Prima facie makullükten uzak olan böylesi bir süre, davanın koꢀulları ve AĐHM içtihadıyla
konulan kıstaslar bilhassa da davanın karmaꢀıklığı, baꢀvuranın ve yetkili makamların tutumu
gibi hususlar göz önünde bulundurularak AĐHS’nin 6/1 maddesi (Guillemin, adıgeçen, prg.
37) açısından son derece titiz bir incelemeyi gerekli kılmaktadır (Frydlender – Fransa, no:
30979/96, prg. 43, Zimmermann ve Steiner – Đsviçre, adıgeçen, prg. 24, ve Allenet de
Ribemont – Fransa, 10 ꢁubat 1995, prg. 47).
Bu hususlara bir de davanın ilgili açısından önemi eklenmektedir ki bu unsur mevcut davada
olduğu gibi maaꢀlarla ilgili bir ihtilaf sözkonusu olması halinde son derece belirleyici
olmaktadır (bkz., sözgelimi, Nibbio – Đtalya, 26 ꢁubat 1992, prg. 18).
Davanın karmaꢀıklığına iliꢀkin olarak ise AĐHM, esas meselenin geçici olarak görevinden
uzaklaꢀtırılan ancak daha sonra hakkında beraat kararı verilen bir kamu görevlisinin hizmet
süresinin hesaplanmasından ibaret olduğunu gözlemlemektedir. AĐHM bu çerçevede, Nevzat
Baꢀ’ın hizmet süresini etkileyen inkıtalara iliꢀkin olgusal verilerin vefat ettiği 18 Haziran
1983 tarihinden öncesine dayandığını kaydetmektedir. Vefatından sonra hakkında verilen
beraat kararı ise Emekli Sandığı’nın baꢀvuranın ilk talebini reddettiği 8 Eylül tarihinden evvel
kesinlik kazanmıꢀtır.
Bu konuyla ilgili olarak resmi bir açıklama yapılmadığından, Ankara Đdare Mahkemesi
tarafından 9 ꢁubat 2005 tarihli kararda ortaya konulduğu haliyle fiili ve hukuki durumun
Emekli Sandığı’nın baꢀvuranın aylık bağlanması talebi hakkında on sekiz yıl önce karar
verdiği durumdan farklı olması beklenemez.
Bu durumda, AĐHM, - Hükümet’in belirttiği gibi haksız hiçbir gecikme olmaksızın- Nevzat
Baꢀ’ın hayatta iken eꢀine dul aylığı bağlanması için istenen hizmet süresi koꢀullarını yerine
getirip getirmediğini tespit etmenin on üç yıldan fazla süren bir yargılama süresi
gerektirmesini anlamakta güçlük çekmektedir.
Bu bağlamda, -kısmen de olsa- geçim kaynağını kaybetme riski bulunması nedeniyle
ivedilikle talebinin yerindeliğine dair hukuki bir karara ulaꢀılmasında baꢀvuranın yadsınamaz
bir kiꢀisel menfaatinin bulunduğunu kabul etmek gerekmektedir.
Özellikle mülkiyet hakkından yararlanma hakkı üzerindeki aꢀırı yavaꢀlığın olası sonuçlarını
göz önüne alarak, haklarının belirlenmesinde özel bir ihtimam gösterilmesi gerekirdi
(mutatis, mutandis, Meryem Güven ve bu kararda yapılan atıflar, Mehmet Özel ve diğerleri).
Oysa dosyadaki hiçbir unsur, hesaba dayalı soruna son vermek için bilirkiꢀi raporu
düzenlemesinin gerekli olduğuna dahi kanaat getirmeyen ulusal mahkemelerin sözkonusu
ihtimama itibar ettiklerini göstermektedir.
Yukarıda söylenenler göz önüne alındığında, AĐHM, Hükümet’in, baꢀvuranın aleyhindeki
kararlara karꢀı denediği baꢀvuru yollarının süreyi uzattığı itirazına katılamayacaktır.
AĐHM’ye göre, hiç kuꢀkusuz bu sayede sonunda davayı kazanmıꢀ olarak, haklarını savunmak
amacıyla baꢀvuranın iç hukuk tarafından sunulan tüm imkanları kullanması baꢀvurana
kesinlikle bir yarar sağlamıꢀtır (örneğin, Erkner ve Hofauer-Avusturya, 23 Nisan 1987 tarihli
karar).
Bu durumda, davanın uzamasına neden olan hiçbir tutum baꢀvurana isnat edilemez.
7