesine aykırı olarak,  
başvuranın insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muameleye tabi tutulduğunu iddia  
edebileceğini saptamıştır. Azınlıkta kalan bir kısım ise, başvurana uygulanan  
duygusal baskının ayrı bir meseleyi ortaya koymadığı görüşündedir; çünkü, aksi  
taktirde, bu düşünce, kabul edilemeyecek surette, Sözleşme ihlallerinden dolaylı  
olarak etkilenen geniş çaplı bir gruba uygulanabilir.  
97. Mahkeme, bu şikayetin sadece başvuranla ilgili olarak, Komisyon  
önünde incelendiğine dikkati çekmiştir. Komisyon'un kabuledilebilirlik kararına  
göre, Ahmet Çakıcı'nın eşi ve çocukları bağlamında şikayet sunulmamıştır.  
Mahkeme önündeki dava, Komisyon'un kabuledilebilirlik kararı ile sınırlandığı  
için, (bkz. diğer kararlar arasında 24 Şubat 1995 tarihli McMichael İngiltere'ye  
Karşı Kararı, Dizi A no 307-B, s. 50, para. 71), Mahkeme, başvuruyu sadece  
başvuran ile ilgili olarak inceleyecektir.  
98. Mahkeme, habersiz gözaltına alma sırasında başvuranın oğlunun  
kaybolması ile ilgili Kurt Davası'nda, (Kurt Davası, 1187-88, para. 130-34),  
davanın özel şartlarına bağlı olarak Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edildiğini  
tespit ettiğini gözlemlemiştir. Hakları ihlal edilen bir mağdurun annesi olduğu,  
onun sıkıntı ve endişelerine rağmen, yetkililerin rahatlığı karşısında mağdur  
olduğu gerçeğine dikkati çekmiştir. Fakat, Kurt Davası, "kayıp şahıslar"ın aile  
bireylerinin 3. maddeye aykırı bir muamelenin mağduru olduğu şeklinde bir  
genelleme yapılmasını sağlamamaktadır.  
Bir aile bireyinin mağdur olup olmadığı konusu, başvuranın maruz  
kaldığı sıkıntıya, hakları ihlal edilen mağdurların akrabalarının kaçınılmaz olarak  
yaşadıkları duygusal çöküntüden daha farklı bir boyut ve şekil kazandıran özel  
faktörlerin varlığına bağlı olacaktır. İlgili faktörler, aile bağlarının yakınlığını  
içermektedir- bu bağlamda, aile-çocuk bağına-, ilişkilerin özel durumlarına, aile  
bireyinin sözkonusu olaylara ne kadar tanık olduğuna, aile bireyinin kayıp şahıs  
ve makamların sorulara verdikleri cevaplar hakkında bilgi edinmek için ne kadar  
çaba gösterdiğine belirgin bir ağırlık verilecektir. Mahkeme, böyle bir ihlalin  
özünün, aile bireyinin "kaybolması" ile değil, yetkililerin dikkatine sunulduğunda  
gösterdikleri tepki ve davranışlarla ilgili olduğunu vurgulamıştır. Özellikle de  
sonraki konu ile ilgili olarak, bir akraba, yetkililerin sorumsuzluğunun  
doğrudan bir mağduru olduğunu iddia edebilir.  
99. Bu davada, başvuran, kayıp şahsın erkek kardeşidir. Kurt  
davasındaki başvuranın aksine, güvenlik güçleri başvuranın kardeşini götürdükleri  
zaman, başvuran, başka bir yerde kendi ailesi ile birlikte yaşadığı için, olay yerinde  
değildi. Başvuran, yetkililere başvuruda bulunup sorular yöneltirken bu görevi tek  
başına yüklenmemiştir; babası Tevfik Çakıcı 22 Aralık 1993 tarihinde  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne başvuruda bulunmuştur. Yetkililerin  
verdiği yanıtların neden olduğu ağırlaştırıcı detaylar bu davada Mahkeme'nin  
dikkatine sunulmamıştır. Sonuç olarak Mahkeme, bu davada başvuranın kendisi  
ile ilgili olarak, Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiasını savunacak  
hiçbir özellik tespit etmemiştir. Bu sebepten dolayı, başvuran konusunda  
Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlali sözkonusu değildir.  
V. Sözleşmenin 5. Maddesinin İhlali İddiaları  
100. Başvuran, erkek kardeşinin ortadan  
kaybolmasının  
Sözleşme'nin 5. maddesinin bir çok kez ihlal edilmesine sebep olduğunu  
belirtmiştir.  
"1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda  
belirtilen haller ve kanunla belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden  
yoksun bırakılamaz:  
a) Kişinin yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine  
usulüne uygun olarak hapsedilmesi;  
b) Bir mahkeme tarafından yasaya uygun olarak verilen bir karara  
riayetsizlikten dolayı, veya yasanın koyduğu bir yükümlülüğün yerine  
getirilmesini sağlamak için usulüne uygun olarak yakalanması veya tutulu durumda  
bulundurulması;  
c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine,  
ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını  
doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci  
önüne çıkarılmak üzere yakalanması veya tutulu durumda bulundurulması;  
......  
2. Yakalanan her kişiye, yakalama nedenleri ve kendisine yöneltilen  
her türlü suçlama en kısa zamanda ve anladığı bir dille bildirilir.  
3. Bu maddenin 1/c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan  
veya tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya  
yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir  
süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı  
vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata  
bağlanabilir.  
4. Yakalama veya tutulu durumda bulunma nedeniyle  
özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu  
hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde  
kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.  
5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yakalama veya tutulu kalma  
işleminin mağduru olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır.  
101. Başvuran, erkek kardeşi Ahmet Çakıcı'nın bir gece için Hazro'ya,  
sonra da 2 Aralık 1993 tarihine kadar gözaltında tutulduğu Diyarbakır İl  
Jandarma Komutanlığı'na götürülerek güvenlik güçleri tarafından gözaltında  
tutulduğunu ifade etmiştir. Kardeşini gözaltına alınması, kayıtlara geçirilmemiş ve  
yetkililer tarafından reddedilmiş, böylece gözaltında iken sağlanması gereken  
güvencelerden  
yoksun bırakılmıştır.  
Sözleşmenin 5. maddesinin  
3.  
paragrafının gerektirdiği gibi, makul bir süre içinde, hakim önüne  
çıkarılmamış; avukata, doktora veya bir akrabasına başvurmasına izin verilmemiş  
ve Sözleşmenin 5. maddesinin 4. paragrafı bağlamında gözaltına alınmasının  
yasallığına itiraz etmesi engellenmiştir. Başvuranın görüşüne göre, ailesinin  
Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alındığı şeklindeki iddiası konusunda yetkililer  
tarafından hızlı ve etkili bir soruşturma yapılmamıştır ki bu ayrıca Sözleşme'nin 5.  
maddesinin ihlalini oluşturur.  
102. Hükümet, Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alındığı iddiasına itiraz  
ederek, yetkililerin, erkek kardeşi ile ilgili bütün bilgileri özellikle de isminin  
gözaltı kayıtlarında yeralmayışı konusundaki bilgileri başvurana verdiklerini  
iddia etmiştir. Hükümet, ayrıca, Komisyon'un gözaltı kayıtları konusundaki  
eleştirilerinin bu dava esası içerisinde ilgisiz ve orantısız olduğunu belirtmiştir.  
Hükümet, şahısları, iddia edilen süreler içerisinde kayıtlara geçirmeden veya  
uygun adli usule başvurmadan gözaltında tutmanın mümkün olmadığı  
görüşündedir. Ayrıca, Mahkeme'nin güneydoğudaki terör tehdidinin sonucu olarak,  
ulusun varlığına tehdit oluşturan olağanüstü halin varlığını kabul ettiği Aksoy  
davasını (18 Aralık 1996 tarihli Aksoy Türkiye'ye Karşı Kararı, Raporlar 1996-VI)  
delil olarak göstererek Sözleşmenin 15. maddesi bağlamında derogasyona atıfta  
bulunmuştur.  
103. Komisyon, Ahmet Çakıcı'nın özgürlüğünün güvenlik güçleri  
tarafından keyfi olarak engellendiğine karar vererek Hükümet'in onun başına  
gelenler hakkında güvenilir veya delile dayanan bir açıklama yapmadığına karar  
vermiştir. Komisyon, ayrıca gözaltındaki bir şahsın kaybolmasını önlemek için  
getirilen güvenceleri incelerken, Lice, Hazro ve Diyarbakır İl Jandarma  
Komutanlığı'ndaki gözaltı kayıtlarının kusurlu, karışık ve tutarsız olduğunu ve  
güvenilir veya doğru olmadıklarını gözlemlemiştir. Jandarmaların doğru ve etkili  
kayıt tutma usullerini uygulamaya koyduğu konusunda tatmin olmamıştır.  
104. Mahkeme, demokrasilerde yetkililer tarafından gerçekleştirilen  
keyfi gözaltına alınmalardan, bireylerin haklarını koruyan Sözleşme'nin 5.  
maddesinin sağladığı güvencenin önemini sıklıkla tekrarlamıştır (bkz. Kurt Kararı,  
s. 1184-85, para. 122). Bu bağlamda, özgürlüğün engellenmesi sadece iç hukukun  
esasla ve usulle ilgili kurallarına değil, ayrıca bireyin keyfi gözaltına alınmasından  
koruyan Sözleşme'nin 5. maddesi ile de uyum içinde olmalıdır (bkz. 15 Kasım  
1996 tarihli Chahal İngiltere'ye Karşı Kararı, Raporlar 1996-V, s. 1864, para.  
118). Sözleşmenin 5. maddesi keyfi olarak gözaltına alınma riskini minimuma  
indirmek amacıyla, özgürlüğün kısıtlanmasını bağımsız adli bir incelemeye tabi  
tutmak açısından asli bir hak sağlar ve yetkililerin sorumlu olmasını gerektirir.  
Mahkemenin Kurt Davası'nda daha önce almış olduğu karar gibi, (Kurt Kararı, s.  
1185, para. 124), bir bireyin yakınlarına haber verilmeksizin gözaltına  
alınması, bu güvencelerin reddedilmesini ve Sözleşme'nin 5. maddesinin ciddi bir  
biçimde ihlalini ortaya koyar. Kendi denetimleri altındaki bireyler için, yetkililerin  
hesap verme sorumluluklarına bağlı olarak, 5. madde kaybolma riskine karşı etkili  
tedbir alınmasını ve bir şahsın gözaltına alındığı ve o tarihten sonra tekrar  
görülmediği iddiası hakkında etkili bir soruşturma yapılmasını gerektirir.  
105. Bu düşüncelerin ışığı altında Mahkeme, Komisyon'un Ahmet  
Çakıcı'nın güvenlik güçleri tarafından yakalandığını, 8 Kasım 1993 gecesini  
geçirdiği Hazro'ya götürüldüğünü, 2 Aralık 1993 tarihine kadar gözaltında  
tutulduğu Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'na gönderildiğini hatırlatmıştır (bkz.  
para. 50). Bu gözaltı, Hazro veya Diyarbakır gözaltı kayıtlarına geçirilmemiştir,  
ayrıca, nerede ve ne durumda olduğuna dair başka bir resmi kayıt mevcut değildir.  
Gözaltına alınmaların tarihi, saati ve yeri, nedeni ile bunu gerçekleştiren şahısların  
konuda etkili olan şahısların isimleri ile ilgili bilgilerin kayıt edilmesi, Sözleşme'nin  
5. maddesinin 1. paragrafının amacı doğrultusunda bir şahsın gözaltına  
alınmasının kanuna uygunluğu açısından gereklidir. Başvuran hakkında kayıt  
tutulmaması Komisyon'un sözkonusu kayıtlarla ilgili genel güvensizlik  
bulgularını ağırlaştırılan ciddi bir ihlali ortaya koymaktadır. Mahkeme, ayrıca,  
Komisyon delegeleri önüne çıkan jandarma tanıkların bilgileri kayıt etmede  
kullanılan uygulamalar konusunda Komisyon'un endişelerini paylaşmaktadır; şöyle  
ki bir kimse resmi olarak belirlenen gözaltı bölgesinden farklı bir yerde  
tutulduğunda veya herhangi bir sebeple gözaltı bölgesinden götürüldüğünde  
kayıt tutulmamaktadır. Mahkeme, gözaltındaki bir kimsenin belli bir zamanda  
nerede olduğunu tespit etmeyi sağlayan kayıtların tutulmamasını kabul  
edememektedir.  
106. Ayrıca, Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alınması hususunda üç tanığın  
olduğu yetkililerin dikkatine sunulmuş olduğu halde, başvurunun Komisyon  
tarafından Hükümet'e sunulmasına kadar gözaltı kayıtlarının incelenmesinden  
başka, kanıt aramak için hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Mahkeme, Ahmet  
Çakıcı'nın cesedinin bulunması ile ilgili rapor hakkındaki soruşturmanın  
yapılmaması ile o aşamada sonuçlanan sınırlı sayıdaki araştırma üzerinde yorum  
yapmıştır (bkz. yukarıdaki para. 80). Ahmet Çakıcı'nın kaybolması hakkında, ne  
hızlı ne de anlamlı bir soruşturma yapılmıştır.  
107. Bu sebeple, Mahkeme, Ahmet Çakıcı'nın, Sözleşme'nin 5.  
maddesindeki güvencelerden tamamen yoksun bırakılarak yakınlarına haber  
verilmeden gözaltına alındığına ve bu hüküm bağlamında garanti altına alınan  
özgürlük ve kişi güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.  
VI. Sözleşmenin 13. Maddesinin İhlali İddiası  
108. Başvuran, erkek kardeşi adına ve olayın doğrudan mağduru  
olarak kendisi adına, erkek kardeşinin kayboluşu hakkında etkili bir iç hukuk  
yolunun olmayışı konusunda şikayette bulunmuş ve Sözleşmenin aşağıda  
gösterilen 13. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.  
" Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen  
herkes, ihlal fiili resmi görev ifa eden kimseler tarafından bu sıfatlarına  
dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme  
hakkına sahiptir. "  
109. Başvuran, erkek kardeşinin kayboluşu hakkında zamanında  
yapılmayan ve yüzeysel soruşturma nedeni ile etkili bir iç hukuk yolunun  
olmadığını ifade etmiştir. Cumhuriyet Savcılarının orijinal kayıtları doğrudan  
incelememelerine ve Cumhuriyet Savcısı'nın görevsizlik kararında, Ahmet  
Çakıcı'nın cesedinin teröristlerle yapılan çatışmadan sonra bulunduğunu belirten  
temelsiz rapora dayanmasına atıfta bulunmuştur.  
110. Hükümet, Aytekin Kararı'na gönderme yaparak, cezai, hukuki  
ve idari adalet sisteminin, başvuranlar tarafından kullanıldığında etkili bir tazmin  
yolu sunduğunu savunmuştur. Hükümet'e göre, başvuran, iddiaların kendilerine  
iletilmesinden sonra uygun ve gerekli adımları atan ulusal makamlarda etkili bir iç  
hukuk yolu sağlamak için ciddi bir biçimde girişimde bulunmamıştır.  
111. Komisyon, Cumhuriyet Savcıları'nın, başvuranın, kardeşinin  
kayboluşu hakkındaki iddialarını destekleyen kanıtları gözardı ederek veya  
dikkate almayarak etkili ve hızlı bir soruşturma yapılmadığı için 13. maddenin  
ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Komisyon Delegesi, duruşma sırasında sözkonusu  
başvuruyu, yaşama hakkı, kötü muamele, ve güneydoğudaki evlerin tahrip edilmesi  
ile ilgili iddialarda, etkili iç hukuk yollarının sağlanmadığı, daha da önemlisi  
güvenlik güçlerinin kusurlu olduğu durumlar için yetkili makamların soruşturma  
yapmada isteksiz ve güvenlik güçlerinin temelsiz iddialarını kabul etmeye meyilli  
olduğu davalarda, Mahkeme'nin daha önce vermiş olduğu onbeş kararın kapsamı  
içinde ele almaya karar vermiştir. Olayın en başında başvuranın eşine ateş eden  
failin kimliğinin tespit edilmesi ile farklılık gösteren Aytekin davası hariç, bütün  
bu davalarda yetersiz soruşturma prosedürü ile ilgili bulgular elde edilmiştir.  
112. Mahkeme, Sözleşme'nin 13. Maddesinin, Sözleşme'deki hak ve  
özgürlüklerin iç hukukta korunabilmesi için ulusal düzeyde bir iç hukuk yoluna  
başvurmayı güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Böylece 13. madde,  
Sözleşmeci Devletlerin sözleşme ile ilgili sorumluluklarına uyma biçimleri  
konusunda, takdirin kendilerine ait olmasına rağmen bir iç hukuk yolu hükmünün  
Sözleşme gereğince, "tartışılabilir bir şikayet"le ilgilenmesini ve uygun çareyi  
sağlamasını gerektirir. Sözleşme'nin 13. maddesi kapsamındaki sorumluluğun  
amacı başvuranın şikayetinin niteliğine bağlı olarak değişiklik gösterir. Yine de  
Sözleşme'nin 13. maddesinin gerektirdiği iç hukuk yolu teoride olduğu kadar  
uygulamada da etkili olmalıdır, özellikle de uygulama, sorumlu Devlet'in  
yetkililerinin fiilleri  
veya  
ihmalleri tarafından haksız bir biçimde  
engellenmemelidir (Bkz. Aksoy Kararı, s. 2286, para. 95, 25 Eylül 1997 tarihli  
Aydın Türkiye Kararı, Raporlar 1997-VI, s. 1895-96, para. 103 ve 19 Şubat 1998  
tarihli Kaya Türkiye Kararı, Raporlar 1998-I, s. 329-30, para. 106).  
113. Mahkeme, bu davada yakınlarına haber verilmeksizin gözaltına  
alma, kötü muamele ve başvuranın erkek kardeşinin bu olaylar sırasında öldüğü  
ihtimalini kuvvetlendiren Komisyon bulgularını onaylamıştır. Yaşama hakkının  
güvence altına alınma ve işkence ile kötü muameleden korunma haklarının  
önemi gözönüne alındığında Sözleşmenin 13. maddesi, iç hukuk sistemi içinde  
mümkün olan başka bir hukuk yoluna zarar vermeden, faillerin tespit edilip  
cezalandırılmalarını sağlayacak, etkili bir soruşturma yapma ve başvuranın da bu  
soruşturmaya katılımını sağlama sorumluluğunu Sözleşmeci Devletlere yükler  
(bkz. Yaşa Kararı, s. 2442, para. 114).  
114. Bu davada yetkililerin, başvuranın erkek kardeşinin kayboluşu  
hakkında etkili bir soruşturma yapma sorumluluğu vardı. Mahkeme, yukarıdaki  
80. ve 106. paragrafları dikkate alarak, Taraf Devlet'in, ileriki aşamalarda  
varolabilecek hukuk yollarının etkinliğine zarar verebilecek şekilde  
sorumluluğunu yerine getirmediğini tespit etmiştir.  
Sonuç olarak, Sözleşme'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
VII. Sözleşmenin 14. Ve 18. Maddelerinin İhlali İddiaları  
115. Başvuran, erkek kardeşinin kayboluşunun Kürt kökenli  
vatandaşlara karşı sürdürülen ayırımcı politikayı sergilediğini, yetkililer tarafından  
sürdürülen uygulamanın sırasıyla Sözleşme'nin 14. ve 18. maddelerinin  
ihlalini oluşturduğunu belirtmiştir. Sözleşme'nin 14. maddesi şöyledir:  
"Bu Sözleşmede tanınmış olan hak ve özgürlüklerden yararlanma,  
cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal  
köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğuş veya herhangi başka bir  
durum bakımından hiçbir ayırım gözetilmeksizin sağlanır."  
18. madde ise şöyledir:  
“Bu sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve  
özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir."  
116. Komisyon, başvuranın, bu hükümler altındaki iddialarının  
savunulmadığı ve hiçbir ihlal ortaya koymadığı sonucuna varmıştır. Hükümet de  
aynı görüştedir.  
117. Mahkeme de, Komisyon tarafından tespit edilen esasların  
temelinde bu hükümlerin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.  
VIII. Yetkililerin 13. Maddeyi İhlal Etme Pratikleri İle İlgili  
İddialar  
118. Başvuran, Sözleşme'nin ihlalini oluşturan, büyük oranda müsamaha  
gösterilen uygulamaların Türkiye'de varolduğuna ve bu uygulamalarda varolan  
resmi hoşgörünün derecesinin, Sözleşmenin 13. maddesinin ihlalini oluşturacak  
şekilde, Türkiye'nin güneydoğusunda hukuk yolları ile ilgili sistemin tamamen  
etkisiz olmasına  
belirtmiştir.  
neden olduğuna dair kanıtların  
mevcut  
olduğunu  
119. Hükümet, başvuranın bu konudaki iddialarını reddetmiştir.  
120. Komisyon Delegesi, etkisiz iç hukuk yolları ile ilgili bulguları  
kapsayan Türk davalarına ilişkin Mahkeme'nin önceki kararlarına atıfta bulunmuş  
olmasına rağmen, Komisyon'un, henüz kendi tecrübelerinin ışığı altında böyle bir  
uygulama tespit etmediğini vurgulamıştır. Ekim 1999'da görevi sona eren  
Komisyon'un, bu tarihten önce incelediği davalar için böyle bir tespit yapmasının  
mümkün olabileceği de gözardı edilmemelidir.  
121. Mahkeme, bu davadaki delillerin incelenmesinden ve dava  
dosyasındaki belgelerden, yetkililerin Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlalini  
oluşturacak surette bir uygulama içerisinde oldukları konusunda karar vermek için  
yeterli olmadığı görüşündedir.  
IX. Sözleşmenin 41. Maddesinin Uygulanması  
122. Sözleşmenin 41. maddesi gereğince,  
"Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar  
verirse ve İlgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen  
telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği taktirde, hakkaniyete uygun bir surette,  
zarar gören tarafın tatminine hükmeder".  
A- Maddi Zarar  
123. Başvuran, kardeşinin eşine ve çocuklarına maddi tazminat  
ödenmesini talep etmiştir. Başvuran, tutukluluğu esnasında Ahmet Çakıcı'dan bir  
üsteğmen tarafından alındığı iddia edilen 4.700.000 TL'ye karşılık gelen 282.47  
İngiliz Sterlini, Ahmet Çakıcı'nın 30.000.000 civarındaki aylık kazancından  
yola çıkılarak hesaplanan gelir kaybı için 11.534.29 İngiliz Sterlini (İS) talep  
etmiştir.  
124. Hükümet, kendi görüşlerine göre, ifadesi çelişkili ve güvenilmez  
olan Mustafa Engin'in bilgi kaynağına bağlı olarak, 4.700.000 TL'nin ödenmesine  
itiraz etmiştir. Öldüğü kesin olarak tespit edilmediği için gelir kaybını ödemenin  
uygun olmayacağı ve bu davada başvuruda bulunmadıkları için, her halükarda,  
Ahmet Çakıcı'nın varislerine tazminat verilemeyeceği belirtilmiştir.  
125. Mahkeme, başvuranın kendi adına ve kardeşi adına başvuruda  
bulunduğunu gözlemlemiştir. Bu şartlar altında, Mahkeme, uygun gördüğü  
taktirde, kardeşinin varislerine verilmek üzere, başvurana tazminat verebilir (bkz.  
Kurt Kararı, s. 1195, para. 174).  
126. 4,700,000 TL tutarındaki iddia ile ilgili olarak, Mahkeme,  
Komisyon'un, bir jandarma memurunun Ahmet Çakıcı'dan para aldığı iddiası  
hakkında herhangi bir tesbitte bulunmadığına dikkati çekmiştir. Mahkeme, bu  
iddianın, Ahmet Çakıcı'nın Mustafa Engin'e Diyarbakır İl Jandarma  
Komutanlığı'nda gözaltında tutulurken, bir üsteğmenin kendisinden para  
aldığını söylemesinden kaynaklandığını hatırlatmıştır. Aynı zamanda Remziye  
Çakıcı da köyden bir erkek çocuğun kendisine, bir jandarmanın Ahmet Çakıcı'dan  
para aldığını gördüğünü söylediğini iddia etmiştir. (bkz. yukarıdaki para. 14 ve  
15). Mahkeme, bu tanıkların güvenilir olduğu şeklindeki Komisyon görüşünü  
kabul etmiş fakat, hiçbir tanığın olaya direkt olarak şahit olmadığına ve başkaları  
tarafından söylenenlere dayandığına dikkati çekmiştir. Mahkeme, bu konuda,  
tazminat verilmesi için, yeterli ve doğrulanmış bir temelin mevcut olduğu  
konusunda tatmin olmamıştır.  
127. Mahkeme içtihatları, başvuranın gelir kaybı ile ilgili olarak,  
başvuranın iddia ettiği zarar ile Sözleşmenin ihlal edilmesinin arasında nedensel bir  
bağlantı olması gerektiğini belirler ve bu zarar, kazanç kaybı konusundaki tazminatı  
kapsar. (bkz. diğer kararlar konusunda 13 Haziran 1994 tarihli Barbera,  
Messegue ve Jabardo İspanya'ya Karşı Kararı, (50. madde), Dizi A, no 285-C, s.  
57-58, para. 16-20). Mahkeme, Ahmet Çakıcı'nın güvenlik güçleri tarafından  
yakalanmasının ardından öldüğünü ve Devletin Sözleşmenin 2. maddesi  
gereğince sorumlu olduğunu tespit etmiştir (bkz. yukarıdaki para. 85). Bu şartlar  
altında 2. maddenin ihlali ile eşine ve çocuklarına sağladığı maddi desteğin  
kaybı arasında doğrudan nedensel bir bağlantı vardır. Mahkeme, Hükümetin,  
başvuran tarafından talep edilen meblağa itiraz etmediğine dikkati çekmiştir.  
Ahmet Çakıcı'nın ölümü ile ilgili gelir kaybını yansıtan toplam miktarın  
hesaplanmasının gerçekçi temeli ile başvuran tarafından yapılan ayrıntılı  
ıklamalara bağlı olarak, Mahkeme, kardeşinin hayattaki eşi ve çocukları adına  
başvurana 11,534.99 İngiliz Sterlini ödenmesine hükmetmiştir.  
B. Manevi Zarar  
128. Başvuran, daha önceki yasa dışı gözaltına alma, işkence ve etkili  
bir soruşturmanın yapılmadığı durumlar için verilen tazminatlara atıfta bulunarak,  
kardeşinin Sözleşmenin ihlali ile ilgili olarak maruz kaldığı manevi zarar için  
40.000 İngiliz Sterlini talep etmiştir.  
129. Hükümet, tazminatın başvuranları zenginleştirmek için bir araç  
haline getirilmemesi gerektiğini ve kurban ile başvuranın yaşlarının, sosyal  
durumlarının olduğu kadar bölgenin de sosyoekonomik şartlarının gözönünde  
bulundurulması gerektiğini ifade etmiştir. Hükümetin görüşüne göre, başvuran  
tarafından iddia edilen miktarları ödemenin gerekçesi yoktur.  
130. Mahkeme, Kurt Türkiye'ye Karşı Kararı'nda (s.1195, para. 174-  
75), başvuranın oğlunun gözaltında iken kaybolması hakkında Sözleşmenin 5. ve  
13. maddelerinin ihlal edilmesinden dolayı, başvurana, oğlu ve varislerinin adına  
15.000 İngiliz Sterlini ödenmesine karar verdiğini ve Mahkeme'nin 3. ve 13.  
maddelerin ihlal edildiği kararına neden olan özel şartlardan dolayı başvuranın  
kendi adına 10.000 İngiliz Sterlini ödenmesine hükmettiğini hatırlatmıştır. Bu  
davada, Mahkeme, 5. ve 13. maddelerin ihlaline ek olarak, 2. madde ile  
güvence altına alınan yaşam hakkının ihlal edildiğine ve 3. maddeye aykırı  
olarak da şiddete maruz kaldığına karar vermiştir. Türkiye'nin güneydoğusundaki  
davalarda daha önce verilen tazminat hükümlerine değinerek, (bkz. 3. madde  
ile ilgili olarak, Aksoy Kararı, s. 2289-90, para. 113, Aydın Kararı, s. 1903. para.  
131, Tekin Kararı, s. 1521-22, para 77; ve 2. madde ile ilgili olarak Kaya Kararı, s.  
333, para. 122, 27 Temmuz 1998 tarihli Güleç Türkiye Kararı, Raporlar 1998-IV,  
S. 1734, para. 88, 28 Temmuz 1998 tarihli Ergi Türkiye Kararı, Raporlar 1998-  
IV, s. 1785, para. 110, Yaşa Kararı, s. 2444-45, para. 124 ve Mahkeme'nin resmi  
raporlarında yayınlanacak olan 20 Mayıs 1999 tarihli Oğur Kararı, s....., para. 98),  
ve bu davanın şartlarına bağlı olarak, Mahkeme, manevi zarar konusunda  
başvurana kardeşinin varisleri adına 25.000 İngiliz Sterlini (İS), verilmesine  
hükmetmiştir. Başvuran hakkında Mahkeme, 3. maddenin ihlal edilmediğine  
karar vermiştir (bkz. yukarıdaki 99. paragraf). Fakat, Mahkeme tarafından tespit  
edilen ihlaller konusunda şüphesiz zarara maruz kalmıştır ve Sözleşmenin 41.  
maddesinin anlamı  
doğrultusunda "zarar gören taraf" olarak nitelendirilebilir.  
İhlallerin ciddiyetine ve hakkaniyete uygun olarak başvurana 2,500 İngiliz  
Sterlini verilmesine karar verilmiştir.  
C. Yargılama Masrafları  
131. Başvuran, yargılama masrafları için toplam 32,205.17 İngiliz  
Sterlini talep etmiştir. Bu meblağa, Ankara'da ve Strazburg'da Komisyon  
Delegeleri önünde ve Strazburg'da Mahkeme Heyeti önündeki duruşmalara katılım  
masrafları da dahildir. Kürdistan  
İnsan Hakları  
Projesi'nin (KHRP)  
İngiltere'deki hukuk ekibi ve Türkiye'deki avukatlar ve başvuran arasında irtibat  
sağladığı için 3,520 İngiliz Sterlini ve Türkiye'deki üç avukat tarafından yürütülen  
işler için 3600 İngiliz Sterlini talep edilmiştir. Başvuran, yasal kesinliği  
sağlamak ve gelecekteki başvuru sahiplerine ve temsilcilerine yardımcı olmak  
için, Mahkeme'nin, karar verilen tazminat hakkında ya da en azından talep edilen  
meblağlardan ayrılınması konusunda sebep göstermesini istemiştir.  
132. Hükümet, işlevi hakkında tam olarak detay sunulmayan KHRP  
için tazminat verilmesine itiraz etmiştir. Yabancı avukatlar konusunda yüksek  
meblağlarda tazminat verilmesine itiraz edilmiş ve Türkiye'deki avukatlar  
tarafından yapılan iş için istenen meblağın, ulusal düzeyde uygulanan oranlarla,  
özellikle de Kurt davasındaki Türk avukatların talep ettiği 25 İngiliz Sterlini saat  
ücreti ile yabancı avukatların talep ettiği 60 İngiliz Sterlini saat ücreti  
karşılaştırıldığında, aradaki farkın fahiş olduğu belirtilerek bu konuda da itiraz  
edilmiştir. Ayrıca, başvuranın avukatlarının diğer davalarda faydalanmaları için,  
içtihat incelemesi ve analizi yapma konusunda sorumlu olmadıklarını  
belirtmişlerdir.  
133. Masraflar ile ilgili iddialar konusunda, Mahkeme, adil şekilde  
karar vererek ve başvuran tarafından sunulan iddiaların detayları ile ilgili olarak,  
20,000 İngiliz Sterlini'nin uygulanabilecek diğer vergiler ile birlikte, Avrupa  
Konseyi'nden alınan 7,000 Fransız Frangı adli yardım düşüldükten sonra  
ödenmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
134. Mahkeme, bu kararın verildiği tarihte, İngiltere'de uygulanan %  
7.5 yıllık yasal faiz oranını uygulamaya karar vermiştir.  
BU SEBEPLERDEN DOLAYI, MAHKEME  
1. Hükümetin ilk itirazlarını oybirliğiyle reddetmiştir.  
2. Oybirliğiyle Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.  
3. Başvuranın kardeşi ile ilgili olarak, oybirliğiyle Sözleşme'nin 3.  
maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.  
4. Başvuran ile ilgili olarak, 3'e karşı 14 oyla Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal  
edilmediğine karar vermiştir.  
5. Oybirliğiyle Sözleşme'nin 5. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.  
6. 1'e karşı 16 oyla Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar  
vermiştir.  
7. Oybirliğiyle Sözleşme'nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.  
8. Oybirliğiyle Sözleşme'nin 18. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.  
9. Oybirliğiyle;  
(a) Taraf Devletin, başvurana, üç ay içinde, aşağıdaki meblağları ödeme  
gününde geçerli döviz kurundan Türk Lirasına çevirerek ödemesine karar  
vermiştir;  
(i) maddi zarar olarak, 11,534 (Onbirbin beşyüz otuzdört) İngiliz  
Sterlini (İS) ve 29 (yirmidokuz) Peni, kardeşinin sağ kalan eşi ve mirasçıları için  
başvuran tarafından alınacaktır.  
(ii) manevi zarar olarak, 25,000 (yirmibeş bin) İS, bu meblağ  
kardeşinin mirasçıları için başvuran tarafından alınacaktır ve manevi zarar  
olarak başvuran için 2,500 (ikibin beşyüz) İS.  
(b) Yukarıda bahsedilen üç aylık sürenin aşılması halinde ödemeye kadar  
yıllık olarak % 7.5 oranında basit faiz uygulanır.  
10. 5'e karşı 12 oyla  
(a) Taraf Devlet'in, başvurana, üç ay içinde, yargılama masrafı olarak,  
uygulanabilecek Katma Değer Vergisi ile birlikte 20,000 (yirmi bin) İS'den 7,000  
(yedi bin) Fransız Frankını bu kararın yayınlandığı tarihte geçerli kurdan İS'ne  
çevirerek çıkarıp ödeyecektir.  
(b) Yukarıda bahsedilen üç aylık sürenin aşılması halinde ödemeye kadar  
yıllık olarak % 7.5 oranında basit faiz uygulanır.  
11. Adil tatmin hakkında başvuranın taleplerinin geri kalan kısmını  
oybirliğiyle reddetmiştir.  
İngilizce ve Fransızca olarak hazırlanmış olup, 8 Temmuz 1999  
tarihinde Strazburg'da İnsan Hakları Binası'nda halka ık bir duruşmada tefhim  
edilmiştir.  
İmza:  
Luzius  
WILDHABER  
imza: Maud DE BOER-BUQUICCHIO  
Sekreter Yardımcısı  
Başkan  
Sözleşme'nin 45. Maddesinin 2. Paragrafı ve Mahkeme Tüzüğün 74.  
Maddesinin 2. Paragrafı gereğince, aşağıdaki kısmi muhalefet şerhleri bu karara ek  
olarak sunulmuştur:  
(a) (a) Sn. Jungwiert ve Sn. Fischbach'ın da katıldıkları Bayan  
Thomassen'in kısmi muhalefet şerhi;  
(b) (b) Sn. Gölcüklü'nün kısmi muhalefet şerhi  
L.W.  
M.B.  
JUNGWIERT VE FISCHBACH'IN DA KATILDIKLARI HAKİM  
THOMASSEN'İN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ  
Çoğunluk, başvuran ile ilgili olarak Sözleşmenin 3. Maddesinin ihlal  
edilmediği görüşündedir. Ben bu görüşü paylaşmıyorum ve oyumu ihlal yönünde  
kullanıyorum.  
Hükümet, kaybolma, şiddet ve başvuranın erkek kardeşinin ölümünden  
sorumludur. Başvuran, erkek kardeşinin güvenlik güçleri tarafından gözaltında  
tutulduğu süre içinde işkence görmesi hakkında Hükümet'in sorumlu tutulabileceği  
konusunda ikna olmuştur; ki bu şartlar altında oldukça makuldur. Daha sonra,  
başvuranın erkek kardeşi ortadan kaybolmuştur. Hükümet, başvuranın bilgi edinme  
çabalarına karşılık vermemiş ve hatta gözaltına alındığını reddetmiştir. Başvuranın  
erkek kardeşinin ölü olarak bulunduğu iddia edildiğinde, Hükümet, belirli bir süre  
sonra, çarpışmada öldüğünü iddia etmiştir. Buna rağmen, kimliğinin tespit edilmesi  
veya defin işlemleri için aile ile temas kurulmamıştır. Başvuranın, kardeşinin  
akibetni öğrenmek için gösterdiği bütün çabalar yetkililer tarafından gözardı  
edilmiştir; bu yüzden beş buçuk yıldan uzun bir süre boyunca şüphe ve üzüntüye  
terkedilmiştir. Böyle bir davada, kardeşinin Türk Hükümeti tarafından insanlık dışı  
bir muameleye maruz bırakıldığına inandığını düşünüyorum.  
Çoğunluk, kaybolan bir şahsın aile bireylerinin, duygusal çöküntü  
yaşaması mağdurun akrabaları için kaçınılmaz bir sonuç olduğu için, Sözleşme'nin  
3. Maddesinin ihlal edilmesi için yeterli olmadığını belirtmiştir. Aile bireylerinden  
birinin mağdur olup olmaması, çoğunluğun görüşüne göre, başvuranın üzüntüsüne  
duygusal çöküntüden farklı bir boyut kazandıracak özel faktörlerin varlığına bağlı  
olacaktır (kararın 98. paragrafı). Bu kriterlerin esasına girmeden bu davada söz  
konusu kriterlerin varolmadığı konusunda ikna olmadım.  
Kararda, çoğunluk, Mahkemenin kaybolan bir şahsın annesi ile ilgili  
olarak 3. Maddenin ihlal edildiğine karar verdiği Kurt Davası ile ( bkz. Kurt Kararı )  
bu dava arasında farklılık olduğunu iddia etmektedir. Oğlunun yakalandığını gören  
ve yetkililerin ihmalkarlığı nedeniyle, akibeti konusunda haber alamamasının  
dayanılmaz bir acı olduğu açıktır. Fakat, bir ağabey de kardeşinin kaderinin  
belirsizliği nedeniyle, aynı acıyı hissedebilir. Ayrıca, başvuranın kendi ailesi ile  
birlikte farklı bir yerde yaşaması nedeniyle güvenlik güçlerinin kardeşini  
götürdüklerinde orda bulunmamasına kararda değinilmiş olmasını inandırıcı  
bulmuyorum. Babası, 22 Aralık 1993 tarihli dilekçesini Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi'ne sunduğu için, başvuranın birçok dilekçe sunarken ve yetkililere soru  
yöneltirken asıl yükü taşımadığının öne sürülmesini inandırıcı bulmuyorum.  
Başvuran ile ilgili olarak, kardeşinin ortadan kaybolduğu andan itibaren, yetkililere  
soru yöneltmesi ve başvuruda bulunması ve Mahkememize onun başvuruda  
bulunmasından daha çok etkilendim.  
Türk Hükümeti en ciddi insan hakkı ihlali; yaşama hakkına saygı  
konusunda sorumlu bulunmuştur. Dahası, başvuranı, beş buçuk yıldan fazla bir süre  
ile belirsizlik, şüphe ve endişeye terk etmiştir. Böyle davranarak, başvuranın  
hislerini ve başına gelenleri öğrenme çabalarını zalimce gözardı etmiştir.  
Kardeşinin yaşama hakkına saygı gösterme sorumluluğunu yerine getirmemesinin  
dışında, Hükümet, ayrıca, ihmalkarlıkları ve davranışları sonucunda başvuranın  
uzun bir süre maruz kaldığı endişe ve sıkıntı konusunda sorumlu tutulmalıdır.  
Başvuran ile ilgili olarak, bu faktörlerin 3. maddenin ihlal edildiğine karar verilmesi  
için yeterli olduğu görüşündeyim.  
HAKİM GÖLCÜKLÜ'NÜN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ  
(Çeviri)  
Aşağıdaki bazı nedenlerden dolayı çoğunluğun görüşünü  
paylaşmadığımı üzülerek belirtmek istiyorum.  
Ergi Türkiye Kararı'ndaki kısmi muhalefet şerhinde de belirttiğim gibi,  
(28 Temmuz 1998 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1998-IV), Mahkeme,  
ölüm hakkında etkili ve yeterli bir soruşturma yapılmadığını ileri sürerek  
Sözleşmenin 2. Maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğinde, Sözleşmenin 13.  
maddesi bağlamında farklı konuların ortaya çıktığı görüşünde değilim; çünkü söz  
konusu ölüm hakkında etkili ve yeterli bir soruşturma yapılmaması, hem 2. madde  
hem de 13. madde bağlamında başvuranın şikayetlerinin temelini oluşturmaktadır.  
Bu bağlamda, Kaya Türkiye Kararı'ndaki muhalefet şerhime ( 19 Şubat 1998 tarihli  
karar, Raporlar 1998-1) ve konu hakkında Komisyon'un çoğunluğunun paylaştığı  
görüşe atıfta bulunuyorum. (Aytekin Türkiye Kararı, başvuru no 22880/93, 18 Eylül  
1997; Ergi Türkiye Kararı, başvuru no 23818/94, 20 Mayıs 1997; Yaşa Türkiye  
Kararı, başvuru no 22495/93, 8 Nisan 1997).