CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
ÇELİKBİLEK - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 27693/95)  
KARAR  
STRAZBURG  
31 Mayıs 2005  
Bu karar, AİHS’nin 44 § 2 Maddesi’nde belirtilen şartlarla kesinlik kazanacaktır, ancak şekle  
ilişkin değişiklik yapılabilir.  
Çelikbilek -Türkiye Davasında,  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire),  
Sn. J.-P. COSTA, Başkan,  
Sn. I. CABRAL BARRETO,  
Sn. K. JUNGWIERT,  
Sn. V. BUTKEVYCH,  
Sn. M. UGREKHELIDZE,  
Sn. E. FURA-SANDSTRŐM, yargıçlar,  
Sn. F. GÖLCÜKLÜ, ad hoc yargıç,  
ile Bölüm Sekreteri Sn. S. DOLLÉ’in katılımı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi  
Heyeti olarak toplanmış, 10 Mayıs 2005 tarihinde yapılan özel görüşmeler sonucunda, bu  
tarihte benimsenmiş olan aşağıdaki karara varmıştır:  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USULİ İŞLEMLER  
1. Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Abdurrahman Çelikbilek’in (“başvuran”),  
İnsan Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) önceki 25.  
maddesi uyarınca, 13 Haziran 1995 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan  
Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvurudur (başvuru no: 27693/95).  
2. Başvuran, Londra’da görev yapmakta olan Dr. Anke Stock tarafından temsil  
edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), AİHM önündeki işlemler için bir ajan tayin  
etmemiştir.  
3. Başvuran, erkek kardeşinin 1994 yılında Devlet memurları tarafından kaçırılıp  
öldürüldüğünü iddia etmiştir. Başvuran, AİHS’nin 2, 3, 6 ve 14. maddelerine başvurmuştur.  
4. Başvuru, AİHS’nin 11 No.lu Protokolü’nün yürürlüğe girdiği 1 Kasım 1998  
tarihinde AİHM’ye gönderilmiştir (11 No.lu Protokol’ün 5 § 2 maddesi).  
5. Başvuru, AİHM’nin Birinci Dairesi’ne verilmiştir (İçtüzüğün 52 § 1 maddesi). Bu  
Daire içerisinde, davaya bakacak olan Heyet ( AİHS’nin 27 § 1 maddesi) İçtüzüğün 26 § 1  
maddesine göre oluşturulmuştur. Türkiye için seçilen yargıç Rıza Türmen davadan çekilmiştir  
(İçtüzüğün 28. maddesi). Bunun üzerine Hükümet, ad hoc yargıç olarak Profesör Feyyaz  
Gölcüklü’yü atamıştır (AİHS’nin 27 § 2 maddesi ve İçtüzüğün 29 § 1 maddesi).  
6. AİHM, 22 Haziran 1999 tarihinde, başvurunun kabuledilebilir olduğuna karar  
vermiştir.  
7. Başvuran ve Hükümet, esaslarla ilgili görüşlerini bildirmişlerdir (İçtüzüğün 59 § 1  
maddesi). Taraflara danıştıktan sonra Heyet’in esaslarla ilgili bir duruşmanın gerekmediğine  
karar vermesinin ardından (İçtüzüğün 59 § 3 maddesi in fine), taraflar, birbirlerinin  
görüşlerine yazılı olarak cevap vermişlerdir.  
8. 1 Kasım 2004’te AİHM, Dairelerinin içeriğini değiştirmiştir (İçtüzüğün 25 § 1  
maddesi). Bu dava, yeni oluşturulan İkinci Daire’ye verilmiştir (İçtüzüğün 52 § 1 maddesi).  
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
9. Kürt kökenli bir Türk vatandaşı olan başvuran, 1951 doğumlu olup Diyarbakır’da  
ikamet etmektedir.  
A. Giriş  
10. Başvuranın kardeşi Abdülkadir Çelikbilek’in öldürülmesine sebep olan olaylar,  
taraflar tarafından tartışılmaktadır.  
11. Başvuranın anlattığı şekliyle olaylar, aşağıdaki B bölümünde yer almaktadır (bkz  
12-23. paragraflar). Hükümet’in olaylarla ilgili ifadeleri aşağıdaki C bölümünde  
özetlenmektedir (bkz. 24-28. paragraflar). Hükümet’in sunmuş olduğu belgesel kanıt D  
bölümünde özetlenmektedir (bkz. 29-46. paragraflar).  
B. Başvuranın olaylarla ilgili ifadeleri  
12. 9 Haziran 1994’te, başvuranın kardeşi Abdülkadir Çelikbilek, Diyarbakır Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’nde (bundan sonra “Diyarbakır Mahkemesi”) Savcı’ya bir ifade  
vermiştir. Çelikbilek, 8 Haziran 1994’te saat 21:30’da, askeri bir operasyon sırasında Amber  
Yılmaz adında birinin üç katlı bir evin çatısından ştüğünü duyduğunu belirtmiştir.  
Çelikbilek ayrıca, Yılmaz’ın eşi Fethi Yaşar’ın bir PKK1 üyesi olduğunu ve Yaşar’ın PKK  
üyesi olmaktan dolayı şu an 36 yıllık hapis cezasını yerine getirdiğini duymuştur. Çelikbilek  
son olarak, Yılmaz ile PKK arasındaki bağlantılardan haberi olmadığını belirtmiştir (bkz 30.  
paragraf).  
13. Bu ifadeyi verdikten sonra, Abdülkadir birçok kez takip edilmiştir. Kasım 1994’te  
Abdülkadir Çelikbilek’in eşi Aynur Çelikbilek, eşinin nerede olduğu hakkında kendisine  
sorular soran iki polis tarafından ziyaret edilmiştir.  
14. 14 Aralık 1994’te, 11:00 sularında, Abdülkadir Diyarbakır merkezdeki Esnaflar  
Kahvehanesine gitmiştir. Gittikten yaklaşık on dakika sonra, içinde dört sivil polisin  
bulunduğu beyaz bir Renault araba kahvehanenin önünde durmuştur. Türkiye’nin  
güneydoğusunda, bu tür bir arabanın sivil polis memurları tarafından kullanıldığı yaygın  
olarak bilinmektedir. İki polis kahvehaneye girerken, diğer ikisi arabada kalmıştır. Bu iki  
polis memuru, daha önce eşinin nerede olduğu hakkında Aynur Çelikbilek’i sorgulayanlardı.  
Silahlı oldukları için, bu iki kişinin polis olduğu açıktı. Yalnızca güvenlik güçleri üyeleri,  
Diyarbakır’daki bir kahvehaneye ateşli silahlarla girebilirlerdi. Başvuranın kardeşi  
kahvehaneden ayrılırken, iki polis memuru da kahvehaneden ayrılmıştır. Kahvehanenin  
dışında, iki polis memuru Abdülkadir’i kollarından tutup, orada bekleyen beyaz Renault’un  
içine sokmaya zorlamışlardır. Kahvehanede bulunan herkes bunu görmüştür. Araba,  
Diyarbakır Emniyet Amirliği yönüne gitmiştir. İki polis memuru Abdülkadir’i götürürken  
kahvehanede bulunan iki kişi, daha sonra başvurana bu olaydan bahsetmiş ve kardeşini  
kaçıran kişilerin kesinlikle polis olduklarını eklemiştir.  
15. 15 Aralık 1994’te, başvuran olay hakkında kendilerini haberdar etmek için, İnsan  
Hakları Derneği’nin Diyarbakır Şubesine gitmiştir. Başvurana Diyarbakır Mahkemesi’ndeki  
Savcılığa dilekçe yazması tavsiye edilmiştir. Bunun üzerine başvuran dilekçe vermek için  
Diyarbakır Mahkemesi’ne gitmiştir.Ancak, mahkeme binasının kapısındaki polis, kardeşinin  
isminin listelerinde olmadığını söylemiştir. Başvuran, ilerleyen günler içinde birçok kez  
Diyarbakır Mahkemesi’ne gitmiş ve kardeşi hakkında bilgi alma girişimleri başarısız olmuştur.  
16. 21 Aralık 1994’te saat 7:30 civarında, üç polis memuru başvuranın evine gelmiş ve  
başvurana kardeşinin yaralı olduğunu ve hastaneye götürüldüğünü söylemişlerdir. Polis  
memurları başvuranı arabalarına aldıklarında, kardeşinin cesedinin Diyarbakır’daki  
Mardinkapı mezarlığının dışında bulunduğunu söylemişlerdir. Başvuran, polis memurlarıyla  
birlikte kardeşinin cesedinin bulunduğu yere gitmiştir. Polis orada başvuranı aramıştır.  
Cekedinin cebinden Diyarbakır Mahkemesi Savcısına yazılan dilekçeyi almışlardır.  
Başvuranın istemesine rağmen, polis memurları geri vermeyi reddetmiştir. Başvuran,  
1 Kürdistan İşçi Partisi  
 
kendisinin Türk makamları aleyhinde açabileceği davaları zayıflatmak için, polis  
memurlarının dilekçeyi geri vermeyi reddettikleri kanısındadır.  
17. Başvuranın kardeşinin cesedi, Mardinkapı mezarlığının yanındaki çöp yığınının  
üzerinde duruyordu. Cesedinin her yanından işkence izlerini görebilmek mümkündü. Ayak  
tabanlarının derisi kerpetenle çekilmiş gibi görünüyordu. Kolları, bacakları ve başı kalın bir  
şişle şişlenmiş gibi görünüyordu. Bütün vücudu siyah ve mordu, boğazında izler vardı.  
18. Polis, başvurana kardeşinin cesedini gösterdikten sonra, kardeşinin evine gitmek  
üzere başvuranı arabaya almıştır. Polis burada ev araması yapmış ve bu arama sırasında  
başvuran, polis radyosundan Savcının kardeşinin cesedini görmeye gitmek üzere olduğunu  
duymuştur. Polis, Savcıya katılmak için aramayı durdurmuştur. Başvuranı yanlarında  
götürmüşlerdir. Savcı, başvurana hiçbir şey sormamıştır. Polis, cesedin yerini kaydetmiş ve  
cesedi Devlet Hastanesi morguna götürmüştür. Başvuran da bir polis arabasıyla morga  
götürülmüştür. Morga giderken, arabadaki bir polis, başvurana Tepecik’teki bütün köylülerin  
yollarda aynı şekilde öleceğini söylemiştir.  
19. Morgta, diğer bazı polis memurları, başvurana köy korucularının Tepecik köyünü  
yaktıklarını ve kardeşini öldürenlerin büyük ihtimalle aynı köy korucuları olduğunu  
söylemişlerdir. Başvuran, köy korucularının kardeşini öldürdüklerine inanmadığı cevabını  
vermiş ve eğer köy korucuları kardeşini öldürmüş olsalardı, buna polisin yardım etmiş  
olacağını eklemiştir. Polis memurları, başvuranın ölen kardeşinin kızı Leyla’nın, babasını  
polisin öldürdüğünü düşündüğü cevabını vermişlerdir. Başvurana Leyla ile aynı şeyi düşünüp  
düşünmediği sorulduğunda, başvuran aynı şeyi düşündüğünü söylemiştir.  
20. Morgta başvuranın kardeşinin cesedine otopsi yapılmıştır. Başvuran, doktora  
kardeşinin boynundaki izleri sormuştur. Doktor, kardeşi öldükten sonra boynunun  
çevresinden bir şey geçmiş olabileceğini ve cesedinin bununla sürüklenmiş olabileceğini  
söylemiştir. Otopsiden sonra ceset gömülmek üzere bırakılmıştır.  
21. Başvuran morgtayken, bir başka polis takımı, ev aramasını bitirmek için  
başvuranın kardeşinin evine geri dönmüştür. Bu polis memurları Leyla’ya, babasının polise  
içinde büyük ihtimalle ateşli silah olan bir paketi olduğunu söylediğini bildirmiş ve Leyla’dan  
paketi kendilerine vermesini istemişlerdir. Başvurana göre, bu soru, güvenlik güçlerinin  
aslında kardeşini yakaladıklarını ve sorgulayıp işkence yaptıktan sonra öldürdüklerini  
göstermekteydi. Aynı gün, Mardinkapı Polis Karakolunda başvuranın ifadesi alınmıştır (bkz.  
37. paragraf).  
22. Söz konusu olaylardan bir süre önce, başvuranın büyük oğlu Fesih PKK’ya  
katılmıştır. Başvuran bunu gizlemeyi başarmıştır. Ancak, kardeşinin ölümünden on gün sonra,  
terörle mücadele şubesinden olduğunu söyleyen Cevat adında bir kişi başvuranın evine  
gelmiştir. Cevat, başvurana oğlunun PKK’ya katıldığını söylemiş ve başvurandan oğlunun ne  
zaman eve geldiğini güvenlik güçlerine bildirmesini istemiştir. Başvuran böylece, kardeşinin  
işkence altındayken güvenlik güçlerine Fesih’ten bahsettiğine ikna olmuştur.  
23. Haziran 1996’da başvuran, Diyarbakır’da yolda yürürken Devlet ajanları  
tarafından kaçırılmıştır. Bir arabaya bindirilmiş, görmesi ve konuşması engellenmiştir. Devlet  
ajanlarının orada kendisini vurmak istedikleri kırsal bir alana götürülmüş, ancak daha sonra  
bu ajanlar fikirlerini değiştirmişler ve başvuranı 14 aylık hapis sürecinden önce 31 gün  
boyunca alıkonduğu Diyarbakır’daki suçüstü bürosuna götürmüşlerdir. Başvuran, gözaltında  
bulunduğu sırada birkaç kez tehdit edilmiştir. Tehditler, “Oğlunun ya da kardeşinin yolundan  
gitme. Yoksa seni de öldürürüz” şeklindeydi. Bu tehditler, Hükümet’in başvuranın kardeşinin  
kaçırılmasından ve öldürülmesinden doğrudan sorumlu olduğuna başvuranı daha çok  
inandırmıştır.  
C. Hükümet’in olaylarla ilgili ifadeleri  
24. 21 Aralık 1994’te saat 07:30 civarında, yoldan geçen kişiler, Mardin Kapı Polis  
Karakolu’na Diyarbakır’daki Mardinkapı mezarlığının yanında bir kişinin yatmakta olduğunu  
bildirmişlerdir. Bu bilgi üzerine, polis memurları elleri sırtına doğru bağlanmış bir ceset  
bulmuşlardır. Ceset, mezarlığın yanındaki bir çöp yığınının üzerinde bulunmaktaydı. Polis,  
cesedin üzerinde Abdülkadir Çelikbilek adına bir kimlik bulmuştur.  
25. Polisten haber aldıktan sonra, sorumlu savcı Mehmet Tiftikçi ile Dr. Lokman  
Yavuz olay yerine gelmişlerdir. Ayırt edilemedikleri için incelenemeyen ayak izleri  
bulunmuştur. Hiçbir kavga izi görülmemiştir. Tekerlek izleri incelenmiş, ancak cesedin  
bulunmasından sonra oluştukları görülmüştür. Olay raporu tutulduktan ve cesedin yerini  
gösteren bir kroki hazırlandıktan sonra, ceset morga götürülmüştür.  
26. Cesedin üzerinde bulunan kimlik kartına dayanarak, ölen kişinin ailesiyle iletişime  
geçilmiştir. Ölen kişinin kardeşi Abdurrahman Çelikbilek morga getirilmiş ve cesedin kardeşi  
Abdülkadir’e ait olduğunu tespit etmiştir. Bunun ardından otopsi yapılmıştır.  
27. 21 Aralık 1994’te verdikleri ifadelere göre, başvuran ve ölen kişinin eşi Aynur,  
Abdülkadir’i kimin öldürmüş olabileceğini bilmemekteydiler. Hiçbir düşmanları olmadığını  
belirtmişlerdir. Başvuran ayrıca, bildiği kadarıyla kardeşinin 12 Eylül 1980 darbesinden sonra,  
ateşli silah kaçakçılığından dolayı alıkonduğunu açıklamıştır. Ölen kişinin dul eşi de, eşini  
öldüren kişi ya da kişiler aleyhinde şikayette bulunmak istediğini ifade etmiştir. Bu cezai  
şikayet, resmi olarak 28 Aralık 1994 kayıtlıdır.  
28. Savcı, şu an hala beklemede olan 1994/9249 dosya numaralı bir soruşturma  
başlatmıştır. Savcı, polis makamlarından, kendisini bu soruşturmayla ilgili olarak düzenli bir  
şekilde bilgilendirmesini istemiştir.  
D. Hükümet’in sunduğu yazılı delil  
29. Aşağıdaki bilgiler hükümetin sunduğu belgelerden alınmıştır.  
30. 9 Haziran 1994’te Diyarbakır Mahkemesi Savcısı tarafından başvuranın kardeşi  
Abdülkadir Çelikbilek’in ifadesi alınmıştır. Çelikbilek, önceki gün saat 09:30’da  
gerçekleştirilen bir askeri operasyon sırasında, Amber Yılmaz adında bir kadının üç katlı bir  
evin üstünden düştüğünü duyduğunu belirtmiştir. Çelikbilek ayrıca, Anbara’nın eşinin PKK  
üyesi olması nedeniyle 36 yıllık hapis cezasını çekmekte olduğunu duyduğunu ifade etmiştir.  
Bildiği kadarıyla, Anbara PKK üyesi değildi.  
31. 21 Aralık 1994’te saat 07:45’te, bir emniyet amiri yardımcısı ve bir polis memuru,  
bir olay yeri tespit tutanağı hazırlamıştır. Bu rapora göre, aynı gün saat 07:30’da, bazı kişiler  
Mardinkapı mezarlığının yanındaki yolun kenarında bir kişinin yatmakta olduğunu  
gördüklerini polise bildirmişlerdir. Polis olay yerine geldiğinde, sağ tarafta, mezarlığın  
duvarıyla yol arasında donmuş bir erkek cesedi bulmuşlardır. Ceset, mezarlığın girişinden  
yaklaşık 150-200 m. uzaklıkta bulunmaktaydı. Ölen kişinin elleri, giymiş olduğu paltonun  
kemeriyle arkaya doğru bağlanmıştı. Ceset üzerinde bulunan kimlik kartına göre, ölen kişi  
Abdülkadir Çelikbilek’ti. Olay yerinde hiçbir kanıt bulunmamıştı.  
32. Aynı gün saat 09:00’da polis memurlarının cesedin yerini göstermek için  
hazırladıkları bir taslakta, ölüm sebebinin boğulma olduğu kaydedilmiştir.  
33. Aynı gün hazırlanan bir diğer olay yeri tespit tutanağına göre, görevli Savcı ve  
patolog, “uzun bir telle boğulmuş” olan kişinin cesedini incelemiştir. Cesedin yanında çok  
sayıda ayak izi gözlemlemişlerdir. Bununla beraber, sayıları çok fazla olduğundan ve hepsi  
birbirine karıştığından, bu ayak izlerinin kalıpları yapılmamıştır. Aynı şekilde, cesedin  
yanında görülen tekerlek izlerinin de kalıpları yapılmamıştır, çünkü bu izlerin “olayla hiçbir  
ilgisi olmayan” araçlara ait olduğu sonucuna varılmıştır. Olay yerinde hiçbir kavga izi  
görülmemiştir. Ayrıca, cinayetin fail(ler)i hakkında ipucu verebilen hiçbir kanıta  
rastlanmamıştır. Bu raporda ayrıca, cesedin daha önce polis tarafından resminin çekildiği  
belirtilmiştir. Savcı, cesedin otopsi için Diyarbakır Devlet Hastanesi morguna gönderilmesi  
talimatını vermiştir.  
34. Otopsi raporuna göre, ceset aynı gün saat 09:30 civarında hastaneye götürülmüştür.  
Kardeşinin cesedi geldiğinde, başvuran hastanede bulunmaktaydı. Başvuran, kardeşinin  
kimliğini tespit etmiş, kardeşinin sekiz gündür kayıp olduğunu ve bu süre içinde ailesinin  
aramalarının başarısızlıkla sonuçlandığını ifade etmiştir. Başvuran, kardeşini kimin öldürmüş  
olabileceğini bilmediğini eklemiştir.  
35. Savcı, rigor mortisin (ölümden sonra vücudun katılaşması) başlamış olduğunu  
gözlemlemiştir. Aynı zamanda, yüzde ve gövdede çok sayıda yara ve ekimoz görülmüştür.  
Doktor, bu yaralardan bazılarının üç gün önceden, bazılarının ise altı ila on iki gün önceden  
kaldığı sonucuna varmıştır.  
36. Doktor tarafından gerçekleştirilen tam otopsiye göre, ölüm sebebinin mekanik  
asphyxiation (nefes alamama) olduğu saptanmış ve öldürmenin kasıtlı olduğu sonucuna  
varılmıştır. Doktor, rigor mortisin başlamış olduğunu göz önüne alarak, ölümün yaklaşık 10-  
15 saat önce gerçekleştiği sonucuna varmıştır. Otopsinin sonunda, cesedin bir kez daha  
fotoğrafı çekilmiştir. Savcı, gömme izni çıkarmış ve polis memurlarına kapsamlı bir araştırma  
gerçekleştirmeleri talimatını vermiştir.  
37. 21 Aralık 1994’te saat 15:30’da, Mardinkapı Polis Karakolunda, emniyet amiri  
tarafından başvuranın bir ifadesi daha alınmıştır. Başvuran, kardeşinin 14 Aralık 1994 akşamı  
evine dönmediğini ifade etmiştir. Başvuran ertesi gün, kardeşinin sık sık gittiği kahvehaneye  
gitmiş ve oradaki kişilere kardeşini görüp görmediklerini sormuştur. Oradaki kişiler, önceki  
gün dört kişinin kahvehaneye geldiğini ve kahvehanede oturmakta olan Abdülkadir’in yanına  
gittiklerini söylemişlerdir. Daha sonra dört adam ile birlikte Abdülkadir kahvehaneden  
ayrılmış ve beyaz bir station vagon Renault arabaya binip gitmişlerdir. Aracın plaka numarası  
“belirgin” değildi. Başvuran, kahvehanedeki kişilerin kendisine anlatmış oldukları bu olayın  
doğruyu ne kadar yansıttığını bilmediğini ifade etmiştir. Başvuran ayrıca, Diyarbakır  
Mahkemesi Savcısına bir dilekçe vermeye çalıştığını, ancak bunun kabul edilmediğini  
belirtmiştir. Başvuran, özellikle şüphelendiği birisi olmadığını ve ailenin hiçbir düşmanı  
bulunmadığını eklemiştir. Başvuran son olarak, kardeşinin silahlarla ilgili bir suçtan dolayı  
1980’den sonra hapis cezası çektiğini ifade etmiştir.  
38. Aynı gün, Mardinkapı Polis Karakolu emniyet amiri, başvuranın ölen kardeşi  
Abdülkadir’in dul eşi Aynur Çelikbilek’in ifadesini almıştır. Çelikbilek, 14 Aralık 1994’te  
saat 11:00 civarında eşinin evlerinden ayrıldığını belirtmiştir. Eşi akşam eve dönmeyince,  
Çelikbilek kayınbiraderi olan başvuranı haberdar etmiş ve ondan eşini bulması için gerekli  
soruşturmaları yapmasını istemiştir. Bütün çabalara rağmen, eşini bulamamışlardır.  
Çelikbilek’in özellikle şüphelendiği bir kişi yoktu ve ailenin hiçbir düşmanı bulunmamaktaydı.  
Başvuran, Çelikbilek’e eşinin beyaz Renault marka bir arabayla kahvehaneden götürüldüğünü  
söylemiştir. Çelikbilek Savcıdan, eşini öldüren kişilere karşı cezai takibat başlatmasını  
istemiştir.  
39. Son olarak, 21 Aralık 1994’te Mardinkapı Polis Karakolu emniyet amiri,  
Diyarbakır Emniyet Amirliğine, yetkisi altındaki bölgede bulunan ceset hakkında bilgi verdiği  
bir rapor yollamıştır. Mardinkapı Polis Karakolu emniyet amiri, bu rapora iki ifadeyi (bkz. 37-  
38. paragraflar), olay yeri tespit tutanaklarını ve aynı gün hazırlanan taslakları (bkz. 31-33.  
paragraflar) eklemiştir.  
40. Bu raporun ve eklerinin, aynı öldürülme olayına ilişkin soruşturma başlatan  
Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na gönderildiği görülmektedir. Soruşturmaya 1994/9249  
numarası verilmiştir.  
41. 23 Aralık 1994 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne  
öldürme olayının faili/faillerini arama talimatı vermiştir.  
42. 6 Ocak 1995 tarihinde, Savcı bu talimatını yinelemiş ve 20 Aralık 2014 tarihinde  
yasal süre sınırlaması bitene değin bütün muhtemel gelişmelerden üç ayda bir haberdar  
edilmeyi talep etmiştir. Savcı, 1 Ocak 1996, 28 Şubat 1996 ve 29 Mart 1996 tarihlerinde,  
Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne verdiği talimatını tekrarlamıştır.  
43. 20 Haziran 1996 tarihinde, Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü, 10 Haziran 1996  
tarihinde Dışişleri Bakanlığı’nın talebine cevaben olduğu anlaşılan bir yazıyı anılan Bakanlığa  
göndermiş, akabinde Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü’nden “AİHM’ye başvurmuş olan  
Abdurrahman Çelikbilek’in merhum erkek kardeşinin sahtecilik ve uyuşturucu satışıyla ilgisi  
olduğunu gösterir suç kayıtlarını Dışişleri’ne göndermesi” talep edilmiştir. Dışişleri  
Bakanlığı’na gönderilen yazıya göre, Abdülkadir Çelikbilek 1985 ve 1986 yıllarında  
uyuşturucu satmak ve sahtecilik suçlarından kovuşturulmuş ve hapsedilmiştir.  
44. 1 Aralık 1996 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na, Mardinkapı Polis  
Karakolu komiseri tarafından cinayet faillerini aradıkları fakat bulamadıkları bilgisi  
verilmiştir.  
45. 6 Aralık 1996 tarihinde bir polis memuru, Mardinkapı Polis Karakolu’na cinayet  
faillerini aradıklarını ancak bulamadıklarını bildirmiştir.  
46. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 6 Aralık 1996, 6 Ocak 1997, 13 Ağustos 1997 ve  
son olarak 15 Mart 1999 tarihlerinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne verdiği talimatları  
yinelemiştir.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI  
47. İlgili iç hukuk ve uygulaması Tepe- Türkiye davasında ortaya konulmuştur (no.  
27244/95, §§115-122, 9 Mayıs 2003).  
HUKUK  
I.HÜKÜMET’İN ÖN İTİRAZI  
48. AİHM, 22 Haziran 1999 tarihli kararında, sözkonusu cezai soruşturmanın AİHS  
kapsamında etkili olarak görülüp görülemeyeceği sorusunun, başvuranın şikayetleri ile  
yakından bağlantılı olduğu ve esaslara eklenmesi gerektiği kanısında olduğunu hatırlatır. Bu  
konuyla ilgili olarak taraflarca sunulan argümanları dikkate alarak AİHM, bu hususu,  
başvuranın AİHS’nin 2. madde kapsamında yaptığı şikayetinin konusunu incelerken ele  
almasının uygun olacağı kanısındadır (bkz. aşağıdaki 79-94. paragraflar).  
II. AİHM’NİN KANITLARI DEĞERLENDİRMESİ VE OLAYLARI  
BELİRLEMESİ  
A.Tarafların görüşleri  
1.Başvuran  
49. Başvuran, AİHM’nin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, erkek kardeşinin polis  
tarafından kasten öldürüldüğü sonucuna varması için yeterli kanıt bulunduğunu öne sürmüştür.  
Başvuran, AİHM’nin dikkatini, yerel makamların gerektiği gibi bir soruşturma  
yürütmemesine ve Hükümet’in AİHM tarafından talep edilen bazı kilit belgeleri vücuda  
getirmemesine çekmiştir. Bu noksanlıklar, başvurana göre, katilleri korumak için bir örtbasa  
işaret etmektedir.  
50. Başvuran, AİHM’nin, erkek kardeşinin hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde polis  
gözaltında öldürüldüğü hususunda tatmin olmaması halinde, bunun, olasılıklar dengesi  
temelinde mütalaa edilmesinin gerektiğini; ki bunun da, kendisinin öne sürdüğü üzere,  
gözaltında ölüm vakalarında uygun test olduğunu belirtmiştir. Erkek kardeşinin ailesi değil,  
yalnızca makamların görevleri ve kaynakları, erkek kardeşinin ölümünün sebebine dair kanıt  
elde edecek konumda idi. Aile, etkili bir soruşturma yapılması hususunda makamlara bağımlı  
idi. Ancak, soruşturma oldukça yetersizdi, dolayısıyla, sorumlu yetkililerin noksanlıklarının  
bir sonucu olarak, ailenin daha fazla kanıt vücuda getirecek durumu olmamıştır.  
II.Hükümet  
51. Hükümet, Abdülkadir Çelikbilek’in güvenlik güçlerince öldürüldüğüne ilişkin hiçbir kanıt  
bulunmadığını öne sürmüştür. Görüşlerini desteklemek amacıyla, Hükümet, başvuranın  
Savcı’ya verdiği ifadelerle Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na verdiği başvuru formundaki  
iddiaları arasında ciddi çelişkiler olduğunu öne sürmüştür. Özellikle, başvuran, başvuru  
formunda ortaya konulan iddiaları Savcı’nın dikkatine arzetmemiştir. Ancak Komisyon,  
başvuruyu Hükümet’e bildirdiğinde yetkililer bu iddialardan haberdar olmuştur.  
52. Ayrıca, başvuranın kahvedeki kişilerden elde edildiği iddia edilen bilgi dolaylı idi ve kati  
olarak görülemezdi. Başvuran Diyarbakır Mahkemesi’ne başvurmak üzere gittiğinde, orada  
kendisine erkek kardeşinin tutuklanmadığı bildirilmiştir.  
53. Başvuranın sabıka kayıtlarından, geçmişte kendisine yönelik narkotik ve sahtecilik  
suçlarından cezai soruşturma açıldığı görülmüştür. 5 Kasım 1986 tarihinde, uyuşturucu  
kaçakçılığı örgütü kurmak ve eroin bulundurmaya iştirak ettiği iddiasına ilişkin olarak  
yakalanmış ve tutuklanmıştır. Dolayısıyla, başvuranın erkek kardeşinin öldürülmesinin mafya  
tipi kan davasından kaynaklanmış olması mümkündü.  
54.Hükümet ayrıca, İçişleri Bakanlığı tarafından temin edilen bilgiye göre, PKK’ya mensup  
olmaktan ötürü başvurana yönelik soruşturma açılmış olduğunu ve oğlu Fetih’in bu örgütün  
faal bir üyesi olduğunun belirlendiğini ileri sürmüştür.  
55. Buna ek olarak, başvuran, 1996 yılında PKK’ya yönelik bir operasyon esnasında sorguya  
çekilmiş ve tutuklu yargılanmıştır. PKK’ya mensup olduğu gerekçesiyle kendisine yönelik  
cezai işlem başlatılmıştır. Diyarbakır Mahkemesi, bu işlemler sırasında tutuklanması  
talimatını vermiştir.  
B. Madde 38 § 1 (a) ve AİHM’nin vardığı sonuçlar  
56. Kanıtları değerlendirmeye geçmeden önce, AİHM AİHS’nin 34. maddesi  
kapsamındaki kişisel başvuru sisteminin etkili olarak işleyebilmesi açısından, başvuruların  
gerektiği gibi ve etkili olarak incelenmesinin mümkün kılınması için Devletlerin, bütün  
gerekli imkanları sunması gerektiğini tekrarlar (bkz. Tanrıkulu – İngiltere [BD], no. 23763/94,  
§ 70, AİHM 1999-IV). Bir başvuranın, Devlet görevlilerini, kendisinin AİHS haklarını ihlal  
etmekle suçladığı hallerde, belirli durumlarda yalnızca sorumlu Hükümet’in bu iddiaları  
doğrulayan veya reddeden bilgiye erişimi olması, bu tür davalara ilişkin işlemlerin özünde yer  
alır. Tatmin edici bir açıklama yapmaksızın Hükümet’in elindeki bilgiyi sunmaması, yalnızca  
başvuranın iddialarının temeli olduğuna dair çıkarımların ortaya çıkmasına sebep olmakla  
kalmaz, aynı zamanda sorumlu Devlet’in AİHS’nin 38 § 1 (a). maddesi kapsamındaki  
yükümlülüklerine bağlı kalma seviyesine dair olumsuzluk yansıtabilir (bkz. Timurtaş –  
Türkiye, no. 23531/94, §§ 66 ve 70, AİHM 2000-VI).  
57. Bu bağlamda, AİHM, Hükümet’in, AİHM’nin bilgi ve belge taleplerine verdiği  
yanıta ilişkin birkaç hususu dikkatle not etmiştir. Spesifik belgelere ilişkin olarak yapılan  
taleplerden ayrı olarak, Hükümet’ten birkaç kez dava dosyasının tamamını sunması da talep  
edilmiştir.  
58. Yerel soruşturma dosyasına ilişkin olarak, AİHM, kendisinin 2 Temmuz 1999  
tarihinde Hükümet’ten dava dosyasının tümünü sunmasını talep ettiğini gözlemler. Hükümet  
cevaben “AİHM’nin talep ettiği, dava dosyasındaki, Hükümet görüşlerinin eklenmediği,  
birkaç belgeyi” AİHM’ye göndermiştir. Daha sonra AİHM, Hükümet’ten kendilerine o tarihe  
kadar gönderilen belgelerin, başvuranın erkek kardeşinin ölümüne yönelik soruşturmaya  
ilişkin tam dava dosyası olup olmadığını teyit etmesini talep etmiştir. Bu soruya hiçbir yanıt  
alınmamıştır.  
59. Her halükarda, AİHM, Hükümetçe sunulan belgelerin, tam soruşturma dosyası  
olmadığını gözlemler. Yukarıda özetlenen belgelerden, yerel soruşturma dosyasındaki birkaç  
belgenin, ne Komisyon’a ne de AİHM’ye gönderildiği görülmektedir.  
60. İlk olarak, 21 Aralık 1994 tarihli olay yeri raporu ve tam otopsi raporu (bkz  
yukarıdaki 33. ve 36. paragraflar) başvuranın kardeşinin bedeninin, hem bulunduğu yerde  
hem de otopsi esnasında fotoğrafının çekildiği açıktır. Bu fotoğrafların hiçbiri AİHS  
kurumlarına gönderilmemiştir.  
61. İkinci olarak, Dışişleri Bakanlığı’nca Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü’ne 10  
Haziran 1996 tarihinde (bkz. yukarıdaki 43. paragraf) gönderilmiş olan ve başvuranın  
merhum kardeşinin geçmişteki suç faaliyetlerine ilişkin bilgi istenen yazı, AİHS kurumlarına  
gönderilmemiştir.  
62. Son olarak ve daha önemlisi, AİHM, 2 Temmuz 1999 tarihinde Hükümet’ten özel  
olarak Diyarbakır’da Aralık 1994 tarihinin bütün tutukevi kayıtlarının sunulmasını talep  
edildiğini gözlemler. 17 Eylül 1999 tarihinde AİHM’nin, sözkonusu gözaltı kayıtlarını  
sunulmasına ilişkin yaptığı hatırlatmaya rağmen, Hükümet bu kayıtları göndermemiştir.  
Ancak, Hükümet, AİHM’ye gönderdiği 23 Şubat 2000 tarihli görüşünde, AİHM’nin 17 Eylül  
1999 tarihli talebi gereğince, yetkili mercilerin Diyarbakır’daki tutukevlerinin kayıtlarını  
incelediğini ve Abdulkadir Çelikbilek’in Aralık 1994’te tutuklanmadığının belirlendiğini öne  
sürmüştür. Ancak Hükümet, gözaltı kayıtlarını, görüşüne eklememiştir.  
63. AİHM, Hükümet’in, AİHM’nin ilgili belge ve bilgi talebine verdiği cevaptaki  
noksanlıklarına ilişkin herhangi bir açıklama getirmediğini gözlemler. Dolayısıyla,  
Hükümet’in bu husustaki tutumundan çıkarımlar elde edebileceğini tespit etmiştir. Ayrıca,  
sorumlu Hükümet’in AİHS işlemlerinde göstereceği işbirliğinin önemine atıfta bulunarak  
(bkz. yukarıdaki 56. paragraf), AİHM, AİHS’nin 38 § 1 (a). maddesindeki olayları  
belirlemede AİHM’ye gerekli tüm olanakları temin etme yükümlülüğünü yerine getirmediğini  
tespit etmiştir.  
C. AİHM’nin olayları değerlendirmesi  
64. Başvuran, erkek kardeşinin sivil polisler tarafından 14 Aralık 1994 tarihinde  
götürüldüğünü ve akabinde onlar tarafından öldürüldüğünü ileri sürmüştür.  
65. Hükümet, kaçırma olayına herhangi bir Devlet görevlisinin karışmasını ve  
akabinde başvuranın öldürülmesini inkar etmiş ve öldürmenin mafya tipi kan davasından  
kaynaklandığını öne sürmüştür.  
66. Kanıtları değerlendirirken, AİHM genel olarak “hiçbir şüpheye yer bırakmayacak  
şekilde” kanıt standardını uygulamıştır (bkz. İrlanda – İngiltere, 18 Ocak 1978 kararı, Seri A,  
no. 25, ss. 64-65, § 161). Bu tür bir kanıt, olaylara ilişkin yeteri kadar güçlü, açık ve birbiriyle  
bağlantılı çıkarımların veya benzeri çürütülmemiş karinelerin bulunmasıyla edinilebilir.  
Olayların tamamının veya büyük bir bölümünün, gözaltında kendi kontrollerinde olan  
kişilerin durumunda olduğu gibi, yetkililerin kendi bilgileri dahilinde olduğu hallerde,  
tutukluluk halinde gerçekleşen yaralanmalarla ve ölümle ilgili olarak güçlü maddi karineler  
ortaya çıkacaktır. O durumda, kanıt külfetinin, tatminkar ve ikna edici açıklama temin etmek  
açısından yetkililere ait olduğu görülebilir (bkz. Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93, AİHM  
2000-VII, § 100).  
67. AİHM, halihazırda, Hükümet’in AİHM’ye ilgili gözaltı kayıtlarını sunmadığını not  
etmiştir (bkz. 62. paragraf). AİHM’ye göre, sözkonusu kayıtlar başvuranın iddialarının  
doğruluğunun sınanmasına çok büyük önem teşkil edecekti (yukarıda anılan Tepe davası, §§  
48 ve 163).  
68. AİHM ayrıca, Hükümet’in gözaltı kayıtlarının soruşturma yetkililerinin dikkatine  
arzedildiğini gösterecek herhangi bir belge veya bilgi sunmadığına işaret eder. Özellikle,  
sözkonusu raporlara, başvurana Diyarbakır Mahkemesi’nde başvuranın erkek kardeşinin polis  
tarafından tutuklandığı bilgisini veren polis memurunun (bkz. yukarıdaki 15. ve 52.  
paragraflar) veya soruşturmadan sorumlu Cumhuriyet Savcısı’nın (bkz. yukarıdaki 40.  
paragraf) danıştığını gösteren hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Bu koşullarda, ne başvuran ne de  
AİHS kurumlarının, Hükümet’in işbirliği olmadan bu belgelere erişim imkanı olmamıştır.  
69. AİHM, iddialarını kanıtlamak için, başvuranın kendisinden mantıken ve gerçekçi  
olarak beklenebilecek her şey yaptığı kanısındadır. Bu davanın koşulları çerçevesinde, AİHM,  
kanıtların Hükümet’in elinde olduğundan hareketle, başvuranın, iddialarını desteklemek için  
yeterli kanıt sunmadığı sonucuna varmanın uygun olmadığını tespit etmiştir. Bu safhada,  
AİHM, bir başvuran tarafından yapılan iddiaları doğrulayacak veya reddedecek bilgiye  
erişime yalnızca sorumlu Hükümet’in sahip olduğu durumda, tatminkar bir açıklama  
yapmaksızın Hükümet’in bu tür bilgileri sunmamasının, başvuranın iddialarının temeli  
olduğuna dair çıkarımlarda bulunulmasına sebep olabileceğini bir kez daha tekrarlar (bkz.  
yukarıdaki 56. paragraf).  
70. Dolayısıyla, bu davada olduğu gibi, Hükümet’in kendi elindeki önemli belgeleri  
göstermemesi ve bunun da AİHM’nin olayları belirlemesinde engel oluşturması gibi  
durumlarda, sözkonusu belgelerin neden başvuranın iddialarını doğrulamaya yaramayacağını  
kati olarak ortaya koymak Hükümet’e düşmektedir (bkz. Akkum ve Diğerleri – İngiltere, no.  
21894/93, § 211, 24 Mart 2005).  
71. AİHM bu bağlamda, Hükümet’in, yetkili mercilerin 17 Eylül 1999 ve 23 Şubat  
2000 tarihleri arasında bir safhada ilgili gözaltı kayıtlarını incelediği ve Abdülkadir  
Çelikbilek’in Aralık 1994 tarihinde tutuklanmadığının belirlendiği şeklindeki ifadesini  
gözlemler. Ancak, AİHM, kanıtların değerlendirilmesinin ve olayların belirlenmesinin  
AİHM’nin işi ve kendisine sunulan belgelerin kanıtsal değeri hakkında karar vermenin de  
yine AİHM’nin görevi olduğunu vurgular. Kendisine yeterli fırsat tanınmış olmasına rağmen,  
Hükümet, gözaltı kayıtlarını sunmamış ve AİHM’nin taleplerine uygun hareket etmeyi  
reddetmesinin nedenini açıklamamıştır.  
72. Yukarıda anlatıların ışığında, AİHM, Hükümet’in, gözaltı kayıtlarının yetkililerce  
incelendiği şeklindeki ifadesinin, Hükümet’in, sözkonusu gözaltı kayıtlarının başvuranın  
iddialarını doğrulamaya yaramayacağı yönündeki görüşünün, yukarıda da belirtilmiş olan,  
sözkonusu gözaltı kayıtlarının başvuranın iddialarını doğrulamaya yaramayacağını kanıtlamak  
görevinin yerine getirdiğinin düşünülebilmesi için yeterli olmadığını tespit etmiştir.  
Dolayısıyla, yalnızca, başvuranın kardeşinin, başvuranın da iddia ettiği üzere, gerçekten  
Devlet görevlilerince yakalandığı ve tutuklandığı sonucuna varabilir. Bu durumda, Devlet  
görevlilerinin elindeyken Abdülkadir Çelikbilek’in nasıl öldürüldüğüne açıklama getirmek,  
Hükümet’in yükümlülüğü kapsamına girmektedir. Hükümet tarafından bu tür bir açıklama  
yapılmamasından hareketle, AİHM, Hükümet’in Abdülkadir Çelikbilek’in öldürülmesine  
açıklama getirmediği sonucuna varmıştır.  
III. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
73. AİHS’nin 2. maddesine göre:  
“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı  
bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse  
kasten  
öldürülemez.  
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi  
sonucunda  
a)  
meydana  
Bir  
gelmişse,  
kimsenin  
bu  
yasadışı  
maddenin  
ihlali  
şiddete  
suretiyle  
karşı  
yapılmış  
korunması  
sayılmaz:  
için;  
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin  
kaçmasını  
önlemek için;  
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”  
A. Abdulkadir Çelikbilek’in öldürülmesi  
1. Tarafların görüşleri  
74. Başvuran kardeşinin, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmiş olduğunu gösterecek  
şekilde Devlet ajanları tarafından öldürülmüş olduğunu ileri sürmüştür.  
75. Hükümet, sözkonusu iddiayı reddetmiştir.  
2. AİHM’nin değerlendirmesi  
76. Yaşam hakkını teminat altına alan ve yaşamdan mahrum bırakılmanın, haklı  
görülebileceği durumları ortaya koyan 2. madde, AİHS’nin üzerinde hiçbir değişiklik  
yapılmasına izin verilmeyen temel hükümlerinden biridir. 3. madde ile birlikte, Avrupa  
Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini taşır. Bu nedenle,  
yaşamdan mahrum bırakılmanın haklı görülebileceği koşullar, kesin bir şekilde tahlil  
edilmelidir. AİHS’nin, insanların korunması için bir vasıta olarak kapsam ve amacı,  
teminatlarını pratik ve etkin hale getirmek için 2. maddenin yorumlanması ve uygulanmasını  
da gerektirir (bkz. McCann ve Diğerleri/İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A Serisi no.  
324, sayfa 45-46, §§ 146-147).  
77. 2. maddenin metni, bir bütün olarak okunduğu zaman, yalnızca kasıtlı adam  
öldürmeleri değil, kasıtsız bir sonuç olarak hayattan mahrum bırakma ile sonuçlanabilecek  
“güç kullanımı”na izin verilen durumları da kapsadığını göstermektedir. Ancak, öldürücü  
gücün kasıtlı ya da kasıtsız kullanımı, gerekliliğini değerlendirmede ele alınabilecek  
faktörlerin yalnızca biridir. Hiçbir güç kullanımı, (a) ve (c) alt paragrafları arasında ortaya  
konan amaçların biri ya da daha fazlasının gerçekleştirilmesi için “kesinlikle gerekli”  
niteliğinden başka bir niteliğe sahip olamaz. Sözkonusu terim, AİHS’nin 8 ve 11 arası  
maddelerinin 2. paragrafları uyarınca Devlet etkisinin, “demokratik bir toplumda gerekli”  
olup olmadığına karar verirken normalde uygulanandan daha katı ve zorlayıcı bir gereklilik  
testinin uygulanması gerektiğini gösterir. Sonuç olarak, kullanılan güç izin verilen amaçların  
gerçekleştirilmesi ile kesin olarak orantılı olmalıdır (ibid. sayfa 46, §§ 148-149).  
78. 2. madde tarafından sağlanan korumanın önemi ışığında AİHM, yalnızca Devlet  
ajanlarının eylemlerini değil, diğer faktörleri de gözönüne alarak yaşamdan mahrum  
bırakmayı en dikkatli incelemelere tabi tutmalıdır. 2. maddenin 2. paragrafında tanımlanan  
amaçlardan birini gerçekleştirmek için Devlet ajanları tarafından güç kullanımı, iyi amaçlarla  
zamanında geçerli olduğuna inanılan fakat zamanla yanlışanlaşıla gelen dürüst bir kanaate  
dayandığı durumlarda haklı görülebilir (ibid., sayfa 58-59, § 200).  
79. AİHM, Hükümet’in Abdulkadir Çelikbilek’in ölümüne ilişkin açıklamada  
bulunmadığını tespit etmiştir (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 71). Abdulkadir  
Çelikbilek’in öldürülmesi hususunda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği kanısındadır.  
B. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası  
80. Başvuran, yetkili makamların kardeşinin öldürülmesine ilişkin yeterli ve etkin bir  
soruşturma yapmamaları hususunda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmiş olduğunu iddia  
etmiştir. Başvuran, inter alia, soruşturmada aşağıda kaydedilen aksaklıkları saptamıştır:  
(a) Cesedin bulunmuş olduğu mahal, olduğu şekliyle muhafaza edilmemiştir ve  
bilhassa ayak izleri ve araba lastiği izlerinin örnekleri, Hükümet’in bilgisi altında olduğu  
halde alınmamıştır,  
(b) Mağdurun boğulmuş olduğuna dair bulgular olduğu halde parmak izi testlerinin  
yapılmakta olduğuna dair hiçbir delil bulunmamaktadır,  
(c) Cumhuriyet Savcısı, kahvehanenin sahibi ve müşterilerinden, yöredeki sakinlerden,  
Diyarbakır havalisindeki polis tesislerinden sorumlu memurlardan ve cesedin bulunduğu 21  
Kasım 1994 tarihinde polise bilgi veren halktan ifade almamıştır,  
(d) Cesedin fotoğrafları ve Diyarbakır bölgesindeki gözaltı kayıtları hiçbir zaman  
başvurana gösterilmemiştir, ve son olarak,  
(e) öldürülmeyi soruşturmak için harcanan zamanın uzunluğu.  
81. Hükümet, Abdulkadir Çelikbilek’in cesedi yanında, cinayetin faillerinin  
bulunmasına ışık tutacak hiçbir delil bulunmamış olduğunu belirtmiştir. Cumhuriyet Savcısı,  
otopsi yaparak ve ölmüş kişinin karısı ve erkek kardeşini sorgulayarak bir soruşturmayı teşvik  
etmiştir. Sözkonusu soruşturma, 20 Aralık 2014 tarihine kadar devam etmiştir ve Cumhuriyet  
Savcısı, her üç ayda bir, soruşturmadaki olası gelişmelerden haberdar edilmiştir.  
82. AİHM, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün,  
Devlet’in AİHS’nin 1. maddesi uyarınca “kendi yetki alan[ı] içinde bulunan herkese  
Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma” görevi ile bağlantılı  
olarak ele alındığında, kişiler güç kullanımı sonucu öldürüldüklerinde resmi ve etkin bir  
soruşturma şekli olmasını gerektirdiğini hatırlatır (bkz., mutatis mutandis, McCann ve  
Diğerleri, yukarıda kaydedilen, § 161, bkz. Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Hüküm  
ve Karar Raporları 1998-I, § 105). Bu bağlamda AİHM, sözkonusu yükümlülüğün,  
öldürmeye bir Devlet ajanının neden olduğunun açık olduğu durumlarla sınırlı olmadığını  
belirtir (bkz. Salman, yukarıda kaydedilen, § 105).  
83. AİHM başlangıç olarak, başvuranın 15 Aralık 1994 tarihinde Diyarbakır  
Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na gitmiş olduğunu fakat Mahkeme binasının kapısındaki  
polisin kendisine, kardeşinin adının listede olmadığını söylemiş olduğunu ileri sürdüğünü  
gözlemlemiştir (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 15). AİHM ayrıca, 21 Aralık 1994  
tarihinde Cumhuriyet Savcısı huzurunda yine bu yönde bir ifade vermiş olduğunu  
gözlemlemiştir (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 37).  
84. Başvuranın Diyarbakır Mahkemesi’ne gitmiş olduğuna dair iddiası, başvuranın  
Diyarbakır Mahkemesi’ne başvurmuş olduğunu ve orada kendisine, polis memurları  
tarafından kardeşinin gözaltına alınanlar arasında bulunmadığının söylendiğini belirten  
Hükümet tarafından doğrulanmıştır.  
85. Hükümet’in, başvuranın kardeşinin polis memurları tarafından gözaltına  
alınmasını ilişkin iddiasını hiçbir zaman yetkili makamların huzurunda sunmamış olması (bkz.  
yukarıda kaydedilen paragraflar 51) yönündeki iddiası, başvuran Diyarbakır Mahkemesi’nde  
kardeşinin gözaltına alınmadığını söylendiği yönünde yukarıda kaydedilmiş olan beyanları ile  
uyuşmamaktadır (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 52). Bu tür bir cevap ancak, bir  
kişinin polis tarafından gözaltına alınıp alınmadığına dair bir soruşturmaya verilmiş bir cevap  
olabilir.  
86. Olayların gerçekleştiği sırada yürürlükte olan CMUK’un 153. maddesine göre, bir  
suçun işlendiğine dair şüpheye yer veren herhangi bir durumdan haberdar edilen bir  
Cumhuriyet Savcısı, cezai bir takibat olup olmadığına karar vermek için olayları  
soruşturmakla yükümlüdür. Ayrıca, olayların gerçekleşmiş olduğu tarihte yürürlükte olan  
Ceza Kanunu’nun 179. maddesi, bir kişinin özgürlüğünü kanuna aykırı olarak kısıtlamanın bir  
suç olduğunu öngörmüştür. AİHM başvuranın, yetkili adli makamlara yeterli bilgiyi vermiş  
olduğunu tespit etmiştir. Sözkonusu zamandan itibaren bu yetkili makamlar, Abdulkadir  
Çelik’in ortadan kaybolmasına ilişkin etkin bir soruşturma yürütme görevini üstlenmiştir.  
87. Hükümet tarafından, sözkonusu yetkili makamların Çelik’in ortadan kaybolmasını  
takip eden günlerde hiçbir girişimde bulunmadığına dair hiçbir doküman sunulmamıştır.  
Özellikle başvuranın da belirtmiş olduğu gibi, kahvehanenin sahibinin, müşterilerinin ya da  
polislerden birinin, Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmış olduğunu gösterecek hiçbir  
doküman bulunmamaktadır. Ayrıca ilgili gözaltı kayıtlarının, Cumhuriyet Savcısı tarafından  
iddiaların doğruluğunu kontrol etmek için incelediğini gösteren bir delil de bulunmamaktadır.  
Benzer şekilde, başvuranın ya da başvuranın erkek kardeşinin eşinin ifadeleri de alınmamıştır.  
88. AİHM, yetkili makamların sözkonusu günlerde, Türkiye’nin güney doğu  
bölgesinde birçok insan öldürüldüğü bir dönemde, pasif kalmış oldukları sonucuna varmıştır.  
89. Başvuranın erkek kardeşinin öldürülmesine ilişkin soruşturma ile ilgili olarak  
AİHM, Abdullah Çelikbilek’in cesedinin bulunmasının AİHS’nin 2. maddesi uyarınca ölümü  
çevreleyen olaylara dair etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü getirdiği ipso facto  
kararını vermiştir (bkz. mutatis mutandis, Ergi/Türkiye, 28 Temmuz 1998 tarihli karar,  
Raporlar 1998-IV § 82, Yaşa/Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-VI § 100).  
90. Olay mahallinde hazırlanan raporlardan (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan 31-33  
paragraflar arası) cesedin bulunmuş olduğu bölgenin incelenmediği anlaşılmaktadır. Bu  
bakımdan AİHM, başvuran tarafından vurgulanmış olduğu üzere eksikliklere ve ihmallere  
değinmektedir (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 79).  
91. Ayrıca yerel Cumhuriyet Savcısı’nın da bulunduğu olay mahallinde hazırlanmış  
olan raporda, Abdullah Çelikbilek’in telle boğulmuş olduğu belirtildiği halde, Hükümet  
parmak izi ya da DNA için adli testleri içeren, sözkonusu tel ya da diğer ilgili delillerin  
bulunması için araştırma yapıldığı sonucuna varılmasını sağlayacak hiçbir bilgi sunmamıştır.  
92. Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen soruşturmaya ilişkin olarak AİHM,  
Sözleşme organlarına sunulmuş olan dokümanlara göre, hiçbir girişimde bulunulmamış  
olduğunu gözlemlemiştir. Soruşturma, otopsi ve başvurandan ve ölen kişinin karısından  
alınmış olan ifadelerden oluşmaktadır ve bunlarla sınırlıdır.  
93. AİHM, 2014 senesinde kanuni sürenin bitimine kadar soruşturmanın devam  
etmekte olacağını belirtmiştir. Ancak, sözkonusu tarihe kadar, soruşturmanın bu kısmının,  
polisin düzenli olarak halen failleri aramakta olduklarını belirtmesi ile birlikte, Cumhuriyet  
Savcısı ve polis arasında gönderilip alınan bir grup mektupla sınırlı olduğu görülmektedir  
(bkz. yukarıda kaydedilen paragraflar 41-42 ve 44-46 arası). Sözkonusu mektuplarda  
bulunulan girişimlerle ilgili hiçbir bilgi olmamasından dolayı AİHM, mektupların etkin bir  
soruşturmanın kanıtı olarak görülemeyeceği kararını vermiştir.  
94. Yukarıda tanımlanan çok ciddi aksaklıklar ışığında AİHM, yerel makamların  
AİHS’nin 2. maddesi tarafından öngörüldüğü şekilde, başvuranın erkek kardeşinin ölümüne  
ilişkin etkin bir soruşturma yürütmediği sonucuna varmıştır.  
95. Dolayısıyla, Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması iddiasına  
dayanan ilk itirazını reddetmiştir (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 48) ve prosedür  
bağlamında AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmiş olduğu kararını vermiştir.  
IV. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLMİŞ OLDUĞU İDDİASI  
96. Başvuran, AİHS’nin 3. maddesine dayanarak erkek kardeşinin kaçırılması ve  
öldürülmesinin ve yetkililerin duruma tepkisiz kalmasının, kendisinin insanlık dışı muamele  
anlamına gelecek şekilde sıkıntı çekmesine neden olduğu hususunda şikayette bulunmuştur.  
AİHS’nin 3. maddesine göre:  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”  
97. Hükümet, başvuranın iddialarının somut temelini reddetmenin ötesinde, AİHS’nin  
3. maddesinin öngördüğü şekilde şikayeti özel olarak bir karara bağlamamıştır.  
98. AİHM’nin, erkek kardeşinin öldürülmesinin başvuranın sıkıntı çekmesine neden  
olduğu hususunda şüphesi bulunmamaktadır, ancak bu bağlamda AİHS’nin 3. maddesinin  
ihlal edilmiş olduğu sonucuna varmak için bir gerekçe görmemektedir (bkz, a contrario,  
ortadan kaybolma davaları, Tanlı/Türkiye, no. 26129/95, § 159, ECHR 2001-III (extracts)).  
99. Sonuç olarak AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmemiş olduğu sonucuna  
varmıştır.  
V. AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLMİŞ OLDUĞU  
İDDİALARI  
100. Başvuran AİHS’nin 6. maddesine dayanarak, erkek kardeşinin öldürülmesine  
ilişkin yeterli cezai araştırma yapılmamasının bir sonucu olarak, teşhis edilemeyen failler  
aleyhine dava açmak için Mahkeme’ye ulaşma şansı olmadığı hususunda şikayette  
bulunmuştur.  
101. Komisyon’a ve AİHM’ye sunmuş olduğu görüşlerinde başvuran, soruşturmadaki  
eksikliklerin ayrıca AİHS’nin 13. maddesinin ihlalini oluşturduğunu iddia etmiştir.  
102. Hükümet, başvuranın iddialarına ilişkin açıklamada bulunmamıştır.  
103. AİHM ilk olarak başvuranın, başvuru formunda AİHS’nin 13. maddesini dayanak  
olarak göstermemiş olduğunu gözlemlemiştir, sözkonusu maddeye ilk olarak başvuranın, 27  
Kasım 1996 tarihli görüşlerinde başvurulmuştur.  
104. Ancak AİHM, hukuken dava olaylarına nitelik yükleme hususunda otorite olması  
nedeniyle, başvuran, Hükümet veya Komisyon tarafından gerçekleştirilen “nitelik yükleme”  
ile sınırlı olamdığını hatırlatır. Jura novit curia ilkesine dayanarak, kendi önerge şikayetlerini,  
daha önce huzurunda başvurulmamış olan maddeler ve paragraf uyarınca değerlendirmektedir.  
Bir şikayet, yalnızca dayanılan yasal temeller ve iddialarla değil, aynı zamanda içerisinde  
sözü geçen olaylarla da nitelendirilir (bkz. Guerra ve Diğerleri/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli  
karar, Raporlar 1998-I, § 44, Powell vw Rayner/İngiltere, 21 Şubat 1990 tarihli karar, A  
Serisi no. 172, sayfa 13, § 29, bkz. aynı zamanda Assenov ve diğerleri/Bulgaristan, 28 Ekim  
1998 tarihli karar, Raporlar 1998-VIII, § 132).  
105. Her durumda AİHM, sözkonusu sıkıntılar yetkili makamların, soruşturma  
yürütme yollarına ilişkin başvuranın daha genel şikayetleri ile bağlantılı olduğu için, benzer  
şikayetleri 6. madde yerine 13. madde uyarınca incelemekte olduğunu gözlemlemiştir. 13.  
maddenin ilgili madde olduğu düşünülmektedir, özellikle AİHS’nin 2. maddesinin ihlali  
olarak, mağdurun yakınlarına tazminat ödenmesi yolu ile telafi edilemez (bkz., mutatis  
mutandis, Kaya, yukarıda kaydedilen, §§ 104-105).  
106. Sözkonusu davada AİHM, başvuranın şikayetinin Cumhuriyet Savcısı tarafından  
erkek kardeşinin öldürülmesine ilişkin başlatılan soruşturma aleyhine yöneltilmiş olduğunu  
ve başvuranın, dava açmadığını belirtmiştir. Dolayısıyla başvuru, yalnızca AİHS’nin aşağıda  
kaydedilmiş olan 13. maddesi uyarınca incelenmelidir:  
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan  
kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme  
hakkına sahiptir.”  
107. AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, Sözleşme’nin öngördüğü haklar ve özgürlükler,  
yerel yasal düzenden ne şekilde korunmakta olsa da bir iç hukuk yolunun, sözkonusu hakları  
ve özgürlüklerin esasını yerel düzeyde teyit edeceğini temin eder. 13. maddenin etkisi, AİHS  
uyarınca “ileri sürülebilir bir şikayetin” esasını karara bağlamak için bir iç hukuk yolu şartını  
gerektirmek ve Sözleşmeci Devletler, sözkonusu şart uyarınca değerlendirildiği halde, destek  
sağlamaktır. Ancak 13. maddenin öngördüğü iç hukuk yolu, kanunen olduğu kadar  
uygulamada da “etkin” olmalıdır ve özellikle uygulanması, Sorumlu Devlet’in yetkili  
makamlarının faaliyetleri veya ihmalleri sonucu nahak yere engellenmemelidir (bkz.  
Aksoy/Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Raporlar 1996-VI, sayfa 2286, § 95;  
Aydın/Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Raporlar 1997-VI, sayfa 1895-96, § 103, Kaya,  
yukarıda kaydedilen, § 106).  
108. Yaşam hakkının temel önemi dikkate alındığında, 13. madde, uygun durumlarda  
tazminat ödenmesinin yanı sıra, ölümden sorumlu kişilerin tespiti ile cezalandırılmasını ve  
şikayetçinin soruşturma sürecinden etkin bir şekilde yararlanmasını sağlayabilecek, etkili bir  
soruşturma da gerektirmektedir (bkz. yukarıda anılan Kaya, § 107).  
109. Sözkonusu davada sunulan kanıtlar temelinde, AİHM, sorumlu Devlet’in,  
AİHS’nin ikinci maddesi uyarınca başvuranın kardeşinin ölümünden sorumlu olduğu  
hükmüne varmıştır. Dolayısıyla başvuranın bu konudaki şikeyetleri 13. madde uyarınca  
“savunulabilir” özelliktedir (bkz. yukarıda anılan Salman, § 122 ve orada anılan diğer  
davalar).  
110. Dolayısıyla, yetkili makamların başvuranın kardeşinin ölüm şartlarına ilişkin  
etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğü vardır. Yukarıda belirtilen nedenlerle (bkz. 86-93.  
paragraflar), 2. madde ile getirilen soruşturma yürütme yükümlülüğünden daha kapsamlı  
şartlar gerektiren 13. Madde’ye uygın bir soruşturma yürütülmemiştir (bkz. yukarıda anılan  
Kaya, § 107). Bu nedenle AİHM, başvuranın, kardeşinin ölümüne ilişkin olarak, etkili bir  
hukuk yolundan yararlanamadığı ve dolayısıyla faydalanabileceği tazminat talebi gibi diğer  
hukuk yollarını kullanamadığı hükmüne varır.  
111. Bu nedenle AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
VI. AİHS’NİN 2., 3. VE 6. MADDELERİ BAĞLAMINDA 14. MADDENİN İHLAL  
EDİLDİĞİ İDDİASI  
112. Başvuran, Kürt kökenli olması nedeniyle, kendisi ve merhum kardeşinin,  
AİHS’nin 2., 3. ve 6. maddeleri bağlamında 14. maddesine aykırı bir şekilde ayrımcılığa  
maruz kaldıklarını ileri sürmüştür. 14. madde şöyledir:  
“Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal  
veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya  
herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”  
113. AİHM, AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin ihlal edildiğine karar verdiğini not eder;  
bu şikayetleri AİHS’nin 14. maddesi bağlamında yeniden incelemesinin gerekli olmadığı  
kanaatindedir.  
VII. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI  
114. AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,  
hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Maddi tazminat  
115. Başvuran, öldüğü sırada 38 yaşında olan merhum kardeşinin evli olduğunu ve bir  
yaşında ikiz kızları olduğunu belirtmiştir. Hayattayken, Diyarbakır’daki hayvan pazarında  
alıcılarla satıcılar arasında aracılık yaparak yılda 6.672,88 sterlin kazanmaktaydı. Sözkonusu  
dönemde Türkiye’deki yaşam beklentisi dikkate alındığında, başvuran, aktüeryal tablolara  
göre kardeşinin toplam kazanç kaybını 11.437,09 Sterlin olarak hesaplamıştır. Başvuran, aynı  
zamanda kardeşinin ikiz kızlarının eğitimi için harcadığı 12.710 Sterlin’in tazminini de talep  
etmiştir.  
116. Hükümet, iddialarını kanıtlayamadığı için başvurana herhangi bir tazminat  
ödenmesinin gerekmediğini ileri sürmüştür. Başvuranın kullandığı, İngiltere için hazırlanmış  
olan aktüeryal tabloların uygulanabilirliğine de itiraz etmiştir. Son olarak Hükümet,  
AİHM’nin uygun göreceği tazminat miktarının haksız kazanç oluşturmaması gerektiğini iddia  
etmiştir.  
117. Başvuranın kazanç kaybı iddialarına ilişkin olarak, AİHM’nin yerleşik içtihatları,  
başvuranın talep ettiği tazminat ile AİHS ihlali arasında açık bir sebep-sonuç ilişkisi olması  
gerektiği ve uygun şartlarda bunun kazanç kaybının tazminini de kapsayabileceği yönündedir  
(diğerlerinin yanı sıra bkz. Barberà, Messegué ve Jabardo/İspanya (50. Madde), 13 Haziran  
1994 tarihli karar, Seri A no. 285-C, ss. 57-58, §§ 16-20).  
118. AİHM, aile durumunu ve başvuranın merhum kardeşi Abdulkadir Çelikbilek’in  
yaşını da not eder. AİHM, aynı zamanda, AİHS’nin 2. Maddesi uyarınca ölümden yetkili  
makamların sorumlu olduğu hükmüne vardığını da dikkate alır (bkz. yukarıdaki 78. paragraf).  
Bu şartlar altında, 2. Madde’nin ihlali ile Abdülkadir Çelikbilek’in ölümü nedeniyle ailesinin  
yitirdiği maddi destek arasında doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmaktadır.  
119. Yukarıda anlatılanların ışığı altında, yaptığı tarafsız değerlendirme sonucunda,  
AİHM, Abdülkadir Çelikbilek’in eşi ve çocukları için başvurana 60.000 Euro (EUR)  
ödenmesine karar vermiştir.  
B. Manevi tazminat  
120. Başvuran kardeşinin öldürülmesi için 40.000 Sterlin ve AİHS’nin 3. ve 13.  
maddelerinin ihlali bağlamında kendisi için de 10.000 Sterlin tazminat talebinde bulunmuştur.  
121. Hükümet, iddialarını kanıtlayamadığı için başvurana herhangi bir ödeme  
yapılmasının gerekmediğini öne sürmüştür.  
122. AİHM, Abdülkadir Çelikbilek’in ölümünden yetkili makamların sorumlu olduğu  
hükmüne vardığına dikkat çeker. Bu konudaki 2. madde ihlaline ilaveten, yetkili makamların,  
AİHS’nin 2. maddesindeki usuli yükümlülüğün aksine ve AİHS’nin 13. maddesine aykırı  
olarak, bu ihlal hakkında etkili bir soruşturma ve hukuk yolu sağlayamadığı kararına da  
varmıştır. Bu şartlar altında ve benzer davalarda uygun görülen tazminatlar da dikkate  
alındığında, AİHM, yaptığı tarafsız değerlendirme sonucunda, Abdülkadir Çelikbilek’in eşi  
ve çocukları için manevi tazminat olarak başvurana 20.000 Euro (EUR) ödenmesine karar  
vermiştir. Aynı zamanda kendisi için de başvurana 3.500 EUR manevi tazminat ödenmesine  
karar vermiştir.  
C. Mahkeme masrafları  
123. Başvuran, başvurusunu AİHM huzuruna getirirken girdiği masraflar için toplam  
11.966,90 Sterlin talep etmiştir. Bu meblağ içerisinde aşağıdaki kalemler yer almaktadır:  
(a) İngiltere’deki avukatların ücretleri için 3.080 Sterlin;  
(b) Türkiye’deki avukatların ücretleri için 2.970 Sterlin;  
(c) İngiltere’deki avukatların çeviri masrafları için 510 Sterlin;  
(d) İngiltere’deki avukatların idari masrafları için 156,90 Sterlin;  
(e)Türkiye’deki avukatların idari masrafları için 950 Sterlin;  
(f) Kürt İnsan Hakları Projesi (KHRP) tarafından istihdam edilen personelin yasal ve  
idari ücretleri için 2.500 Sterlin;  
(g) KHRP’nin idari masrafları için 375 Sterlin; ve son olarak,  
(h) KHRP’nin çeviri masrafları için 1.425 Sterlin.  
124. Hükümet, başvuranın talep ettiği ücretlerin aşırı ve hayali olduğunu öne  
sürmüştür. Ayrıca Hükümet, yapıldığı iddia edilen harcamaların hiçbirinin belgelenmediği  
kanaatindedir.  
125. Mevcut bilgiler temelinde yaptığı değerlendirme sonucunda, AİHM, başvurana  
mahkeme masrafları için – uygulanabilecek her türlü katma değer vergisi hariç olmak üzere –  
8.000 Sterlin ödenmesine karar vermiştir. Net meblağ, başvuranın talep ettiği ve belirlediği  
şekilde, başvuranın temsilcisinin İngiltere’deki banka hesabına Sterlin olarak ödenecektir.  
D. Gecikme faizi  
126. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uyguladığı faiz oranına üç yüzde puanı eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun  
olduğuna karar vermiştir.  
BU NEDENLERLE AİHM OYBİRLİĞİ İLE  
1. Hükümet’in ön itirazının reddine;  
2. Sorumlu Devlet’in AİHS’nin 38. maddesine dayanan, AİHM’nin olayları saptama  
görevinde gerekli tüm kolaylıkları sağlama yükümlülüğünü yerine getirmediğine;  
3. Hükümet’in, AİHS’nin 2. maddesine aykırı olarak, başvuranın kardeşinin  
ölümünden sorumlu olduğuna;  
4. Sorumlu Devlet’in yetkili makamlarının, başvuranın kardeşinin öldürülmesi  
hakkında etkili bir soruşturma yürütmemesi nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal  
edildiğine;  
5. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;  
6. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
7. AİHS’nin 2., 3. ve 6. maddeleri bağlamında AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edilip  
edilmediğinin belirlenmesinin gerekli olmadığına;  
8. (a) Sorumlu Devlet’in, madi tazminat olarak, başvurana, kararın AİHS’nin 44 § 2.  
maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, her türlü vergi dahil olmak  
üzere 60.000 EUR (altmışbin Euro) ödemesine; bu miktarın ödeme tarihindeki kur üzerinde  
Türk lirasına çevrilerek Abdullah Çelikbilek’in eşi ve çocukları için başvurana ödenmesine.  
(b) Sorumlu Devlet’in, manevi tazminat olarak, başvurana, yukarıda anılan üç aylık  
süre içerisinde, ödeme tarihindeki kur üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki  
meblağları ödemesine:  
(i) Abdulkadir Çelikbilek’in eşi ve çocukları için 20.000 Euro (yirmibin Euro);  
(ii) başvuran için 3.500 Euro (üçbinbeşyüz Euro); ve  
(iii) yukarıdaki tutarlara uygulanabilecek her türlü vergi;  
(c) Sorumlu Devlet’in, mahkeme masrafları için, başvurana, aynı üç aylık süre içinde,  
kendisinin İngiltere’de belirlediği banka hesabına yatırılmak üzere, her türlü katma değer  
vergisi ile birlikte, ödeme tarihindeki kur üzerinden Sterlin’e çevrilerek 8.000 Euro (sekizbin  
Euro) ödemesine;  
(d) yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için  
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç yüzde puanı  
eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
9. Başvuranın adil tazmin taleplerinin kalan kısmının reddine, karar vermiştir.  
İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri  
uyarınca, 31 Mayıs 2005 tarihinde yazılı olarak tefhim edilmiştir.  
S. DOLLÉ  
Sekreter  
J.-P. COSTA  
Başkan  
AİHS’nin 45 § 2. maddesi ve AİHM İç Tüzüğü’nün 74 § 2. maddesi uyarınca,  
Costa’nın aşağıdaki kısmi mutabakat şerhi bu karara eklenmiştir:  
J.-P.C.  
S.D.  
HAKİM COSTA’NIN KISMİ MUTABAKAT ŞERHİ  
Kararın vardığı sonuçlara katılıyorum. Ancak, bir noktada benim kanaatimce  
meslektaşlarıma katılmakta zorlanıyorum çünkü bu konudaki içtihatların katı ve değişime  
açık olduğu kanaatini taşımaktayım. Başvuranın, kardeşinin kaçırılması ve ölümü ile yetkili  
makamların gösterdiği duyarsızlık nedeniyle insanlıkdışı muameleye karşılık gelen üzüntü ve  
acı yaşadığı iddiasından bahsediyorum.  
Gerçekten de içtihatlar nüanslarla doludur ve kurbanın aile üyelerinden birinin,  
AİHS’nin 3. maddesinin ihlali nedeniyle mağdur olduğunu nadiren kabul etmektedir. Örneğin  
Kurt/Türkiye davasında (25 Mayıs 1998 tarihli karar, Reports of Judgments and Decisions  
1998-III) böyle bir şikayeti kabul etmişti; bu davada, yakalanan kişinin, yakalanma esnasında  
hazır bulunan ve kendisinden haber alamayan annesinin, yaşadığı uzun süreli endişe  
nedeniyle 3. madde ihlali mağduru olduğuna karar verilmişti.  
Buna karşın, Çakıcı/Türkiye davasında (no.23657/94, AİHM 1999-IV), AİHM  
başvuranın 3. maddenin ihlali nedeniyle mağdur olduğunu kabul etmemiştir, çünkü başvuran  
güvenlik kuvvetleri kardeşini yakaladığı sırada olay yerinde değildir, yetkili makamlara  
dilekçe verme ve soru sorma işini üstlenmemiştir ve yetkili makamların tepkisinden  
kaynaklanan ağırlaştırıcı sebepler bulunmamaktadır (bkz. Çakıcı, § 99). Komisyon’un, büyük  
bir çoğunlukla, aksi görüşü ifade ettiğine dikkat çekerim.  
Bu davada kurbanın kardeşi olan başvuran, kurbanın polis tarafından kaçırılması  
sırasında olay yerinde bulunmamaktadır, ki bu olaya birçok başka şahit vardır. Ancak  
başvuran özellikle savcı ve mahkeme ile temasa geçmeye yönelik adımlar atmıştır.  
Kaçırılmadan bir hafta sonra, polisin kendisine haber vermesini takiben, kardeşinin korkunç  
işkence izleri taşıyan cesedini görmüştür. Ek olarak, sözkonusu karar, Hükümet’i ölümden  
sorumlu bulmuş ve yetkili makamlar tarafından cinayetin etkili bir şekilde soruşturulmadığına  
karar vermiştir (çift yönlü bir 2. madde ihlali).  
Bu şartlar altında, sözkonusu davada başvuranın yaşadığı acının insanlıkdışı davranışa  
tekabül ettiği iddia edilebilir.  
Bu kadar ileri gitmememin iki nedeni var. Birincisi, uzun ve ailenin yas süreci  
yaşamasını engelleyen bir kaybolma sürecinin yarattığı üzüntü, muhtemelen, cinayetin hızla  
açığa çıkmasından çok daha insanlık dışıdır; ancak yas da çok büyük acıya neden  
olabilmektedir. İkincisi, AİHM içtihatları aile bağlarının yakınlığını hesaba katmakta ve  
ebeveyn-çocuk bağına kardeşler arasındaki bağdan daha fazla önem vermekedir (bkz. Çakıcı,  
§ 98). Yine de bu dava hakkında oldukça mütereddidim.