CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
BENLİ- TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:65715/01)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
20 Şubat 2007  
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 65715/01 başvuru no’lu davanın nedeni bu  
ülke vatandaşı olan Mustafa Benli’nin (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne  
(AİHM) 24 Ekim 2000 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Temel İnsan Haklarını  
güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran, AİHM önünde Ankara Barosu avukatlarından Hüseyin Erdoğan tarafından  
temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOŞULLARI  
Olayların meydana geldiği dönemde başvuran Hedef, Liseli Arkadaş ve Alevi Halk  
Gerçeği isimli siyasi dergilerin sorumlu yazı işleri müdürüdür.  
Başvuran, 24 Şubat 1998 tarihinde yakalanmış ve muayene edilmek üzere adli tıp  
doktoruna götürülmüştür. Muayene sonucunda hazırlanan raporda başvuranın vücudunda  
herhangi bir darp ve cebir izine rastlanılmadığı belirtilmiştir.  
Daha sonra ise başvuran, Çorum Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde  
gözaltına alınmıştır.  
Başvuran 27 Şubat 1998 tarihinde kadar sorgulanmıştır. Bu tarihte başvuran, Türkiye  
Devrim Partisi (TDP) isimli silahlı örgüt üyesi olduğunu belirttiği ve yayınladığı dergilerin,  
özellikle de Hedef isimli derginin, bu örgütün eylem ve ideolojisini desteklediğini kabul ettiği  
bir ifade imzalamıştır.  
Başvuran, gözaltı süresinin sonunda aynı doktor tarafından tekrar muayene edilmiş ve  
muayene sonucunda başvuranın vücudunda herhangi bir darp ve cebir izine rastlanılmamıştır.  
Muayene sonrasında Çorum Cumhuriyet Savcısı tarafından başvuranın ifadesi  
alınmıştır. Başvuran polise verdiği ifadenin büyük bir kısmını reddetmiştir. Başvuran, TDP ile  
hiçbir ilgisinin bulunmadığını belirtmiş ve dava konusu dergilerin birer nüshasını saklasa bile  
adli olarak yasaklanmış olmalarına rağmen bunları dağıtmadığını ifade etmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.  
Bununla birlikte Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) yedek hakimi isnat  
edilen başka suçlara dayanarak, 8 Mayıs 1998 tarihinde başvuran hakkında yakalama  
müzekkeresi çıkarmıştır.  
Başvuran böylece Çorum Sulh Ceza Hakimi karşısında sevk edilmiştir. Çorum Sulh  
Ceza hakimi, TDP’ye üyesi olduğu gerekçesiyle başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.  
Bu karar itiraza açık bir karardır.  
29 Mayıs 1998 tarihinde Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı, aralarında başvuranın da  
bulunduğu sekiz kişi hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 168 § 1. ve 312 § 2. maddesini ihlal  
ettikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştur. Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı,  
başvuranı TDP’nin yöneticilerinden biri olmakla ve haklı kin ve düşmanlığa sevk etmekle  
itham etmiştir.  
2
DGM Cumhuriyet Savcısı, TDP’nin 1992 yılının Ağustos ayında anayasal rejimi değiştirerek  
yerine komünist bir rejim kurmayı amaçladığını açıkladığını hatırlatmaktadır. Bölgesel ve  
yerel komiteler şeklinde örgütlenen TDP, 1993 tarihinden itibaren İstanbul ve Sivas illerinin  
kırsal kesimlerinde bombalı saldırı, adam kaçırma ve öldürme eylemlerinde bulunmuştur. Bu  
nedenle hiç kuşkusuz bu örgüt “silahlı bir örgüt” niteliğindedir.  
TDP’nin yasak olan yayını Gerilla dergisi olup, Hedef ve Liseli Arkadaş isimli  
dergileri yasal yollarla yayınlamayı başaramamış ve bu dergileri gizli şekillerde basmıştır.  
Özellikle Hedef isimli dergi, aleni olarak örgütün propagandasını yapmakta ve güvenlik  
güçleri ile girilen çatışma sırasında ölen kişileri şehit olarak nitelendirmekteydi. Aynı  
zamanda bu derginin çok sayıda nüshası mahkeme kararı ile yasaklanmış ve toplatılmıştır, bu  
Hedef dergisinin çok sayıda nüshasını elinde bulunduran sanıkların bu tedbirden bihaber  
olması mümkün değildir.  
Cumhuriyet Savcısı iddialarını desteklemek amacıyla, Hedef dergisinin çok sayıda  
nüshasında, TDP’nin eylemlerinin “Türkiye Devrimci Hareketi” olarak nitelendirildiği  
hususuna dikkat çekmektedir. Bununla ilgili olarak, Hedef dergisinin TDP’nin politikasının  
ve ideolojisinin yayılmasını amaçlayan 63 (sayfa 2), 64 (sayfa 10-11), 66 (sayfa 14-15), 67  
8sayfa 11), 68 (sayfa 11 ve 20) sayılı nüshalarına ve bu derginin örgütün “yayın organı”  
olduğunun aleni bir şekilde belirtildiği 60 (sayfa 18), 62 (sayfa 14) ve 63 (sayfa 7) sayılı  
nüshalarına atıfta bulunmaktadır. Bu dergide aynı zamanda “Kuşkusuz yayının en temel  
misyonu TDP’nin ideoloji ve politikasının yayılmasının ve örgütlenmesinin bir aracıdır”  
şeklinde Hedef dergisinin temel işlevi açıklanmıştır. Cumhuriyet Savcısı ayrıca, Liseli  
Arkadaş isimli derginin TDP’nin genç öğrencilere yönelik bir yayını olduğunu belirtmiştir.  
Yukarıda yer alan nedenlerden dolayı Cumhuriyet Savcısı başvuranları aşağıda yer  
alan suçları işlemekle itham etmiştir:  
-
E.T. ve E.K. isimli sanıkların yardımı ile dava konusu dergilerin, İstanbul’da  
yayınlanmasını ve Çorum’da dağıtılmasını sağlamak;  
-
-
-
Bu dergilerin TDP’nin propaganda aracı olarak kullanılmasını sağlamak;  
E.T. ve E.K. isimli sanıkları bünyelerine almak;  
1 Mayıs 1997 tarihinde Çorum’da düzenlenen gösteri sırasında TDP guruplarını  
yönetmek ve “Ya zafer ya ölüm” ve “Birlik-Mücadele-Zafer” şeklindeki örgüt  
ifadelerinin yazılı olduğu pankartlarla yürüyüşe katılmak; benzer pankartlar  
eşliğinde, “Serap, Suna, Ertan, Rıza Gökdemir’ler ölmedi, Partimiz mücadele  
etmeye devam ediyor” sloganları atarak 1 Mayıs 1998 tarihinde Çorum’da  
düzenlenen yürüyüşe katılmak;  
-
E.Y. isimli militanın ölüm yıldönümü olması sebebiyle Çorum’da anma  
toplantıları yapmak, ve anma toplantısı sırasında yapılan konuşmalarda E.Y. isimli  
militandan bir kahraman olarak bahsetmek;  
-
-
Hedef dergisinin bütün sayılarını ve “Çorum halkının silahlı direnişi” isimli kitabı  
evinde muhafaza etmek;  
8 Mart 1998 tarihli gösteri sırasında ve 21 Mart tarihinde kutlanan nevruz bayramı  
sırasında yukarıda belirtilen sloganları atmak;  
Başvuran, esasa bakan hakimler önünde polise verdiği ifadeyi bir kez daha  
reddetmiştir. Başvuran 1 Mayıs 1998 tarihli gösteriye ve Nevruz bayramına katıldığını kabul  
etmiş ve “Birlik-Mücadele-Zafer” ya da “Yaşasın Nevruz” gibi yasal sloganları attığını  
3
belirtmiştir. Başvuran hiçbir zaman anma toplantıları düzenlemediğini beyan etmiştir.  
Başvuran, dava konusu bazı makalelerin suç unsuru teşkil etmediklerine emin olması  
sebebiyle yayınlanmasına izin verdiğini savunmuştur.  
Ankara DGM, 28 Eylül 1998 tarihli bir kararla TDP’nin propagandasını yapan  
dergileri hazırladıkları ve yayınladıkları gerekçesiyle başvuranın suçlu olduğuna karar veriş  
ve TCK’nın 169. maddesi ile Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca silahlı  
örgüte “yardım ve yataklık” ettiği gerekçesiyle dört yıl altı ay hapis cezasına mahkum  
etmiştir.  
Ankara DGM, aralarında E.T. ve E. K. isimli şahısların da bulunduğu diğer sanıkların  
beraatına karar vermiştir.  
Esasa bakan hakimler karar gerekçelerinde Hedef dergisinin bazı sayısında yayınlanan  
bölümlere dikkat çekmişlerdir. Bu bölümlerde, derginin TDP’nin ideolojisini yaymak için  
yayınladığı ifade edilmektedir. Başvuran Hedef isimli derginin, E.T. ve E.K. isimli kişilerin  
yardımıyla Çorum’da dağıtılmasını sağlayarak, dava konusu yayınlar aracılığıyla TDP’ye  
anayasaya karşı olan ideolojisini yayma konusunda yardım etmiştir.  
Sonrasında Ankara DGM, başvuran TDP’ye üye olduğunu kesin bir şekilde ortaya  
koyabilecek kanıtların bulunmadığına karar vermiş ve savcılık tarafından dile getirilen  
gösteriler sırasında taşınan pankartların, başvuranın bu örgütle herhangi bir bağlantısının  
olduğunu ortaya koymadığı kanaatine varmıştır. Esasa bakan hakimler, aynı nedenlerle isnat  
edilen diğer suçlardan da başvuranın beraat etmesine karar vermiştir.  
Başvuran ve Devlet Bakanı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, TCK’nın  
169. maddesi uyarınca cezalandırılmasını gerektirecek herhangi somut bir delilin  
bulunmadığını belirtmiştir. Başvuran aynı zamanda zorla imzaladığını belirttiği ve polis  
tarafından sunulan ifadesinin aleyhinde kullanılmasını gerekçe olarak göstermiştir.  
Yargıtay, 23 Ağustos 1999 tarihli bir kararla temyiz edilen kararı başvuran lehinde  
bozmuştur. Yargıtay, Devlet Bakanı’nın görüşünden hareketle isnat edilen suçlamaların  
TCK’nın 168 § 2. maddesi uyarınca “yardım ve yataklık” değil “örgüt üyesi” olmak suçunu  
teşkil ettiğine kanaat getirmiştir.  
Geçen zaman zarfında Ankara DGM bünyesinde yer alan askeri hakim sivil bir  
hakimler değiştirilmiştir.  
Ankara DGM’nin yeni kurulu, başvuranı dinledikten hemen sonra 10 Kasım 1999  
tarihinde kararını açıklamıştır. Ankara DGM, şimdiye kadar alınan soruşturma tedbirlerini  
yenilemeden ve özellikle E. K. ve E. T. İsimli eski sanıkların ifadesine başvurmadan Yargıtay  
kararını kabul etmiş ve TCK’nin 168 § 2. maddesi uyarınca “örgüt üyesi” olmak suçundan  
başvuranı on iki yıl altı ay hapis cezasına mahkum etmiştir.  
Ankara DGM kararını gerekçelendirmek için, dava konusu yayınlarla ilgili olarak bir  
önceki kararlarını benimsemiştir. Bununla birlikte Ankara DGM, başvuranın sözkonusu  
dergiyi yayınlama ve dağıtma işinin, TDP’nin bölgesel yönetiminden ve örgüt adına  
sempatizan kazandırmaktan daha farklı bir görev olmadığını eklemiştir. Bu faaliyetler,  
devamlılığı ve çeşitliliği dikkate alındığında, sözkonusu silahlı örgütün aktif bir üyesinin  
yerine getireceği faaliyetler niteliğindedir.  
4
Başvuran, aleni duruşma yapılmasını talep ederek kararı temyiz etmiş ve bu talebi  
kabul edilmiştir. Yargıtay, 20 Nisan 2000 tarihinde tarafları ve avukatları dinledikten sonra,  
kararın 26 Nisan 2000 tarihinde açıklanacağı hususunda tarafları bilgilendirmiştir.  
Yargıtay, 26 Nisan 2000 tarihinde başvuranın avukatının yokluğunda temyiz edilen  
kararı onayan kararını açıklamıştır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA  
A. Hükümet’in ön itirazı hakkında  
Hükümet, 20 Nisan tarihinde açıklanan Yargıtay kararından altı ay sonra 24 Ekim  
2000 tarihinde yapılan başvurunun gecikmeli olduğunu belirtmektedir.  
Hükümet ayrıca, başvuranın şikayetleri ile ilgili olarak ulusal mahkemelere  
başvurmaması sebebiyle mevcut davada iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmektedir.  
Başvuran bu konuda görüş bildirmemektedir.  
B. AİHM’nin Takdiri  
Hükümet’in itirazının birinci kısmı ile ilgili olarak AİHM, Türkiye aleyhinde açılan  
benzer davalarda altı ay kuralının uygulanması hususundaki yerleşik içtihadını  
hatırlatmaktadır (Bkz., diğerleri arasında, Tahsin İpek-Türkiye (karar), no: 39706/98, 7 Kasım  
2000, Yavuz ve diğerleri-Türkiye (karar), no: 48064/99, 1 Şubat 2005). AİHM, bu konuda  
benimsenen kriterler uyarınca altı aylık sürenin başlangıç tarihini, Yargıtay kararının  
bulunduğu dosyanın Ankara DGM kalemine ulaştığı tarih olarak belirlemeyi uygun  
görmektedir, hiç kuşkusuz bu tarih Yargıtay kararının açıklandığı 26 Nisan 2000 tarihinden  
daha önceki bir tarihe tekabül etmemektedir.  
Bu nedenle 24 Ekim 2000 tarihinde yapılan mevcut başvuru, AİHS’nin 35 § 1.  
maddesinde ifade edilen altı aylık süre kuralı dikkate alındığında herhangi bir sorun teşkil  
etmemektedir.  
İtirazın ikinci kısmı ile ilgili olarak AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirten  
Hükümet’in, başvuranın şikayetlerinin telafisini sağlayabilecek ve kullanılabilir olan başvuru  
yollarının var olduğu hususunda kendisini ikna etmesi gerektiğini belirtmektedir (diğerleri  
arasında, Akdivar ve diğerleri-Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar).  
Hükümet’in itirazları bu hususta herhangi bir açıklama getirmediğinden AİHM’nin bu  
itirazı reddetmesi gerekmektedir.  
Özet olarak AİHM, Hükümet’in itirazını reddetmektedir.  
Bununla birlikte AİHM, mevcut davada AİHS’nin 3. maddesine ilişkin olarak dile  
getirilen şikayetin aşağıda yer alan nedenlerde dolayı kabuledilebilir ilan edilemeyeceği  
kanaatindedir.  
5
Başvuran üç gün süren gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ileri  
sürmektedir.  
Bu konudaki yerleşik içtihatlardan yola çıkan AİHM (Bkz., diğerleri arasında, Zeynep  
Avcı-Türkiye, no: 37021/97, 6 Şubat 2003, ve yer alan atıflar), başvuranın ne somut bir delil  
ya da delil başlangıcı ne de kötü muamele iddialarını destekleyecek ya da öyle ya da böyle 24  
ve 27 Şubat 1998 tarihli sağlık raporlarında yer alan teşhisler hakkında şüphe uyandıracak  
ikna edici ve ayrıntılı açıklamalar sunduğunu not etmektedir (Bkz., Dolaşan-Türkiye (karar),  
no: 29592/96, 1 Temmuz 2003, ve yer alan atıflar). Ayrıca başvuran, yargılamanın hiçbir  
aşamasında bu teşhislere itiraz ettiğini belirtmemiştir (Yalım-Türkiye (karar), no: 40533/98, 4  
Nisan 2006). Ayrıca dava dosyasından, 27 Şubat 1998 tarihinde kendisini dinleyen hakimler  
huzurunda başvuran korktuğu gerekçesiyle ilk ifadesini okumadan imzaladığını iddia etmekle  
yetinmiştir. Oysa ki bu türden bir iddia, AİHS’nin 3. maddesi bakımından savunulabilir bir  
şikayeti desteklemek için yeterli olmamaktadır (mutatis mutandis, ibidem, ve Ercan Arslan ve  
diğerleri-Türkiye, (karar), no: 43877/98, 22 Mayıs 2001).  
Değerlendirilecek başka unsurların bulunmaması sebebiyle ve başvuranın Türk  
hukukunda ilgili bütün başvuru yollarına başvurduğu varsayılsa bile (Cardot-Fransa, 19 Mart  
1991 tarihli karar) AİHM, ileri sürülen kötü muamele iddialarının AİHS’nin 35 § 3. maddesi  
bakımından açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.  
Özetle AİHM, AİHS’nin 6., 9. ve 10. maddelerine ilişkin olarak yapılan şikayetlerin  
kabuledilebilir olduğuna ve geri kalan kısmının AİHS’nin 35 § 4. maddesi uyarınca  
kabuledilemez olduğuna karar vermiştir.  
II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, AİHS’nin 6 §§ 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.  
A. Tarafların Argümanları  
Başvuran öncelikle, kendisini yargılayan ve mahkum eden DGM’nin bünyesinde  
askeri bir hakim bulunması nedeniyle, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil  
olarak yargılanmadığından şikayetçi olmaktadır.  
Başvuran ikinci olarak, Cumhuriyet Başsavcısının temyiz başvurusunun  
kabuledilebilirliği hakkındaki tebliğnamesinin kendisine tebliğ edilmemesi nedeniyle,  
Yargıtay’a sunacağı savunmasını hazırlamak için kendisine gerekli zamanın ve kolaylığın  
sağlanmadığını ileri sürmektedir.  
Başvuran son olarak, Yargıtay kararının gerekçesiz olduğunu ve bu durumun Türk  
Hukukunda kendisine tanınan etkili başvuru yolunu kullanmasına engel teşkil ettiğini iddia  
etmektedir.  
AİHM, 1999 yılında düzenleme yapılmasına kadar DGM’de bulunan hakimlerin  
atanması ve seçilmesi işleminin ve adli görevlerini yerine getirirken bu hakimlerin  
faydalandıkları güvencelerin, AİHM’nin bu konudaki içtihadına tam olarak uyduğu hususunu  
hatırlatmaktadır. Yargıtay’ın hukuki denetimine tabi olan Ankara DGM’nin, bağımsız ve  
tarafsız olmadığı hususunda başvuranda herhangi bir şüphe uyandırması mümkün değildir.  
6
Her ne olursa olsun, 10 Kasım 1999 tarihli ikinci karar yalnızca sivil hakimlerden oluşan bir  
kurul tarafından verilmiş bir karardır.  
Hükümet, temyiz başvuruları ile ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcısının  
tebliğnamesine ulaşabilmek için avukat Erdoğan’ın Yargıtay kaleminden, dosyanın hangi sayı  
ile kayda alındığı hususunda bilgi almasının ve dosyayı incelemesinin yeterli olacağını ifade  
etmektedir. Bununla ilgili olarak Hükümet, 1 Haziran 2005 tarihinde kabul edilen yeni Ceza  
Muhakemeleri Usulü Kanunu ile, Cumhuriyet Başsavcısının tebliğnamesinin davacılara tebliğ  
edildiği hususunu dile getirmektedir.  
Sonuç olarak Hükümet, mevcut davada Yargıtay’ın karar gerekçesinin yeterli ve açık  
olduğunu belirtmektedir.  
B. AİHM’nin Takdiri  
AİHM, Türkiye aleyhinde açılan benzer davalarda bağımsızlık ve tarafsızlıktan  
yoksunluğu kanıtlanmış bir mahkemenin hiçbir şart altında davasını gördüğü kişilere adil bir  
yargılamayı garanti edemeyeceğine kanaat getirdiğini hatırlatmaktadır. AİHM aynı zamanda,  
bu noktada AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği tespit edildiği taktirde, adil  
yargılanmaya ilişkin diğer şikayetlerin ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığını birçok kez  
açıklamıştır (Çıraklar-Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli karar).  
Bu nedenle öncelikle bu sorunun üzerinde durulması uygun olacaktır.  
Mevcut davada Hükümet’in, 6 § 1. maddenin ihlali ile sonuçlanan benzer davalardan  
farklı olarak, davanın seyrini farklı sonuçlandıracak hiçbir tespit ve delil sunmadığı hususunu  
tespit etmek gerekmektedir (Bkz., Özel-Türkiye, no: 42739/98, 7 Kasım 2002, ve Özdemir-  
Türkiye, no: 59659/00, 6 Şubat 2003).  
Esasında, mevcut başvuruda olduğu gibi, ağır suçlardan ötürü DGM’de yargılanan  
başvuranın, aralarında asker kökenli bir hakimin yer aldığı mahkeme önüne çıkma konusunda  
endişe duyması anlaşılabilmektedir. Dolayısıyla başvuran, Ankara Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’nin davanın gerekçesine yabancı mülahazalar ışığında sebepsiz bir yargı kararı  
almasından haklı olarak kaygı duyması mümkündür.  
23 Ağustos 1999 tarihinde ilk derece mahkemesi kararının bozulmasından sonra  
dosya, yalnızca sivil hakimlerden oluşan bir kurul tarafından tekrar incelenmiştir. Bununla  
birlikte yeni kararın, askeri hakimin katılımı ile alınan ve davanın sonucu için belirleyici  
nitelikte olan tedbirler yinelenmeksizin 10 Kasım 1999 tarihinde açıklanması nedeniyle bu  
durum bir sonuca götürmemektedir (bu konuda bkz., Kabasakal ve Atar-Türkiye, no:  
700084/01 ve 70085/01, 19 Eylül 2006, yer alan atıflar, özellikle Ceylan-Türkiye (karar), no:  
68953/01).  
Sonuç olarak başvuranın, Ankara DGM’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme  
olmadığına dair endişelerinin nesnel olarak doğrulandığına ve mevcut davada askeri hakimin  
kuruldan çıkarılması ile başvuranın bu şüphesinin bertaraf edilmediğine kanaat getirebiliriz  
(Bkz. Kabasakal ve Atar-Türkiye).  
7
Bu nedenle AİHM bu bakımdan AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine karar  
vermiş ve dava konusu yargılamanın hakkaniyete uygun olarak yapılmadığı hususunda dile  
getirilen şikayetlerin incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatine varmıştır.  
III. AİHS’NİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
Başvuran, ceza mahkumiyetinin AİHS’nin 9. ve 10. maddelerini ihlal ettiğini ileri  
sürmektedir.  
Oysa ki AİHM, mahkemenin bu konudaki mevcut içtihadı uyarınca başvurunun bu  
kısmının 10. madde kapsamında incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.  
A. Tarafların Argümanları  
Başvuran, gizli bir silahlı örgüt üyesi olarak kabul edilmesi ve sorumlu yazı işleri  
müdürü sıfatı ile mahkum edilmesi nedeniyle üzüntü duymaktadır. Başvuran, olayların  
meydana geldiği dönemde, dava konusu dergilerin yayınlanmasını yasaklayan herhangi bir  
hukuki kararın bulunmadığı hususuna dikkat çekmektedir.  
Hükümet, bu dergilerin TDP’nin propaganda planının bir parçası olduğunu ve  
başvuranın, yalnızca bu propagandanın bir parçası olduğu için değil de aynı zamanda çok  
sayıda saldırıdan sorumlu olan bu örgütün aktif üyesi olduğu için mahkum edildiğini  
belirtmektedir. Bu nedenle AİHS’nin 10. maddesi mevcut davaya uygulanamaz.  
Hükümet ayrıca tespit edilebilecek her türlü müdahalenin, AİHS’nin 10 § 2. maddesi  
uyarınca haklı bir müdahale olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmektedir.  
B. AİHM’nin Takdiri  
AİHM iddianamede yer verilen gerekçeleri ve ulusal mahkemeler tarafından  
başvuranın mahkum edilmesi için benimsenen gerekçeleri büyük bir dikkatle incelemiştir.  
Esasa bakan hakimlere göre, çeşitliliği ve devamlılığı dikkate alındığında başvuranın  
faaliyetleri, TCK’nın 168 § 2. maddesi uyarınca silahlı örgüt üyesi olmak suçunu teşkil  
etmektedir.  
Sonuç olarak AİHM yalnızca, bu davaya benzeyen önceki davalarda ortaya çıkan  
düşünce biçimini benimseyebilir (Bkz., diğerleri arasında, Mehmet Reşit Arslan-Türkiye  
(karar), no: 31320/02, 1 Haziran 2006, F.A.-Türkiye (karar), no: 36094/97, 1 Şubat 2005;  
Müslüm Gündüz (karar), no: 59997/00, 9 Kasım 2004; Şirin-Türkiye (karar), no: 47328/99, 27  
Nisan 2004, ve Kılıç-Türkiye (karar), no: 48498/98, 8 Temmuz 2003).  
Bu bağlamda AİHM mevcut davada başvuranın, görüşünü açıklaması ya da  
toplantılara katılması nedeniyle mahkum edildiğinin kabul edilemeyeceği ve Türk makamları  
tarafından terör örgütü olarak nitelendirilen yasadışı bir örgüte üye olması nedeniyle mahkum  
edildiği kanaatindedir. Aynı zamanda, dava konusu mahkumiyet kararının, AİHS’nin 10.  
maddesi ile tanınan özgürlüklere bir müdahale teşkil ettiği yönünde bir değerlendirme  
yapılması mümkün değildir.  
Bu maddenin ihlal edildiğine dair herhangi bir tespit yapılması mümkün değildir.  
8
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
Bununla ilgili olarak Hükümet, başvuranın bu konudaki iddialarının geç iletildiği  
hususunu dile getirmektedir. Oysa ki AİHM, bu iddiaların belirtilen süre dışında gönderilen  
yazının içerisinde yer aldığını fakat AİHM’nin iç tüzüğünün 38 § 1 in fine maddesi uyarınca  
dosyaya eklendiğini not etmektedir. Bu nedenle, sözkonusu iddiaların incelenmesi hususunda  
herhangi bir engel bulunmamaktadır.  
A. Tazminat  
Başvuran, 20.000 Euro maddi ve 30.000 Euro manevi tazminat talebinde  
bulunmaktadır.  
Hükümet bu miktarların aşırı olduğunu belirtmektedir.  
AİHM dosyada yer alan unsurların, AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği tespiti  
ile talep edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı içermediğini tespit  
etmektedir.  
Manevi tazminatla ilgili olarak AİHM, mevcut dava koşulları dikkate alındığında, ihlal  
tespitinin adil tazmin için başlı başına yeterli olduğu kanaatindedir (Bkz., Çıraklar-Türkiye  
kararı). Bununla birlikte, bu davada olduğu gibi bir kimse AİHS’nin gerekli kıldığı tarafsız ve  
bağımsız olma koşullarını yerine getirmeyen bir mahkeme tarafından cezaya mahkum  
edildiğinde, ilgilinin isteği üzerine yeni bir dava ya da yargılamanın yeniden başlatılması,  
tespit edilen ihlalin telafisi için en uygun yolu teşkil ettiği hususunu hatırlatmak  
gerekmektedir (Bkz., Öcalan-Türkiye, no: 46221/99).  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran avukat masrafları için 5.000 Euro ve diğer mahkeme masrafları için 500  
Euro talep etmektedir.  
Hükümet bu talebin belgelerle doğrulanmadığını belirtmektedir.  
AİHM’nin içtihadı uyarınca, ancak gerçekten yapılan ve makul miktardaki masraf ve  
harcamalar geri ödenebilmektedir. AİHM, başvuranın başvurudaki yazılı görüşlerinde  
gerekçelendirmeden bu talebini dile getirdiğini tespit etmektedir (Adamiak-Polonya, no:  
20758/03, 28 Kasım 2006).  
Bu nedenle, bu ad altında başvurana herhangi bir ödeme yapılmasının gerekli  
olmadığına karar vermiştir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 6., 9. ve 10. maddelerine ilişkin olarak yapılan şikayetlerin kabuledilebilir  
olduğuna ve başvurunun geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;  
2. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlıktan ve tarafsızlıktan yoksun  
olması sebebiyle AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
9
3. AİHS’nin 6. maddesine ilişkin olarak yapılan şikayetlerin geri kalan kısmının  
incelenmesinin gerekli olmadığına;  
4. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edilmediğine;  
5. AİHS’nin 9. maddesi bakımından farklı herhangi bir sorunun ortaya çıkmadığına;  
6. Mevcut kararının kendisinin, başvuranın uğradığını iddia ettiği manevi zararın  
tazmini için başlı başına yeterli olduğuna;  
7. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;  
Karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 20 Şubat 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
10