bulunmadığını gözlemlemektedir. Dava dosyasını, bu dosyada bulunan belgeleri ve diğer
delilleri ve özellikle de baꢀvuranın, yerel mahkemeler önünde verdiği ifadeleri inceleyen
AĐHM, tarafların sundukları delillerin, makul ꢀüphenin ötesinde, baꢀvuranın 21 Nisan 1998
tarihinde Aydın Ağır Ceza Mahkemesi’nde görev baꢀında olan polis memurlarınca 3.
maddenin yasakladığı ağır kötü muameleye maruz kaldığı sonucuna varılmasını sağlamadığı
sonucuna varmaktadır. Ayrıca, adliye binasında bulunan sivil polis memurlarının görev
baꢀında olmamaları ve baꢀvuranı hususi bir sıfatı haiz olarak dövmeleri nedeniyle AĐHM,
polislerin ꢀahsi hareketlerinden dolayı Türkiye’nin direk olarak sorumlu tutulamayacağı
kanaatindedir. Buna ek olarak, AĐHM devlet yetkililerinin baꢀvuranı kötü muameleden
korumak amacıyla etkili adımlar attığına dair göstergelerin bulunmadığı kanaatindedir.
AĐHM, bu sonuca varırken, yetkililerin olaydan önce birçok tedbir aldıklarını; baꢀvuranın
karꢀıt taraflar arasında çıkan ve polis memurları da dahil olmak üzere birçok kiꢀinin
yaralandığı sözlü ve fiziksel bir çatıꢀma sırasında yaralandığını; baꢀvuranın aldığı yaraların
uzun süreli sonuçlar doğurmayacak kadar yüzeysel olduğunu ve polisin çatıꢀma baꢀladıktan
hemen sonra müdahale ettiğinin anlaꢀıldığını göz önüne almıꢀtır.
Ancak AĐHM, 3. maddenin ayrıca devletlerin, ꢀahsi bütünlüğe karꢀı suç iꢀlenmesini
önleyici ihlal edilmelerinin engellenmesi, baskı altına alınması ve cezalandırılması için
emniyet görevlilerince desteklenen, etkili ceza hukuku hükümleri getirmesini gerekli
kılmaktadır ve bu gereklilik, bireylerin uyguladığı kötü muameleyi de kapsamaktadır. Bu
madde özellikle yetkili makamların “tartıꢀmaya açık” olduklarında ve “makul bir ꢀüphe ortaya
koyduklarında”, kötü muamele iddialarını – bu tür bir muamele bireyler tarafından
uygulanmıꢀ olsa dahi – soruꢀturmalarını gerektirmektedir. Buna ek olarak, resmi soruꢀturma
sonucu ulusal mahkemelerde dava açıldığında, sözkonusu dava iꢀlemleri, yargılama aꢀaması
da dahil olmak üzere, bütün olarak, bu tür konuların ağırlıklı gereklerini yerine getirmelidir.
Tüm takibatların suçlu bulunma ya da mahkumiyetle sona ermesi gerekmemekle birlikte,
ulusal mahkemeler hiçbir koꢀul altında fiziksel ve ruhsal bütünlüğe yapılması muhtemel ciddi
saldırıların cezasız kalmasına izin vermemelidir.
AĐHM mevcut davada, Aydın Ağır Ceza Mahkemesi’nde gerçekleꢀen sözkonusu olaya
iliꢀkin koꢀullara dair cezai bir soruꢀturma baꢀlatıldığını gözlemlemektedir. Soruꢀturma
sonucunda Cumhuriyet Savcısı, görev baꢀında olmayan yedi polis memurunu Ceza
Kanunu’nun 456. maddesi uyarınca diğer hususlar meyanında kiꢀilere fiziksel zarar vermekle
itham etmiꢀtir. Ancak, baꢀvuranın taraf olduğu ve görüꢀlerini sunduğu müteakip cezai takibat,
4616 sayılı Kanun’un uygulanması gereğince sanık aleyhinde baꢀlatılan takibatın geçici
olarak durdurulması sonucu somut bir sonuç alınmaksızın sona ermiꢀtir. AĐHM bu bağlamda
bir takım baꢀvurularda, Türk ceza hukuku sisteminin bu davalarda titiz bir ꢀekilde
uygulanmadığı ve 4616 sayılı Kanun’un uygulanması nedeniyle aleyhlerinde baꢀlatılan cezai
takibat geçici olarak durdurulduğunda, devlet yetkililerinin ya da bireylerin gerçekleꢀtirdikleri
yasadıꢀı eylemlerin etkili ꢀekilde önlenmesini sağlayan caydırıcı bir etkiye sahip olmadığı
yönünde vardığı sonucu hatırlatmaktadır. AĐHM, 4616 sayılı Kanun’un uygulanması
sonucunda olaylar, yetkili bir mahkeme tarafından tespit edilmediği için mevcut davada,
faillerin durumundan bağımsız olarak farklı bir sonuca varmayı gerekli görmemektedir. Bu
bağlamda, getirilen cezai yaptırımların asıl amacının, suçlunun daha fazla zarar vermesini
engellemek ve onu caydırmak olduğunu yinelemektedir. Ancak, bu amaçlar etkili bir ceza
mahkemesi olayları tespit etmedikçe yerine getirilememektedir.
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AĐHM, mevcut davada yürütülen cezai
takibatın ilgili bireyler üzerinde yeterli derecede caydırıcı etkiye sahip olduğunun ya da
baꢀvuranın ꢀikayette bulunduğu eylemler gibi yasadıꢀı eylemlerin etkili ꢀekilde